MODA
GÜZELLİK
AİLE
SAĞLIK

Para Peşimi Bırakmıyor...

Merhaba değerli okurlarım;

Yaklaşık 1,5 yıl önce yaşam koçum Hakan Arabacıoğlu ile başladığım, “Para Nasıl Kazanılır” konulu çalışmam devam ediyor. Benden haber alamadığı için kızan, küsen, sitem eden, soru soran, danışan okurlarımdan özür diliyorum. Ancak para ile olan ilişkimi fark etmem, para kazanmama engel olan inançlarımı belirlemem ve bunları değiştirebilmem, bir anda olamadı. Sabırla, deneyerek, kutlayarak, çalışarak, kendimi takip ederek, para kazanma alışkanlıklarımı ciddi biçimde değiştirdim. İsterseniz neler oldu, biraz konuşalım, hatta para kazanma formülü oluşturmaya çalışalım.

1. Öncelikle para kazanabileceğimi kabul ettim.Yakın zamana kadar sadece bir işyerinde, kadrolu olarak ve deliler gibi çalışırsam, para kazanacağımı sanıyordum. Aksi halde paranın geleceğine ihtimal dahi vermiyordum. Zaten bir süre sonra kendimi parçalasam da para gelmemeye başlamıştı. Hakanla yaptığımız çalışmada, ilk adımda, “Ben kendi işimi kurarak da para kazanabilirim” demeye başladım, ardından kısa sürede, “Az çalışırım, değer yaratırım, çok kazanırım” demeye başladım. Gerçekten gelirim her ay katlanarak büyümeye başladı.

2. Sevdiğim, hayal ettiğim, inandığım işleri yaptım, para yanında hediye gibi geldi.Pek çoğunuz biliyorsunuz, ben İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde okumuş, yıllarca Hürriyet’te çalışmış eski bir gazeteciyim. Yani şu anda yaptığım işin mesleğimle de tahsilimle de hiçbir ilgisi yok. Ancak perakende sektörünü, marka yönetimini o kadar çok seviyorum ki, her tür yeniliği, gelişmeyi keyifle takip ediyorum. Pazarlama iletişimi alanında eğitim de gördüm. Ancak okuduğum, öğrendiğim değil hayal ettiğim işleri yapmak istedim.

Türkiye’de özellikle tekstil ve hazır giyim sektöründe çok güzel şeyler üretiliyor. Bu topraklarda üretilen güzel şeylerin muhteşem markalara dönüşebileceğine yürekten inanıyordum. Ancak benden başka kimse inanmıyordu. Anladım ki, eğitim vererek ya da sadece danışmanlık yaparak hayal ettiğim markaları yönetemeyecektim dolayısıyla para da kazanamayacaktım.

2012 yılında muhteşem bir ürün ve marka sahibi ile tanıştım. Organik bebek bodyleri dünya çapında kaliteye ve belgeye sahipti. Ancak ufak paralara, ucuza mal satan İnternet sitelerinde piyasada tutunmaya çalışıyordu. Bana verecek paraları da yoktu. Danışmanlık ücreti almadan, marka yönetimi yapmaya karar verdim, hayal ettiğim yoldan gidecektim. Yaklaşık bir hafta sonra bodyler Beymen’de ve Harvey Nichols’ta satılmaya başladı. Bu çalışma kulaktan kulağa duyuldu, üreticiler beni dinlemeye başladı. Müşterilerimin bana değil, aslında kendilerine inanmasını, kendilerine değer vermesini sağladım. Bu ilişkide, ben de değer ürettim ve kazanmaya başladım.

3. Çalışmalarımı tanıtmaya başladım.Evet özellikle son 5 yılda marka yönetimi alanında, bireylere, üreticilere çok hizmet verdim. Ama bunu sadece ben ve onlar biliyorduk. Bunu çıkıp, anlatabilmek benim için imkansız gibi bir şeydi. Marka yönetimi alanında çalışmaya başladıktan 2 yıl sonra web sitem www.markaniyonet.comu hazırlayabildim. Onu da 3 yıldan sonra ancak yenileyeceğim.

Hakanla çalışmamız başladıktan sonra yavaş yavaş çalışmalarımı etrafımdaki insanlara anlatmaya başladım. Markanı Yönet’in Instagram hesabına gayet acemice çekilmiş toplantı fotoğrafları, ürünlerimizi sattığımız mağazaları, müşterilerimle olan kutlamalarımızı tamamen aile fotoğrafı gibi koymaya başladım. İnanılmaz bir geri dönüşüm oldu. Öncelikle insanlar Galeries La Fayette, Beymen, Vakkorama, Harvey Nichols gibi dünya devlerinde satış yaptığımızı fark ettiklerinde, sorular sormaya, teklif istemeye başladılar. Yakın zamana kadar hiç telefon çalmazken, insanlar Türkiye’de pek alışkın olmadıkları türdeki satış, pazarlama, marka yönetimi çalışmalarımın ayrıntılarını öğrenmek için beni aramaya başladılar.

