MODA
GÜZELLİK
AİLE
SAĞLIK

Kadınlık ve Erkeklik Yazgısı

Hep şaşırtıcı olmuştur;

Yetenekli, akıllı, becerikli, kimi iş ya da meslek sahibi onca kadın, yaşamda sergilediği niteliklerini, yakın ilişkisinde neden ve nasıl askıya almakta?

Günlük yaşamda cevval, girişken, güçlü, tuttuğunu koparan nice kadın, yakın ilişkisinde neden edilgen, beceriksiz, aklını kullanmak istemeyen, kendine karşıt davranışlara bürünmekte?

İlişkinin başlangıcında sahip olduğu, hatta karşı cinsi çeken ve bu ilişkinin başlamasına neden olan niteliklerini, kadınlar, neden yakın ilişkiye girdiklerinde, kapının önünde bırakmayı yeğler?

Çoğu kadın, “İdeal kadın” olmak uğruna, kendine dar gelen kalıplara sıkıştırmaktadır. Gerçek ihtiyaçlarını dile getirmeyerek”uyumlu” olmaya çabalamakta, aslında yapmayı hiç istemediği davranışları tekrarlamakta, kendi seçimine göre giyinmemekte, ortak yaşamlarını, kendi ihtiyaçları değil de, eşinin ihtiyaçlarına göre şekillendirmektedir. Böylece “ideal kadın” olmayı öğrenir.

İlişkilerde Özne miyiz, Nesne mi?

Çoğu zaman erkeğin beklediği, bir “nesne” ilişkisidir.

Beklentilere uyan, işi bir evliliği sürdürmek için “gerekenleri” yerine getiren, göze hoş görünen, sorun çıkarmayan, uyumlu bir “insan-nesne”. Ne yaşadığını, ne hissettiğini, dile getirmeyen, konumundan koşulsuz memnun gözüken, güzel görünümlü, tatlı dilli (ya da dilsiz) bir “kadın-nesne”.

Birey-özne olarak yola çıkılan çoğu evlilik, zaman içinde “nesneler ilişkisine” dönüşme potansiyeline sahiptir. Evliliği işlevsellik (yani ortak yaşamın gereksinimlerini sağlamak) olarak algılayan kişilerin birliktelikleri, çoğunlukla kendilik-nesnesi anlayışı ile kurulur. Yani erkeğin evin geçimini sağladığı, kadının ev işlerini, çocukların, eşin bakımını, beslenmesini üstlendiği görev olarak belirlenmiş iki, insan-nesnenin ortak evi ve hayatı paylaşması ilkesidir bu.

Bu yapılanmada kişilerin öznelliğine birey olarak duygu ve düşüncelerine, yıllar içinde değişebilen istek ve ihtiyaçlarına yer açılmadıkça, çatışmalar kaçınılmaz olur. Kendilik nesnesi ilişkisi, değişimi, farklılığı kabul etmeyen, değişmezliği ilke edinmiş bir ilişki anlayışıdır.

Çoğu kadın-erkek, ilişkiye birer “özne “ olarak başlamış, birbirlerinin birey olarak özelliklerini ve niteliklerini beğenmişlerdir. İlişki düzene oturduğunda, toplumun cinsel rol beklentileri, aile örneklerinden edinilmiş davranış kalıpları devreye girmiştir. Kadın, bellediği “ideal kadın” kalıbına girebilmek için, gerçekte istemediği davranışları benimseyerek, ihtiyaçlarını, duygu ve düşüncelerini dile getirmeyip, benliğinden ödün verir. Öyle davranarak kendini, “birey-özne” likten çıkararak, giderek nesne haline dönüştürmektedir.

Erkeğe göre “İdeal Kadın” da bu değil midir? Kadın demek, özveri, uyum, tatlılık, sevecenlik demektir. İdeal kadın dırdır etmeyen, sorun çıkarmayan, talepkar olmayan, sabırlı kadındır.

Toplumun cinsel rollerdeki çifte standardı, evlilik içinde erkeğin rolünü genelde maddi kazanç ve otorite simgesi olarak sınırlar. Evinin geçimini sağlayan erkek, toplumca, evlilik yükümlülüğünü yerine getirmiş kabul edilir. Bunu yaptığı için, evinde iyi bir bakımı ve şımartılmayı hak etmiştir!

