MODA
GÜZELLİK
AİLE
SAĞLIK

Kadın Olmasa

Kadınlar ve erkekler bir elmanın iki yarısıdır malum. Ancak bir araya geldiklerinde gerçek bir bütün oluştururlar. Mutluluk, heyecan, neşe, başarı hatta kızgınlık, öfke, üzüntü, hırs… Hepsi, karşı cinsin varlığı ile anlam kazanır. Duygular karşılığını, kavramlar ?muhattabını bulur. İki cinsten herhangi birinin olmadığı bir dünyayı fizyolojik ya da algısal düzeyde tahayyül etmek çok ama çok zordur.

Yine de şöyle bir düşünelim. Kadınların var olmadığı bir dünya…
Sokaklarında kadınların dolaşmadığı, evlerinde yalnızca erkeklerin yaşadığı, ofislerinde erkeklerin çalıştığı... Parkında, bahçesinde, arabasında, alışveriş merkezinde, yediden yetmişe boy boy erkeklerle dolu bir dünya. Erkeklerin ancak erkeklere egemen olabildiği, ikinci bir cinsin varlığına bağlı olarak iktidar ve özgürlük savaşlarının yaşanmadığı ütopik toplumlar...

Kadın olmasa nasıl bir dünya olurdu burası?
Hayli siyah beyaz olurdu her şeyden önce. Yeryüzünde varlık gösteren bunca renk, ilhamını biraz da kadınların varlığından alır. Saçıyla, makyajıyla, gülüşüyle, istekleri, hayalleri, umutlarıyla kadınlardan doğar en çarpıcı renkler. Kadınların olmadığı caddelere ağır bir tekdüzelik, insanın iliklerine işleyen bir cansızlık çöker. Ne baharlar bahar gibi gelir coğrafyalara, ne güneş insanın gözlerini kamaştırabilir parlaklığıyla. Gökyüzünden okyanuslara, topraktan ağaçlara kadar her şeyin rengi biraz daha solgundur kadınların olmadığı yerde.

Kadınsız bir dünya az konuşulan ve muhtemelen kahkahaların çok daha nadir yükseldiği bir dünya olur. En karanlık çağlarda, en amansız dertlerin tam ortasında bile insanın ruhunu şenlendiren, dünyayı ?aydınlanan gülüşler duyulmaz olur. Yaşadığımız devirde ve ?bu topraklarda kimileri tarafından "hafiflik" emaresi olarak yorumlanan o kahkahaların yokluğu koca bir eksiklik olarak belirir insanlığın kalbinde. Dünya giderek daha karanlık ve daha ruhsuz bir yere dönüşür.

Erkekler ağlamayı bile unutabilir kadının olmadığı yerde. Ağlamanın insanı yenileme, tazeleme gücünden bihaber kalırlar ebediyen. Ağlamanın bir zayıflık değil bir var olma ve hissetme biçimi olduğu gerçeğiyle hiç tanışamazlar belki de.

Sadece erkeklerin varlık gösterdiği bir gezegende çağlar yine birbirini takip eder, toplumlar yine ilerler elbette. Tarih yazılmaya, teknoloji gelişmeye devam eder. Pek çok alanda gelişim mümkün olur olmasına ama estetikten yoksun bir gelişim olur bu. Çünkü kadın gözüyle şekillenen, kadının varlığı ile ortaya çıkan estetik algıdır dünyayı güzelleştiren. Kadının olmadığı bir dünyada teknoloji de sanat da estetik yetmezlikten kan ve can kaybına uğrar zamanla.

Kadın olmazsa erkek evde daha mutlu ve huzurlu bir şekilde yaşayabileceğini düşünür belki ama bu düşünce gerçek bir yanılsamadan ibarettir. Bir kere dağınıklık ve düzensizlik sinsi ve güçlü bir virüs gibi yayılır tüm dünyaya. Toplumsal yaşamın hakiki düzen getiricileri kadınlardır çünkü. Onların olmadığı yerde düzensizlik, karmaşa ve hatta kaosun baş göstermesi işten bile değildir.

Hepsinden önemlisi de kadının olmadığı bir dünyada mücadele ruhu da zamanla yitip gider. Kadınların tarih boyunca birey olmak ve özgür olmak adına sürdürdükleri mücadeleler ve bu yolda kat ettikleri yol, insanoğlunun dünden bugüne aldığı en büyük derslerden biridir.

Kadın olmak demek yılmamak, vazgeçmemek, çabalamak, ilerlemek, değiştirmek, dönüştürmek ve ille de kazanmak demektir. Bir gülüşün içine tüm duyguları ve koca bir dünyayı aynı anda sığdırabilmektir kadınlık.

Kadın olmak hem anne, hem çalışan, hem arkadaş, hem patron, hem işçi, hem yetişkin, hem çocuk ve hem de kadın olmak demektir.

Kadınların olmadığı bir dünya nasıl mı olurdu?
Kadınlar olmasaydı dünya, uzayın sonsuz boşluğunda amaçsızca salınıp duran kupkuru bir gezegenden fazlası olamazdı.

Kadınlar günümüz kutlu olsun...

Yazının devamı...

Kaderini Değiştirebilirsin

Düşünce güçlüdür. Bu güç yaşamınızı şekillendirir, algılarınızı var eder. Hayat, düşündüğünüz kadar mevcuttur ve aslında hayatınızı, düşünce eldivenlerini takmış bir boksör edasıyla şekillendirebilirsiniz. Değişim, o eldivenlerin ucundadır.

Yaşamın mimarıdır düşünceler ve tarafsız düşünce diye bir şey pek yoktur. Düşündüğünüz her şey sizi belirli yönde hareket etmeye ya da belirli yönde durmaya sevk eder. Bir başka deyişle düşünce, öyle ya da böyle size değişimi getirir. Düşünmek, değişimin ilk adımıdır.

Tecrübeden gelen bilgileri, gördüklerimizle ve yeni yaşanmışlıklarımızla birleştirerek kendi gerçekliklerimizi yaratırız. Düşünerek kategorize eder, sadeleştirir ve ayıklarız. Son tahlilde düşünce eleğinden süzülerek elimizde kalan, kendi hayatımıza özgü belirli gerçekliklerdir. Her gün bu gerçeklikleri taze bir yaşam lavaşına dürer dürer yeriz. Böylece yarınımızı garanti altına alır, sonramıza yön veririz.

Bir düşünce değişir, bir yaşam değişir.

O zaman yaşamınıza dair değiştirmek istediklerinizi her şeyden önce düşüncelerinizde değiştirmekle işe başlayın. Bu değişimi bir kez harekete geçirdiğinizde, sonuçlar da hemen akabinde değişim yoluna girecektir. Kendi belirlediğiniz ihtiyaçlara, eksikliklere, mutlu olma biçimlerinize karşılık gelen bir gerçeklik yaratmak için düşünce gücünüzü kullanabilirsiniz. Güne "İyiyim" diyerek başlamanın, o günü iyi geçirmekle doğrudan ilgili olduğunu unutmayın. Kötü olduğunuzu düşünüp buna inandığınızda da büyük ihtimalle kötü günler sizi bekliyor olacak. Düşünce, sıfırdan bir gerçeklik yaratımı ve onu kabulleniş anlamına gelir. Kabul ettiğiniz gerçekliğin size mutluluğu getirmesi, tam olarak düşünce gücünün elindedir.

Düşüncelerinizi doğru kullanmayı öğrendiğinizde yaşam iplerini biraz daha elinize alabilirsiniz. Düşüncelerinizin uzaktan kumandası elinizdedir artık, istediğiniz zaman zaplar, farklı kanallarda işinize yarayacak, gönlünüzü hoş edecek farklı düşünme pratiklerinin peşine düşersiniz. Sizin dışınızda olup biten, fakat sizin hayatınıza bir biçimde dokunan olayları zihninizde sınıflandırır, sadeleştirir ve ayıklarsınız. Böylece elinizde kalanlar, sizin gerçekliğinizi temsil eder. Olayları bu gerçeklik üzerinden ele aldığınızda, yeni düşünme biçimlerini keşfeder ve yaşama dair belirli sahnelere bu doğrultuda müdahil olarak onları istediğiniz biçime evirebilirsiniz. Düşünce sınırsızdır. Dilediğiniz yere çekip götürebilirsiniz. Yeni düşünce üretirken kuşlar kadar özgür olduğunuzu fark ettiğinizde yaşama dair her türlü konuyu çok farklı yönleriyle ele alabilme, farklı açılardan değerlendirebilme becerileriniz gelişir. Böylece kendinize alternatif düşünceler ve beraberinde alternatif gerçeklikler yaratabilirsiniz. Ve yaşamınızın geri kalanını sizi mutlu edecek gerçekliğin izinde sürdürebilirsiniz.

Duygular da düşünceler tarafından üretilir. Düşüncelerin var olmadığı yerde, onların etkisiyle biçim kazanan duygular da var olamaz. O halde duygularımızın yaratıcısı ve yöneticisi olan düşüncelere sahip çıkmak, kendi yaşamımız adına yapabileceğimiz en değerli şeydir, diyebiliriz. Bir anda içine düştüğünüz çok çeşitli ruh hallerinin kökeninde sizi onlara çıkaran bir dizi düşünce yatar. Dolayısıyla düşüncelerinizi olması gerektiği gibi şekillendirdiğinizde, yaşamınızın büyük bir bölümünü güzel duygular işgal edecektir. O zaman sormanız gereken soru, "Bugün kendimi nasıl hissediyorum?" yerine; "Bugün kendimi nasıl hissetmek istiyorum?" olmalı. Pollyanna pembeliğiyle Heidi merhametini mi giyeyim sırtıma yoksa depresyon denizinde kolluksuz yüzmeyi mi deneyeyim? Daha iyi hissetmek için neyi bilmeli, neye inanmalı ve neyi düşünmeliyim?

Yaşama dair yeni düşünceler, yeni düşüncelerin getirdiği yeni sonuçlar, yeni sonuçlarla birlikte yaşanan değişim, yeni başlangıçlar ve neticede daha güzel günlere ulaşmak için, işin kökeninden, yani yeni düşünce adımından başlamalısınız. Günlük hayatta, yeni düşünce üretme pratikleri konusunda sizi destekleyebilecek pek çok aktivite bulunur. Örneğin düzenli sporu yaşamınıza dahil ederek stres seviyenizi düşürür, endorfin seviyenizi artırır, bol oksijenle beraber pırıl pırıl düşüncelerin yaratıcısı olabilirsiniz. Çevirdiğiniz ve bedeninizi hiçbir yere götürmeyen pedallar, ruhunuzu ve zihninizi uzak diyarlara taşıyabilir. Ayrıca meditasyon da zihninizin arınmasına ve taze başlangıçlar yapmanıza yardımcı olur. Hayatta sizi heyecanlandırabilecek yeni ilgi alanlarına yönelin, size ilham verecek yeni insanlarla tanışın, zihinsel aktiviteyi ve düşünce üretimini hızlandıracak yeni rutinler ekleyin günlerinize. Hindu tapınaklarına merak salın, Yeni Zelanda'daki köyun nüfusuna kafa yorun, Kaf Dağı'nın ardına dolmuş hattı kurmayı hayal edin ya da Pandora'nın kutusunu aralayın. Temiz, rahat, özgür ve yaratıcı bir zihin, sizi eşsiz düşüncelere ve bu düşüncelerin gücü de devrim niteliğinde değişimlere taşır, unutmayın.

Hayatta asla korkmamanız gereken iki şey; düşünmek ve değişimdir. Bu ikisi size ait tüm gerçekliklerin anahtarını oluşturur.

Gelin, vakit kaybetmeden kendi gerçekliğinizin mimarı olmaya başlayın.

Yazının devamı...

Duyguların Zekası

Duyguların şaşırtıcı zekası
Uçsuz bucaksız bir dünyadır tıp. Öğrendikçe bilinmeyenlerin açığa çıktığı, bilinmeyenleri öğrenme yolunda her gün yeni bilgilerin keşfedildiği... Keşfedilen gerçeklerin insan evrimi üzerindeki etkisiyle şaşırtan, heyecanlandıran ve sınırları olmayan bir alem. Esrarlı alanları vardır tıbbın. Bilinen taraflarının bilinmeyen yanlarından az olduğu ve insanla ilişkisi göz önünde bulundurulduğunda hep biraz daha merak uyandıran; araştırmaya ve daha çok araştırmaya iten konular. Farzı misal; dopamin. Bir başka deyişle "duyguların zekası" ya da duygunun, zekasını kullanarak bizi zapturapt altına almak için başvurduğu araç. Etkili bir suç aleti.

Yarım asrı aşkın bir zamandır hakkında yüz binden fazla bilimsel araştırma yayınlansa da sırrı bir türlü tam manasıyla çözülemeyen bir bilmece. Tıbbın en gizemli odalarından biri. Hormondan çok daha fazlası. Duygularımızın yöneticisi. Yaşadığımız aşkların, heyecanların, mutlulukların, hazların, sıkıntıların, üzüntülerin, dengesizliklerin mimarı. Uğruna sevgili olunan, deli olunan, suçlu olunan ve hatta uğruna hiçbir şey olunmayan bir garip nörotransmitter. İnsanın fizyolojik tarifinin en önemli bileşenlerinden biri!

Beklentiden Ödüle Giden Yolda Dopamini Bulacaksın, Şaşırma!
Dopamini, duygularının "motivasyon molekülü" olarak kabul edebilirsin. Beyninin ödül merkezini temsil eder; duygularının tetikleyicisidir. Çikolata yersin ya da oy verdiğin parti seçimi kazanır ve sen mutlu olursun. Neden? Çünkü beklentilerin karşılandığında haz alırsın, vücudundaki dopamin seviyesi artar.

Aslında Dopamin seviyesi; beklenti haline girmenle, beklentin yönelttiğin olayın gerçekleşmesi, yani ödülü alman arasında geçen süre zarfında zirveye ulaşıyor. Günlük hayatının pek çok evresinde karşılaştığın "Her şey elde edene kadarmış!" minvalinden hayıflanmalar ve sayıklamalar aslında bu gerçekle son derece bağlantılı gibi görünüyor. Zira elde etmek istemeye başladığın anla elde ettiğin ana ulaşana kadar arada geçen zaman dopamin seviyenin maksimum, dolayısıyla duygularının da zirvede olduğu dönemi kapsıyor. Elde ettiğin andan itibaren ise dopamin seviyen ne acıdır ki yeniden düşmeye başlıyor...

O zaman kahrolsun bazı biyolojik gerçekler!

Varlığı Bir Dert Yokluğu Yara
Dopamini ne kadar iyi tanırsan onu o kadar iyi yönetebilir, ona o derece hükmedebilirsin.

O senin tüm duygularını kontrol edip düzenlemeye yarayan kıymetli bir sistemi temsil eder. Azı da çoğu da sana faydadan çok zarar getirir ama onu bir kere optimum seviyede tutmayı başardığın zaman senden ve duygularından iyisi yoktur.

Haddinden yüksek dopamin seviyesinin seni götüreceği yer, madde bağımlılığına kadar gider. Madde kullanımı neticesinde vücutta biriken dopamin ve yarattığı haz duygusu söz konusu kişide bahsi geçen maddeyi yeniden ve yeniden kullanma isteği doğurur. Kişinin beyni onu aşırı haz aldığı o şeyi tekrar arayıp bulmaya yönlendirir. Eğer bu döngü kırılamazsa sonunda madde bağımlılığının kapısı açılır. Dopamine "esaret hormonu" denmesinin sebebi de budur.

Duygunun esaretini ve dopaminin bağlayıcı gücünü asla hafife alma!

Öte yandan dopamin seviyesindeki düşüklük de seni başka türden sorunlarla baş başa bırakabilir. Depresyon, mutsuzluk, güçsüzlük, konsantrasyon problemi, tatminsizlik hali ve hatta parkinson...

Yaşadığın herhangi bir deneyimin uzun vadede hatırlanabilmesi için vücudunun yeterli miktarda dopamine ihtiyacı vardır. Söz konusu eylem sırasında dopamin yoksa o eylem unutulmaya ve yok olmaya mahkumdur.

Sen sen ol, dopaminini makul bir seviyede tutmayı öğren. Bunun için sağlıklı yaşamdan, düzenli spordan, C vitamini tüketmekten, sağlıksız gıdalarla arana mesafe koymaktan, sana iyi gelecek iş ve uğraşlar edinmekten, hayatta kendine ulaşabileceğin hedef ve amaçlar belirlemekten ödün verme. Sonra bırak dopamin seviyen doğal bir şekilde artsın, yaşamı sana daha güzel ve eğlenceli kılsın. Onunla mücadele etmeye değil ondan faydalanmaya odaklan.

Yazının devamı...

İstanbullu Gelin - Bilinçli Kötülük de Son Bulur

diyen İpek bilinçli kötülüklerinde bir gün son bulabileceğini bize açıkça gösterdi sanırım.

Hepimiz geçen cuma günü televizyonda İstanbul gelin dizisinin ilk bölümünden itibaren hırslı, gücü seven ve adeta entrikalar kraliçesi karakterini canlandıran İpek’in yani Dilara Aksüyerek’in anlayışlı ve ne istediğini bilen bir kıza doğru evrilme sahnesini hayretler içerisinde izledik sanırım. Evet ne yalan söyleyeyim bu güzel değişim Fikret’i yani Salih Bademci’yi olduğu kadar beni de şoke etti desem yerinde olur.

Peki ne oldu da İpek artık değişti dersiniz? Konakta kalmak uğruna, yarattığı bilinçli kötülük stratejleriyle hayatta kalmaya çalışan İpek, nasıl oldu da değişebildi? Her istediğini bugüne kadar elde eden, zengin bir ailenin çocuğu olan İpek, şımarıklığı ve tatminsizliği ile yarattığı bilinçli kötülük stratejisinden nasıl vazgeçti dersiniz?

Sanıyorum ki bu değişimin içindeki ki sihirli kelime “çabalamak” oldu. Çabalama kelimesiyle İpek olgunlaşma yolunda ilk adımı attı. Çünkü, ya çabalayarak kazanacaktı; ya da bilinçli kötülük stratejisine devam ederek kaybedecekti. İşte tüm kötülükleri iyileştirmek, güç bir durumdan kurtulmak ve en önemlisi de tıpkı İpek’in dediği gibi huzuru yaratmak için; iyiye ve iyiliğe doğru çabalamak gerekiyordu. İpek’te çabalama yolunu seçti.

Çabalama bilincine erişen İpek ilk olarak kendini ve hayattan ne beklediğinin sonra etrafındakileri sorgulamaya başlaması insanın ruhsal olgunlaşma yani değişim ve gelişim evrelerinin ilk adımını oluşturur.

Çünkü herşey para ve mal/mülk değildi…

İnsanlar hayattan ne bekliyor? Zengin olmak ve istediği herşeyi kolaylıkla elde etmek ve bunun sonucunda da huzuru bulup nirvanaya ulaşacaklarına inanıyorlar. Huzuru her ne kadar para ile ilişkilendirmek pek doğru olmasa da insanlar istediği şeyi alarak yani para harcayarak mutlu olduklarını düşünüyorlar.

Fakat son dönemde yapılan bilimsel araştırmalar hayattan beklentiler yönünde bizlere farklı sonuçlar veriyor. ABD’deki Berkeley Üniversitesi'nde Cameron Anderson'un yönetimindeki bir ekibin yaptığı bir araştırma, insanları paradan puldan çok toplum içindeki statünün mutlu ettiğini gösteriyor. Araştırma “beğenilen” ve “saygı duyulan” kişilerin geliri yüksek kişilerden daha mutlu ve huzurlu olduğunu ortaya çıkardı. Toplumda saygı duyulan kişilerin sosyal çevrelerinde başkalarını etkileme, denetleme, aidiyet ve kabul edilme hissi taşıdığını buldu. Yine araştırmaya göre, zenginliğin, paranın sağladığı saadet zamanla azalmakta, beğenilmek ve sosyal saygınlık ise kalıcı olmakta.

Tıpkı İstanbullu gelin dizisindeki İpek’ın kendisini Boran ailesi içerisinde saygı duyulan ve kabul edilen bir kimlik olma yönünde değiştirmesi gibi. Değişimin her zaman mümkün olduğunu, hatta kötülerin bile iyiliğe doğru evrilebileceğini gösteren İpek’e teşekkür ederiz.

Yeter ki kalbinizi değişim için açık tutun...

İşte benim gündemime bu şekilde oturdu İpek...

Yazının devamı...

Mutluluğa Çeyrek Kala!

Mutluluk çok yakınında!

Şikayet ettiğin son gün olsun bu..İşinden, arkadaşlarından, sevgilinden, eşinden, hep isteyip de hiç yapamadıklarından, yanlış zamanda ve yanlış bir hayatın içinde yaşıyor olmaktan...

Unutma ki yaşadığın her an senin anın, kurduğun tüm hayaller sana ait ve mutluluk aslında hiç de uzakta değil.

Bunu için Çıkman gereken üç basamak var, dördüncüsünde ise senin ödülün. Bir; motivasyonunu sağla, iki; cesaret et, üç; başarıyı yakala ve sonra gelsin mutluluk!

Neden harekete geçmen gerektiğini önce kendine anlat

Sana bahşedilen yaşamı, biçilen ömrü çok daha "sana ait" kılmak, sana göre en verimli şekilde geçirmek için olduğun yerde beklemek ve şikayet etmekten fazlasını yapman gerektiğini aslında biliyorsun. Sonunda sahip olabileceklerini düşün bir kere. Senelerdir kariyerin için hayalini kurduğun o nihai zirve ya da hep özlemini çektiğin sıcacık bir yuva veya gitmek istediğin bir ülke, öğrenmek istediğin bir dans, denemek istediğin bir spor...

Hiçbiri olmayacak bir hayal değil. Söz konusu hayalini gerçek kılman için ne tür bir motivasyona ihtiyacın var, style="margin: 0px; font-stretch: normal; line-height: normal; font-family: ">

Yoksa sevdiğin adamla İskandinav fiyortlarına karşı oturup ortak geleceğinizi planlamak mı en büyük motivasyon kaynağın? Kullan bunu sonuna kadar, acıma! Önce aşık olacağın adamı hayal et; halihazırda varsa öyle biri, buz gibi kuzey havasında koluna girip sıcacık duygularla içini nasıl ısıtacağını düşün, sakın düşünmekten korkma. Kendi motivasyon reçeteni kendin yaz.

Seni neyin harekete geçireceğini en iyi bilen sensin. Bundan yararlanmaktan asla vazgeçme.

Aksiyon almaktan korkma

Elbette yaşamda bazı kapılar sana kendiliğinden açılabilir, şans faktörü zaman zaman sana yapacak çok da fazla iş bırakmayabilir. Ancak bu durumu sürekli bir beklenti haline getirir ve hayata dair her talebin için şansın kapını çalmasını beklersen umduğunu bulamama ve mutsuz olma ihtimalin hayli yüksek olur. Bu gerçeğin bilincine vararak ipleri kendi eline alıp orada tutmayı öğrenmelisin.

Bazen ilk adımı atmaktır en zor olanı. style="margin: 0px; font-stretch: normal; line-height: normal; font-family: ">

Bazen de sonuçlarını düşünmek seni alıkoyar aksiyon almaktan. Halbuki olumsuz sonuçları, seni başarısızlığa götürecek ihtimalleri kurup durduğunda eline ne geçer? Düşünsene; hayallerin için hiçbir şey yapmadığında zaten hükmen mağlupsun, bir şey yapmamaya devam ettiğin sürece de çok büyük olasılıkla ömür boyu başarısız kalırsın.

Cesaret etmek ve denemekten yılmamak sana belki kısa, belki uzun vadede, çok şey kazandırır.

Başarı artık yanı başında.

Önce motive oldun, sonra aksiyon aldın ve artık başarı sana tahmin etmediğin kadar yakın. Başarısızlıktan korkmadan atacağın her adım, beklentilerinin gerçeğe dönüşeceği noktaya seni biraz daha yaklaştırır. Sen yeter ki durma, hep ilerlemeyi dene. Yollardan biri çıkmaza girdiğinde alternatif güzergahları aramaktan çekinme. Hayat, derdine sayısız derman bulabileceğin kadar uzun ve boşa vakit harcayamayacağın, olduğun yerde sayamayacağın kadar kısa.

Sen yaptıklarının, gösterdiğin sabır ve çabanın neticesini öyle ya da böyle alacaksın. Gözünü hep bir adım öteye çevirdiğinde odak noktan ilerlemek olduğunda, başarı değil başarılar yaşamına değer katacak. Her başarısızlık aslında başarıya giden yolu kısaltan faydalı bir tecrübe halini alacak.

Ve tüm bunların sonunda yüzünde koca bir gülümseme ve yaşamına hakim dolu dolu mutluluklar baki kalacak.

İnsan sahip olduğu ömürden daha başka ne bekler ki?

Yazının devamı...

Her Şey mi Kötü Gider!

Hayatta her şeyin üzerine üzerine geldiği; " dediğin zamanları deneyimliyor olabilirsin. Yaşamına ait hangi alana elini atsan elinde kalıyor sanki... Berbat kariyer günlerinden geçiyorsun, önceki gün aile eşrafınla teker teker kavga etmişsin, üstelik sabah işe giderken yanından geçen otobüs kaldırımda yürüyen onca kişi arasında bir tek seni ıslatmış, senelerdir hep aynı tatil planını yapıp henüz bir kere bile gerçekleştiremediğini fark etmişsin, eşinle didişip duruyorsun, olmayan sevgiline her fırsatta veryansın ediyorsun... Kendi hayatını berbat, trajik ve sıkıcı bir piyese dönüştürmek sandığından çok daha kolay. Bakış açını mutsuz emoji yönüne çevir, işte oldu bitti; başarısız, umutsuz, bedbaht bir sen var artık senden içeri.

Halbuki o seni parmağında döndürüp duran kadere çelme takıp işleri tersine çevirmenin aslında o kadar zor olmadığını görsen... Bunun için her şeyden önce bakış açını değiştirmen ve odak noktanı kendine çevirmen gerektiğini fark etsen... Dünya bir anda daha güzel bir yer haline gelecek. Değişim sizin elinizde!

Gücünü ve potansiyelini fark et
Başarının da mutluluğun da anahtarı sensin.

Kaderin kısır döngüsünü; sönmek bilmeyen yaşama sevincinle, bitmeyen gayretinle, kararlılığınla, azminle, cesaretinle kıracaksın. Ya da umutsuzluğun, tembelliğin, cesaretsizliğin ve pasifliğin esiri olup mutsuzluğa kazık çakacaksın ömrünün geri kalanında...

demiş Gotama Buda. Önce önüne senin tarafından konulan engelleri ortadan kaldır. Korkularını ve ön yargılarını yok et. Parçalanması en zor duvarlar en çok kendi ellerinle ördüklerindir. Unutma!

Sebebi olduğun bu dertlerin dermanı olabileceğini de görmelisin. İçindeki potansiyeli fark etmelisin. Birazcık motivasyonla on kaplan gücüne erişebilirsin. Bir kez harekete geçtikten sonra o gözünü korkutan engeller birer birer yolundan çekilirler. Yeter ki sen vazgeçme, öz güvenini aktif tut, gücünü saklamak yerine kullan onu sonuna kadar. Kat ettiğin mesafeleri gördükçe daha da güçleneceksin, kazandığın küçük başarılar seni o en büyük başarına adım adım taşıyacak.

Biraz cesaret, biraz çaba
Kusursuzluk diye bir kavram yoktur insanoğlu için. Kusurlar, yanlışlar, başarısızlıklar da seninle birlikte olacak yaşadığın müddetçe. Onlarla barışmalı ve onlardan yararlanmayı öğrenmelisin. Bırak hataların seni olgunlaştırsın, başarısızlıkların seni başarı için daha da hırslandırsın. Aldığın hiçbir kötü skor seni cesaretsizliğe ve hareketsizliğe sürüklemesin.

Etrafında gördüğün tüm o parlak yaşamlar, başarılı profiller, afilli kariyerler de aynı yollardan geçiyor, emin ol. Kimse gökten zembille düşüp kurulmuyor tahtına. Aksilikler, zorluklar, cefa... Bunlar hep mutlu sonların zahmetli geçmişlerini tarif ediyor. Algıda seçicilik yapıp senin dışındaki insanların sadece parlayan yanlarını görürsen ve kendini onlarla bu zeminde kıyaslama yanlışına düşersen kendi önüne en büyük taşı sen koymuş olursun. Sonuç? Motivasyon yerle bir, karamsarlık ve umutsuzluk diz boyu.

Herhangi bir işte başarısız olduğunda insanların sana nasıl bakacağı en son düşüneceğin şey olsun. Bu yol senin yolun, bu yaşam senin yaşamın. Yanlışlar ve doğrular da öyle. Başarısızlık dediğin; başarmak için bir şeyler yaptığının en büyük kanıtı! Bu bile kafi kendini taktir etmen için. Tek bir şeyden korkmalısın hayatta; hayatın için hiçbir şey yapmamış olmaktan. Çünkü bunun geri dönüşü yoktur.

Günün birinde, ömrünün epeyce bir kısmını geride bıraktığında, arkana bakıp hiçbir zaman kendi hayatının başrolünde olmadığını fark edersen, bu en büyük yenilgin olur. İşte bunun için sımsıkı sarıl kendine, amaç ve hayallerine, arzu ve isteklerine, başarı ve başarısızlıklarına...

Yazının devamı...

İnovasyonun Pusulası

Yaşadığımız çağda; değişim, yenileşme, yenilik gibi kavramlar hayatımızın her alanında etkisini gösterir. Öyle ki söz konusu kavramlardan nasibini alamayan; kişi, kurum, kuruluş ve sektörlerin uzun vadede varlık göstermesi çok kolay değildir. Bir başka deyişle hızla değişen teknolojilere ve gelişen çevre koşullarına bağlı olarak ortaya çıkan inovasyon kültürü, kurum ve marka başarısı için olmazsa olmaz faktörlerden biri olarak öne çıkar.

Hemen her sektörde piyasanın bu derece kalabalık olması, müşteriye benzer ürün ve hizmetleri sağlayan sayısız kurumun aynı anda varlık gösterme çabası, en nihayetinde farklılaşma ihtiyacının kaçınılmazlığı sonucunu doğurur. Markalar, ürün ve hizmetlerinin benzerlerinden ayrışmasını sağlamak için gerek ürün, gerek hizmet, gerekse kurumsal bakış açısı bakımından yenilenme ve inovasyon süreçlerini sürekli kılmalıdırlar.

Kurumların varlıklarını uzun vadede sürdürebilmeleri büyük oranda kurum içi inovasyon kültürünü oluşturmalarına bağlıdır. İnovasyon kültürünün temelinde değişim vardır. Sorun da tam olarak bu noktada ortaya çıkar. Zira değişim ve yenileşme, beraberinde doğal bir direnç de getirir. Gerek bireysel gerekse kurumsal anlamda, değişimi engelleyici tavırla karşılaşmak olasıdır. Çalışanlar halihazırda sahip oldukları çalışma alışkanlıklarının değişmesini istemezler. İşverenler de benzer şekilde var olan işleyişi korumak, kurulu düzeni devam ettirmekten yana eğilim gösterebilirler. Böyle bir durumda yapılması gereken şey, inovasyon karşıtı direncin doğru ve sağlıklı metotlarla kalıcı olarak kırılmasını sağlamak ve bu şekilde yenileşmenin önünü açmaktır. Bunu başaran kurumların hızla değişen dünyaya ayak uydurmaları ve daha da önemlisi piyasada rekabet üstünlüğü sağlamaları işten bile değildir.

Dolayısıyla muhafazakar bir tavır yerini; değişimi, gelişimi, ilerlemeyi destekleyen anlayış ve yaklaşımlara bırakmalı ve inovasyon direnci bütünüyle ortadan kaldırılmalıdır. Tam da bu aşamada kurumsal iletişimin ve etkili markalaşma faaliyetlerinin önemi son derece büyüktür.

Kurum içi iletişim, inovasyon kültürünün benimsenmesi ve sürekli hale getirilmesi için kullanılması gereken en önemli araçlar arasında yer alır. Söz konusu kültürün yayılması, buna bağlı olarak bilgi akışının sağlanması için kurumsal iletişim mekanizmalarının devreye sokulması şarttır. Doğru ve güçlü bir iletişim olmadan kurum içi güven, sadakat ve liyakat gibi hususların istenilen seviyeye taşınması güçleşir. Kurum içinde dengeli bir etkileşim ortamı oluşturulamaz ve tüm bu olumsuzluklar da inovasyon sürecinin başarıyla yürütülmesine engel teşkil eder.

Markalaşma da yine inovasyon direncinin kırılması yolunda etkili biçimde yönetilmesi gereken bir süreçtir. Marka olmak ve yenilenmenin, markalaşma hikayesinin vazgeçilmez bir ayağı olduğu bilinciyle hareket etmek, kurumu başarıya taşıyacak olan önemli unsurlar arasında yer alır. Bu noktada liderlik de önemli bir başlık olarak karşımıza çıkar. Markalaşma sürecini yönetecek etkili bir liderin varlığı her anlamda işlerin daha kolay ilerlemesini de beraberinde getirecektir. Ekibinin yeteneklerini ön plana çıkarabilen, güçlü bir rehberlikle doğru yönlendirmeleri yapabilen liderlerin inovasyon sürecinin başarıya ulaşmasındaki rolü paha biçilemezdir Kurumsal iletişimin öneminin bilincinde olan koordinasyon yeteneği; güçlü, ekibini iyi tanıyan, sosyal ilişkiler yönünden zafiyeti olmayan liderler sürecin hızlı, etkin ve doğru biçimde ilerlemesini sağlar.

Neticede bir kurumun hedeflediği kârı yakalayabilmesi, marka değerini artırması ve buna bağlı olarak varlığını koruması ancak pozitif anlamda değişime ve ilerlemeye açık olmasıyla gerçekleşebilir. Bunun için de her şeyden önce inovasyona karşı geliştirilebilen direncin yok edilmesi şarttır. Değişime karşı direnç, yenileşme taraftarı eğilimle yer değiştirdiğinde gerek tüketici nezdinde gerekse üretici açısından çağın gerekleri yerine getirilmiş, ihtiyaçlar karşılanmış ve her anlamda başarıya giden kapılar sonuna kadar açılmış olur. Yeter ki doğru zamanda, gerekli noktalarda, etkili araçlar devreye sokulabilsin.

Yazının devamı...

© Copyright 2019

Milliyet Gazetecilik ve Matbaacılık A.Ş.