4. Danışmanlık ücretimi belirledim ve yüzüm kızarmadan söylemeye başladım. Evet tuhaf görünüyor değil mi? Tuhaftı zaten. Markaları uluslararası lüks perakende zincirlerine yerleştiriyor, pazarlamalarını yapıyor ama kaç para isteyeceğimi bilmiyor hatta doğru düzgün para bile konuşamıyordum. Öncelikle yarattığım değeri, sonra bir danışman olduğumu ardından çok iyi iş yapan bir danışman olduğumu kabul ettim. Evet mükemmel değildim, kitaplarım yoktu, kendi markamı zor yönetiyordum ancak Türkiye’de kimsenin aklına gelmeyen, inanmadığı operasyonları yürütüyordum ve birlikte çalıştığım insanlar çok mutluydu.

Günlük ücretimi belirledim, pahalı bulan oldu, ucuz bulan oldu. Düzenli çalışan müşterilerime indirimler yapıyorum, müşterilerimin bütçesini dikkatle harcıyorum, hepimiz kazanıyoruz.

5. Bugün müşterilerim için ne yapabilirim? Yaşam koçum Hakan Arabacıoğlu ile yaptığımız görüşmelerde, danışmanlık yaparken en zorlandığım konulardan biri, dikkatimi verebilmekti. Yani iş nereden başlayacaktı, nerede bitecekti? Hele evde çalışıyorsam, verimli çalışmak gerçekten kolay değildi. Hakan bana bir formül öğretti: Dikkatim dağıldığında, Moda’da evimin yanı başındaki kafelere gidip, çalışıyordum. Ardından her gün dükkan açar gibi, “Bugün müşterilerim için ne yapabilirim” sorusu ile güne başladım. Bu soru bende alışkanlık haline geldi. Sürekli onların adına hayaller kuruyorum. Kurduğum her hayal, bir iş önerisine dönüşüyor.

Her ay onlara özel bir program hazırlıyorum. Hiçbir müşterimin programı diğerine benzemiyor. Bazen de ortak programlar hazırlıyorum. Onları düşünerek, ortak masraf yaparak, maliyetleri düşürerek herkesin kazanmasına çalışıyorum. Bir örnek vereyim, bu ay ihracat çalışmalarına başlıyoruz. Ancak bu ihracat çalışması bilinen fason tekstil ürünlerinin değil, markalı, katma değerli bir ihracat çalışması olacak. Benimle çalışan markalarımı Ortadoğu ve Avrupa’daki lüks perakende zincirlerine tanıtmaya başladım.

6. Her şeyi bilmem, her şeyi yapmam gerekmiyor. Yukarıda anlattığım markalı ihracat çalışmasını aslında son 5 yıldır hayata geçirmek istiyordum. Ancak sürekli bir mazeretim vardı: “Çok iyi İngilizce bilmiyorum, Fransızca konuşamıyorum, Arapçam yok, Gümrük mevzuatından anlamıyorum. vs vs” Bana göre danışman, Super Man gibi bir şeydi, her şeye yetişir, her an yanında olurdu. Sonra baktım ki, markaların ihtiyaçları her gün artıyor ve benim yetişmem mümkün değil, her şeyi bilmem de imkansız. Ancak koordine edebilirim, delege edebilirim, işbirlikleri yapabilirim diye düşünmeye başladım. Şimdi işbirliği yaptığım bir çok dostum var. Birlikte çalışıp, birlikte kazanıyoruz hatta barter yapıyoruz. Asıl kazanan müşteriler oluyor.

7. Pasif geliri öğrenmeye çalışıyorum. Para nasıl kazanılır çalışmamız ilerledikçe, kendimle ilgili, iş hayatıyla ilgili pek çok şeyi öğreniyordum. Eski bir gazeteci olarak telif kazanmayı bilirim. Ama teliflerin pasif bir gelir şekli olduğunun hiç farkında bile değildim. Pasif gelir elde etmeye niyet ettiğimde, satışlardan komisyon almaya karar verdim. Danışmanlık ücreti aldığım için komisyonları piyasadan düşük tuttum. Böylece müşterilerimi rahatsız etmeden, az da olsa pasif gelir kazanmaya başladım. Şimdi bunu sürekli kılmak için projeler üretiyorum. İhracat çalışması, pasif gelir elde etmek için de iyi bir yol olacak.

8. Sürekli üretiyorum.Çalıştıkça, para kazandıkça daha fazla üretiyorum. Çünkü insanlarla daha fazla beraberim, piyasayı sürekli takip ediyorum. Kendim için de marka tescilleri yapıyorum. Sadece marka danışmanı olmak değil, bana keyif veren, beni özgürleştiren yeni işler de öğrenmeye çalışıyorum.

Para Nasıl kazanılır çalışmamız devam ettikçe, öğrendiklerimi sizinle paylaşmaya devam edeceğim…

Sevgilerimle,

Ayşegül Kartal

Yazının devamı...