Oysa, maddi kazancı elde etmek her ne kadar zor ve yıpratıcı bir uğraşsa da, dış dünyanın bu uğraş karşılığında kişiye verdiği ödüller sayısızdır. Bunlar kısaca:

Paranın denetimi ve güvencesi,

Kişisel gelişme, güven kazanma, işinde ilerleme ve başarı elde etme hazzı

Kendine dış dünyada bir yer edinme, itibar görme, meşru yorgunluk ve meşru dinlenme hakkı,

Yasal tatil,

yasal emeklilik,

ev dışında zaman geçirme hakkı konusundaki çifte standart türünden yan çıkarlar…

Buna karşılık, kadının evlilik yükümlülükleri saatsiz, zamansız ve sınırsızdır. Karşılığında hiçbir maddi güvencesi olmayan bir uğraşın yıpratıcılığı, sınırsızlığı, meşru yorulma hakkının dahi olamayışı, kadında içsel kaygı ve isyan duygusu geliştirir. Aslında kadından evlilikte beklenenler erkeğe oranla kat kat fazla olduğundan, geleneksel evlilik kurumu, kadınların taşıdığı ağır bir sorumluluk haline dönüşür.

Cinsel rollerdeki çifte standart, kadına evinin dışında yeterince özgürlük tanımadığı için, kadının yaşamı giderek daralan kalıplara girer.

“ideal kadın” imgesi, sadece olumlu nitelikler taşıyan ve çevresine sadece olumluluk yansıtan bir kurgudur.

Buna karşılık, yakın ilişkideki “ideal erkek” imgesi, olumlu niteliklerle değil de olumsuz niteliklerin bulunmamasıyla değerlendirilir. Yani iyi koca, karısını dövmeyen, sövmeyen, içki içmeyen ya da kumar oynamayan, başka kadınlarla ilişkisi olmayan, ya da bunların en azından birkaçını yapmayan erkektir.

Kadınların mutlak olumlu özellikleri “normal” addedilirken, erkeklerin değeri, “olumsuz yanlarının azlığı” ile ölçülür. Yakın ilişkide olumlu olmak ve olumlu davranmak erkek için, normal, doğal bir şey değil de, adeta katma değermiş gibi…

Sonuçta evliliklerin devamı, çoğunlukla “ideal kadın” “ideal anne” imgesi üzerinden yapılanır. Bu imgelere uyum sağlama adına çoğu kadın nesneleşmeyi göze alır ya da “nesne” gibi davranmak zorunda kalır.

Çoğu erkekse, bir “nesne “ ile birlikte yaşamanın göreceli konforuna(!) yaslanarak, düzeni bozabilecek sorgulamalardan kaçınmayı yeğler.

“İletişimsizlik ve işlevsellik” üzerine kurulu bir düzenin, aslında her iki cinsi de özüne yabancılaştırdığını, her ikisini de nesneleştiğini gözden kaçırarak…

Cinsel rol karmaşalarına sıkıştırılmış evlilikler, aslında hem kadın hem de erkek için iki boy ufak pabuç’tur. Evlilik, sadece “bir yaşam ve mekan” paylaşımıdır. Kadının da erkeğin de ihtiyaçlarından, kişiliklerinden ve bireysel özgürlüklerinden fazla ödün vermedikleri koşullarda, sağlıklı olan bir ortak paylaşım alanıdır. Her iki tarafın da ihtiyaçlarını karşılamayan, paylaşım değil baskı aracı olan, kişilikleri söndürme ya da değiştirme amacı güden evlilikler, bitmez tükenmez çatışma alanları oluşturur.

Ruhsal Yardımı Neden Daha Çok Kadın Alır?

1998 Sağlık bakanlığı araştırması alkol bağımlılığı dışında en sık ruh hastalıklarına “kadın” başvuruyor demiştir. En sık rastlanan ruhsal hastalık da “majör depresyon”

Erkek, ruhsal hastalık gibi durumları kabullenmez, bunu “erklik” “güçlülük” kavramına yakıştırmaz. Ruhsal sıkıntısını görmezden gelir ya da bastırır.

Kendini işe verir

Suskunlaşır

İçe kapanır

Tv, gazete, bilgisayar arkasına saklanır

Alkol, kumar gibi bağımlılıklarla teselli bulur

Yeni ilişki veya heyecanlar peşine takılır

Ancak bir süre sonra yolunda gitmeyen ruhsallık sorunu , organ hastalığı haline dönüşür. Ruhsal sağlığındaki ihmal, onu zayıf organın kaybına sebep olur. O zaman ilgili doktora gider.

Buna karşılık;

Çaresizlik

Zayıflık

Kırılganlık

Üzüntü gibi duygular veya

Kendini depresif hissetme,

Kadınların günlük yaşamlarında aşina oldukları özellikle kadınlığa yakıştırılan durumlar olarak kabul edildiği için kadınlar ruhsal yardım daha fazla alır.

Doktora başvurmak, Yaşamında olumlanmayan, duyulmayan bir kadın için az da olsa dikkat odağı olabilmek anlamına gelebilir.

Kaldı ki bir sıkıntı sırasında genel inancın aksine, bir bilene başvurmak akılcı bir davranıştır. Kaynaklardan yararlanmayı bilmek ve bir bilene danışmak temelde duygusal zeka ve güçlülük belirtisidir.

