MODA
GÜZELLİK
AİLE
SAĞLIK

Kalp Sağlığı ve Spor İlişkisi

Kalp, sportif faaliyetler sırasında en çok değişkenlik gösteren, sportif faaliyetlerden en çok etkilenen ve sportif kapasiteyi en çok etkileyen organlardan bir tanesidir. Hayati önem taşıması nedeni ile de ayrı bir önemi vardır. Bununla birlikte özellikle bilinçsiz bir şekilde, sağlık kontrolleri tamamlanmadan yapılan egzersiz ve sportif faaliyetlerde sağlık açısından problem çıkaracak pek çok sorun yaşanabilmektedir. İşte bu nedenle egzersiz fizyolojisi konusunda kalp sağlığı ve sportif faaliyetler sırasında kalp hızı kontrolü hemen herkes tarafından bilinmesi, dikkat edilmesi gereken başlıklardan bir tanesidir.

Spora Başlamadan Önce Kontrol Şart

Teknik bilgilere geçmeden öne bazı temel konuların altını çizmekte fayda var. Hangi yaşta olursa olsun, daha önce düzenli egzersiz yapmamış bireylerin, kalp sağlığı açısından kontrollerini tamamladıktan sonra sportif faaliyetlere başlamaları çok nemlidir. Bununla birlikte ailesinde kalp ve damar sistemi hastalığı öyküsü bulunan herkesin 40 yaşından itibaren yıllık kardiyolojik muayenelerini yaptırmaları, bilimsel kılavuzlar tarafından önerilmektedir. Eğer ki ailede kalp ve damar sağlığı öyküsü yoksa rutin yılık muayeneye başlama yaşı 40’tan 50’ye yükselmektedir.

Bu bilgilerin ardından herkesin bilmesi gereken ve egzersiz sırasındaki kalp hızı konusunu içeren bazı bilgileri paylaşmak istiyorum. Normal, sağlıklı bir erişkinin kalp hızı, dakikada 60-100 atıştır. Bu değer kişinin yaş, kilo, boy, fiziksel kapasite, cinsiyetine göre değişmekle birlikte kansızlık, tiroid hastalıkları gibi bazı durumlar bu değerde değişikliklere neden olabilmektedir. Kalp her atışı ile içinde sakladığı kanı vücuda pompalamaktadır. Her atımında pompaladığı kan, tüm vücuda yayıldığı gibi kalp damarlarına da yayılmakta ve kalp kasını da beslemektedir.

Laktik Asit Eşiği

Yürüyüş, koşu, bisiklete binme ve yüzme gibi “aerobik” egzersizlerde vücutta artan iş yükü nedeni ile bazı değişiklikler meydana gelmektedir. Sağlıklı kişilerde egzersiz sırasında kol, bacak gibi bölgelerdeki kas aktivitesinin artması ile birlikte bu bölgelerdeki oksijen ihtiyacı da artmakta ve aynı şekilde artan hızı nedeni ile kalp kasının da oksijen ihtiyacı artış göstermektedir. Bununla birlikte kaslarda “laktik asit” denen bir yan ürün oluşmaktadır. Dolaşımın hızı -egzersiz sırasında temel olarak kalp atım hızı ve damarların büzülüp genişleme yeteneği ile düzenlenmektedir-, oluşan laktik asidin temizlenme hızına yetişemezse vücutta laktik asit birikmeye başlar (laktik asit eşiği). Yapılan egzersizin yoğunluğuna göre de bu artış ve vücudun bu ihtiyaç artışına verdiği tepkiler değişiklik göstermektedir. Ancak temel olarak bilinmesi gereken şey, düzenli olarak sürdürülebilecek bir aerobik egzersizin “laktik asit eşiği”nin altında bir eforla yapılması gerektiğidir. Bu tempo ise yaklaşık ve kaba olarak şu şekilde tarif edilir; egzersiz devam ettirilirken, nefes nefese kalmadan, rahat bir şekilde sohbet edilebilecek düzey.

Güvenli Kalp Atış Hızı Ne Olmalı?

Temel seviyede en çok sorulan sorulardan bir diğeri ise egzersiz sırasındaki güvenli kalp atım hızının kaç olduğudur. Bu sorunun cevabı; kişinin yaşı, kilosu, boyu, fiziksel kapasitesi, egzersiz geçmişi, etnik kökeni gibi pek çok değişkenden etkilenmektedir. Ancak günümüzde kabul gören formülize edilmiş bazı rakamlar mevcuttur. Kalp sağlığını riske atmadan, nabzın arttırılabileceği en yüksek seviye için “220 - Yaş Formülü” kabul görmektedir. Yani 50 yaşındaki bir birey; kalp sağlığını riske etmeden, ani kardiyak olaylarla karşılaşma riskini arttırmadan egzersiz yapabilmesi için kalp hızını 170’in altında tutmalıdır.

Egzersiz Yoğunluğu ve Kalp Hızı Bölgeleri

Konuyu biraz daha derinleştirerek profesyonel ya da profesyonel ruhlu amatör sporcuların antrenman süreçlerinde bilmeleri gereken bazı kavramları açıklamak istiyorum: Egzersiz yoğunluğu ve kalp hızı bölgeleri.

Dinlenme halinde iken 60-100 arasında atan kalp egzersiz sırasında hızlanmaya başlar. Bu hızlanma, yapılan egzersizin yoğunluğu ile doğru orantılıdır. Hem kalp sağlığını korumak hem de yapılan egzersizden maksimum fayda sağlayabilmek için kalp hızlarına göre belirlenmiş egzersiz yoğunluk seviyelerini bilmek önemlidir. Bu egzersiz yoğunluk seviyelerine karşı kalbin ulaşacağı hız, kişinin bazal ritmine -yani dinlenme halindeki kalp hızı- göre değişmektedir.