Para nasıl kazanılır? (2)

Değerli dostlarım;

Paranın nasıl kazanılacağını öğreniyorum, ödevlerimi yapıyorum, sonuçlarını hemen size anlatıyorum. Bugünkü yazımı çok dikkatli okuyun, çünkü sonuçlar, tahminlerimin, hayallerimin ötesinde: Çalışmanın başladığı ilk ay yani Ağustos’da, 2016’da o güne kadar olan aylık kazancımı 3 kat, Ekim ayında ise tam 10 kat artırdım. Evet, yanlış okumuyorsunuz, tam 10 kat!

Özellikle Amerika’daki yaşam koçlarının para kazanma konusunda yaptıkları çalışmaları gülerek okur(d)um, çünkü kendilerine başvuran insanların 100.000 Dolar kazanırken, Milyon Dolar kazanamadıklarını dert edip, bolluk, bereket artırıcı programlara neden katıldıklarını şimdi çok iyi anlıyorum.

İnsan kendini, sınırlarını, bu hayatta yaratabileceklerini fark ettikçe, takıldığı noktaları anlayıp, çözmek istiyor. Çözdükçe de ister para olsun ister aşk ya da her ne ise hayaliniz, istediğiniz gibi yaşamınıza geliyor. Tabii yaratmanın sonu yok, yaratmanın keyfine vardıkça, hiçbir engeli kabul etmiyor insan ve artık kendini de kandıramıyor.

Nasıl kandırdık bugüne kadar kendimizi, “yapamam, edemem, borcum var, beni aramaz, beni seçmez, bana iş vermez, ödeme yapmaz, beni beğenmez, ben kimim” vs. sözleriyle, “kurban” “mağdur” olmadık mı? Hem de en alasından olduk.

Biliyorsunuz, ben yıllardır yaşam koçum Hakan Arabacıoğlu ile, kendimi tanıma yolculuğuma devam ediyorum. Öğrendiklerim, hayatımda değiştirdiklerimi dilerseniz, http://www.zestcoaching.com/aysegulun-yasam-kocu.htmladresinden okuyabilirsiniz. Bugünkü konumuz para, üstelik çok para, her ay nasıl daha fazla para kazanırım, benim son 3 aydır, konum bu.

“Para nasıl kazanılır” serimizin ilkini hatırlarsanız, Hakan, önce benim utanma, sıkılma, rahatsız etme, müşterilerime teklif verip geri aramama gibi bahanelerime dikkat çekmişti, isterseniz o yazıya tekrar göz atın. Ağustos ayı başında o çalışmanın hemen ardından keyifle çalıştığım bir müşterimle anlaşmaya varmıştık.

Eylül ayında ise artık kazancımı artıracak neler yapmam gerektiğini somutlaştırmaya başladık. Ancak size bir şey söyleyeyim, zannetmeyin ki, biz sadece taktik, strateji üzerinden gidiyoruz, hayır önce kendini bilmek, kendine inanmak ve güvenmek. Üstelik bu çalışmanın tek kazancı para da değil. Bu süreçte, hafiflemeye de niyet etmiştim. Hafifleme deyince, aklımıza gelen ilk şey, az yemek ve daha çok hareket etmektir değil mi, ben de öyle düşünmüştüm. Ancak ardından öyle şeyler oldu ki, bel ve omuz ağrılarımı ilaçsız gidermek için ne yapacağım diye düşünürken; Koza Dönüşüm ve Özgürleşme Merkezi’nde, Hareket ve Antrenman Bilimi uzmanı Soner Özsu’nun masaj terapisi ile bu ağrıları giderdiğini öğrendim ve gittim.

Özsu, “kaslarımın katılaştığını, neredeyse bir zırh oluşturduğumu, bu çalışmayla hafifleyeceğimi” söyleyince, ağzım açık kaldı. Benim niyetim de hafiflemekti ama yıllardır içine sakladığım “zırhımı” bırakacağımı hiç düşünmemiştim. Oysa para kazancımı artırmak için yaptığım çalışmalar da doğrudan bu “zırhı” bırakmak, saklandığım yerden çıkmakla ilgiliydi. Kendi kıymetimizi unutup, saklanmaya başladıkça, sebebini bile unuttuğumuz korkuların gölgesinde hiçbir şey yapamaz hale geliyoruz. Para, aşk ve sağlığımızı kaybediyoruz. Kendimizi bulmaya niyet ettiğimizde hepsi birden çözülüyor işte..Saklanmayı yani utanmayı, korkmayı, endişeleri bıraktığımızda, para, aşk, sağlık konularının hepsinde aynı anda iyileşme oluyor.

Tekrar para kazanma meselesine dönelim. Eylül çalışmamızdaki ana sorularımız şunlar oldu: Gerçekten ne istiyorum? Neden istiyorum? Neden sahip değilim? Ulaşmak için planım ve stratejim nedir? Yarına kadar tamamlayacağım aksiyon nedir? Yarına kadar tamamladığımda, kendime vereceğim hangi ödülü vereceğim? Eğer siz de benimle birlikte benzer bir çalışma yapmak isterseniz, önce bu soruların cevaplarını bulun. Ardından nasıl bir stratejiyle ilerlediğimi gelecek yazıda size anlatacağım.