Küçük kız çocukların sosyalleşme sürecinde, duygulara daha çok yer verilir. Kadınlar arkadaşlarıyla daha çok duygu paylaşır.

Kadınlar sorunlarını da kolaylıkla arkadaşlarına paylaşır.

Anneliğe hazırlık, annelik görevleri, kadınları duygu dünyasına yakın ve deneyimli kılar.

Ataerkil toplumda, kurulu düzen büyük oranda erkeklerin lehine işler. Düzeni ve kendini sorgulamakta kadınların kaybedecekleri bir şey yoktur.

Yakın ilişki ve evlilikler, çoğunlukla kadınların sorumluluğunda olduğu kabul edilir. Yuvayı dişi kuş kurar.

Buna karşılık erkekler, genelde

Erken yaşta duygu dünyasından uzaklaştırılmıştır.

Çoğu erkek sorunlarını en yakınlarına dahi açmamayı tercih eder. Uygun dili bilemez. “Erkek adam ağlamaz”

Hiyerarşi, erkeklerin dünyasında önemli bir olgudur. Bir uzmana başvurmak, “zaafını göstermek” çok zor gelebilir.

Ataerkil düzende erkekler, bir bilene başvurmak, olumlanmak, duyulmaya, bir kadın kadar ihtiyaç duymaz.

Yakın ilişkiden ve evlilikten doğan sorunlar sıklıkla kadının sorumluluğuna verildiğinden, erkekler genelde psikoloğa, sorunlara çare bulmak için değil, ancak ilişkiyi kaybetme sürecinde başvurur.

Çoğunlukla “depresyon, çoğu zaman kadının aile ve toplum içindeki ikincil konumundan dolayı yaşadığı “engellenmişlik” duyguları, tepki ve isyanın içe dönmüş, yıkıcı yüzüdür.

Bu sıkıntılı durumdan kurtulma yollarının tıkalı olması, karşı koyamama, çaresizlik, gelecek umutların yok olması, yaşamının verimsiz tekdüzeliği, küçümsenmişlik, takdir eksikliği ile sürekli iç ve sosyal suçlanmalar, kadın depresyonunun kişisel değil, sosyal nedenlerinden birkaçıdır.

Toplumsal baskıların çok güçlü yaşandığı ortamlarda kadınların geçirdiği “sinir krizleri”, onların, baskıcı ve sınırlayıcı bir sosyal sisteme isyanlarını dile gelememiş ifadesidir. Yaşamındaki çeşitli haksızlıklara, ikincillik, aşağılanma gibi onur kırıcı durumlara isyan ve öfke hissedip, bu yoğun duygularını duyuramayan kadınlarda, duygu yoğunluğu, kaçınılmaz şekilde artar. Kontrol edilemeyecek hatta en küçük kıvılcımda patlayacak boyutlara ulaşır. Özellikle, yakın ilişkide olduğu kişi ve yakın çevresi, kadının yaşadıklarını göz ardı edip duymamaya koşullanmışsa, bu tür abartılı dışavurumlar kendini duyurabilmenin bir yolu olmaktadır.

Kadınlara sıkça atfedilen “cinsel soğukluk” yada “frijidite”, yani cinsellikten haz alamama durumu da , yakın ilişkide ve cinsellikte kadına “cinsel nesne” olarak davranıldığında gelişir.. benliğine, iç dünyasına, duygu ve düşüncelerine ve kendi cinsel ihtiyaçlarına yaşam alanı bulamayan kadın, kendini bedensel yakınlıktan ve cinsellikten uzaklaştırarak korumaya alır. Sadece erkeğin cinselliğinin ve hazzının hizmetinde olan, bedensel istek ve ihtiyaçları göz ardı edilen, fiziksel ve ruhsal aşağılanma ya da şiddete maruz kalan kadının yaşadığı örtülü öfke ve dile getirilemeyen isyan, cinsel soğuklukla ve araya konan mesafeyle ifade bulur.

Daha acı veren, davranışların temelindeki bastırılmış öfke, dile getirilmemiş isyan, değersizlik duygusu ve çok derin bir umutsuzluğu, kadın artık içselleştirir. Ve bunları hak ettiğini de düşünebilir.

Çünkü baş edemediği bir sistemle özdeşleşme ve kendisi de kendini küçümsemeye ve suçlamaya başlamıştır.

Kadına Yönelik Geleneksel Beklentiler;

Ancak başkaların ihtiyaçlarını karşıladıktan sonra kendi ihtiyaçlarına bakabilirsin

Erkeğin soyadını en iyi şekilde temsil edeceksin

Ne kadar kötü olursa olsun, terk etme tehdidinde bulunmayacaksın,

Görüleceksin (güzel görünmen lazım), ancak duyulmayacaksın

Ekonomik ve duygusal olarak erkeğe bağımlı olacaksın,

Hep zayıf kalacaksın

Hiç yaşlanmayacaksın

Erkeğin her cinsellik isteğine cevap vereceksin

Kendi işini, erkeğinkinden daha önemli görmeyeceksin

Erkeğinin sana tanıdığı haklardan başka haklar talep etmeyeceksin.

