MODA
GÜZELLİK
AİLE
SAĞLIK

Bilişsel Davranışçı Hipnoterapi

Duymuşsunuzdur Orhan Veli’nin bir şiirinde geçer; “Hiçbir şeyden çekmedi dünyada nasırdan çektiği kadar…”. Hipnoz da üzerine atılan gizem ve mitlerden çekti yıllarca. Bu efsunlu sis perdesi hipnozun gerçek etkisini maalesef gölgede bıraktı. Kime sorsanız hipnoz nedir diye, önce yüzünde müstehzi bir gülümseme belirir ve sonra da size köstekli saat ve zombiye dönmüş bir zavallıyı tanımlar. Neyse ki hipnoz, son zamanlarda kanıta dayalı yaklaşımların kullanılması ve özellikle ortak ya da bütünleştirilmiş çalışmalarla, gizem ve mitlerin oluşturduğu bu sis perdesinden kurtulmayı başarmıştır.

Üzerindeki büyülü sis perdesi hipnozu sadece halktan değil, bu konuda çalışma yapabilecek insanlardan da koparmış oldu. Bilim adamları ve klinisyenlerin konuya uzak kalmaları psikoloji ve tıp dışındaki insanların bilinçsizce davranışlar sergilemelerine zemin oluşturmuştur. Oysa geçen yüzyılın başlarında ünlü Freud’dan Hilgard’a kadar psikoloji ve psikoterapi tarihinin önemli şahsiyetleri bu konu üzerinde kafa yormuşlar ve terapilerinde hipnoza yer vermişlerdir. Şimdi yine hipnozun emin adımlarla hak ettiği yere ulaşmakta olduğunu söyleyebiliriz. Bir bakıma hipnoz için iade-i itibarda bulunulduğundan söz edilebilir.

Son yılları içine alan kanıta dayalı çalışmalar, hipnozun psikoterapilere olumlu katkıları olduğunu göstermektedir. Bu durum bakışların tekrar hipnoterapiye çevrilmesine neden olmuştur. Bazı çok esaslı terapi yöntemlerinin bütün başarılarına rağmen kimi hastalarda hedeflenen sonuçları vermemesi, bütünsel yaklaşımı zorunlu hale getirmiştir. Kendisi bir terapi yöntemi olmamakla birlikte hipnoz, esaslı bir yardımcı olarak dikkat çekmektedir. Psikoterapilerde etkin rol oynayan hipnoz, bütünsel yaklaşım bağlamında ilk akla gelebilecek yardımcı yöntemlerden biridir. Son yıllarda birçok psikoloji laboratuarında araştırma konusu olarak hipnozun kullanılıyor olması şaşırtıcı değildir. Tüm çalışmalar hipnozun birçok psikolojik sorunda iyi bir tedavi bileşeni olduğunu kanıtlamakla birlikte, ağrı ve şişmanlık tedavisi gibi bazı tıbbi sorunlarda da işe yaradığını göstermektedir.

Anksiyete bozukluklarından depresyon ve kişilik bozukluklarına kadar bir psikolojik sorunda önemli bir tedavi yöntemi olarak Bilişsel Davranışçı Terapiler uzun yıllardan beri kullanılmaktadır. Psikoterapiler bağlamında üzerinde en fazla çalışma yapılan psikoterapi türü olarak BDT dikkat çekmektedir. Üstelik başarılı sonuçlar da veriyor olmasına rağmen niçin hipnozla BDT’yi bütünleştiriyorsunuz diye bir soru akıllara gelebilir. Konuya ilişkin yapılan metaanalitik çalışmaların sonuçları bu soruya verilebilecek en güzel cevaptır; hipnoz hem psikodinamik hem de bilişsel davranışçı psikoterapilerin etkinliğini artırmaktadır (Kirsch, 1990; 1995; Alladin, 2013).