Kalp atış hızı bölge 1: Zorluk derecesi %50-60 egzersizlerin yapıldığı ve kalbin 100-120 vuru/dk. hızda olduğu egzersiz seviyesidir. Genellikle ısınma ve soğuma evrelerini içermektedir. Çok hafif tempoda koşma veya jogging örnek olarak verilebilir. Bu kalp zonunda yaklaşık 20-30 dakikalık süreler geçirilmesi önerilmektedir; egzersizin başında 10 dk. ısınma ve sonunda 10 dk soğuma gibi…

Kalp atış hızı bölge 2: Kalbin 120-135 vuru/dk ritmde olduğu ve %60-70 zorluktaki egzersizlerin olduğu seviyedir. Nefesi zorlamayan bir zondur, rahat ve kolay bir şekilde sürdürülebilir. Temel olarak uzun egzersiz sezonundaki uzun antrenmanlarda veya yarış sezonlarında toparlanma (recovery) antrenmanlarında çalışılması gereken kalp hızı bölgesidir. Genel olarak temel kondüsyon düzeyini yükseltir, ağır egzersizler sonrasındaki toparlanmayı hızlandırır. Bir egzersizin ısınma ve soğuma harici tüm süresi bu zonda geçirilebilir (60-90 dk).

Kalp atış bölgesi 3: Egzersizlerin zorluğu %70-80 ve kalp hızı 135-150 vuru/dk.’dır. Yaklaşık olarak 10-40 dk. arasında önerilir. Genel olarak egzersiz temposunun artışını, hızlanmayı, verimliliği arttırmaya yarar. Düzenli, kontrollü ve hızlı solunuma ihtiyaç duyulur. Performans artışını hedefleyenler için önerilen temel egzersiz yoğunluk seviyesidir.

Kalp atış bölgesi 4: Egzersizlerin zorluk derecesi %80-90’dır ve kalp hızının 150-170 vuru/dk. olduğu seviyedir. “Threshold” olarak da adlandırılan bu seviyede önerilen egzersiz süresi maksimum 2-8 dk.’dır. Yüksek hız, ani kuvvet sağlama ve bunların sürdürülebilirliğinin arttırılmasını sağlayan seviyedir. Kas yorgunlukları belirginleşir ve solunum iyice hızlanır, konuşarak egzersizi devam ettirmek neredeyse imkansızdır. Özellikle yıl boyu yarışlara katılan, deneyimli sporculara önerilen egzersiz seviyesidir. Yarışlardan hemen öncesindeki dönemde yapılması önerilir.

Kalp atış bölgesi 5: Zorluk derecesi %90-100 olan ve kalp hızının 170-190 vuru/dk. aralığında olduğu seviyedir. 5 dakikadan fazla sürdürülmesi ciddi tehlikelere neden olabilmektedir (ani aritmiler gibi). Solunum sistemi ve kaslar açısından maksimum efor gerektirir ve maksimuma yakın bir fayda sağlar. Özellikle kasların anaerobik (yani oksijensiz ortamda) çalışma kapasitesini arttıran egzersizlerdir. Hem solunum sistemi hem de kaslar için oldukça yorucu olan bu egzersiz seviyesi deneyimli sporculara, kısa intervaller şeklinde ve genellikle yarışlardan hemen önce son hazırlık olarak önerilmektedir.

Kalp hızı bölgeleri 30 yaşında sağlıklı bir bireye göre hesaplanmıştır.

Yazının devamı...

Bayramda Eti Dengeli Tüketin

Kırmızı et, yüksek kalitede esansiyel aminoasit içeren, B vitaminleri, demir ve çinko açısından zengin bir besin kaynağıdır. Vücutta sentezlenmeyen amino asitlerin bir kısmı bitkisel kaynaklı gıdalardan da elde edilebilirken bir kısmının alınabileceği yegane besin kaynağı kırmızı ettir. Ayrıca kırmızı ette bulunan proteinlerin %75’inden faydalanılabilirken bitkisel proteinlerin yalnızca %50’si vücut için kullanılabilmektedir.

Öncelikle faydalarından başlayalım. Nedir kırmızı etin faydaları?

Çok iyi bir protein kaynağıdır… Sağlıklı bir beslenme programı içinde günlük kırmızı et tüketimi kişinin kilo, boy, yaş ve fiziksel özellikleri ile değişmekle birlikte 50-150 g arasında olmalıdır. Yaklaşık 100 g kırmızı et, sağlıklı bir erişkinin günlük protein ihtiyacını karşılamaya yeterli olmaktadır. Hem de kırmızı etin içeriğindeki aminoasitler, vücudun ihtiyacı olan tüm aminoasitleri içermektedir.

Demir içeriği açısından önemlidir... Kadınlar için gerekli olan 8 mg/gün ve erkekler için gereken 15 mg/gün miktarlarındaki demiri alabileceğimiz en iyi besin kaynaklarından biridir. Bu nedenle demirin rol oynadığı tüm basamakların sağlıklı yürümesinde kırmızı et tüketmek fayda sağlar. Kanda bulunan ve oksijen taşıyan hemoglobinin yapısında bulunan demir, vücudun tüm dokularının oksijenlenmesi açısından oldukça önemlidir.

Kas kitlesinin korunması ve enerji sağlanması… Kırmızı et, protein içeriği ile hem kas kitlesinin sağlanması hem de gereğinde vücut için enerji kaynağı olarak kullanılabilmesinden dolayı değerli bir besindir.

Çinko içerir ve bağışıklık sistemini destekler… Vücudun günlük ihtiyacı olan 15 mg’lık çinko için iyi bir kaynak olan kırmızı etin 100 gramında 7-8 mg kadar çinko bulunmaktadır. Bağışıklık sisteminin güçlü olmasında çok büyük öneme sahip olan çinko, aynı zamanda beyin fonksiyonlarında ve kas yapılanmasında da önem taşımaktadır.

B Vitamini deposudur… Kırmızı etin içinde bulunan B12 vitamini sinir sistemi, B6 vitamini bağışıklık sistemi, B3 vitamini sindirim sistemi ve B2 vitamini ise cilt ve göz sağlığı açısından önemlidir.

Tüm bu özellikleri ile bakıldığında yararları yadsınamayacak bir besin kaynağı olan kırmızı etin hiç mi olumsuz yanı yok?

- İçeriğindeki kolesterol, hiperkolesterolemiye neden olabilir.

- Aşırı kırmızı et tüketimi hipertansiyon hastalığının önemli sebeplerindendir.

- Kalp ve damar sistemi rahatsızlıkları, önerilen miktarların üzerinde kırmızı et tüketimi ile ilişkilidir.

- Özellikle işlenmiş et ürünlerinin tüketimi mide kanserine, kırmızı etin aşırı tüketilmesi ise kalın barsak kanserlerine neden olabilmektedir. Bunlar dışında pankreas ve prostat kanseri oluşumu da aşırı kırmızı et tüketimi ile ilişkilidir.

- Et tüketimine bağlı ürik asit miktarının artışı, idrar yolu taşlarına ve gut hastalığına neden olabilmektedir.

- Hazımsızlık, şişkinlik gibi mide problemleri ve kabızlık gibi diğer sindirim sistemi problemlerine de neden olabilmektedir.

Böylesi önemli ancak doğru şekilde ve miktarda tüketilmediğinde zarar verme potansiyeli olan kırmızı ete, raflardan tabağımıza kadar geçen her basamakta dikkat etmeliyiz. Yediğimiz etin kesim, depolanma, satış sürecindeki hijyen ve saklama koşulları çok önemlidir. Sağlıklı koşullarda kesilmiş, hazırlanmış ve soğuk zincir kurallarına uyulmuş olması sağlık sorunlarının önüne geçilmesinde etkili olmaktadır.

Pişirilme Şekli Önemli

Etin pişirilme şekli de sağlığa olan etkileri açısından önemli bir faktördür. Özellikle trans yağlar kullanılarak kızartmak yerine ızgara, haşlama ve fırında pişirme gibi sağlıklı metotların kullanılmasını şiddetle tavsiye ederim.

Son olarak inançlarından/tercihlerinden ötürü kırmızı et tüketimi ile ilgili olumlu/olumsuz düşünenlere de saygı duyduğumu belirtip dengeli beslenmenin önemini hatırlatarak kırmızı etin sağlıklı koşullarda ve yeterli miktarlarda tüketildiğinde yararlı bir besin olduğunu vurgulamak isterim.

Sağlıklı ve mutlu bayramlar dilerim.

Yazının devamı...

Kalp-Damar Sağlığına Dikkat

Doğduğumuz andan itibaren sürekli çalışan ve vücudun olmazsa olmaz tek organı olan kalp ile kalbin lojistik ortağı olan damarlar, zaman içinde en çok yıpranan yapılar arasında yer alırlar. Kalp - damar hastalıkları açısından en önemli risk faktörlerinden biri olan genetik altyapı ve ailesel faktörler, yaşlanma süreci ile birleşince hastalıkların ortaya çıkması kaçınılmaz oluyor. Genetik alt yapımızı ve ailesel faktörlerimizi değiştiremesek de sonradan gelişebilecek risklerden uzak durarak kalp - damar sistemi hastalıklarından ve diğer sağlık sorunlarından korunmak mümkün.

İnsan vücudunda damarları, temel olarak atardamarlar ve toplardamarlar olarak 2 kategoride inceleyebiliriz. Atardamarlar, kalpten çıkan aort damarı ile başlayarak dokulara temiz kanı taşıyan damarların tamamıdır. Toplardamarlar ise dokular ve organlar tarafından kullanılan kanı kalbe taşıyan damarların tamamıdır. Vücudumuzda özellikle atardamar hastalıkları, hayat kaybı ile sonuçlanabilecek çok ciddi sonuçlara neden olabiliyor.

Dünyanın En Ölümcül Hastalığı: Damar Sertliği

Dünyada ölüm nedenleri arasında ilk sırada yer alan ve Türkiye’de yaklaşık olarak 4-5 milyon erişkini etkileyen “damar sertliği” (ateroskleroz) en önemli ve ölümcül kalp - damar sistemi hastalığıdır. Endüstrileşmiş ülkelerde daha sıklıkla görülen kalp - damar hastalıklarına, Finlandiya gibi kuzey Avrupa ülkelerinde ve Japonya gibi Uzakdoğu ülkelerinde daha seyrek rastlanmaktadır. Vücutta atardamar bulunan her bölgede görülebilen aterosklerotik kalp - damar hastalıkları, yaşlı insanların sorunu olarak bilinmekteydi. Ancak günümüzde; değişen yaşam koşulları, artan ve daha genç yaşta karşı karşıya kalınan risk faktörleri sebebi ile gençler de en az yaşlılar kadar kalp - damar hastalıkları açısından tehlike altındadır.

Düzensiz Yaşam Tarzı Hastalıkları Tetikliyor

Beslenme, egzersiz, stres gibi önemli risk faktörleri olan günlük hayat dinamiklerinin kalp ve damar hastalıklarının gelişiminde rolünün büyük olduğunu söyleyebilirim. Günümüzde özellikle genç yaş popülasyonun hedef olduğu düzensiz beslenme en önemli sorunlardan birisi. Doğallığını yitirmiş, dengesiz içerikli, fast food tarzı kötü beslenme hem direkt kalp - damar sistemini yıpratmakta hem de obezite ve şeker hastalığı gibi sorunlara yol açabilmektedir. Günlük iş hayatının hareketsiz ve durağan hali insan sağlığını etkileyen başka bir neden. Genç yaşlardan itibaren hareketsiz ve spordan uzak yaşam tarzı, kalp - damar hastalıklarının artık daha erken görülmesinin bir başka sebebini oluşturuyor. Hem eğitim hayatı hem de iş hayatı sırasında çeşitli nedenlerle karşımıza çıkan stres de kalp ve damar sisteminde erken yıpranmaya neden olmakta. Sigara tiryakiliği ile aşırı alkol tüketimi ve bu alışkanlıkların yaşının düşmesi ise kalp - damar hastalıklarının erken ortaya çıkmasının bir başka nedeni.