Ne Yapmalı?

Sevgi adına, erkeğin sorununu üstlenme, sorunu çözecek becerileri geliştirecektir.

Kendine erkeğin gözleriyle bakmak ve yorumlamak yerine, kendi gözlerinle bakmayı seç.

Özünü, duygu ve düşüncelerini daha iyi anlayıp ifade etmeyi öğren.

Erkeğin mutsuz olduğu zamanlarda, sergilediği, “kavga çıkarma tuzaklarını” tanı ve çatışmaya girmemeyi öğren.

Çatışmaya mümkün olduğunca girmedikçe, kendini kısırdöngüden kurtaracaksın.

Erkek, iç çatışmalarını senin üzerinden halledemeyeceğini anlayınca, sorunuyla baş etmekte güçlük çekecek ve yardım alma ihtimali artacaktır.

Hayat sadece ev ve evlilik değildir. Ev dışındaki, becerilerin doğrultusundaki iş yaşamı olduğu takdirde, zihindeki vesveseleri durdurup, üretken anlar yaratabileceksin.

“Robert Redford’un yüzündeki çizgiler onda asalet ve deneyim, benimkiler ise yaşlılık anlamını taşır” der Jane Fonda.

Güzellik görecelidir. Saptanmış “ideal kadın” ölçüleri ve tarzını elde edebilmek için, birçok kadın genelde çok acı çeker, uğraşır, giysilerini rahatlık ve keyif için ender seçer.

Çekiciliğin, özüyle barışıklık, kişisel enerji, özgüven ve sağlıklı psikolojik denge oranlarında yattığı aşikardır.

Kendini seven, doğal, ruhu ve bedeniyle barışık insanların oluşturduğu manyetik çekim alanları, plastik güzellik ve gençliğin çok ötesindedir.

Mutlu olunamayan, geliştirmeyen, kısırdöngüye girmiş ilişkilerde yıpranmaktansa, ruhsal sağlığını korumaya almak önemlidir.

Çünkü esas evlilik, bir başkasıyla değil “yaşamla yapılan evliliktir”.

Yazının devamı...

Fark Edilmeyen Depresyon Hayatı Kışa Çevirir

İnsanoğlunun problemlerle karşılaşması doğaldır. Sorunu çözemediği durumda dahi, kişi elinden geleni yaptım, çözemedim, zamana bırakmak dışında yapabileceğim şey kalmadı der. Bu kişiler üzülür, ağlar, kabuğuna çekilir, motivasyonu düşer, öfkelenir ama bu duyguların kendini ele geçirmesine müsaade etmez.

Depresyon
-geçici üzüntü
-yas
-melankoli değildir.

En çok bu duygularla karıştırılır.

Üzüntü, mutsuzluk durumunun bazen bir tetikleyici ile bazen de nedensiz ortaya çıkması, iki haftadan fazla sürmesi, uzaması durumu Depresyon olabilir.

ÇÖKÜNTÜ HİSSİ

İlgisizlik
İsteksizlik
Aktivitelerden zevk alamama
Davranışlarında yavaşlama
Karamsarlık
Ölümle ilgili düşünceleri sıkça akla getirme
Değersizlik
Suçluluk duyguları
Yeme sorunları
Uyku sorunları
Dikkatin azalması ile belirgindir.

Tedavi edilmediğinde aylar, yıllar hatta ömür boyu sürebilir.

Kişi mutsuzdur, yaşadığı mutsuzlukları hatırlar, hatta geçmişteki olumsuzlukları da akla getirir hatta SABİTLER. Tüm talihsizlikler beni buldu inancı içindedir.

Değersizlik hissi, kızgınlığı, öfkesi, saldırganlığı kişinin kendine yönelmiştir.

Depresyon, öfkenin kendine dönmüş halidir.

Günlük yaşamda üzgünüm, kendimi kötü hissediyorum, bugün hiç gücüm yok gibi ifadelerin yerine depresyondayım almıştır. Bazen de bu duygulanım içinde gerçekten depresif bulgulara sahip birçok kişi, psikoloji ile ilgilenen koç, nefes terapisti vb. tarafından yardım edildiği düşünüldüğü için, gerçek depresyon gözden kaçar.

Tedavi edilmemiş, ilerlemiş depresyon, ruhsal hastalıklar arasında önde gelen duygudurum bozukluklarındandır. Bu hastalığı Ruh Sağlığı Uzmanı yada Klinik Psikolog tanır, gerekli bulduğu yardımı kişiye ulaştırır.

Depresyonun sebebi sadece ayrılık, kayıp değildir. Bunlar tetikleyici olabilir, bazen depresyon durduk yere de çıkar.

-Genetik özelliklerden
-Kimyasal değişikliklerden,
-Başka tedavilerde kullanılan ilaçlardan
-Bazı nörolojik hastalıklarda da depresyon görülebilir.

Depresyon öyküsü ailede varsa çocukta da ortaya çıkma oranı sıktır.

ÇOCUKLUK VE ERGENLİK DÖNEMİ

Depresyonun tohumları, çocukluk ve ergenlik döneminde atılır. Bu dönemdeki kayıp, terkedilme, takdir edilmeme, sevilmeme, sevilmediğini düşünme ilerleyen zamanlarda da sık yaşanılan hayal kırıklığı, kayıp, hüzün duygularının olması anlamına gelir.

Aynı olay karşısında iki kişiden birinin depresyona girmesinin sebebi, zamanında karşılanmamış ihtiyaçların, üst üste yığılmasıdır.

TEDAVİ

Antidepresanlar, depresyon tedavisinde en çok kullanılan ilaçlardandır. Ancak ilaç kesildiğinde yine olumsuz, sıkıntılı duygu durum tekrarlayabilir. Bundan dolayı ilaç tek başına yeterli değildir.

Depresyonun tekrarını önlemek için, Bilişsel Davranışçı Terapiler kişinin bilişsel çarpıtmalarını farkettirip değiştirmesine, yerine daha dğu düşünceler oluşturmasına yardımcı olur. Çaresizlik, değersizlik düşünce ve duygulanımının giderilmesi gerekir.

Terapi sayesinde kişinin farkındalığı artar, egonun güçlenmesi sağlanır ve hayatındaki stres faktörleri ile çukura düşmeden yönetmesi öğretilir.

Hafif ve orta depresyonlarda psikoterapi ile depresyon tedavisinde oldukça etkin cevaplar alınır.

Son olarak;

Kendimizi zayıf, değersiz, çaresiz hissedebiliriz. Bu duygulanım iki haftadan fazla sürdüğünde yardım almamak, bu duygularla hayata devam etmek, yadsımak, hayatımızı kışa çevirebilir.

Yazının devamı...

Ya Benimsin Ya Toprağın!!!

Sevgi Bahanesi Altında Öfkesi Burnunda Erkekler;

Sevgisine yanıt alamadığında ellerindeki silahı kadına yöneltir. Bu silah bazen aşk şiiri, bazen intihar ederim tehdidi, bazen fiziksel şiddet, bazen duygusal taciz, aşağılamadır. Onların üzüntüsü sevdiği kadını kaybetmek değil, üzüntüsü narsist yaralanmalarıdır. Kazanamamış olduğu için, avını kaçırmış olduğu için, öyle kızgın ve öfkelidir ki ortamı yakıp yıkarlar.

Acıdan kıvranırken, silahlarıyla delik deşik ederler. Kazanamamıştır, tıpkı karşı takımın oyuncularının O’nun kalesine gol atıp, galibiyet elde etmesi gibi görür, kaybettiği kadını. Nihayetinde oynadıklarının bir oyun olduğunu unutur, ortalığı yakıp yıkan magandalardır onlar.

Herkesin istediği teklifi yapma özgürlüğü varsa, karşıdakinin de istediği teklife evet - hayır deme özgürlüğü olduğunu unutur.

Tehdit ya da şantaj kokusu sinmişse üstüne bu kokuyu alan kadının kapıyı kapatacağını unutur ya da algılayamaz hala niye kaybettiğini. Kafası karışıktır, bazen de çok sevdiğini haykırır, O olmadan nefes almadığını, O yoksa kendinin de olmayacağını.

“Ben yoksam sen de olmamalısın” düşüncesi onun kontrolünü iyice zorlaştırır.

Bu kişilerin davranış ve düşünce biçimleri incelendiğinde yetiştirilme biçimlerinde abartılı kazanç, kaybetmeye tahammülünün olmaması, problem çözme becerisinde yetersizlik, sosyal destek sistemlerinde azlık bazen de yalnızlık gibi ortak özellikler görülmüştür.

Her insan sevdiğini kaybettiğinde, Kayıp duygusu içindedir. Önce akıntıya kapılıp giden bir sandal gibidir. Yalnız, çaresiz, bitkin. Bu duyguya tahammül zordur. Ancak toplumumuzdaki ritüeller acı- kayıp karşısında örnek olabilecek özelliklere sahiptir. Dayanışma, yalnız bırakmama gibi sosyal destekler, sürecin ağırlığını hafifletir.

Yoğun acı ve üzüntüyü yaşarken aynı zamanda kişi şunu düşünür :

O olmadan ben ne yaparım?