Sevgimle,

Ayşegül

Yazının devamı...

Para nasıl kazanılır?

Merhaba,

Değerli dostlarım, iddia ediyorum ki, ben dünyanın en iyi marka danışmanlarından biriyim. Ama banka hesabıma baktığımda, hiç öyle görünmüyorum. Yeteneğim, bilgim, merakım, enerjim, marka yaratma, yüceltme konusunda muhteşem projeler üretirken, neden daha fazla kazanamıyorum, neden azla yetiniyorum? Hatta bazı aylar hiç kazanamıyorum?

İşte bu sorular 2016’da kafamı çok fazla meşgul etti. Ben de yalnız cevap aramaktansa, yaşam koçum Hakan Arabacıoğlu’nu aradım ve bu konuyu şifalandırmak istediğimi söyledim. Sonuç, ilk haftada muhteşem bir müşteri, mucizevi gelişmeler ve günlük hayli yüksek bir ücret…Nasıl çalıştığımızı şimdi anlatacağım.

Şifalanmak dürüstlük gerektirir

Şifalanma deyince, okuyucularımızın çoğunluğu, dualarla ya da yaşam koçunun çeşitli metodlarla (hipnoz, meditasyon, karma temizliği vb.) beni iyileştirdiğini düşünmüş. Hiç ilgisi yok, “senin negatifini temizlerim, geçmiş yaşamlarını iyileştiririm” gibi çalışanlar benim asla ilgi alanıma girmiyor. Herkes kendi kendini iyileştiriyor. Hakan ile iletişim metodları ile çalışıyoruz yani soru- cevap usulü. Burada aslolan kişinin kendisine karşı dürüst olması ve takıldığı konuları belirlemesi. Ardından da davranış değişikliğine giderek, hayal ettiklerini yaratması, bizim metod böyle…

Para kazanma mevzumuza dönersek…Son bir yıldır çok iyi kurumlara ve liderlere, özel teklifler, projeler sunduğum halde birçoğu geri dönmedi. Hakan’ın ilk sorusu, “geri aradın mı” oldu. Ben geri aramaya utanırım, insanları rahatsız etmekten çekinirim. İyi de neden rahatsız olsunlar ki? Bu konuşmalar esnasında, meslek hayatımda yaşadığım işten atılmaların beni ne kadar yaraladığı ortaya çıktı. Tekrar yaralanmamak, üzülmemek için farkında olmadan neredeyse, iş hayatından kaçıyordum. Evde saf saf cevap bekliyordum, oyda bilinçaltım ben farkında olmadan gelecek insanlara da zaten ‘dur’ mesajı veriyordu.

Reddedilmekten korkuyorum…

Hele reddedilmek? Reddedilmekten ödüm kopuyordu. ‘Ret’ cevabı almamak için geri dönüp, arayamıyordum. Bu korku, daha teklif aşamasında, benim çalışmamı baltalıyordu. İnanın hiç farkında bile değildim. Hakan, bana tüm teklif verdiklerimi aramamı ve neden geri dönmediklerini öğrenmemi isteseydi. İnanın öl dese daha iyiydi.

Ben sakin sakin teklif verdiklerimi geri aramaya başladı. Hiç aklıma gelmeyen sebeplerle karşılaştım. Bir lider çok hastalanmıştı, bir diğeri hizmet vermek istediğim dernekteki yeni yönetimin seçilmesi için Ekim ayını bekliyordu vb. Yani teklifimi beğenmeyen ya da pahalı bulan olmamıştı.

Benim kendime olan güvenim ve işimi takip etmem, karşımdaki insanları da etkilemişti. Önceden onların adına da düşünüyordum. Şimdi hareket ettiğimde yaralanmayacağımı, iş hayatının her zaman da beni hüsrana uğratmayacağını biliyorum artık. Bu aramalarla beraber hemen yepyeni bir kadın giyim markası ile el sıkıştım. Müşterim henüz hiçbir dağıtım kanalına girmemişti, yani hiçbir yerde satılmıyordu. Ancak kurucusunun bir hayali vardı: Galerie La Fayette’e girmek…”Kolay dedim” çok şaşırdı. Sadece 4 gün çalışarak markayı, dünyanın en büyük, ünlü ve lüks perakende zincirlerinden Galerie La Fayette’e soktum. Çünkü ben kendimi iyi hissedince, her şey yoluna girmiş, çok değerli arkadaşlarım da bana yardım etmişti. Ayrıca gördüm ki, ben hayallerimi gerçekleştirmeye cesaret edince, diğer insanların da hayallerini gerçekleştirmesine yardımcı oluyordum. Üstelik çok yüksek miktarda kazandığım paramı da peşin aldımJ

Müşterilerim çocuklarım değil

Tabii bir konuda şifalanmaya karar verdiniz mi, kendinizle ilgili tüm bilgiler size akmaya başlıyor. Birlikte iş yaptığım, çok yakın bir dostum, “Ayşegül bu yarattığın markalar çok iyi iş yapıyor, liderler de sana tapıyor niye çalışmaya devam etmiyorlar ben anlamadım” dedi. Hakikaten niye devam etmiyorlar? O akşam sohbetimizde fark ettim ki, ben müşterilerimi çocuklarım gibi görüyorum, onların üzerine titriyorum, başarılarıyla gurur duyuyorum. Onların kanatlanıp, uçması için çalışıyorum ve bir süre sonra bana ihtiyaçları azalabiliyor. Hele beni arayıp, sormazlarsa onları çok özlüyorum.