Amaç hastaya daha fazla yardımcı olmak, daha kısa sürede, daha kalıcı bir tedavi sonucu elde etmekse, öyleyse bu hedefi gerçekleştirebilecek her yöntem terapilerde kullanılabilir. Takdir edersiniz ki bu kullanım, “ben yaptım oldu” mantığı ile elbette gerçekleşmemektedir ve gerçekleşmemelidir. Bu bütünleşmenin bir alt yapısı, felsefi bir temeli olmalıdır. Nitekim bu konudaki çalışmalarıyla dikkat çeken bilim adamları, BDT ile Hipnozu birleştirerek hastaların terapilerinde kullandıklarında yüz güldürücü sonuçlar almışlardır. Hem bir klinisyen hem de akademik camianın saygın insanları olmaları hasebiyle yaptıkları çalışmalar dikkat çekici bulunmuş ve geniş kabul görmüştür. Hem BDT hem de hipnozun kendi içindeki sınırlılıklarına dikkat çeken araştırmacılar, birlikte kullanım sayesinde eksikliklerin giderilerek ayrı ayrı etkiden daha fazla toplam bir etkinliğe ulaşmışlardır.

Son dönem çalışmaların sonuçları, gelecek yıllarda psikoterapilerdeki bütünleşmenin artarak devam edeceğini göstermektedir.

Yazının devamı...

Psikoterapist kimdir ya da herkes terapist olabilir mi?

Çok genel bağlamda söylemeye çalışırsak, zihinsel ve duygusal iç çatışmaları çözümleyen, bu çatışmalardan doğan gerginlik ve kaygıları, korkuları, huzursuzluk ve çöküntüleri azaltıp gideren, ruhsal uyumu geliştiren, kişinin kendisiyle barışık olmasını sağlayıp diğer kişilerle ilişkilerini olgunlaştıran bütün yol ve yöntemler Psikoterapi adını hak edebilir. (Prof.Dr. Cengiz Güleç. . HYB. Ankara. 2003)

Psikoterapist, psikolojik destek ihtiyacında olan kişilere profesyonel bir çerçeve dahilinde destek veren, aldıkları psikoterapi eğitimleriyle terapi konusunda uzmanlaşmış kişilere denir. Psikoterapistler bireylerle, gruplarla, çiftlerle ya da ailelerle> Hiç kimse doğal terapist değildir.

Özellikle son zamanlarda bazı kişilerin çeşitli adlar altında ( tabela üzerinden de olsa) halkı yanıltmaya yönelik “Psikoterapist” unvanlarıyla arzı endam ettiklerine tanık oluyoruz. Kuantum, nefes egzersizleri, hipnoz ve kişisel gelişim eğitimleri gibi isimlerin ardına gizlenerek basbayağı psikoterapi yapıldığını biliyoruz. Kendilerini yaşam koçu, N.L.P'ci, kuantum terapisti, biyoenerji uzmanı, hipnozcu v.b. isimler altında tanıtan kişilere karşı dikkatli olmanızda özellikle ruhsal sağlığınız açısından yarar vardır.

Yurt dışında farklı eğitim seçenekleri varsa da psikoterapi eğitimi Türkiye'de sınırlı birkaç alt alan kapsamında verilmektedir. Mesleki standartlara göre, sadece tıp, psikoloji, psikolojik danışmanlık ve rehberlik eğitimi almış fakat bu eğitimi psikoterapist olabilmek için gerekliliği öngörülen eğitimlerle bir üst seviyeye yükseltmemiş, dolayısıyla psikoterapi üzerine uzmanlaşmamış kişiler terapi desteği vermemelidir. Bunları yapanların kendileri de çok iyi biliyorlar ki; ister doktor, ister psikiyatr, ister psikolog, isterseniz psikolojik danışman olun, eğer kendinizi psikoterapiye yönelik ek eğitimlerle zenginleştirmemişseniz nereye ne yazarsanız yazın bu işi başaramazsınız.