Tüm bu risk faktörleri göz önünde bulundurularak yapılacak hayat tarzı ve günlük alışkanlık değişiklikleri, kalp - damar hastalıklarından korunmada en önemli basamak. Düzenli beslenme, hareketli yaşam, düzenli spor, sigara ve alkol kullanmama gençlerin damar sertliği ile mümkün olduğunca geç karşılaşmaları için alınabilecek temel önlemler. Bununla birlikte ailesinde kalp ve damar hastalıkları, şeker hastalığı, obezite, yüksek tansiyon problemi olanların daha da dikkatli olmaları gerektiğini söylemekte fayda görüyorum.

Hava ve su kirliliğinin olmadığı yerlerde büyüyen, doğal, dengeli beslenme düzenine sahip, stressiz ve sakin koşullarda yaşayan geçmiş dönem insanlarında kalp - damar sistemi hastalıklarının daha geç dönemlerde görülmesi hepimize yol göstermeli. Özellikle ailesinde kalp ve damar hastalığı bulunanların yukarıda belirtilen konulara dikkat etmeleri bir kat daha önemli. Genç yaşlardan itibaren sağlık bilincinin ve sağlıklı yaşam alışkanlıklarının oturtulması ise konunun felsefi olarak temelini oluşturmakta.

Damarlar ve özellikle atardamarlar vücudumuz için çok önemli yapılar. Değerini bilip sağlıklı yaşam için gerekenleri yapmak ise tamamen elimizde.

Sağlıklı haftalar…

Yazının devamı...

Tehlikeli Damar Tıkanıklıkları

Bugün sizlere, atardamar hastalıkları deyince koroner arter hastalıklarından hemen sonra akla gelen iki sorundan bahsedeceğim. Bunlardan ilki özellikle bacak damarlarını etkileyen periferik arter hastalığı ve diğeri felçlerle sonuçlanabilen karotis yani şah damar tıkanıklıkları.

Şah Damar Tıkanıklıklığı

Önceliği şah damar tıkanıklığına verelim. Öyle ki hem hastalığın erken evrelerindeki şikâyetlerin hayat konforu üzerine etkisi hem de ileri dönem hastalarda gelişebilecek geçici veya kalıcı felç riski nedeni ile şah damar tıkanıklıkları hastalar açısından çok sorun çıkarabilmektedir. Halk arasında “şah damarları” olarak bilinen karotis arterleri, boynun her iki yanında yer alan beyne oksijence zengin kanı ulaştıran damarlardır. Beynin ve yüzdeki, boyundaki, saçlı derideki dokuların kan dolaşımının önemli bir bölümü bu şah damarları aracılığı ile sağlanır. Vücuttaki her atardamarda olduğu gibi şah damarlarda da aterosklerotik (damar sertliği) sürece bağlı olarak daralma ve tıkanma riski mevcuttur. Her damar sertliği sürecinde olduğu gibi yağ ve kireç içerikli aterom plaklarına bağlı olarak meydana gelen şah damar tıkanıklığında hedef organ beyin olduğu için hastalığın olası sonuçları ve komplikasyonları çok ciddi olabilmektedir.

Genetik ve ailesel faktörler hastalığın sebepleri arasında ilk sırada. Bununla birlikte hareketsizlik, sigara kullanımı en önemli risk faktörlerinden. Özellikle kontrol altına alınmamış hipertansiyon ve şeker hastalığı da iki gün önce bahsettiğim nedenlerden ötürü hem hastalığın oluşum riskini hem de ilerleme hızını arttıran faktörlerden sayılabilir.

Yavaş ve sinsi ilerleme özelliğine sahip şah damar tıkanıklığının belirtileri arasında, özellikle yatan veya oturan kişinin aniden ayağa kalkması ile oluşan sendeleme, göz kararması, baş dönmesi ve bayılma yer alıyor. Bununla birlikte hastalarda hastalığın seyri boyunca konuşma bozuklukları görülebiliyor. Bu konuşma bozuklukları kelimeleri hatırlayamama veya telaffuz problemleri şeklinde ortaya çıkabiliyor. Unutkanlık hastalarda en sık görülen belirtilerden bir diğeri. Bununla birlikte hastaların bir kısmında geçici felç atakları da görülebiliyor ki bu geçici ataklar, meydana gelebilecek kalıcı felçlerin en önemli habercisi.

Bacakta Damar Tıkanıklığı

Şah damarlarda meydana gelen darlıkların aynı nedenlerle ve süreçlerle bacak damarlarında meydana gelmesi ise bacaklarla ilgili çeşitli şikâyetlere neden olmaktadır. Bu kez bacak atardamar duvarlarında kireç, yağ tabakaları birikimi ile damarın iç boşluğu önce daralır ve sonra hastalığın ilerlemesi ile tamamen tıkanma meydana gelir. Bacaklara giden atardamarlarda ilerleyici olarak gelişen kireç ve yağ dolu plak oluşumları, bu bölgelerde meydana gelen akım azalmasına bağlı olarak ortaya çıkan çeşitli şikâyetlerle seyreden bu hastalık hem kişinin hayat konforunu azaltacağı hem de ileride ciddi sonuçlara neden olabileceği için dikkat edilmesi gereken bir hastalıktır.

Şah damar tıkanıklıklarına benzer şekilde genelde ileri yaşlarda (50 yaş üstü) ortaya çıkan bu hastalık da erkeklerde kadınlara oranla daha sık görülür. Sebepler de yine şah damar tıkanıklığında olduğu gibidir. Ailesel ve genetik faktörler; sigara, hareketsizlik, düzensiz beslenme gibi yaşam alışkanlıkları ve hipertansiyon, hiperlipidemi, şeker hastalığı, böbrek yetmezliği gibi kronik hastalıklar bacaklarda damar tıkanıklığı görülme sıklığını arttıran faktörlerdendir.

Bacak damarlarındaki daralmaların derecesi ve tıkanıklıkların yerleşim yerlerine göre değişik seviyelerde şikâyetler ortaya çıkabilmektedir. En sık karşılaşılan şikâyet olan ağrı, yol yürüme ile başlar ve dinlenme ile geçer. Daralmış bölgeye yeterli düzeyde oksijenlenmiş kanın gönderilememesi nedeni ile ortaya çıkan beslenme bozukluğuna bağlı olarak ilgili bölge kaslarında oluşan kramp tarzı ağrılardır. Tıkanıklık ve darlık ne kadar ileri düzeyde ise ağrı o kadar az eforla ortaya çıkar, o kadar geç geçer. Hastalığın ileri dönemlerinde efor sarf etmeden, istirahat ağrıları görülebilir. Bacaklarda solukluk ve soğukluk en sık görülen diğer bulgulardır. Bununla birlikte kıllarda azalma ve cilt değişiklikleri bu hastalarda ileri dönemlerde karşılaşılabilecek şikâyetlerdendir. Hastalığın ileri evrelerinde ise bacağın ve ayakların beslenmesinin ileri düzeyde bozulmasına bağlı olarak ya kendiliğinden yaralar açılabilir ya da travma, kesi gibi bir sebebe bağlı olarak açılan bir yara iyileşemez.

Tedavi Yöntemleri

Her iki hastalıkta da tanı için ilk basamak olan muayeneden sonra bazı bulgular elde edilmişse görüntüleme yöntemlerine başvurmak gerekir. Atardamarlara yönelik doppler ultrasonografi damarların durumu ile ilgili kesin bir bilgi vermese de hastalığın durumu, etkilenen damarlar ile ilgili yaklaşık bulgular elde edilmesine olanak tanır. Kesin tanı koymak ve tedaviyi yönlendirmek için anjiografik tanı yöntemlerini kullanmak gerekmektedir. Manyetik Rezonans (MR) veya Bilgisayarlı Tomografi (BT) anjiografilerde darlıkların yeri ve derecesi objektif olarak belirlenebilir, 3 boyutlu anatomik özellikler saptanabilir. Konvansiyonel anjiografi ile de işlem sırasında hem tanı konabilir hem de tedavi gerektirir durumlarda balon, stent veya diğer işlemlerin yapılması mümkündür.

Tedavi seçimi sırasında etkilenen damarların yeri, darlıkların yüzdesi, hastanın şikâyetleri gibi pek çok faktör değerlendirilmelidir. Günümüzde cerrahi tedavi yöntemleri yerini korusa da anjiyografi ile yapılabilecek plakların temizlenmesi, stent, balon tedavileri erken dönemde konforlu ve yüz güldürücü sonuçlar sunan yöntemler arasında yerini almıştır. Konunun A’dan Z’ye her noktasına hakim uzman bir damar cerrahı; hem tanı, hem de her türlü tedavi yöntemi hakkında sizi gerektiği gibi yönlendirecek ve uygun yolda ilerlemenizi sağlayacaktır.

Keyifli ve sağlıklı bir hafta dilerim…

Yazının devamı...

Ölümcül Üçlü

Damar sağlığı ve özellikle de atardamar sağlığı denince akla gelen pek çok faktör mevcut. Ancak bunlardan bazıları, hem günlük hayatımızda sürekli karşımıza çıktığı için hem de önüne geçilebilecek ve damarlar üzerindeki etkileri engellenebilecek sorunlar olduğu için ilk planda aklımıza gelmektedir. Evet mahşerin üç atlısı gibi karşımıza dikilen ve maalesef hastaların pek çoğunda ikisini ya da üçünü beraber gördüğümüz hastalıklardan bahsediyorum: Diyabet (şeker hastalığı), Hipertansiyon (yüksek tansiyon) ve Kolesterol (Hiperkolesterolemi), nam-ı diğer kan yağlarında yükseklik.

Diyabet, hipertansiyon ve hiperkolesterolemi damar hastalıkları oluşturma riski çok yüksek olan 3 hastalıktır. Bu 3 hastalık genel yaşam tarzı, hareketsizlik, beslenme özellikleri gibi faktörlerden etkilendiği için beraber görülme olasılıkları da yüksek olan hastalıklardır. Dahası her birinin bir diğerini tetikleyebilme ve birbirlerinin etkilerini arttırabilme ihtimalleri damar sağlığı açısından ciddi bir sorun olarak karşımıza çıkmaktadır.

Diyabet

Halk arasında bilinen adıyla şeker hastalığı, yani diyabet kronik süreçli ve vücuttaki pek çok organı etkileyen bir hastalıktır. Kan glikoz seviyesinin yüksekliği ile karakterize olan bu hastalık başta kalp damar sistemi olmak üzere göz, böbrek, cilt gibi pek çok organda soruna neden olabilir. Bununla birlikte sinirler, el ve ayaklar da diyabet hastalığının etkilerinin en çok görüldüğü organlardandır. Özellikle uzun süreçte kontrol edilmeyen kan glikoz seviyeleri vücuttaki harabiyetin artışına neden olur. Diyabetin vücuttaki en önemli zararı damarlar üzerindeki etkilerinden dolayı yaratır. Diyabet büyük atardamarlarda olduğu kadar, tedavisi daha zor olan el ve ayaklardaki küçük atardamarlarda da çok ciddi sorunlara neden olur. Diyabet; koroner damarlarda, böbrek damarlarında, barsak damarlarında, şah damarlarında ve bacakların üst kısmındaki büyük damarlarda "ateroskleroz" adı da verilen damar sertliği gelişimini hızlandırmakta ve sonuç olarak ilgili sistemde sorunların ortaya çıkma sıklığını arttırmaktadır.