Bu ilişki biçiminin de benim dengemi bozduğunu fark ettim, sadece benim değil muhtemelen müşterilerimin de…Ayrıca gördüm ki, ‘beni terk edecekler’ korkusuyla, en baştan bilinçaltım işleri bozuyor ve ben zaten müşteri alamıyordum. Oysa hayatın dengesine, kendi dengeme saygı duymalıydım. Hayat o zaman keyifli. İş ile ilgili yaptığımız bu çalışmalar muhtemelen, hayatım diğer alanlarında da iyileşmelere neden olacak. Bir ayda, 4 gün çalışarak henüz yeni doğan bir markayı Galerie La Fayette’e sunabiliyor, kabul görebiliyor yani mucizeler yaratabiliyorsak, ilerleyen günlerde kimbilir neler olacak…Gelişmeleri size anlatacağım.

Sevgimle,

Ayşegül

Yazının devamı...

Diş hekiminin kapısında…

Merhaba,

Benim en büyük fobim, diş hekimine gitmek. Eminim hepimizin ayrı ayrı fobileri vardır. Diş hekiminden korkanlar beni çok iyi anlayacaklardır. Son dakikaya kadar doktora gitmeme, dişlerine istediğin kadar özen gösterememe, tedavilerini aksatma ve de diş hekiminin kapısından dönme…Bu durum beni giderek, daha çok rahatsız etmeye başladı. Dişim ağrımıyor, görünürde bir derdim yok ama korkuyu şifalandırmak, dişlerime özen göstermek istiyorum.

Son 6 yıldır, korkularla ilgili o kadar çok çalışma yaptım ki, diş hekimi korkusunu da yenerim diye düşündüm ancak yok olmuyor, gidemiyorum, gitsem içeri giremiyorum, içeri girsem koltuğa oturamıyorum. Tabii korktuğum için ne kadar sert adam varsa, bana rastlıyor.

Ya sesimi duyuramazsam?

Nasıl bir yol izlesem diye düşünürken, bu konuyu, 5 yıldır çalıştığım ve yaşamımı tamamen değiştirmeme yardım eden yaşam koçum Hakan Arabacıoğlu ile konuşmaya karar verdim. Öncelikle, bu konuyla ilgileniyor muydu? Elbette çalışabiliriz dedi. Size o çalışmayı anlatmak istiyorum. Öncelikle, Hakan neden korktuğumu sordu. Diş hekiminin koltuğundan, aletlerden, tedavi sırasında aletlerin sinire değmesinden, sesimi duyuramamaktan ve de tahmin ettiğimden daha fazla sorun çıkarsa diye bayağı korkuyordum.

Sonra bu korkunun neden saçma olduğunu konuşmaya başladık. Saçmaydı; çünkü ben bir şekilde özellikle işaret diliyle sesimi duyurabilirdim, diş hekimini yok sayıyordum, sanki insan değildi, beni anlayamazdı. Beni algılayamaz, görmez, duymaz gibi düşünüyordum. O anda, Hakan çocukken ne oldu da, sesini duyuramadın dedi?

Yalnızım çok yalnız…

Şifa çalışmaları böyledir hele karşınızda Hakan gibi işini ciddiye alan ve sadece soru sorarak, meselenin özüne inen bir yaşam koçu varsa, hiç fark etmeden korkunun kaynağını bulursunuz. Ben hiç farkında dahi olmadan, bir anda annemin beni doğurduğu gün, ne kadar zor durumda kaldığını anlatıp, ağlamaya başladım. Annem evde yalnızmış, sancılanmaya başlayınca apartmandaki komşulara seslenmiş, babam iş seyahatindeymiş. Hemşire olan komşumuz nöbette, diğerleri de semtte kurulan pazara gitmişler ve annem benimle, sancılarıyla kalakalmış. Ağlamaya başlamış, o dönem evlerde telefon da yok. İlk çocuğunu, çaresizlik içinde karşılamayı kabullenmiş.

Ben yakın zamanda bu hikayeyi dinleyince çok kötü oldum. Ona yardım edemediğim için çok üzüldüm ve tüm bu çaresizliği, korkuyu içimde hissettim. Ve bu konuyu Hakan’la konuşmak hiç aklıma gelmezken, kendimi doğum travmasını yaşarken buldum. Bu olay acı bedenimde, asılı kalmıştı. Zaten Hakan’a anlatırken sanki annemden değil, o anda kendimden bahseder gibi anlatmışım.

Destek gelmez ki…

Doğum travmalarının ne tür inanç kalıplarıyla, hayatımıza yerleştiğini yine bu çalışmada anladım. Anneme yardım edemediğim için çok üzülmüştüm. Hayatım boyunca bu durumu tekrar yaşamamak için herkese yardım etmeye çabaladım. Annemin desteksiz kalması, benim hayatımda da desteğin gelmeyeceği şeklinde bir inanç kalıbı oluşturmuştu. Kim bilir ne kadar çok kez, kendimi yalnız hissettim, her işimi kendim yapmaya çalıştım ve yardım gelmeyeceğinden çok emindim yani çaresizdim, destek yoktu.

Gördüğünüz gibi en başa döndük, diş hekiminden neden korkuyordum, sesimi duymaz, çaresiz kalırım ve yardım gelmez düşüncesiydi beni tir tir titreten. Oysa şimdi korkunun kaynağını biliyordum, ayrıca yalnız olmadığımızın her daim yardım geldiğini de idrak etmiştim. Başımıza gelen olaylar veya korkularımızın üzerine gidersek, sebepleri belirleyebilir ve şifalanabiliriz. Ancak üzerine gitme, zorla diş hekiminin koltuğuna oturarak değil, kendimizle doğru düzgün ilişki kurarak olabiliyor.

Artık bir diş hekimim var

Bu çalışmanın ardından, severek takip ettiğim bir dostumun diş hekiminden korktuğunu ama çok iyi anlaştığı bir hekimle tanıştığını tweeterda okudum. Ve Sevilay Aslanbaş ile tanıştım. Ona durumumu anlattım, ilk gün muayenehaneye girerken, ellerim titredi tabii. İlk gün sadece sohbet ettik, röntgenim çekildi ve doktorum bana, yapılacak tedaviyi anlattı. Ayrıca ben söylemeden, elimi kaldırdığım anda duracağını söyledi.

Yıllar sonra ilk kez rahatlıkla diş hekimin koltuğuna oturdum. Diş taşlarımı hayatımda ilk kez temizlettirdim. Sevilay Hanım, benden daha özenli, dikkatli ve de benim rahatımı düşünüyordu. Artık rahatlıkla diş hekimine gidebileceğimi biliyorum, çünkü yalnız ve çaresiz olmadığımızı biliyorum. Yeter ki, yardım isteyelim, her yerden yağıyor!

Görüşmek üzere…

Ayşegül

Yazının devamı...

Sevgilinin taşıdığı mektup….

Merhaba,

Meğer herkes aşktan yana çok dertliymiş. Aşkın yeni manifestosunu yazmaya başladığım ilk yazıdan sonra, tanıdıklarımın tamamı çektikleri acıyı anlatmak üzere aradı. Anladığım kadarıyla herkes sevgi, saygı, güven, paylaşım üzerine kurulu ilişkileri özlüyor ve kimse bulamıyor! Yine tanıdığım tüm dostlarım aşık olmak istiyor ama en fazla aşk sanılan beğenilerle yetinmek zorunda kalıyor. Evliler başka bir alem, sıkıntıdan patlamış durumdalar. Boşanmışlar yalnız kalacağız korkusuyla, sağa sola saldırıyorlar. Sonuçta, herkes yalnız…Geçici sürelerle yalnızlığa ara veriliyor, sonra geri dönülüyor. Tamamen umutsuzluğa kapılmış da çok kişi vardı.

Ölene kadar berbat ilişkiler garanti…

Ben katılmıyorum. Aşka hala inanıyorum, aşka saygı duyuyorum, hissettiğim anda onurlandırıyorum. Her dakika aşık mıyım, hayır! Her an mutlu ve huzurlu muyum, hayır! İşte bu noktada bir karar almalıyız. Ben mutlu, huzurlu ve keyifli olmayı seçtim. Peki bunu nasıl gerçekleştireceğiz? Aslında çok basit. Karşımıza gelen her insan bize bir mektup getiriyor ve bu mektupta bizim kim olduğumuz yazıyor. Özellikle beğendiğimiz, hoşumuza giden hatta aşık olduğumuz insan, bizim kim olduğumuzu daha ortada bir ilişki bile yokken bize anlatıyor.

Bizim fark edemediğimiz, göremediğimiz ancak olmayı seçtiğimiz insanı çok iyi gösteriyor. Sadece işaretleri okuyarak, aşk ilişkisinde kim olduğumuzu, nasıl davrandığımızı, aşkı nasıl yaşadığımızı ya da yaşayamadığımızı kolaylıkla anlayabiliriz. Böylece neden keyifli bir ilişki kuramadığımızı da görebiliriz. Ancak siz hala karşınızdaki kadınları, erkekleri, aşkı, hayatı suçluyorsanız, ölene kadar ilişkilerinizin berbat geçeceğini rahatlıkla söyleyebilirim. İlişkilerimizi kendimiz o kadar güzel mahvediyoruz ki, inanın kimseye ihtiyaç kalmıyor.

Aşk nasıl sabote edilir?

Peki işaretleri okuyarak, kendimizi nasıl tanıyabiliriz? Kendimize karşı dürüst olur, kendimizle yüzleşirsek, nerelerde ilişkiyi sabote ettiğimizi hemen görebiliriz. Ben size çok güzel bir örnek anlatayım. Yakın zamanda hayran olduğum bir adam vardı. Hayranlık aşamasında, kendimi takip ettiğim tespitleri not ettim ve ortaya bakın neler çıktı?

• Öncelikle bahsettiğim yakışıklının, benim için sıradan biri olmadığını anladığım anda, kendimi korumaya aldım yani uzaklaştım. Bu görünmez “korunma çemberi” karşıdaki insanın bana yaklaşmasını engelledi. Fakat doğaya aykırı olan bu durum beni hasta etti. Boğaz hastalıkları; ifade edemediğimiz veya ruha, bütünlüğe aykırı sözlerimiz nedeniyle ortaya çıkar. Ben ne dedim? “Ben genç bir erkeği sevemem, bana uygun biri değil.” Yani aşkı en baştan, kontrol altına alıyordum. Ruh, bu çok bilmişliği, hastalıklarla bize duyurur. Kibirli, kontrol eden, baskın tarafımızı fark ettiğimiz anda yapacağımız şey, kabule geçmek ve teslim olmaktır. Yani şöyle demeliydim: “Ben bu adamı, koşulsuz, beklentisiz kalpten sevdim. Her ne oluyorsa ve olacaksa, hayrımızadır.” Tüm bunlar olurken, O insanı da yok saymam, varlığına saygısızlıktır. Bu benim ilk dersim oldu.

•İkinci dersim, bir adamı sevmekten ne kadar korktuğumu görmek oldu. Neden korkar insan? Acı çekmek, incinmek, terk edilmek, üzülmek, yetersiz bulunmak vb. nedenlerle korkar insan….Oysa tüm bunlar sadece egonun ve kibirin tavan yaptığının bir göstergesidir. Korkularımızın birer yanılgı olduğunu fark ettiğimiz anda, korkudan eser kalmıyor.

• Üçüncü ders, tüm bunlarla birlikte, koşulları da fark etmemem mümkün değildi. Ben bir adamı sevmek için epeyce koşul belirlemiştim. Koşulsuz sevgiden bahsetmek, şartlar ne olursa olsun, hesapsız, beklentisiz sevmekti.

Bu liste daha da uzayıp gidebilir elbette. Önemli olan karşımızdaki insanın bize çok şey anlattığını fark etmek ve ilişkiye engel olan bize ait korkuları, hayatın akışına aykırı davranışlarımızı iyileştirerek, sevgiye teslim olabilmek. Bunun anlamı hoşumuza giden herkesle ilişkiye girebileceğimiz değil ancak ilişki tarifimizin ortaya çıkması bile büyük bir kazanç. İlişki tarifini de gelecek yazı da konuşalım isterseniz.

Ayşegül

Yazının devamı...

Aşk birlikte yaratımdır…

Merhaba,

Buluştuğumuz için çok mutluyum. Beraber aşktan bahsedelim mi, ne dersiniz? Ben aşka aşık bir kadınım. Geçtiğimiz günlerde de terk edildim. Terk edildiğim için de çok sevindim inanın. Gerçekten tüy gibi hafifledim. Yaşamıma giren yeni bir adam sayesinde, kendimde fark ettiğim çok şey oldu. Zaten aşkın yaptığı yegane şey, kendimizi fark etmek değil mi? Aşka dair inançlarımın, kurallarımın değiştiğini görüyorum, yani aşkın yeni manifestosunu yazabilirim artık...Beraber yazalım mı?

Aşkı başkalarının gözlerinde arama!

Ben ve çevremdeki kadınların tamamı, aşkı şöyle yaşadık: “Beni beğeniyor mu, seviyor mu, arar mı, neden öyle söyledi, neden öyle demedi.” Üstelik bu kadarla kalsa iyi, her kadın bu soruyu farklı şekillerde test ediyordu: “Beni seviyorsa, bir günlüğüne de olsa, atlar uçağa gelir veya hediye dediğin pırlanta olur.” Adam iltifat ediyorsa, arayıp, soruyorsa, hediyeler, sürprizler hatta insan üstü davranışlarla bize yaklaşıyorsa, kesin bu adam aşıktır ! Ama bu da kesmez, aşıksa, evlenme teklifi etmeli! Beklentilerle dolu, kocaman bir balon! Her an sevilmeyi, takdir edilmeyi, değer bulmayı bekleyen hatta yalvaran gözler…Ve bu değer arayışının da bir bedeli var, kim bize aşıksa, bizdeki cevheri kim gördüyse, kendimizi unutup, tamamen onun hayatını yaşamaya başlıyoruz, üstelik bunu o kadar normalleştiriyoruz ki…Ne yazık ki, bu sessiz anlaşma, bir gün mutlaka bir yerde patlıyor. Çünkü ne yapsak bir türlü bütün olamıyoruz, aşkın o muhteşem ateşi kavurup, akmıyor.

Şimdi biliyorum ki, kendini yetersiz, değersiz, bütünden kopmuş, yalnız, güvensiz hisseden insan mutluluk arayışına ve bunun en kolay yolu sanılan aşk arayışına giriyor. Oysa mutluluk arayışı, yeterliliğimizden emin olduğumuz anda özgürleştiğimizde kayboluyor. Ne kadar değerli, yeterli, bütün, mükemmel, sevilmeye değer olduğumuzu hep unutuyoruz. Bunu hatırladığımızda ise aşk zaten üstümüzden akmaya başlıyor…

Karanlığından korkma!

Bir türlü aşk olup, akamamızın bir sebebi de, karanlığımız! Evet bir de karanlık tarafımız var. Kimsenin görmediği, bilmediği, tamamen bize ait olan ama yok saymaya çalıştığımız tarafımız. Orada neler yok ki, kendimizi berbat, sıkıcı, tatsız, beş para etmez bulduğumuz her tür özelliğimiz karanlık tarafımızda duruyor. Ve beğendiğimiz adam bunu fark edecek diye ödümüz kopuyor.

Ben karanlık tarafımı kabul ettiğim anda, rahat ettim. Adam karanlık tarafımda da, benimle bütünleşiyorsa, tamamdır!

Sevilmek için bir nedene ihtiyacın yok!

Aşk sandığımız ilişkilerde, neden çuvalladığımıza baktığımda, gördüklerimden ve de çok üzüldüğüm bir koşul da buydu: Sevilmem için bir sebep lazım! Yani beni niye sevsinler? Angelina Jolie’ye benziyor muyum, hayır! Çok iyi bir eğitimim var mı, yok! Çok zengin miyim, Yok! Ünlü müyüm, o da yok! Niye sevsin o zaman… Herkes gibi sıradan bir kadınım. Oysa sevilmek için hiçbir nedene ihtiyacımız yok. Neysek, oyuz, rol yok, kompleks yok, kalbi sonuna kadar açmak var!

Tutunmayı bırak!

Bu adam bana aşık oldu, yanımda, o ne derse o olur, demek aşkın da, hayatın da ipini çekmek demek. Aşkı, değerimizi, sevgiyi karşımızdakinin gözlerinde aradığımız sürece, aslında hiç de kendimizi ifade edemediğimiz, kendimizi keşfedemediğimiz hatta yüzümüzün de gülmediği ilişkilerin içinde debelenip, duruyoruz. Oysa tutunmayı bıraktığımız anda, gerçekten aşk ateşi yakacağımız biri karşımıza gelebiliyor.

İşaretleri oku, gözünü aç!

Yeni manifestomun en sevdiğim maddesi. Çünkü bugüne kadar ne işaret okuduk, ne de gözümüzü açtık. Oysa ne zevkliymiş. Hayat her an, ihtiyaçlarımıza, sorularımıza o kadar güzel cevaplar veriyor ki, dikkat edersek, yolumuzu rahatlıkla bulabiliyoruz. Adamın göreceğin zaman dizlerin mi titriyor, ne güzel! Bu heyecanına saygı duy. Heyecanının izini sür. Adam saygısız mı, gözünü aç, saygısız adama ilk günden yol ver. Sakın seninle buluşuyor diye, hayatta başka erkek yokmuş gibi davranma.

Aşk karşılıklıdır!

Şimdi en çok garipsediğim aşk alışkanlığımız da şuydu: Aşık oluruz, karşıdaki istediğini düşünebilir! Kara sevda desem değil, platonik desem değil, adamın niyeti yok. Ama biz istiyoruz ya, sonuna kadar mücadele…Allahım, ne kadar aptalca. Şimdi biliyorum ki, aşk karşılıklıdır, iki kişi birbirini yüreğinde hissetmek istemelidir.

Aşkı onurlandır!

Ve de en zor maddelerden birindeyiz. Ortadoğu kültüründe büyümüş bir kadın olarak, hislerini, aşkı onurlandırmak gerçekten devrim niteliğindedir. Genelde insanlar ortada bir şey yokmuş gibi davranırlar. Ya da onurlandırılırsa, değerlerinden kaybedeceklerini düşünürler. Oysa aşkın özellikle ilk anı ve her anı onurlandırılmalı. Aşkın bütünleyici, insanları BİR eden, hayatı muhteşem kılan haline saygı duymaktan daha güzel ne olabilir? Aşk o kadar hassas, kırılgan ve özen isteyen bir durum ki, hoyrat davranmayalım.

Hiçbir çaba harcamadan, birlikte yaratmak ancak aşk ile mümkün. Birlikte yaratamıyorsak, sadece aşk olduğunu sanıyoruzdur ya da yalnız kalmamak adına kendimizi kandırıyoruzdur.

Aşkı en saf, en güzel haliyle yaşayalım. Bu konudaki sorularınızı, yorumlarınızı gönderin, paylaşalım. Aşk birlikte yaratımdır…

Ayşegül

Yazının devamı...

© Copyright 2019

Milliyet Gazetecilik ve Matbaacılık A.Ş.