Düşüncesi kayıp sonrası yoğun üzüntünün hakim olduğu bir evredir. En fazla takılma, bu evrededir. Kişi yoğun üzüntüye dayanamayacağını düşündüğü için, içindeki yangını etrafa sıçratır. Yıkar geçer.

Olgun kişi, bu evrede üzüntüyü yaşarken, aynı zamanda robot gibi bile olsa yaşama devam eder.

Peki ben bundan sonra ne yapacağım?

Düşünür düşünür. O’nsuz yaşamak tatsız tuzsuz olsa da yapmak zorunda olduğunu bilir ve ayağa kalkar. Yola devam eder. Önce kırgın ve üzgün , sonra çalışıp hayata devam ettiği için üzüntüsü günden güne azalır.

Yeni insanlar, ilişkiler, lezzetler tanır ya da hatırlar; onun dışında da var olabileceğini görür. Bir yanı var olmak istemese de , diğer yanı yapmak zorunda olduğunu bilir ve yarımını çeker.

Ve daha ilerde kaybettiği ilişkinin doğru ve yanlışlarını görmeye başlar. Bu artık yoğun duygusallığın azalıp, daha mantıklı düşüncelerin çıktığı evredir. Sorgulama sayesinde, daha doğru ilişkilere yelken açar.

Artık, “ya benimsin ya toprağın” düşüncesinden oldukça uzaklaşmıştır.

Yaşamdaki her türlü olumsuz duyguyu, en alt şiddette yaşayıp, BÜYÜMEK dileğiyle.

Yazının devamı...

Sevgi ile Kalın

Sevgi duygusu hepimizin yoğun bir şekilde ulaşmak istediği, ilerdeki hedef olarak ortaya koyduğu ama ulaşmakta zorlandığı bir duygu haline geldi.

Kişinin hayali, sevgi dolu bir eşinin olması, sevgi dolu bir çocuğunun olması, sevgiyle ona yaklaşan iş arkadaşlarının olması. Ben sevgimi versem de vermesem de onlar sevgilerini hep göstersinler beklentisi.

Sevgiyi bulma hayalleri kurarken, bir yandan da aman güvenme, tedbirli ol gibi korku ve kaygı mesajları veriyoruz. Bu durumda verilen mesajlarda, öğrenilen baskın duygu korku ve kaygıdır. Aslında böyle bir beklenti içinde olmak bile kaygının bir görüntüsüdür. Yani böyle bir korku ile sevgiden uzaklaşırız.

Bazen de çok sevip onu sevgiye boğarız. Boğarız dedim, görüldüğü gibi sevgiye boğmak da sevgiyi yok eden ve onu kaçıran bir anlayış. Sevgide, diğerinin varoluşunu kabul eden, sınırını gören bir kabul var. Gelişen ve geliştiren ve bunu yaptıkça güçlenen.

O zaman sevgide biraz da ayrılık var. Ayrılık olumsuz bir kelime. Yine içimize bir şüphe düştü değil mi?

Seven ayrılır mı diye düşünürüz. Ayrılık o kişi ile bir mesafe koyup sevginin mayalanmasıdır. Özlemesidir. Ona yönelik içsel hareketin başladığı an budur. Onun azıcık uçup gitmesine müsaade ettiğimizde , bu sözü duymaz mıyız? Çok özledim veya seni çok seviyorum. Yanımızda iken duyamadığımız bu sözler, biraz uzaklaştığında kendiliğinden çıkıveriyor

sevgi “an”ın içindedir. Şimdi, burada, yarında değil. O an, size yaptığı espiride, kurmaya çalıştığı yakınlıkta, bakışlarında. Yanıbaşımızda.

Birçok konuda koruyucu sağlık hizmetleri içinde, eğitim hizmetlerinde, ailede, işyerlerindeki eğitimlerde SEVMEK-GÜVENMEK VE ÜRETMEK İLİŞKİSİ altı çizilerek verilmiş olsa, bu kadar fiziksel ve ruh sağlığı hastalıklarında da artış olmazdı.

Modern kültürün değişen değerlerinin içine kaygı ve korku girse de en küçük toplum aile olduğuna göre, aile içindeki ilişkilerde “yanıbaşımızdaki”nin bakışını görmek, duygusunu anlamak, geri bildirimde bulunmak, dinlemek, konuşmak “sevginin” yaşandığı “an”lardır.

Sevildiğini bilen insan mutludur, sevgisini yanındakine güvenerek, işine üreterek, çocuğunun gerektiğinde yanında olarak , kısaca her an, AN da kalarak gösterir. Eğlenceli, üreten, sevgisini gösteren insanlar görmek hepimizin ihtiyacı olan değerler değil midir, değerli okuyucularım…

Yazının devamı...

Çağımızın Sendromu - Tükenmişlik

Son zamanlarda sıkça karşılaştığım bir konu, Tükenmişlik Sendromu.

Sıklıkla kişide yoğun enerjisizlik, konsantre olamama, “yapmam gerekiyor ama asla başlayamıyorum. Başlasam da sonlandıramıyorum. Saatlerim geçiyor ama sonuç yok” yakınması.

Sorun yaşadığı alanla ile ilgili, ortaya çıkan bu yakınmalar, genellikle mükemmeliyetçi kişilik özelliklerine sahip, yıllarca çalıştığı alanla ilgili keyifle sorumluluk alıp, çalışmalarını sürdürürken, ortaya çıkan onlarca sorunu etkin bir şekilde kısa sürede çözümlerken, tahmin edilemeden gelişiveriyor. Bazen de iş yerinde ortaya çıkan mobbing, uzun süre adaletsiz bir ortamda çalışma, etkin olmayan baş etme becerileri, kişinin stres yönetimini bilememesi Tükenmişlik Sendromuna sebep olabiliyor.

Araştırmalar aslında tükenmişlik belirtilerinin erkenden başladığını, ancak kişinin bunu farketmesinin uzun yıllar aldığını söylüyor. Örneğin kas ve eklem ağrıları, başağrıları gibi somatik belirtiler, aileye – kişinin kendisine yönelik ihmaller, bunlardan birkaçı.

Artık giderek gelişen,yaptığı işte sorun çıkacağı korkusu,
Hata yapma sayısında artış,
Yorgunluk, isteksizlik,
Kendini çalıştığı kuruma veya yaptığı işe ait hissetmeme,
Çalıştığı ortama yabancılaşma,
İş yaşamından memnun olmama,
İşini sevmeme,
Kişinin işinden aşırı beklenti içinde olması,
Kişinin mutlu olacağı başka kaynaklarının olmaması
Aşırı iş yükü
Hayır diyememe
Sorumluluğu devredememesi

Tükenmişlik Sendromunda dikkat çeken özelliklerdir.

Uzmanların paylaştıkları nokta; Tükenmişlik Sendromunun uzun süreli stres ve zorlanmayla yakın ilişkisi olduğu. Aslında bedenin stres tepkisi, tehlikeye karşı korumayageçmek şeklindedir. Saniyenin onda biri kadar bir sürede, beyin potansiyel tehlikeyi algılar ve bir dizi kimyasalı harekete geçirerek bizi savaşmaya ya da kaçmaya hazırlar. Tehlike geçtiğinde de eski haline süratle döner.

Ancak Tükenmişlik Sendromunda her gün tehdit algısı devam eder. Biraz sonra işyerime gidecek olmam, zamanında yetişmesi çok zor bir rapor, sevmediğim bir işte çalışmak zorunda kalmam, sanki yaşamım tehlike altındaymış gibi aynı stres tepkisini uyandırabiliyor. Salyası akan köpeği gördüğümde salgılanan stres hormonları, sabah işe giderken de salgılanıyor. Eğer bu gerginlik haftalar, aylar hatta yıllarca sürecek olursa bir sürü sorunun ortaya çıkması da önlenemiyor.

TÜKENMİŞLİK HASTALIK MIDIR?

Tükenmişlik hastalık değildir, bir sendromdur.

Bazen depresyonla karıştırılabilir. Depresyon evde, işte,sosyal yaşamda ortaya çıkan depresif yakınmaları kapsar. Hayatın tümünü ele geçirir.

Tükenmişlikte ise kişi, sadece zorluk yaşadığı alanla ilgili sorunyaşar. Örneğin işten eve geldiğinde neşesi yerine gelir. Ama yarın işe gideceği düşüncesi onu kahreder.

Ama bazen Tükenmişlik Sendromu, Depresyonun başlamasına da bir sebeptir. Tükenmişlik Sendromunu görmemek, ertelemek, kabul etmemek, başarısızlık algısının yaşamın her alanına sıçramasına sebep olabilir. Bu durumda Depresyon, Kaygı Bozukluğu veya psikosomatik hastalıkların biri veya bir kaçı gelişebilir.

Arabanın Benzin deposu dolu mu!

Kişi hırslı bir şekilde hayatını bir konu üzerinde oturttuğunda, dinlenmeden gaza basar, bir an önce şu işi halletmek lazım aceleciliği vardır. “İşim varsa ben varım, işimde en iyi olursam ben kalıcı olurum, elimdeki pozisyonu kaybetmemeliyim, hata yaparsam” düşünceleri ağır baskı ve strese aylarca, yıllarca maruz kalmaktır. Bu baskı altında, işler ters gitmeye başladığında, hata yapıldığında hayat biter. Çünkü yoğun stres ve kişinin beslendiği damarların zamanla yok olması depodaki benzini hızla tüketir.

PEKİ NE OLACAK?

Bu duruma maruz kalmamak için, kişi yaşantısını yeniden düzenlemelidir.

Tükenmişlik Sendromu tedavisinde, işten uzaklaşıp kişinin istirahat etmesi en etkin uygulamalardandır.

Sonrasında yaşam yeniden düzenlenmelidir;

Eskiden yapmaktan keyif aldığım, ama şimdi yapmadığım neler var?

İş dışındaki ben kimdim?

Neler yapmaktan hoşlanırdım?

Kimler ile buluşmaktan hoşlanırdım?’

Hobilerim nelerdi?

Uzun süredir görüşemediğim dostlarım, arkadaşlarım neredeler? Gibi sorular, buz kalıbının erimeye başlayıp, kişinin kendine yönelik duyarsızlığın yavaş yavaş azalması demektir.

Kişi başarılı olmak adına, hayatında keyif aldığı, mutlu olduğu alanları bir bir budayarak kendini fakirleştirmiştir. Amaç, işe daha çok zaman ayırarak daha çok kazanmaktır. Ancak çok uzun süredir keyif aldığı şeyleri yapmadığı için, bunları hatırlamakta bile zorluk çeker.

Bedenin kondüsyonu düştüğü için, spor yapmak oldukça zorlaşmıştır. Basitten başlayıp giderek daha düzenli aktiviteler, gevşeme egzersizleri tekrar bedenin kendini fark etmesi ve güçlenmesi için gereklidir.

Aile ile geçirilecek zaman; kişinin iş dışında başka güçlerinin olduğunu hatırlatır. Kişinin işteki rolünün dışında da başka rollerini tanımasına sebep olur.

Arkadaşlardan yardım istemek, kişinin en zorlandığı meselelerden biri olabilir. Tükenmişlik içindeki insanların özelliklerinden biri, sosyal becerilerin kötü olması, bu yüzden yatırım yaptığı temel konu “iş” olmuştur. Gerekirse bu konu ile ilgili psikoterapi desteği almak uygun olabilir.

Kişinin gereksiz iş yüküne “dur” diyebilmesi yani iş arkadaşlarına HAYIR diyebilmeyi öğrenmesi gerekir.

Mizah uzun süredir unuttuğu gereksiz ayrıntı haline gelmiştir. Bu da bedenin, ruhun rahatlayamamasına ve giderek fakirleşmesine sebep olur. Eskiden nelere gülerdim, düşüncesi bile kişiye tebessüm ettirir.

Kişi kariyer hedeflerini tekrar düzenleyebilir. Sonuçta var olan program çökmüştür. Ve bu durum yeni kariyer hedefleri belirlemek için zorunludur.

Ancak kendine yabancılaşmış bir kişi için yukarda bahsedilen konuları sorgulamak pek kolay olmaz. Bazen de kişinin bireysel psikoterapi alması önerilebilir. Psikoterapi, kişinin hayatının yönetimini daha etkin alabilmesi için değişim ve yenilenmedir.

Şirketlere de iş düşüyor!

Çalışanlarında Tükenmişlik Sendromu ortaya çıktığında, bu durumda şirketler de büyük zararlar görebiliyor. Çalışanların Negatif inançları bulaşıcı hastalık gibi yayılır. İşe yönelik aidiyet duygusu zarar gördüğü için, ilişkiler çıkar kardeşliği haline dönüşür.

Tükenmişliği önlemek için işletmeler,

Çalışanın görev tanım ve sınırlılıklarını belirlemeli,

Eşit işe eşit ücret uygulaması

Çalışanlara yönelik kariyer planlamaları uygulamalarını başlatmak yada güncellemek

İşyerlerinde “iş Güvenliği” çalışmaları içinde, stresle başa çıkma, iletişim, problem çözme becerileri gibi eğitimlerin zorunlu hale getirilmesi

Adil iş dağılımını sağlamak için, iş gören kişiye işi yüklemek değil de, adil iş dağılımını sağlamak. Çalışmayan kişiye de sorumluluk vererek onu da kazanmaya çalışmak.

Çalışanların kararlara katılımını arttırmak için düzenlemeler yapmak

Uzun çalışma saatlerini kısaltıp molalar yerleştirmek ve çalışana dinlenme ortamı sağlamak

İşe bağlılığı arttırma çalışmalarında, Ödül sistemlerinin arasına başarılı olan personele uygulanan maddi ödüllerin yanında, üst düzey yöneticinin onu takdir etmesi, onunla birlikte yemek yemesi gibi duygusal değeri olan ödüllere de yer vermek.

İşletmenin de büyük kazançlar elde etmesine sebep olacaktır.

İŞLETMEYİ KARA GEÇİREN MUTLU – KENDİNİ DEĞERLİ HİSSEDEN ÇALIŞANLARDIR.

Ayşegül Sabuncu
www.aysegulsabuncu.com

Yazının devamı...

© Copyright 2019

Milliyet Gazetecilik ve Matbaacılık A.Ş.