Hipertansiyon

Hipertansiyon, damar içinde akmakta olan kanın, damar duvarında yarattığı basıncın yüksek olması ile karakterize bir hastalıktır. Stres, sigara ve özellikle çok tuzlu tüketme hipertansiyon gelişimindeki en önemli nedenler arasında sayılabilir. Bununla birlikte şişmanlığın da tansiyon değerlerinde artışa neden olduğu bilinmektedir. Hipertansiyon, özellikle kontrol altına alınmadığı takdirde atardamarlar üzerinde pek çok olumsuz etkiye sebep olur. Koroner damarlar, şah damarları, bacak damarları ve böbrek damarları bu süreçten en çok etkilenen damarlar arasında sayılabilir. Hipertansiyonun etkisi ile aterosklerotik damar hastalığı gelişim riski ve hızı belirgin derecede artar. Bununla birlikte atardamarların belirli bir bölümünde genişleme ve balonlaşma ile karakterize anevrizma hastalığının en önemli sebeplerinden biri de hipertansiyondur. Anevrizma, özellikle aort gibi büyük damarlarda görüldüğünde ani ölümle sonuçlanabilecek sorunlara yola açabilmektedir.

Kolesterol

Düzensiz beslenme vücutta diyabet, obezite gibi sorunlarla birlikte hiperkolesterolemiye -yani kanda yağ seviyelerinde yükselme- de neden olabilmektedir. Vücutta özellikle kötü huylu olarak bilinen LDL kolesterol ve trigliseridin normal seviyelerin üzerinde seyretmesi pek çok yolla atardamar sağlığını olumsuz etkilemektedir. Kan yağlarının yüksekliği, aterosklerotik damar hastalığını direkt olarak tetikleyebildiği gibi obeziteye neden olarak dolaylı yoldan da damar sağlığını tehlikeye atabilmektedir.

Bu hastalıklar vücuttaki tüm atardamarları etkileyebilmektedir. Özellikle düzensiz beslenme, hareketsizlik ve stres gibi faktörlerle tetiklenen bu hastalıklar koroner damarlarda, böbrek damarlarında, barsak damarlarında, şah damarlarında ve bacakların üst kısmındaki büyük damarlarda "ateroskleroz" adı da verilen damar sertliği gelişimini hızlandırmakta ve sonuç olarak ilgili sistemde sorunların ortaya çıkma sıklığını arttırmaktadır. Koroner damarlardaki sorunlar kalp krizine ve şah damarlardaki sorunlar felçlere nede olabilmektedir. Bununla birlikte barsak damarlarının tıkanıklıklarında mide barsak sistemi sorunları, böbrek damarı tıkanıklıklarında böbrek yetmezliği ve bacaklardaki büyük damarların tıkanıklıklarında bacaklarda ağrı gibi sorunlar oluşabilmektedir. Bu nedenle diyabetli, hipertansiyonlu veya kan yağları yüksek olan hastaların göğüs ağrısı, nefes darlığı gibi şikâyetlerde koroner arter hastalığı açısından tetikte olmaları ve bu şikâyetleri yaşadıklarında mutlak suretle bir hekime başvurmaları gerekmektedir. Benzer şekilde baş dönmesi, göz kararması, bayılma, konuşma bozukluğu ve unutkanlık gibi şah damar hastalığı düşündürtecek buluğular da önemlidir. Bu iki sistemdeki sorunlara oranla daha az önemli olmakla birlikte mide barsak sisteminde oluşabilecek gaz, hazımsızlık, şişkinlik gibi sorunlar; böbrek yetmezliğini düşündürtecek idrarda azalma gibi şikâyetler ve bacak damar tıkanıklığına işaret eden yürüme mesafesinde azalma, bacaklarda yürümekle gelen ağrı, soğukluk ve solukluk gibi şikâyetler de ivedi bir şekilde hekime başvurmayı gerektirmektedir.

Gerek diyabet gerek hipertansiyon gerekse de hiperkolesterolemi çok küçük önlemlerle önü alınabilecek ve atardamar üzerindeki olumsuz etkileri önlenebilecek hastalıklardır. Hayat ve beslenme tarzı değişiklikleri, gerekirse ilaç tedavisi ve düzenli doktor kontrolleri ile gelişmesi muhtemel pek çok sorunun önüne geçmek mümkündür.

Sağlıklı haftalar...

Yazının devamı...

Kalp Krizi Geliyorum Der

İşte bir romandan alıntı gibi duran bu paragraf, aslında kalp krizi geçirmekte olan bir insanın yaşadıklarının kısa bir kesitini anlatıyor. Kalp krizi -tıbbi adı ile myokard enfarktüsü- kalp kasını besleyen koroner damarlarda zaman içinde ve çeşitli nedenlerle meydana gelen darlık ve tıkanıklıklar sonucunda kalp kaslanın yeteri kadar beslenememesi sonucu ortaya çıkan bir klinik tablodur.

Bundan 20-30 yıl önce genelde 50’li 60’lı yaşlarda sıklaşmaya başlayan koroner arter hastalığı günümüzde hayat şartları, hareketsizlik, sigara ve beslenme gibi faktörler nedeni ile 40’lı hatta 30’lu yaşlardan itibaren karşılaşılabilen bir hastalığa dönüştü. Daha çok erkekleri hedef alan koroner arter hastalığı, ailesel ve genetik özellikleri çok kuvvetli olan bir hastalık. Bunun dışında sigara, stres, hareketsizlik, kötü beslenme gibi günümüzde pek çok insanın hayatında bulunan faktörler de hastalığın oluşumunu ve gelişimini tetikliyor. Çağımızın en önemli sorunlarından olan obezite, diyabet, hipertansiyon ve hiperkolesterolemi de koroner arter hastalığı nedenleri arasında.

Hastalık, yukarıda saydığım sebeplerle kalp damarlarının duvarında yağ ve kireç içerikli plakların oluşumu ile karakterize oluyor. Bu plaklar, zaman içinde büyüyerek damarlardan kan akımının daha zorlu olmasını sağlıyor. Sonunda da ya plağın iyice büyüyüp damarı tamamen tıkaması ile ya da plağın kırılarak içeriğindeki yağlı materyalin damarı tıkaması ile sonuçlanıyor. Koroner arter hastalığının en tipik bulgusu göğüs ağrısı. Hastalığın başlarında yol yürümekle beliren ve dinlenmekle geçen ağrı ilerleyen zamanlarda istirahat halinde de görülmeye başlıyor. Genelde göğüs kemiği üzerinde baskı, ağırlık şeklinde hissedilen ağrı; çeneye, mide bölgesine veya sol kola da yansıyabiliyor. Bununla birlikte sol kolda uyuşma olması da önemli belirtilerden. Nefes darlığı, alınan nefesin yetmemesi hissi hastaların sıklıkla bahsettiği şikayetlerden. Ağrının çok farklı şekillerde hissedilebilmesinden ötürü koroner arter hastaları; hazımsızlık, gaz gibi mide sorunları; reflü, kas - iskelet sistemi hastalıkları ve psikiyatrik sorunlarla karışabiliyor.