Corsini, (2012) bir yazısında terapi yöntemleriyle terapistlerin kişilikleri arasındaki yakın ilişkiden söz eder. (Corsini & Wedding, . Kaknüs Yayınları. 2012). Freud’dan Aaron T. Beck’e kadar gerçekten her bir başarılı terapist kendi kişiliklerine uygun bir kuram ve metadoloji benimsemiş ya da bizzat üretmişlerdir. Psikanalizden, Bilişsel Davranışçı Psikoterapi yöntemlerine kadar çok farklı terapi türleri hep bu temel anlayış üzerine şekillenmişlerdir. Buradan hareketle, aslında alınan eğitimlerin de başarılı bir terapistlik için yeterli gelmeyeceği söylenebilir. Bu yüzden Corsini; “Kişiliğe uygun olmayan kuram ve yöntemler mutluluk ve başarı getirmeyeceklerdir” der…

Psikoterapinin verimli sonuçlanabilmesi için psikoterapist ve danışan arasında, "iyileştirici ittifak" olarak tanımlanan “rapportun” sağlanması gereklidir. Rapportun sağlanabilmesinde birey olarak psikoterapistin kendi kişiliği de önemli rol oynar. Yine bu yüzden denebilir ki, herkes psikoterapist olamaz. Buyurgan iletişim yöntemiyle psikoterapiyi gerçekleştirmeniz çoğu zaman mümkün değildir. Rapport, bir kez sağlandı mı devam eder diye de bir kural yoktur. Kırılgan olan bu temel özelliğin korunması ve sürdürülmesi esastır. Bu sayede terapist ile danışan arasında güvene dayalı, samimiyet ve anlayışın temel alındığı bir ilişki oluşur. Bu ilişki, verimli ve olumlu sonuç almayı hedefleyen bir terapi için gereklidir. Daha henüz terapinin başında danışan ile terapistin birlikte koymuş oldukları hedeflere ancak bu anlayışla ulaşılabilir.

Artık halkımız her geçen gün bilinçlenmektedir. Sadece tabeladaki “psikoterapist” yazısına bakarak terapi olamayacaklarını bilmektedirler. Terapistin aldığı eğitimler ve tecrübe, danışanlar için esaslı bir yol göstericidir.

Nitekim; “Ayinesi iştir kişinin lâfa (tabelaya) bakılmaz”!

Yazının devamı...

Ebeveyn Olmak

Takip edenler hatırlayacaktır; Çocukluk çağlarındaki ihtiyaçların öneminden daha önceki yazılarımda söz etmiştim. Temel duygusal ihtiyaçlar olarak; güvenlik, istikrar, bakım, kabul edilme, bireyselliğin (ve biricik olduğumuzun) kabulü, kimlik algısı, rekabet, duygu ve düşünceleri ifade etme özgürlüğü, sınırların tanınması v.b. söz etmiştik. Çocukluk çağı ihtiyaçları, temel ihtiyaçlar olmanın yanında temin edilme özellikleri bakımından da önemlidir. “Bugün var yarın yok” ya da “biz öyle mi yetiştik canım, bunlar da çok şımartılıyor!” mantığından gidildiğinde olumsuz sonuçlar doğurabilecek önemli bir ihtiyaçlar kompleksinden söz ediyoruz.

Çocukluk çağı ihtiyaçlarının giderilmesi istikrarlı ve kararlı olmayı gerektirir. Çocukluk çağı temel ihtiyaçlarının yeterli miktarda ve düzenli bir şekilde karşılanması sağlıklı ve mutlu bir gelecek demektir. Dünya Sağlık Örgütünün sağlığı tanımlarken kullandığı terimlerden biri ruhen de sağlıklı olmaktır. Bedenen olduğu kadar ruhen sağlıklı olmak da önemlidir. Bedenen sağlıklı olan eğer ruhen sağlıklı değilse tam bir sağlıklılık durumundan söz edilemez. Ruhen sağlıklı olmak; zamanında, yeterli miktarda ve belli bir istikrar doğrultusunda karşılanmış ihtiyaçlarla mümkündür. Ebeveyn olmanın en temel gereklerinden biri işte bu ihtiyaçların karşılanmasında sorumluluk sahibi olmaktan geçer. Doğurmak ya da sadece maddi ihtiyaçlarını karşılamak yeterli değildir. “Yediğiniz önünüzde yemediğiniz ardınızda, sabahtan akşama kadar sizin için çalışıyorum daha ne istiyorsunuz?” Diyen nice babalar (ve belki de anneler) tanıdım. Böyle bir soruya verilebilecek tek cevap; “aynı şekilde bana sevgini de gösterebildin mi?” diye sormaktır.

Çocukluk çağı ihtiyaçları yeterli düzeyde, istikrarlı bir biçimde ve zamanında karşılanmadığı takdirde ileri yaşlarda; başta kişiler arası ilişkilerde olmak üzere, bireysel psikolojide bazı sorunların yaşanmasına neden olmaktadır. Zamanında karşılanmamış ihtiyaçlar şemalar dediğimiz yapıların gelişmesine yol açar.

Şemalar, erken dönemdeki sorunlarla baş etme yolları olarak kabul edilebilir. Başlarda işe yarayan bu modeller zamanla uyum bozucu bir hal alabilir.

Acaba hangi deneyimler çocukluk çağı ihtiyaçlarının sonraki zamanlarda sorun oluşturmasına neden olur?

Bir ihtiyacın fazladan karşılanması en az karşılanmaması kadar etkilidir. Sevgi ihtiyacının giderilmemesi nasıl ki, duygusal yoksunluğa neden olabiliyorsa abartılı ilgi ve sevgi de benzer şekilde sonuçlanmakta, gösterilen sevgi ve ilgi hangi yoğunlukta olursa olsun yetersiz algılanmaktadır. Bu yüzden “iyi ve güzel olandan” ne az verilmeli, ne de abartılı olunmalıdır. Ölçülü davranmak ideal olandır. Az verilen duygusal yoksunluğa, fazla verilen de narsizme neden olabilir.İhtiyaçlar bu yüzden yeterli miktarda, istikrarlı bir şekilde karşılanmalıdır ki, arzu edilen sağlıklı hale ulaşılabilsin.

Bir başka deneyim, çocuğun erken dönemlerde travmatik durum ya da durumlarla karşı karşıya kalmasıdır. Çocuğun zarar gördüğü ve mağdur edildiği durumlar güvenlik algısının problemli gelişmesine yol açar. Güvenli bir çevrede yaşamadığını düşünen çocuk, daha temkinli olmaya ve korku yaşamaya eğilimli hale gelir. Güvensizlik, bu yöndeki şemaların gelişimine zemin hazırlar.

Model alma bir diğer erken dönem yaşam deneyimidir. Çocuklarımıza hangi yönde örnek olduğumuza bakmamız gerekiyor. Sadece davranışlar anlamında değil, düşünce, duygu ve deneyimler bakımından da çocuklar ebeveynleriyle özdeşim kurarlar. Aile içi iletişimde sergilenen davranış modellerinden bireysel özelliklerimize kadar hemen her konuda model alınıyor olduğumuzu unutmamalıyız.

Kısacası; ebeveynlik zor zanaattir. Çocuğumuzun bedenen ve ruhen sağlıklı bir geleceğe sahip olmasında biz ebeveynlere düşen sorumluluğu hakkıyla yerine getirmek durumundayız. İhtiyaçların maddi boyutlarının karşılanması yeterli değildir. Maddi ihtiyaçlar duygusal ihtiyaçlarla bir bütünlük içinde karşılanmalıdır.

Yazının devamı...

Mahşerin beş atlısı

Düşüncelerimiz görünen o ki mahşerin beş atlısından en önde geleni. Biraz sonra bu beş atlıyı açıklayacağım. Gerçi birinin diğerine üstünlüğü yok, her biri kendi içinde ayrı bir etkinliğe sahip olsa da, sanki yine düşünceler daha bir ön plandaymış gibi görünüyor.

Biz insanlar yani düşünen varlıklar, yaşadığımız olaylar ve maruz kaldığımız durumları takiben içinde beden tepkilerimizin de yer aldığı duygusal ve davranışsal süreçler yaşarız. Yaşanılan durum ve olayların bir sonucu olarak kabul edilen bu etkileşimde, herhangi bir farkındalık vetiresi yer almadığı zamanlar, sanki bu sonucun direkt olarak olaylar ve insanların kendilerinden doğal bir şekilde neşet ettiğini ifade ederiz. Oysa gerçek acaba böyle mi?

Günlük yaşam içindeki etkileşimlerde görev alan ve benim mahşerin beş atlısı olarak tanımladığım durum; çevresel faktörler (yaşanan olaylar), düşünceler, duygular, davranışlar ve bedensel tepkilerden oluşmaktadır. Yaşadığınız her olay ve maruz kaldığınız durumlarda bu beşlinin etkisini görebilirsiniz. Olay ve duruma bağlı olarak biri diğerinin önünde yer alabilir ancak bu diğerlerinin önemini azaltmaz. Bir an için dört köşesinde birer ayağı olan, dört ayaklı bir sehpa düşünün. Bu sehpanın her bir ayağının üstlendiği sorumluluk için %25’ lik bir yükten söz edebiliriz. Bu ayaklardan biri kırılsa etki derecesi için dörtte bir kayıpla bir sorun olmayacağı ve her hangi bir müdahaleye gerek duyulmadan sehpanın aynı pozisyonda kalacağı söylenebilir. Öyle ya, sadece dört ayaktan birinde sorun var! Ancak takdir edersiniz ki, durum hiç öyle olmuyor; o sehpa kırık olan ayak tarafından yere doğru bir düşüş yaşıyor. Kaba etki açısından baktığımızda aslında bir sorun yaşanmaması gerekiyordu. Ancak etkililik açısından değerlendirdiğimizde o bir tek ayağın etkisi sonuç itibariyle totalde topyekûn bir değişime neden oluyor. Ya oraya bu yeni duruma göre farklı bir pozisyon vermelisiniz ya da o artık dört ayaklı değil üçayaklı, denge merkezi tekrardan düzenlenmiş bir sehpa olacaktır.

İşte sözünü ettiğim mahşerin beş atlısı metaforundaki her bir unsur aynı böyle etkililik içindedir. Birini diğerine yeğ tutmak mümkün değildir. Biri diğerlerini pekâlâ etkileyebilmekte ve aynı zamanda sonuç üzerinde de etki meydana getirmektedir.

Bu beşlinin kendi aralarındaki etkileşimini şöyle bir örnekle açıklamaya çalışayım: varsayın ki, müdürünüz yanınızdan geçerken yüzünüze bakmadan sizi odasına çağırdı (olay/durum). Aklınızdan ilk geçen şey (bu bir imge de olabilir) sizin otomatik düşüncenizdir. Bu düşünce şu şekilde belirmiş olabilir; “eyvah kesin kötü bir şey olacak, adam yüzüme bile bakmadı”. O an, hemen oracıkta aklınıza gelen bu düşünceye “otomatik düşünce” diyoruz. Bu düşünce duruma özgüdür ve herhangi bir işlemden geçirilmemiştir. Aklımıza ilk geldiği hali ile otomatikman doğru kabul edilmiştir. Bu bazen sadece düşünce olarak değil, bir imge olarak da ortaya çıkabilir. Sonraki aşamada bu şekildeki düşünceyi bir duygu takip eder; o an orada içinizde bir sıkıntı belirebilir, belki de olabileceklerden korkarsınız. Bir taraftan düşüncelerin, diğer taraftan duyguların eşlik ettiği bu duruma son şekli davranışlar ve beden tepkileriniz verecektir. Bu arada kalbinizde çarpıntı ve sık nefes alma ve belki de ellerinizde titreme v.b. beden tepkileri gelişebilir. Davranışsal olarak da; elinizin ayağınızın karışması çevrenizdeki çalışma arkadaşlarınızdan yardım talebi ve hızlıca müdürün odasına yönelme davranışları sergileyebilirsiniz. Yavaş çekimde olası durumları dile getirmeye çalıştığım bu olayda, söz konusu aşamalar kısa süre içerisinde gerçekleşebilir.

Burada şöyle bir soru akla gelebilir. Peki, öyleyse bu gibi durumlarda herkes aynı tepkiyi mi verir, aynı belirtileri mi yaşar? Elbette hayır. Aynı durumu yaşayan bir başka çalışan daha farklı tepkiler verebilir. Zaten bu yüzden o düşünceler kişilere özgüdür. Hatta kişiden kişiye değişim söz konusu olduğu gibi, aynı kişide durumdan duruma da bir değişim söz konusu olabilir. Burada dikkat edilecek konu; olaylardan daha çok, yaşananlara yüklenen anlamın dört ana unsur üzerinde etkili olduğudur. Bizler olaylar karşısında dört ana konuda savaş veririz. Bunlar; düşünsel, duygusal, bedensel ve davranışsal alanlarımızdır. Bu dörtlü üzerinde olayların bizatihi kendilerinden çok, olaylara ilişkin yaptığımız yorumlar ve onları algılama biçimimizin etkili olduğuna lütfen dikkat ediniz.

Uzun sözün kısası; bakış açınız her şeyi değiştirebilir! Aklınızdan ilk geçenin mutlak doğru olduğunu nereden biliyorsunuz? Unutmayın, bir farklı bakış ve bir farklı sonuç mutlaka vardır.

Yazının devamı...

Değişim bizimle başlar

Güncel veriler başta İzmir olmak üzere, ilimiz ve çevre illerde boşanma oranlarının yüksek olduğunu göstermektedir. TÜİK-2015 verileri en fazla boşanmanın evliliğin ilk 5 yılında gerçekleştiğini göstermektedir. Boşanma yüzdeliği içinde ilk 5 yıla ait oran yaklaşık %36 olup, ikinci 5 yılı dikkate aldığımızda bu rakam %50’nin üzerinde gerçekleşmektedir.

Yukarıdaki veriler bize aile içinde ya da çiftler bakımından bazı şeylerin iyiye gitmediğini göstermektedir. Her şeyden önce İzmir, Denizli, Aydın, Muğla ve Antalya gibi yakın illerde gerçekleşen yüksek boşanma oranları hem psikolojik hem de sosyolojik anlamda ele alınmayı gerektiren bir durumdur. Bu yüzden aile terapileri ve danışmanlıklar bölgemiz insanı açısından ayrıca bir öneme sahiptir. Ne var ki, bu konuda diğer ülkelerden daha geride yer almaktayız. Psikologlara ya da psikiyatristlere başvuru oranları diğer gelişmiş ülkelere kıyasla maalesef çok düşük düzeyde kalmaktadır.

Öte yandan psikologlara müracaat edenlerin bu müracaatlarından ne yönde bir kazanım elde ettikleri de sorgulanmalıdır. Her terapi seansında şikayetler dinlenir, kişiler içlerinde olanları döker ve bazı önerilerle ufak bir takım değişiklikler yaşanır ve aile bireyleri mutlu ve rahatlamış bir şekilde evlerine geri döner. Ancak kısa vadedeki bu değişim çoğu zaman yeni bir kavga ile tersine döner. Tam bu noktada esaslı değişim için gerekli olan uygulamalar es geçilir, değişim potansiyeline dair katı yargılar kalıcı değişimi önleyerek onca çabanın boşa çıkmasına neden olur. Özellikle erkekler psikoterapiye çoğu zaman soğuk bakmakta; üstünü örtme, inkâr ya da yansıtma yöntemleriyle kaçınmaktadırlar. Bize müracaat edenlerin çoğunluğunu bayanların oluşturması, bayanların sorunlu olmalarından çok aksine terapi alacak kadar cesur ve sorunlarının farkında olmalarından kaynaklanmaktadır. İnkâr ya da farklı yollar orta ve uzun vadede tahmin edileceği üzere olumlu sonuçlanmamaktadır.

Aile ve çift terapilerinde beraberce başlayan süreç maalesef kimi zaman tek taraflı sonuçlanabilmektedir. Özellikle elde ettiğini düşündüğü kazanımların elinden uçup gitmekte olduğunu varsayan taraf terapiyi sabote etmeye başlar ve nihayet terapi son bulur. Terapi sürecinde oluşan farkındalık çoğu zaman bir can simidi gibi yetişse de bazen bu olumsuz son önlenememektedir. Bu yüzden hiç değilse aradaki anlaşmazlıklar bir terapist desteğine ihtiyaç duyar hale geldiğinde, yan çizilmemeli ve aile birliği açısından terapiye katkıda bulunulmalıdır.

Ailede bir sorun varsa bu asla tek taraflı olamaz. Sorunun içinde pay hangi tarafın lehinedir onu bilemem ama tek taraflı olmadığının garantisini verebilirim. Ortada bir sorun varsa, bu sorunu ötekine yüklemek son derece kolaydır. