MODA
GÜZELLİK
AİLE
SAĞLIK

NEDEN EVLİLİK?

Türkiye nüfusunun her sene binde 8’i medeni durumunu değiştiriyor, evlilik kurumu altında hayatını biriyle birleştiriyor. Bunlar sadece her sene yeni evlenenler. Hali hazırda evli olanlar zaten nüfusun yüzde 60’ını oluşturuyor. Yani her sene, yüzbinlerce insan evliliğe girme ya da çıkma eylemiyle meşgul oluyor. Açıkçası, müthiş bir sirkülasyon var meselede.

Peki ne var bu meşguliyetin ardında? Neden insanlar yüzbinlik kitleler halinde bir şeyin peşinden gidiyor? Neden boşanma riskine rağmen, insanlar evlilikten vazgeçmiyor? Nedir bütün bu meseleyi bu kadar çekici hale getiren?

Insanın kendisine bakalım mesela önce. Tüm gelişim kuramları bize ergenliğini tamamlamış bir insanın önünde tamamlanması gereken bir gelişimsel görev olarak yakın karşı cins ilişkileri kurabilmeyi gösteriyor. (Gelişim kuramları, eşcinsel birliktelikleri fazla dikkate almıyor evet, ama artık biliyoruz ki, mesele karşı cinsle olması değil, romantik bir ilişki olması.) Yani bu demek ki, bir insan ergenlikte fiziksel ve ruhsal gelişimi ile ilgili önemli değişimlerden geçecek, yetişkinliğe adım atacak ve artık burada yetişkin bir birey olarak bir romantik ilişkiden, bir partnerden, sevip sevilmekten neler beklediğini araştırıp bulmak üzere hazır olacak.

Ergenliğin bitimi ve yetişkinliğe adım atışla birlikte insan hayatında yakınlık ve birliktelik önem kazanmaya, bu doğrultuda da arkadaşlıklar ve romantik ilişkiler önemli yaşam alanları haline gelmeye başlıyor. Sevgi, bağlılık, birliktelik, aidiyet, ortaklık gibi kavramlar hayatın adeta merkezine yerleşiyor.

Kültürel değişkenler elbette değişken. Ancak evrensel olarak bakabileceğimiz bir kısmı var işin. O da insanın kendi hayat çizgisi içerisinde ilerlerken bir takım aşama ve evrelerden geçtiği. Işte genç yetişkinlik sevginin, yakınlığın, bir birliktelik kurabilmenin evresi.

Bir genç yetişkin, bu evrede kavrayıp anlaması gereken kavramları, çeşitli ilişki ağları içerisinde deneyimleyebilir elbette. Örneğin, arkadaşlarıyla ilişkisini sınar, kimin en kadar değerli ve kalıcı olduğunu anlamaya çalışır, yeni insanlar tanır, yetişkin hayatının başında olmasının bilinciyle geleceğe hangi ilişki yatırımlarını yapacağını araştırır. Yani mesele illa da romantik bir bağlılık, birliktelikte değil. Romantik olmayan, aşkla bağlanmayan ilişkilerde de genç yetişkin bağlılık, sevgi, birliktelik meseleleriyle yoğrulur.

Ama elbette işin içinde aşk da var sevgi de var. Bunun içerisinde sevebilme kapasitesini ve şeklini, sevilme hissini, bağlılığı, cinselliği, iletişim tarzlarını, nasıl yakınlık kurulacağını ve nice benzeri şeyi keşfetmek var. Bu keşif herşeyden önce bir ihtiyaç yani. Her genç yetişkinin doğal, psikolojik bir ihtiyacı. Bu ihtiyacı karşılama yolları ve şekilleri sonsuz çeşitlilik gösterebilse de, ihtiyacın ihtiyaç olduğu gerçeği değişmemekte.

Işin kişisel ve psikolojik ihtiyaç kısmı tamam. Peki toplumsal düzeyde neler oluyor?

Neticede evliliğin kendisi toplumsal bir süreç. Toplumsal ve sosyal normlar tarafından belirlenip yürütülüyor. Yasal, resmi, ilan edilen, kutlanan, devletin resmi makamlarından çeşitli aile üyelerine kadar bir sürü insanın dahil olduğu bir kurum. Yani neredeyse hiç de özel, kişisel falan değil. Iki kişi arasındaki mahremiyetten ibaret hiç değil. Bu yüzden bu toplumsal kısma bakmak ve iyi anlamak önemli.

Biraz evvel anlattığımız gelişimsel bakış açısına uygun bir şekilde, toplumsal söylem de evliliği gidişatın doğal parçası olarak görüyor. Evlilik, sadece bizim toplumumuzda değil, dünya üzerinde halen en öncü ve sarsılmaz kurumlardan biri olarak yer alıyor. Geçen senelerdeki İngiliz Kraliyet Düğününü hatırlarsınız. Tüm dünyada reyting rekorları kırabildi. Çünkü günümüz dünyasında hala evlilik ve kraliyet/aristokrasi en göz önünde, en kanıksanmış ve sarsılmaz kurumlar. Bu anlamda evlilik, kültürel değişkenler baki kalmakla birlikte, evrensel bir şekilde ‘önerilen’, ‘doğru gösterilen’ ve ‘yapılması uygun – hatta çok uygun’ olarak tanımlanıp algılanıyor. Yani toplum bize kısaca ‘evlen’ diyor.

Hayatın doğal bir parçası olarak görülüp yaşanıyor o zaman evlilik. Herkesin bir gün yaşayacağı bir şey. Son derece olağan, her insan evladı için geçerli. Bu doğallık vurgusu öyle enteresan yerlere gidiyor ki, adeta bir rota ve yöntem olarak yaşanıyor evlilik. Yani ilişki yaşamanın en doğru yöntemi de evlilik, hayatta çizilmesi önerilen rota da evlilik. Eğer yakınlık keşfedilmek isteniyorsa, ilişkisel yatırımlar deneyimlenmek isteniyorsa, o zaman bunun yolu ve yöntemi de evlilikten geçiyor. Hayatta varolup devam edebilmenin rotası da evlilik. Birey, insan, adam, kadın olmanın yolu da bir gün evlenmekten, aile kurmaktan, çoluk çocuğa karışmaktan geçiyor.

Toplumsal söylem ve kurallar bu anlamda çok net aslında. Sağlıklı olmak, birey olmak, ‘hayırlı bir evlat’ olmak, mutlu olmak, normal olmak için evlilik en önemli aşamalardan biri. Yani evlendiğiniz zaman, bunların hepsi olabilmek için önemli bir adım atmış oluyorsunuz. Biraz ileri gidersek, sağlıklı, normal, mutlu bir birey olmanın zorunlu yollarından biri evlilik gibi yansıtılıyor bile diyebiliriz. Peki o zaman insanlar zorla mı evleniyor? Zorla evlendirmenin türlü çeşidini gördüğümüz bir coğrafyada, bu soru elbette çok ironik. Ancak evliliklerin genelde böyle bir zorlama üzerinden gerçekleşmediğini neyse ki söylebiliriz. Ama zaten, ortada zorla yaptırılan bir durum olmamasına rağmen, herşey son derece doğal algılanıyor ve aksi zaten mümkün ve söz konusu değilmiş gibi yaşanıyor. Yani evlilikte reel bir seçimden söz etmektense, hayatın gidişatı içerisinde, başa gelen olağan ve aksi mümkün mü değil mi pek bilinmeyen bir evresi gibi söz edebiliyoruz belki de.

Tüm bunlara bakınca, her yıl yüzbinlerce insanın evlilik kurumuyla haşır neşir oluşu gayet doğal gözüküyor, öyle değil mi?

Demek ki yüzbinlerce insan bir dolu faktör ve hikaye ile bağlantılı olarak evliliğe bulaşıyor. Burada değindiklerimiz elbette en genel geçer olanlar. Insanların hikayelerini birebir dinlediğimizde ise, hikayeler çeşitleniyor.

‘İlişkimiz belli bir noktaya gelmişti’ belki de hepimizin en tanıdık olduğu tanımlama. Demek ki ortada bir ilişki var. Genç yetişkinin yukarıda bahsettiğimiz ihtiyaçlarını gidermek üzere deneyimlediği bir ilişkisi var. Bu ilişki gelişiyor ve evriliyor, çeşitli aşamalardan geçiyor, çeşitli ihtiyaçları karşılıyor. Sonra bir başka evreye geliyor ve burada da gündemde evlilik var.

İnsanların eş seçimlerini nasıl yaptıkları, neye göre eş seçtikleri de önemli bir soru aslında. Ama sürecin nasıl yaşandığına bakarsak, belki soruyu başka türlü sormak gerekir. Insanlar, evlenme kararı aldıktan sonra buna uygun bir eş seçmiyorlar genellikle. Iyi ki de seçmiyorlar. Genellikle hali hazırda öyle ya da böyle devam eden bir ilişki ve bir ‘romantik partner’ var mevcutta. Süreç genellikle, bu ilişkinin evrelerinin ne olduğu, bu ilişkinin evlilik aşamasına gelip gelmeyeceği ve evet bu partnerin ‘uygun eş’ olup olmadığı soruları üzerinden yaşanıyor.

Burada nelere bakıyor insanlar? Önce ilişkilerini irdeliyorlar bol bol. Nereden gelip nereye gittiğini, geleceğini nasıl gördüklerini, bugüne kadar hangi ihtiyaçları tatmin ettiğini, ne kadar doyum sağladığını, ne kadar ‘yolunda’ gittiğini, vb sorguluyorlar. Bununla çoğunlukla eş zamanlı olarak da mevcut partneri sorguluyorlar. Kendileri için ne kadar uygun olduğunu, ne kadar sevdiklerini ve sevildiklerini, benzerlik ve farklılıklarını, artılarını ve eksilerini inceliyorlar.

Işte tam burada hassas ve girift dengeler devreye giriyor. Hayat ve alınan kararlar hemen hemen hiç bir zaman bu iki sorgulamada verilen cevaplardan ibaret değil. Işin içerisine toplumun evlilikle ilgili öğretileri de giriyor, ailelerin evlilikle ve mevcuttaki ilişkiyle ilgili tutumları da, kişisel inanç ve beklentiler de, geçmiş deneyimler de… Bunların tümünün nasıl bir araya geleceği, nasıl harmanlanıp dengeleneceği kesinlikle bir formüle dayanmıyor. Her seferinde yaşayıp görüyoruz sonucu. Ama galiba, çok yüksek ihtimal, evlilik hep kazanan safta yer alıyor.

Yazının devamı...

İçselleştirilmiş bilgi ile ebeveynlik

Etraf çocuk ihmali, istismarı ve çocukluk travmaları ile dolu. En azından bir yirmi sene önce farkedildi ki, bunların önemli bir kısmı, biraz bilgi sahibi olmak sayesinde ciddi şekilde azalabilir. Bunun üzerine iyi niyetli uzmanlar, aileleri çocuk gelişimi ve çocuk yetiştirme üzerine 'bilgilendirmeye' başladılar. Bunun uzun vadede kendi içinde bir başka soruna yol açabileceği o zamanlar fark edilemedi. Fark edilse bile, çocuk ihmal ve istismarını azıcık bile azaltabilecekse değer diye düşünüldü. Haksız da değillerdi.

Neydi bu kendi icinde başka bir sorun? Bilgi bombardımanında boğulmuş, herşeyi bilen ama ne yapacağını bilemeyen, yetersiz hisseden, suçluluk hisseden, kaygılı ebeveynler..

Bilgi, 'bizim' olduğu zaman, deneyimlediğimiz, prensiplerimizle harmanlayabildiğimiz, içselleştirebildiğimiz zaman işe yarıyor. Öbür türlü teknik ve ezbere birşey olarak havada asılı kalıyor.

Dışarda duran, kullanıma hazır olan bilgiyi, bize ait, bizim olan ve dağarcığımıza işlemiş bilgi haline getirmek için bir içselleştirme sürecinden geçmek gerekiyor. Hayatınız boyunca edindiğiniz tüm bilgilere baktığınız zaman, içselleştirdiğiniz, deneyimlediğiniz, halihazırdaki diğer bilgileriniz ve dağarcığınızla harmanladığınız bilgilerin daha size ait ve daha kullanılır olduğunu fark edebilirsiniz. Gündelik yaşamımızda kullandığımız bilgiler de bu tip bilgilerdir. Yoksa lisede kitaplarda okuyup geçtiğimiz bilgiler değil. Tam da bu yüzden çocuklarda da deneyimleyerek öğrenmeyi esas almıyor muyuz?

Ebeveynliği bir bilgi edinme ve bilgiyi uygulamaya koyma süreci halinde yaşamak son yirmi yılın çocuk yetiştirme sorunsalı hali geldi denilebilir. Ebeveynler yeni yeni, kendilerini keşfetmeyi, kendilerine uygun doğruları takip etmeyi, kendilerini tanıyarak çocuklarını yetiştirmeyi daha iyi bir yöntem olarak benimsemeye başladılar.

'Ne yapmalıyım?' yerine 'ne yapabilirim?' ya da 'ne yapsam?' diye sormak bile bir anda bütün çerçeveyi değiştirebilir. Çünkü ilki zorunluluk, kural, yaptırım, mecburiyet, tek bir doğru cevap çağrıştırırken; diğerleri seçenek, beceri, kapasite, istek, seçim, alternatif, çözüm, umut, rahatlık, doğallık ve güven çağrıştırıyor. 'Ne yapmalıyım' demek ‘Orada bir yerde bir doğru var, ben onu bulup uygulamazsam yanlış ve hatalı olacak/olacağım’ dedirtiyor. Oysa 'ne yapabilirim' ya da 'ne yapsam' demek ‘Benim dağarcığımda, bende bununla ilgili çeşitli alternatifler, seçenekler mevcut, ama şu ana, koşullara, bana, ona uygun olan hangisi acaba, hangisi yapılabilir ya da hangisini seçsem daha kolay/iyi/uygun/doğal/işlevsel olur gibi şeyler dedirtiyor. Birincinin doğuracağı davranış ve tutumlar ile ikincisinin doğuracakları epey farklı.

Elektrik süpürgesi olmayın. Etrafta ne bilgi varsa hepsini toplamaya çalışmayın. Kendinizi bilin ve tanıyın. Değerlerinizi, önceliklerinizi, prensiplerinizi, deneyimlerinizi, tercihlerinizi, isteklerinizi, zayıflıklarınızı, endişelerinizi, hayallerinizi bilin. Etraftaki bilgileri bunlarla harmanlayinca 'siz' olacaktır. Öbür türlü zorlama, zorlantılı ve doğallıktan epey uzak tutumlar adeta kaçınılmaz.

Pek çok ebeveynin uzmanların tavsiyelerine içten içe 'gel de sen yap!' demeleri biraz da bu yüzden belki. Bırakın uzmanlar tavsiyelerine devam etsinler. Siz onlardan gelen bilgilerin hangilerini içselleştirip içselleştirmeyeceğinize, hangisinin içinize uygun olup olmadığına, içerdeki başka nelerle harmanlanabileceğine bakın. O zaman bilgi de işe yarar, siz hele çok çok işe yararsınız.

Ama önce içinize bakın. İçinize iyi bakın. Nerde ne var bilin ki, dışardan gelecek olanı nereye yerleştireceğinizi ya da hangisine 'yer yok kusura bakma' diyeceğinizi bilin. Dışarıyı öğrenmekten daha çok zamanı, içeriyi öğrenmeye ayırın.

Yazının devamı...

Tıkınırcasına yeme bozukluğu nedir?

Tıkınırcasına Yeme Bozukluğu (Binge Eating Disorder) pek çok yaştan kadın ve erkeği etkilemektedir. Tıkınırcasına Yeme Bozukluğu olan kişiler çoğunlukla normal – normal üstü kilodadırlar. Ayrıca obez bireylerde de görülmektedir.

Tıkınırcasına Yeme Bozukluğunu anlayabilmek için öncelikle ‘tıkınırcasına yeme’yi (binge eating) anlayabilmek gerekir. Tıkınırcasına yeme genellikle akla aşırı yemeyi getirir. Bu yanlış değildir, ancak mesele aşırılıktan ibaret değildir. Aynı zamanda arada sırada kendine izin verilen kaçamaklar, ziyafetler de tıkınırcasına yemeyi anlatmaz. Tıkınırcasına yemenin iki temel unsuru vardır:

1. Yenen miktar aşırı algılanır. Bazı teknik terimler bu aşırılığı tanımlar ve zaman ve mekan sınırlaması getirir. Ancak araştırmalar göstermektedir ki bir yemeğin tıkınırcasına yeme sayılması için kişinin yediği miktarı aşırı algılıyor olması yeterlidir.

2. Kontrol kaybı hissi yaşanır. Kişi aşırı miktarda olarak algıladığı yemeği/yemekleri yerken, kontrolü kaybettiğini hisseder. Bu kontrol kaybı birkaç anlama gelmektedir. Yemeye ne zaman başlandığı ve ne yendiğini fark etmemek, adeta trans halinde yemek, bir kere başlayınca duramamak, bu davranışı hiç bir zaman durduramayacak gibi hissetmek, kontrol kaybının çeşitli şekilleridir.

Bunlar haricinde tıkınırcasına yemenin diğer özellikleri ile ilgili detaylı bilgiye ulaşabilirsiniz.

Tıkınırcasına Yeme Bozukluğu’nda Bulimia Nervoza’dan farklı olarak uygunsuz kilo kontrol davranışları yoktur. Yani kişi tıkınırcasına yeme davranışlarının yanında, kendini kusturma, laksatif vb kullanma, aşırı egzersiz ve aşırı/kısıtlayıcı diyet yapma gibi davranışlar göstermez.

Tıkınırcasına yeme ataklarına şunlardan en az üçü eşlik eder:

Normalden çok daha hızlı yeme

Fiziksel olarak rahatsız hissedinceye kadar yeme

Fiziksel olarak aç hissedilmemesine rağmen fazla miktarda yeme

Yenen miktardan duyulan utanç sebebiyle yalnız yeme

Yemenin ardından kendinden iğrenme, depresif ve suçlu hissetme.

Tıkınırcasına Yeme Bozukluğu’nda çoğunlukla genel bir çok yeme eğilimi söz konusudur ve tıkınırcasına yeme atakları bunun üstüne gelir. Bu nedenle bu kişiler çoğunlukla kilolu ya da obez olabilirler.

Tıkınırcasına Yeme Bozukluğu dönemsel olarak da ilerleyebilir, sürekli bir hal de izleyebilir. Dönemsel olduğunda haftalar, aylar hatta bazen yıllar süren dönemlerle tıkınırcasına yemenin ağır bastığı sonra da aşırı yemenin kontrol edilebildiği dönemler birbirini izler. Bu nedenle bu dönemler arasında kilo oynamaları da sık görülür.

Tıkınırcasına Yeme Bozukluğu olan kişilerin genel yeme davranışları oldukça kaotik ve düzensizdir. Bir rutin veya düzenden bahsetmek oldukça zordur. Ancak genel bir çok yeme eğiliminden bahsedilebilir. Çok yeme, kontrol kaybı hissedilerek veya hissetmeksizin görülebilir. Bazen çok yenilmese de kontrol kaybı hissedilebilir. Genellikle diyet yapmazlar, diyet kuralları ve kısıtlamaları uygulamazlar.

Tıkınırcasına Yeme Bozukluğu ile mücadele eden kişilerin bedenleri ve kiloları ile ilgili algı ve tutumları oldukça olumsuz ve zorlayıcıdır. Çoğunlukla beden imajı memnuniyetsizliği söz konusudur.

Tıkınırcasına Yeme Bozukluğu’ndaki risk faktörleri çok iyi bilinmese de, diğerleriyle benzerlik gösteren bir takım faktörlerden söz etmek mümkündür. Olumsuz çocukluk deneyimleri, obeziteye yatkınlık, kilo ve bedenle ilgili tekrar tekrar olumsuz yargılanmaya/yorumlara maruz kalma bunlardan sayılabilir.

Tıkınırcasına Yeme Bozukluğu’nun tedavisinde gıda alımının düzenlenmesi önemli rol oynar. Buradaki denge ne kısıtlayıcı bir gıda alımı ne de aşırı bir gıda alımının sağlanmasıdır. Aşırı yemeyi engelleyecek uygun ve sağlıklı bir dozda düzenleme ile beslenme rutini oturtulmaya çalışılır. Bunun yanında mutlaka beden algısı ile ilgili işlevsiz ve katı tutumlar ele alınır. Beden algısı ve bedeni kabullenme üzerinde durulur. Bunun yanında uygun kilo kontrol davranışlarının kazanılması hedeflenir.

Yazının devamı...

TIKINIRCASINA YEME NEDİR?

Tıkınırcasına yeme, aşırı miktarda ya da aşırı miktar olarak algılanan yemeği, çoğunlukla belli bir süre içerisinde ve kontrol kaybı hissederek yemektir.

Tıkınırcasına yeme ataklarına şunlardan en az üçü eşlik eder:

· Normalden çok daha hızlı yeme

· Fiziksel olarak rahatsız hissedinceye kadar yeme

· Fiziksel olarak aç hissedilmemesine rağmen fazla miktarda yeme

· Yenen miktardan duyulan utanç sebebiyle yalnız yeme

· Yemenin ardından kendinden iğrenme, depresif ve suçlu hissetme.

Tıkınırcasına yeme davranışı ve tıkınırcasına yeme atakları, Bulimia Nervoza’da ve Tıkınırcasına Yeme Bozukluğu’nda mutlaka ve bazen de Anoreksiya Nervoza’da görülür.

Genelde tıkınırcasına yemenin başında haz ve mutluluk vardır ve yemekten keyif alınır. Ancak bu güzel duygular genellikle geçicidir. Kısa bir süre sonra suçluluk, öfke, nefret, tiksinme, utanç gibi hisler duyulmaya başlar, çünkü kişi adeta yemek tarafından ele geçirildiğini hisseder.

Genellikle hızlı bir şekilde yenir. Farkına varmadan, çiğnemeden, adeta otomatiğe bağlamış şekilde hızlı hızlı yemek oldukça tipiktir. İçecekler de hızlı içilir ve çoğunlukla yiyecekleri yutabilmeye yardımcı olması amaçlanır.

Çoğunlukla bu yeme davranışına/atağına bir huzursuzluk hali eşlik eder. Kişi volta atarak, gezinerek yiyebilir, ayak sallamak, endişeli bakışlar tipiktir, çaresizlik hissetmek sık görülür. Genellikle durdurulamaz ve aşırı güçlü bir yeme isteği/dürtüsü vardır. Bu isteğe karşı koymak adeta imkansızdır ve hatta yemek elde edebilmek/yiyebilmek için her yol mübahtır.

Çoğunlukla ne yediğini, ne kadar yediğini, ne kadar sürede yediğini fark edemeyecek bir trans hali söz konusudur. Otomatikleşmiş şekilde yemek yenir ve çoğunlukla fiziksel bir rahatsızlık hissedilince durum farkedilip durulur. Bazı durumlarda, kişi bu tıkınma halinden dikkatini uzaklaştırmak amacıyla tv seyretmek gibi dikkat dağıtıcı bir aktivitede de bulunabilir.

Tıkınırcasına yeme hemen hemen her zaman gizlidir. Hem tek başına iken gerçekleşir hem de insanlardan saklanır. Çoğunlukla başkalarının yanında ‘normal’ yenir. Ancak saklanarak, kimsenin olmadığı yerler seçilerek yeme atakları atlatılır.

Kontrol kaybı, tıkınırcasına yeme ataklarının tipik bir özelliğidir. Yemeyi engelleyememe, yediğinin farkına varmama, yemeyi durduramama gibi pek çok farklı şekilde ortaya çıkabilir. Bu kontrol kaybı, her gün olabilen aşırı yemeden tıkınırcasına yemeyi ayırır.

Bir tıkınırcasına yeme atağının sıklığı ve süresi değişkenlik gösterebilir. Her ne kadar tanı kaynakları bu konuda net bir tanım yapsa da (2 saatlik bir süre içerisinde, herhangi birinin yiyebileceğinden net olarak daha fazla miktarda yemek yemek) bu sıklık ve sürenin bu kadar keskin olmayabildiğini görüyoruz. Çoğunlukla, bu sayıları tutturmasa da, düzenli olarak ortaya çıkması ve kişinin fiziksel sağlığını ve yaşam kalitesini olumsuz etkiliyor olması yeterlidir.

Tıkınırcasına yeme esnasında çoğunlukla kişinin normal şartlarda kaçındığı yemekler yenir. Bunlar tatlılar, karbondihratlar ya da yağlı yiyecekler olabilir. Genelde ne yenerek tıkınıldığı çok çeşitlilik gösterir. Ancak yine de ortak özellik, kişinin kendisine yasakladığı ya da yasaklamaya çalıştığı şeylerin yenmesidir. Bunun dışında pek çok besin/gıda bır tıkınırcasına yeme atağı esnasında yenebilir.

Yemeğin miktarı kişiden kişiye değişmektedir. Ama her koşulda kişi tarafından aşırı algılanmaktadır. Bazen miktar gerçekten de fazla olabilir, ki çoğunlukla bulimia ve tıkınırcasına yeme bozukluğunda öyledir. Ancak bazen miktar az bile olsa kişi tarafından yine de çok algılanır, ki anoreksiyada genelde böyledir. Ortalamada da genellikle bir tıkınırcasına yeme esnasında 1000-2000 kalorilik besin alındığı görülmektedir.

Tıkınırcasına yemeyi tetikleyen şeyler genellikle duygusal şeylerdir. Kaygı, huzursuzluk, sıkılmak ve yalnızlık tıkınırcasına yemeden önce en sık hissedilen duygulardır. Bunun yanında, herhangi bir şey yeme, canın bir şey çekmesi, yemek düşünmek gibi yemeyle alakalı şeyler de tetikleyici olmaktadır. Yalnız olmak ise, tıkınırcasına yemenin en büyük tetikleyisidir.

Tıkınırcasına yeme genellikle artık daha fazla yenemeyecak hale gelinince ve midede/karında rahatsızlık, şişlik hissedilince sona erer. Çoğunlukla bu rahatsızlık haline varıncaya dek yemek devam eder. Bazen kısa da olsa bir rahatlama ve haz hissedilir. Ancak kısa sürede suçluluk, utanç, öfke, nefret gibi olumsuz duygular baş gösterir. Bunlara fiziksel rahatsızlık hisleri de eşlik eder.

Tıkınırcasına yeme tüm bu özellikleriyle hayatı oldukça olumsuz etkiler ve çoğunlukla çeşitli fiziksel zararlar da ortaya çıkarır. Daha da ciddisi, tıkınırcasına yeme genellikle uygunsuz kilo kontrol davranışlarını ya da aşırı diyet yapmayı doğurur ve bu bir kısır döngünün başlamasına sebep olur.

Tıkınırcasına yeme, Bulimia Nervoza’da, Tıkınırcasına Yeme Bozukluğu’nda ve Anoreksiya Nervoza’da görülebilir. Tıkınırcasına yeme ve Tıkınırcasına Yeme Bozukluğu obez bireylerde de oldukça sık görülür. Bu nedenle eğer tıkınırcasına yeme davranışı söz konusu ise bir an evvel bir uzmandan destek almak gereklidir.

Yazının devamı...

BULIMIA NERVOZA

Yeme bozuklukları en genel olarak bozulmuş beslenme ve yeme davranışları olarak tanımlanır. Bu, yemeğin tüketiminin veya sindiriminin bozulması yüzünden ciddi fiziksel veya psikososyal zararların ortaya çıkması anlamına gelmektedir.

Bir yeme bozukluğu olan Bulimia Nervoza’nın üç temel göstergesi vardır:

1. Tıkınırcasına yemeepizodları

2. Kilo alımını önlemek adına yapılan uygunsuz telafi edici davranışlar

3. Beden şekline ve kiloyaaşırı önem verme, kendini bunlar üzerinden değerlendirme

1. Tıkınırcasına yeme epizodları:

· Bir tıkınırcasına yeme epizodu; belirli bir zaman içerisinde (genellikle 2 saatten az sürede), çoğu insanın o zaman ve koşullar içinde yiyeceğinden somut şekilde çok daha fazla miktarda yemeği, adeta kontrol edilemez şekilde yemek anlamına gelmektedir. Bu epizod en az haftada bir ortaya çıkmaktadır.

· Tıkınırcasına yeme epizodunda, yenilen yemekler çeşitlilik göstermektedir. Bunu, insanın canının bir şeyi çok çekmesinden ayıran şey, yenen yemeğin miktarının aşırılığıdır. Bununla beraber, genellikle tıkınırcasına yerken, başka zamanlarda kaçınılan yemeklerin yenildiği görülmektedir.

· Tıkınırcasına yeme sırasında, kişinin kontrolü kaybetmiş hissine kapıldığı görülmektedir. Bu, tıkınırcasına yememek için kendini tutamamak anlamına gelebildiği gibi, bir kere yemeye başladıktan sonra duramamak anlamına da gelebilir.

· Tıkınırcasına yeme, sıkı diyet kurallarına rağmen ortaya çıkmaktadır. Sıklığı, haftada 1-2 kereden günde birkaç kereye kadar değişebilir. Tıkınırcasına yeme, çoğunlukla kişi kendini rahatsız edici ya da acı verici derece tok hissettiğinde durur.

· Pek çok kişi için tıkınırcasına yeme oldukça rahatsız edici ve streslidir. Bazı kişiler de, tıkınırcasına yemenin duygudurumlarını düzenlemeye yardımcı olduğunu belirtirler. Tıkınırcasına yeme, kısa vadede bu duyguları azaltabilse de, uzun vadede olumsuz kendini değerlendirmeye ve daha uzun olumsuz duygulanıma sebep olmaktadır.

· Tıkınırcasına yemenin tetikleyicileri arasında arasında, kişilerarası ilişkilerdeki stres, kısıtlayıcı diyet, beden şekli ve kiloyla ilgili olumsuz duygular ve düşünceler yer almaktadır.

2. Telafi edici davranışlar:

· Bunlar, kilo almayı önlemek adına, uygunsuz şekilde telafi etmeye yönelik sürekli davranışlardır. Kendini kusturma, uygunsuz laksatik, diüretik ya da farklı ilaçların kullanımı, kendini aç bırakma, aşırı egzersiz yapma gibi davranışlar buna örnek verilebilir. Çoğu kişi, tıkınırcasına yemeyi telafi etmek ya da genel olarak kilo almayı önlemek için bunlardan birkaçına başvurur. Bu yöntemler, tekrarlı şekilde kullanılır ve uygunsuz şekilde telafi etme amacı güder.

· En sık görülen telafi edici davranış kendini kusturmaktır. Kendini kusturmak için parmaklar ya da başka araçlar kullanılmaktadır; ancak sıklıkla kişiler alışkanlık kazanmakta ve bir araca gerek duymaksızın da kusabilmektedirler. Kusma, anlık olarak fiziksel rahatsızlığı önlemekte ve kilo alma korkusunu azaltmaktadır. Çoğu zaman bu anlık etkiler, bu yönteme tekrar tekrar başvurulmasına neden olmaktadır.

· Laksatif ve diüretik kullanımı sık başvurulan bir başka telafi edici yöntemdir. Kilo almayı uygunsuz şekilde önlemeyi amaçlayan her türlü ilaç, hormon, destek alımı ve kötüye kullanımı da bu kapsama girmektedir.

· Telafi etme amacıyla yapılan aşırı ve uygunsuz egzersizler de telafi edici davranışlar kapsamına girmektedir. Burada, kilo almayı önleme amacıyla yapılan egzersizler, başka önemli aktivitelerin önüne geçmekte, uygunsuz yer ve zamanlarda yapılmakta, yaralanma, ağrı ve acıya rağmen devam etmektedir.

· Bazen, telafi edici davranışlar, spesifik olarak tıkınırcasına yemeyi telafi etmeyi amaçlamasa da kilo almayı önlemeyi amaçlar. Böyle durumlarda, telafi edici yöntemler, tıkınırcasına yemenin hemen ardından ortaya çıkmaz; daha çok rutin haline gelir ve diyet yapmak gibi gündelik yaşamın bir parçası olur.

3. Kilo ve bedene aşırı önem verme:

· Kendini algılama ve değerlendirmede kilo ve bedene aşırı önem yüklenmektedir. Bu, kilo ve bedenle ilgili olumsuz düşünce ve duyguların, özgüveni ciddi şekilde olumsuz etkilemesi anlamına gelmektedir. Kendine güvendeki yetersizlik, kilo ve beden ile ilgili olumsuz algılara dayanmaktadır. Kişi kendini değerlendirirken, bütüncül bir değerlendirme yapamaz. Kilosu ve bedeni ile ilgili algılar, diğer herşeyin önüne geçmektedir. Bunlarla ilgili olumsuz fikirler, kişinin kendisiyle ilgili de olumsuz bir algı ve inanç geliştirmesine neden olmaktadır.

Kısıtlayıcı diyetin kritik rolü:

Bulimia Nervoza’da çoğunlukla bu üç göstergenin ve kısıtlayıcı diyet davranışının birbiriyle etkileşim içerisinde olduğu görülmektedir. Kısıtlayıcı diyet, beslenmenin kısıtlanmış hale gelmesi demektir. Bazı besinler beslenme rutininden tamamen çıkarılır ya da tüm gün bir şey yemeyerek besin miktarı aşırı kısıtlanır veya uygulaması neredeyse imkansız kurallar benimsenir. Çoğu zaman kilo ve bedenle ilgili olumsuz algılar kısıtlayıcı diyete başvurmayı doğurur. Kısıtlayıcı diyet, gerekli besini kısıtladığı için tıkınırcasına yemeyi tetikler. Tıkınırcasına yeme sonrasında telafi etme amacıyla uygunsuz yöntemlere başvurulur. Böylece yeme ve beslenme, sağlıklı, besleyici ve doğal olmaktan çıkıp; katı, kısıtlayıcı ve stresli bir hale bürünür.

Bulimia Nervoza’nın fiziksel zararları:

§ Kendini kusturma: el ve parmaklarda kalıcı yara ve izlere, dişlerde kalıcı mine kaybına,

§ Kusma ve laksatif benzeri ilaç kullanımı: mide ve yemek borusu tahribatlarına, mide hastalıklarına , bağırsak problemlerine,

§ Kısıtlayıcı diyet ile sağlıksız beslenme: kalp ve kemik hastalıklarına, menstrasyon duraklaması ve neticesinde osteoporoza (kemik erimesi) yol açmaktadır.

Bulimia Nervoza’nın sosyal ve psikolojik zararları:

· Bozulmuş yeme düzeni stres yaratır, duygusal dalgalanmalara neden olur,

· Tıkınırcasına yeme ve telafi etme davranışları çoğunlukla utanç ve suçluluk hisettirir,

· Kişi genellikle saklanma ve gizlenmeye başvurur, giderek izole olur, farklı yaşam aktivitelerinden uzaklaşır

· Kendini değerlendirme giderek olumsuzlaşır, özgüven azalır

Başlangıcı:

Genellikle ergenlik çağında görülmektedir. Çoğunlukla, kilo verme amaçlı bir diyetten sonra tıkınırcasına yeme davranışının ortaya çıkmasıyla döngü başlar. Genellikle, birden çok stresli yaşam olayının tetikleyici olduğu görülmektedir. Stresli yaşam olayları kendilik algısını olumsuz etkilemekte, bu da kilo ve beden ile ilgili algılar yoluyla diyeti ya da tıkınırcasına yemeyi tetikleyebilmektedir.

Tedavisi:

Bulimia Nervoza’da erken tanı ve tedavi, kronikleşmeyi önlemek, fiziksel zararları olabildiğince erken durdurmak ve gidişatı iyiye döndürmek bakımından çok önemlidir. Tedavi; yeme ve beslenme davranışının düzenlenlenmesini, sağlıklı beslenme ile ilgili psikoeğitimi, gerekli durumlarda ilaç tedavisini, stresle baş etmeyi ve mutlaka kendilik algısı ve özgüvenle ilgili çalışmaları kapsamaktadır.

Yazının devamı...

ANOREKSİYA NERVOZA

Anoreksiya’yı ayırt eden birkaç önemli gösterge bulunuyor. Bunlardan ilki yemeğin kısıtlanması ve buna bağlı olarak ciddi kilo kaybı. İkincisi, beden algısıyla ilgili bozulmalar ve kendini bedeni ve kilosu üzerinden değerlendirmek. Üçüncüsü, uygunsuz kilo kontrol davranışları dediğimiz kendini kusturma, laksatif kullanımı ve aşırı egzersiz gibi yöntemlere başvurmak.

Diyet Yapma, Yemeği Kısıtlama ve Düşük Kilo

Anoreksiyanın en temel özelliklerinden biri katı ve kısıtlayıcı diyetler yapmak, yemeği kısıtlamak ve bunların sonunda da belirgin şekilde düşük kiloda olmaktır.

Diyetler masumane ya da sağlık amaçlı başlasa da kısa sürede problemli bir örüntüye zemin hazırlar. Burada söz konusu olan diyetler, nasıl beslenileceğine dair genel bir rehber olmaktan ziyade; çok katı kurallar içeren, oldukça talepkar ve çok spesifik diyetlerdir. Bu diyetlerin amacı ne kadar yendiğini kısıtlamaktır. Yani temelde yatan asıl niyet sağlıklı olmak, sağlıklı beslenmek vb değil, yemek miktarını kısmak ve kilo vermektir. Bu diyetlerle, ne zaman, ne kadar ve ne yeneceğine dair çok katı kurallar ve kısıtlamalar konur. Neticesinde de yeme davranışı doğallıktan uzaklaşır ve giderek bozulur.

Eğer bu diyetler ‘başarılı’ olursa, ki çoğunlukla ilk denemelerde olur; yani bu kadar kısıtlama ile birlikte kilo verilirse, çoğunlukla sağlıklı minimum kilonun altına düşülür. Bu ne yazık ki anoreksiyanın (ya da bir başka yeme bozukluğunun) başlangıcını işaret eder. Bu düşük kilo sonucunda:

1) Ciddi tıbbi riskler ortaya çıkabilir: Kalp sorunları, kemik, mide ve bağırsak problemleri gibi.

2) Diyetin ‘işe yaradığı’ düşüncesiyle diyete devam etme, fiziksel ve psikolojik zararların ortaya çıkıp devam etmesi dolayısıyla yeme bozukluğunun sürmesi söz konusu olur.

3) Sağlık, işlevsellik ve yaşam kalitesi olumsuz etkilenir: Konsantrasyon bozuklukları, uyku problemleri, sosyal çekilme, takıntılar vb.

Yemeği kısıtlama ve bu katı diyetler, günde 500-600 kalori gibi çok düşük miktarda beslenmeye çalışmak, bazı gıdaları asla ve asla tüketmiyor olmak, kimi zaman tüm bir gün (hatta iki gün) hiç bir şey yememeye varacak kadar yemeği kısıtlamak, katı kurallara uyabilmek adına her gün hep aynı şeyi yemek gibi şekillerde kendini gösterebilir.

Bu diyete ve düşük kiloya çoğunlukla şişmanlık/kilo alma korkusu eşlik eder. Sıklıkla kilo verdikçe bu korku artar. Bazen bu korku, yemek görünce dehşete kapılmak derecesinde şiddetli boyutlara varabilir.

Beden Algısı ve Kendini Beden/Kilo Üzerinden Değerlendirme

Nasıl görünüldüğü, kaç kilo olunduğu, beden şekli ve bunları ne kadar kontrol edebildiğine bağlı olarak kendini değerlendirmek anoreksiyanın bir başka temel özelliğidir. Örneğin, çeşitli yetenekleri, kişilik özellikleri, sosyal ilişkilerinin kalitesi, ders/işteki performansı gibi pek çok faktör üzerinden kendini değerlendirmek mümkündür. Bunlara bakarak kendimizle ilgili iyiyim, yeterliyim, değerliyim, başarılıyım, becerikliyim vb diyebiliriz. Ancak anoreksiyada özgüven ve kendilik değeri ne yazık ki sadece kilo ve bedene bağlıdır. Kilo vermek eşittir iyi, yeterli, düzgün biri olmak; kilo verememek/almak eşittir beceriksiz, yetersiz, değersiz biri olmak anlamına gelmektedir. Beden ve kilo üzerindeki kontrol, ‘bunu yapabilecek kadar disiplinliyim, becerikliyim, vb’ ya da ‘bunu beceremeyecek kadar işe yaramaz, beceriksizim,vb’ dedirtir.

Bunun yanında bedenden memnuniyetsizlik de görülebilir. Ancak bu memnuniyetsizlik her zaman tek başına anoreksiyanın göstergesi değildir, bedenden memnuniyetsizlik pek çok insanda çeşitli derecelerde görülebilir. Ancak anoreksiyada böylesi bir memnuniyetsizlik, kendini değerlendirmede daha da şiddetli bir yargılamaya neden olabilir. Bunun dışında, daha sıklıkla gördüğümüz üzere beden algısının bozulması söz konusudur. Ne kadar zayıflarsa zayıflasın, (bedeninden memnuniyetsiz olsa da olmasa da) kendini kilolu/şişman, bedeninin bazı kısımlarını kilolu/şişman görebilir, algılayabilir.

Kilo ve bedenle aşırı uğraş, sık sık tartılmak ve küçücük oynamalarla meşgul olmak, sürekli aynaya bakmak, elleriyle ya da bakarak bedeni ve çeşitli bölgelerini kontrol etmek, ölçmek, ya da bedenine bakmaktan ve bedenini görmekten kaçınmak gibi davranışları içerir. Çoğunlukla bu zihinsel ve/veya davranışsal uğraş sosyal hayatta ve yakın ilişkilerde sıkıntılara yol açar.

Uygunsuz Kilo Kontrol Davranışları

Uygunsuz kilo kontrol davranışları; kendini kusturma, laksatif ve diüretik haplar kullanma, kendini aç bırakma ve aşırı egzersiz (spor yapmadan duramamak, sporu başka aktivitelere tercih etmek, ağrı/acıya rağmen spor yapmak) yapmayı kapsar. Bu davranışlar uygunsuzdur, çünkü hem sağlığı tehdit edicidirler hem de aslında kilo vermeye neredeyse hiç etki etmezler. Kısa süre içinde bu davrnaışların kendileri birer problem haline gelmeye başlar.

Uygunsuz kilo kontrol davranışları, telafi edici özellikte olabilirler de olmayabilirler de. Yani, yemek yedikten (özellikle de çok yendiği düşünülen bir yemekten, ya da bir tıkınırcasına yeme epizodundan) hemen sonra, yenilen yemeyi ‘telafi’ etmeye yönelik olabilirler. Ancak anoreksiyada bu uygunsuz davranışlar böyle bir telafi etme niteliği taşımayabilir, zira yemek zaten fazlaca kısıtlandığı için buna ‘gerek’ kalmayabilir. Ancak anoreksiyada bu davranışlar sıklıkla rutin birer alışkanlık olarak, kilo kontrolünü garanti altına almak için tekrarlı ve düzenli şekilde yapılır. Bazen bu davranışlar kilo kontrolünün yanında, duygularla baş etmeye de yaradığı düşünülerek yapılır.

Anoreksiyanın Tıbbi ve Psikolojik Sonuçları

· Yetersiz beslenme ve düşük kilo tek başına ciddi fiziksel zararlara yol açar. Bunun yanında kusma ve laksatif vb kullanımını da ciddi tıbbi hasarlar oluşturur. Bunlardan başlıcaları kalp sorunları, elektrolit ve hormon eksiklikleri/dengesizlikleri, mide ve bağırsak problemleri, adetten kesilme, kemik yoğunluğu ve kemik erimesi problemleri, saç, deri ve dişlerde problemler ve güçsüzlüklerdir. Bayılmalar, oryantasyon ve hafıza kaybı, kalp ritmi bozuklukları ve göğüs ağrısı, kas ağrıları ve spazmlar, nefes darlığı, ödem ve şişkinlik, yorgunluk, kanlı kusma gibi problemler de ortaya çıkabilir. Bu tıbbi sonuçların bir kısmı yaşamı tehdit edici nitelikte olabildiği gibi bir kısmı da geri döndürülmez hasarlar yaratabilir. Özellikle kronikleşmiş durumlarda risk artar.

· Zihinsel fonksiyonlar zarar görür. Konsatrasyon bozuklukları, nörolojik aksaklıklar ve zihinsel performansta düşüş, başta yetersiz beslenmeden ve dolayısıyla ortaya çıkan tıbbi hasarlardan kaynaklanır.

· Takıntılı şekilde yemek odaklı hale gelinir. Zihin yemekten başka bir şeyle meşgul olamaz, ne yenileceği, kalori hesapları, kısıtlama kurallarıyla zihin takıntılı hale gelir. Bu uğraş ve takıntı, işlevselliği bozar. Okul/iş performansı düşer, sosyal ilişkiler olumsuz etkilenir.

· Yemekle ilgili bozukluk hayatın merkezine yerleşir. Utanç ve gizlilik hisleriyle sosyal olarak geri çekilme yaşanır. Yemekten kaçınmak için sosyalleşmekten kaçınılır ya da kilo kontrol davranışları uğruna başka aktivitelerden uzaklaşılır. Tüm günlük düzen, ilişkiler, sorumluluklar bozulmuş yeme örüntüsüne göre düzenlenir.

· Beden algısı ve genel olarak algılama bozulur. Bu hem fizyolojik hem psikolojik kökenli olarak ortaya çıkar. Bedenini objektif olarak değerlendirme yetisi zarar görür. Dolaylı olarak kendini ve dış dünyayı da objektif ve gerçekçi değerlendirme yetisi zayıflar.

· Korku ve endişe artar. Düşük kiloya rağmen şişman algılama, şişmanlıktan korkma, yemekten korkma görülür. Geleceğe, performansa, kendine dair kaygılar ortaya çıkar.

· Depresyon görülür. Hem yetersiz beslenmeye hem de kendini sürekli yargılamaya ve cezalandırmaya bağlı olarak depresif duygu hali artar.

Anoreksiyanın Tedavisi

Anoreksiyanın psikolojik tedavisi çok kapsamlıdır. Kilo kaybının miktarına ve fiziksel zararların boyutuna göre, tıbbi destek de içeren bir tedavi gerekebilir. Öncelik, bir an evvel hasarı durdurmak ve bireye eski psikolojik ve fiziksel işlevlerini geri kazandırmaktır. Bunun için önce yeme düzenlenir ve kilo kaybı durdurulur. Acil olarak beden imajı ve kişinin kendini algılamasıyla ilgili çalışmalara başlanır. Ailenin tedaviye katılımı ve desteği sağlanır. Uzun vadeli ve ciddi bir çalışma ile, hem beslenme, hem duygusal beceriler, hem fiziksel sağlık eski haline döndürülmeye çalışılır.

Yazının devamı...

YEME BOZUKLUĞU NEDİR? NE DEĞİLDİR?

Yeme Bozuklukları fiziksel ve psikolojik etkileri oldukça ciddi bozukluklardır. Son yıllarda giderek artan medya etkisi, zayıf bedenin idealleştirilmesi ve sağlıklı beslenme trendleri ile birlikte görülme sıklığı da artmaktadır. Bir yandan da, tam anlamıyla klinik bir yeme bozukluğu olmayan ama yeme bozukluklarındakine benzer sıkıntılar yaşayan, tüm belirtileri göstermese de benzer şikayetleri olan insanların sayısı da artmaktadır.

Bu sebeple bu yazıda Yeme Bozukluklarının göstergelerini ve neye Yeme Bozukluğu dediğimizi açıklamaya çalışacağım. Bir yandan da tam bir Yeme Bozukluğu olmasa da yeme ile ilgili zorluk yaşayanlar için Yeme Problemlerine ışık tutmaya çalışacağım.

Bunun için altı ayrı başlık üzerinde durmak gerekiyor. Bu başlıklar Yeme Bozukluklarının temel göstergeleri olarak ele alınabilir. Yeme problemlerini anlamak için de bu altı göstergeden faydalanmak mümkün.

1. BESİN ALIMININ KISITLANMASI

Gerekli ve ihtiyaç duyulan miktarda besin alınmaması yeme bozukluğunun önemli göstergelerinden biridir. Çok düşük kalorili beslenmek, gün içinde neredeyse hiç bir şey yememek, yenilen miktarın çok çok azalması, ‘normal’ kabul edilen miktar ve çeşitlilikten çok daha az miktarda besin tüketilmesi, kendini aç bırakmak, çok katı ve sıkı diyetler yapmak buna örnek gösterilebilir. Tüm bunlardaki amaç kilo alımını durdurmak ve kilo vermeyi sağlamaktır. Yeme Bozukluklarında (özellikle Anoreksiya’da) bu kısıtlama o kadar belirgindir ki aşırı kilo kaybı meydana gelir. Bu düşük kilo kendi başına bir risk faktörü ve başka bir yeme bozukluğu göstergesidir.

2. BELİRGİN ŞEKİLDE DÜŞÜK KİLO

Normal ve beklenen minimum kilonun da altında bir kilo, beligin şekilde düşük kilo olarak tanımlanmaktadır ve Yeme Bozukluklarında önemli bir göstergedir. Bu konuda BMI ve W4H oranları rehber olabilir. Sağlıklı kabul edilen kilonun altında olmak, vucüt yapısına, kilo geçmişine ve fizyolojik belirtilere göre anlamlanmaktadır. Ancak yine de bu kilo düşüklüğü özellikle Yeme Bozuklukları için ciddi bir kriterdir.

3. KİLO VE BEDENLE İLGİLİ RAHATSIZLIK

Kilo ve bedenle ilgili rahatsızlık duymak bir başka önemli göstergedir. Bu rahatsızlık kendini çeşitli şekillerde gösterebilir. Örneğin belirgin şekilde düşük kiloda olmaya rağmen kendini kilolu görmek ya da zayıf olduğunu farkına varsa da çeşitli beden bölgelerini ‘şişman’ bulmak söz konusudur. Bununla birlikte çok sık tartılmak, sürekli aynada bedenini kontrol etmek, çeşitli beden bölgelerini ölçmek gibi davranışlar da sık görülür.

Kilo ve bedenle ilgili rahatsızlık kişi için oldukça önemlidir. Öyle ki, kilo ve bedeni ile ilgili algılar, fikirler ve duygular kendini nasıl değerlendirdiğinde birebir rol oynar. Özgüven ve kendilik değeri çoğunlukla kiloya bağlıdır. Kilo vermek eşittir iyi, yeterli, düzgün biri olmak; kilo verememek/almak eşittir beceriksiz, yetersiz, değersiz biri olmak anlamına gelmektedir. Kendini değerlendirmede diğer kişilik özellikleri, diğer beceriler, başarılar, özellikler değerlendirmeye alınmaz ve sadece kilo kriter alınır.

4. TIKINIRCASINA YEME

Tıkınırcasına yeme bir başka önemli Yeme Bozukluğu göstergesidir. Tıkınırcasına yeme nöbetlerinde, belirli bir zaman içerisinde (genellikle 2 saatten az sürede), çoğu insanın o zaman ve koşullar içinde yiyeceğinden somut şekilde çok daha fazla miktarda yemek, adeta kontrol edilemez şekilde yenir. Bu bir oturuşta yemek şeklinde olabildiği gibi, dışarda yemek yedikten sonra evde devam eden bir nöbet de olabilir. Gün içinde sürekli küçük müktarlarda atıştırmak, tıkınırcasına yeme değildir. Burada bunun adeta bir nöbet gibi yaşanması, yemeğin miktarının aşırılığı ve kontrol kaybı hissi önemli kriterlerdir. Tıkınırcasına yeme nöbeti çoğunlukla, rahatsız edici derece doyunca/şişince durur. Bunun dışında, pek çok insan için tıkınırcasına yeme nöbetleri utanç vericidir, bu yüzden gizlenir.

Kontrolü kaybetmişcesine yemek, tıkınırca yemenin önemli bir unsurudur. Bu tıkınırcasına yemeyi önleyememek anlamına da gelebilir, yerken ne yediğini ve ne yaptığını farkında olmadan yemek anlamına da gelebilir, bir kere yemeye başlayınca durduramamak anlamına da gelebilir. Bazen biraz daha genellenir ve genel olarak yemekle ilgili kontrolsüzlük şeklinde de yaşanabilir.

5. UYGUNSUZ TELAFİ DAVRANIŞLARI

Kilo alımını telafi etmek için tekrarlı şekilde uygunsuz yöntemlere başvurmak Yeme Bozukluklarının önemli göstergelerinden biridir. Bu uygunsuz yöntemlerden en sık karşılaşılanlar şunlardır: Kendini kusturmak, laksatif – diüretik ya da metabolik ilaçlar/haplar kullanmak, uzun süren (bir ya da birkaç gün) (dini amacı dışında) oruçlar ve aşırı egzersiz yapmak. Bu uygunsuz yöntemler, kilo almayı önlemek amacıyla kullanılır ve giderek kendileri birer problem haline gelir.

6. GECE YEMELERİ

Tekrarlı bir şekilde gece yemelerinin olması Yeme Bozuklukları için önemli bir gösterge olabilir. Gece uykudan uyanıp yemek yemek şeklinde olabildiği gibi, akşam yemeğinden sonra büyük miktarlarda besin almak şeklinde de görülebilir. Çoğunlukla gün içinde düzenli ve yeterli bir beslenme yoktur ve bu da gece yemeleri için bir tetikleyicidir. Gece yemelerini çoğunlukla stres tetikler, ancak gece yemelerinin kendisi de stres vericidir. Bu gece yemeleri, uykuyu ve dolayısıyla gündelik işlevselliği olumsuz etkiler.

Yazının devamı...

DİJİTALLEŞTİKÇE DEĞİŞEN HAYATLARIMIZ

Hayatımızı yaşamak kadar, hayatımızı dijitalleştirmek gibi bir meşgalemiz de var. Birbirine entegre olmuş iki farklı hayat yaşarcasına, gerçek hayatımızın dijital hayatımıza yansıtmak konusunda her gün pratik yapıyoruz.

Sosyal medya bize kendini sunma, paketleme, editleme ortamı yaratıyor. Gün be gün bunu kendimize iş ediniyoruz. Sanal imajımızın ne olduğu, belki de gerçek imajımızın nasıl olduğundan daha bile önemli hale gelmiş durumda. Facebook’ta ya da Instagram’da nasıl bir varlığımız olduğu artık nerdeyse bizi bizden daha çok tanımlar hale geldi.

Gerçek hayatımızda yaşadığımız anları ve deneyimleri sosyal medyaya yansıtma gibi bir uğraşımız var gün be gün. Artık o anı nasıl deneyimlediğimiz kadar onu sosyal medyaya nasıl yansıtacağımız da önem taşıyor. Yaşadığımız anın ne kadar özel, keyifli ya da zor, stresli olduğu bizim için asıl deneyim alanı. Oysa bunu editleyip sunma işine giriştiğimiz anda adeta yeniden bir gerçeklik yaratıyoruz. Bu gerçeklikler de birike birike bize yeni bir deneyim alanı açıyor adeta.

Bu noktada önemli sorulardan bir tanesi sosyal medyaya yansıt(a)madığımız deneyimlerimizle ilgili. En çok paylaşım yapan kullanıcılar bile elbette günlerinin yüzde yüzünü ya da duygularının, düşüncelerinin tamamını sosyal medyaya yansıtmıyorlar. Yarattığımız sanal gerçekliğe bunları katmıyor olmak, o deneyimleri daha önemsiz ya da daha az bizim yapıyor olabilir mi acaba? Bu da uzun vadede aslında kendimizle daha sığ ve tekdüze bir bağ kurmamıza neden oluyor olabilir mi?

Dahası, sosyal medyada paylaşmayacağımız anları ve deneyimleri değersizleştiriyor olabilir miyiz? Bu eğilimle giderek daha tektip ve benzer deneyimlere sıkışıp kalmak, hayatımızın zenginliğinden ve çeşitliliğinden ödün vermek de mümkün.

Takipçi sayıları, like sayıları, bizi anlatan fotoğraflar, kimlerle nasıl etkileşim içerisinde olduğumuz gibi pek çok değişken, dijital hayatımızı özetliyor ve biz bu özete her gün yatırım yapıyoruz. Bu yatırıma ne kadar zaman ve emek harcağımız oldukça önemli. Kendi dünyamıza, duygusal hayatımıza, zihinsel süreçlerimize yapmadığımız yatırımı, sosyal medyadaki imajımıza yapıyor olmak bize birşeyler anlatıyor olsa gerek.

Yazının devamı...

© Copyright 2019

Milliyet Gazetecilik ve Matbaacılık A.Ş.