Ailesinde kalp-damar sistem hastalığı öyküsü bulunan, yukarıda saydığım risk faktörlerinden birini veya daha fazlasını taşıyanların 40 yaşında rutin kardiyoloji kontrollerine başlamaları önerilmektedir. Bunun dışında 50 yaş, rutin kardiyoloji kontrollerine başlama yaşı olarak kabul edilir. Öncelikle muayenede ve sonra yapılan kan tahlillerinde, elektrokardiyografi - ekokardiyografide elde edilecek bulgular doğrultusunda myokard sintigrafisi ve gerekirse koroner anjiografi yapılmalıdır. Son yıllarda kalp damarlarını görüntülemek amacı ile ilaçlı tomografi yapılıyor olsa da hastalığın kesin tanısı ve tedavi yönteminin belirlenmesi için anjiografi yapmak mutlaka gerekmektedir.

Hastalığın tedavisinde, kalp damarlarındaki tıkanıklıklar ve bu tıkanıklıkların yüzdesi önemlidir. Aslında doğru olan hastalık oluşmadan önlem almaktır. Bu nedenle yapılacak çeşitli hayat değişiklikleri çok önemlidir. Hareketli bir hayat yaşanması, düzenli spor yapılması, fazla kiloların verilmesi, sigara alışkanlığının terkedilmesi ve düzenli beslenme bu yolda atılacak ilk adımlardır. Bunların ardından varsa diyabet, hipertansiyon ve hiperkolesterolemi gibi koroner arter hastalığını tetikleyebilecek hastalıkların kontrol altına alınmasıdır. Koroner arter hastalığında, hastalığın gidişini durdurabilecek ve hatta hastalığı geriletebilecek ilaç tedavileri uygun hastalarda uygulanmaktadır. Kan sulandırıcı, kalp kasını kuvvetlendirici, damar genişletici ve tansiyonu düşürücü ilaçlar bu amaçla kullanılmaktadırlar. Belirli yüzdenin üzerinde darlık bulunan hastalarda ise ileri tedavi yöntemleri gerekebilmektedir. Anjiyo ile kalp damarlarına stent yerleştirilmesi daha başlangıç seviyedeki, uygun hastalarda kullanılan tedavi yöntemlerindendir. Bununla birlikte cerrahi tedaviler koroner arter hastalığı tedavisindeki yerini önemle korumaktadır. Cerrahi tedavi yöntemleri arasında kalp-akciğer makinası ile yapılan klasik ameliyat tekniklerinin yanında daha küçük kesilerle yapılabilecek minimal invazif cerrahi teknikler ve robotik tedavi yöntemleri de bulunmaktadır.

Koroner arter hastalığı tedavisinin yönlendirilmesi, bu konuda uzun zaman içinde yapılan detaylı kapsamlı çalışmaların sonucunda oluşturulan bilimsel kılavuzlar doğrultusunda yapılmaktadır. Bu nedenle de kalp damarlarında tıkanıklıkları olan hastaların, konusunda uzman olan kardiyolog ve kalp damar cerrahlarından oluşan kalp takımlarının bulunduğu donanımlı hastanelere başvurmalarını öneririm.

Sağlıklı ve mutlu bir hafta dilerim...

Yazının devamı...

Ferahlatan Yaz Lezzeti: Çörçil

Churchill denince çoğumuzun aklına hemen İngiliz politikacı Winston Churchill gelir. Ancak son yıllarda, bir akım şeklinde pek çok kafede ve restoranda bir içecek olarak Churchill (Çörçil) adını görmekteyiz. İzmir Bostanlı Balık Barınağı'ndaki bir mekânda ilk defa yapılan ve mekânın sahibi Ahmet Bey’in lakabı olan “Churchill” adı ile anılan içecek özellikle yaz dönemlerinde ferahlatıcı etkisi ile akıllara geliyor.

Limon suyu, soda, tuz karışımından oluşan çörçilin orijinal tarifi şu şekilde. 1 büyük limonun suyu sıkılıp üzerine 1 çay kaşığı tuz ilave edilir ve son olarak bir şişe (200 ml) soda eklenir. Sonuçta üzeri köpüklü ve içimine doyum olmayan, serinletici bir içecek ortaya çıkar. Ben bu tarife ek olarak, yarım limonu dilimleyip havanda 6-7 yaprak nane ile döverek sodayı eklemeyi de seviyorum. Farklı bir ferahlık ve lezzet katıyor.

Mide bulantısı, baş dönmesi, halsizlik ve yorgunluk gibi günlük şikayetlere iyi geldiği söylenen bu içecek aslında ne etkilere sahip?

Özellikle fazla alkol tüketiminin sonunda meydana gelen şikayetler için kullanıldığından da anlaşılabileceği gibi çörçil, vücuttaki sıvı-elektrolit kaybını dengeleyen bir içecek. Gerek sodadaki elektrolitler gerekse eklenen tuz, vücudun elektrolit eksiğini tamamlıyor. İçerikteki tuz bir yandan da vücutta daha fazla su tutulmasını sağlıyor. Bununla birlikte 200 ml. soda elektrolitlerin yanında sıvı ihtiyacını karşılarken limon da ferahlık etkisi yaratıyor. Benim tarifimdeki nane ise hem limonun ferahlatıcılığını pekiştiriyor hem de çörçile güzel bir aroma katıyor.

Peki “Churchill”(Çörçil) tamamen masum ve sınırsız tüketilebilecek bir içecek mi?

Tabii ki de hayır! Öncelikle sıcak ve terleme ile sıvı elektrolit kaybının arttığı yaz günlerinde hem bilinen etkileri hem de ferahlatıcı etkisi ile çörçilin iyi bir sıvı elektrolit kaynağı olabileceğini belirtmek gerekir. Ancak bu cümlenin hemen ardından hiçbir içeceğin “su”yun yerini tutamayacağını da kalın harflerle eklememek olmaz. Çok sıvı kaybedilen nemli ve sıcak günlerde, sağlıklı kişilerde, bir bardak çörçil gerekli sıvı ve elektroliti karşılayacaktır. Spor ile sıvı kaybettikten, içki içtikten veya sauna-buhar banyosu gibi sıvı kaybetmeye neden olan aktivitelerden sonra da bir bardak Churchill içmek yararlı olabilir. Ancak maden suyu ve tuzun bilinen olumsuz etkilerinden ve elektrolit fazlalığının da yaratacağı sorunlardan ötürü sınırsız, çok miktarda çörçil tüketmek doğru bir yaklaşım değildir.

Tüm bu anlattıklarımın yanında tansiyon, koroner arter hastalığı, kalp kapak hastalıkları gibi kronik sağlık sorunları olanların bu ve benzeri içecekleri tüketirken dikkatli olmalı ve hatta konu hakkında, takipte oldukları hekimlerine mutlaka danışmalıdırlar.

Suyun yerini hiçbir içecek tutmasa da özellikle belli durumlarda ferahlatıcı etkisi ile çörçil, keyifli ve lezzetli bir seçenek gibi görünüyor.

Ferah ve sağlıklı bir hafta dilerim.

Doç. Dr. Cem Arıtürk

Kalp ve Damar Cerrahisi Uzmanı

Yazının devamı...

Sıcaklarda 7 Beslenme Tüyosu

Yaz aylarının gelmesi ile birlikte hava sıcaklıkları yükselmeye başladı. Özellikle İstanbul gibi metropollerde, yeşil alanların kısıtlılığından dolayı hissedilen sıcaklıklar günlük hayatı olumsuz etkileyebilecek seviyelere ulaşabiliyor. Kalp hastaları, yaşlılar, bebekler gibi sıcak havalardan etkilenme ihtimali yüksek olan kişilerin özellikle dikkat etmesi gereken bir üç ay var önümüzde. Alınabilecek basit önlemlerle yaz aylarını rahat geçirmek mümkün. Beslenme konusu da yaz aylarında önem kazanmakta. Sağlıklı, sorundan uzak bir yaz dönemi için aşağıdaki 7 beslenme önerisine uymakta fayda var. İşte yazınızı kolaylaştıracak 7 beslenme önerisi:

1) Sıvı alımına özen gösterin.

Kilo, boy, yaş, cinsiyet ve var olan hastalıklara göre değişiklik göstermekle birlikte yaz aylarında günde 2,5-3 litre su tüketmek gerekiyor. Su haricinde miktarına dikkat etmek üzere taze meyve suları, ayran, soda, maden suyu, çay, meyve çayları ve kahve de tüketilebilir. Tansiyon, kalp hastalığı gibi kronik hastalıkları olanların ise hekimlerinin tavsiyelerine mutlaka uyması gerekli.

2) Sıvı içeriği yüksek meyve ve sebzeleri tercih edin.

Salatalık, karpuz gibi meyve ve sebzeler içerdikleri sıvı miktarı nedeni ile özellikle yaz ayları için faydalıdırlar. Sıcak hava nedeni ile kaybedilen vücut sıvılarının yerine konmasında, bu tür sebze ve meyveler oldukça yararlıdır.

3) Yoğurt yaz aylarında besleyici ve iyi bir alternatiftir.

Yüksek kalsiyum içeriği ile hem kemiklerin güçlenmesine hem de metabolizmanın daha hızlı çalışmasına yardımcı olan yoğurt, aynı zamanda sindirim sistemini de düzenlemektedir.

4) Sebze tüketimi hazımsızlık gibi mide bağırsak problemlerini engeller.

Özellikle hava sıcaklığının iyice yükseldiği öğlen saatlerinde semizotu, fasulye gibi zeytinyağlı sebze yemekleri yemek, mide bağırsak sistemi açısından oldukça faydalıdır. Bununla birlikte ağır öğünler sebebi ile oluşabilecek kalp ve damar sistemi sorunlarının da önüne geçilebilecektir.

5) Kahvaltıyı atlamayın.

Kahvaltı günün en önemli öğünüdür. Havanın görece serin olduğu sabah saatlerinde yapılan iyi bir kahvaltı ile gün boyunca gereken enerji alınmalıdır. Böylelikle hem gün boyunca ihtiyacımız olan enerji sağlanacak hem de gün içerisinde tokluk hissi oluşarak ısının yüksek olduğu saatlerde açlık hissetme ihtimali azalacaktır.

6) Yiyeceklerin sıcakta beklememesine özen gösterin.

Tavuk, yumurta, et ve balık gibi besinler sıcakta beklediği zaman başta mide-bağırsak enfeksiyonları olmak üzere pek çok hastalığa davetiye çıkarmaktadır. Bu nedenle yaz dönemi boyunca besinlerin soğuk zincirine dikkat edin. Evinizde buzdolabınızda sakladığınız besinleri tüketmeden veya pişirmeden hemen önce dolaptan çıkarmaya özen gösterin.

7) Aşırı miktarda alkol tüketmemeye özen gösterin.

Şarap gibi içkilerin belirli miktarlarda tüketildiğinde özellikle kalp damar sistemine faydaları bilinmektedir. Ancak yaz aylarında sıvı kaybını daha da arttıracağı için, hekiminiz tarafından önerilen miktarın üzerinde alkol tüketmeyin.

Sağlıklı, keyifli, güneşin ve denizin tadını çıkaracağınız bir yaz dönemi geçirmenizi dilerim

Doç. Dr. Cem Arıtürk

Kalp ve Damar Cerrahisi Uzmanı

Yazının devamı...

© Copyright 2019

Milliyet Gazetecilik ve Matbaacılık A.Ş.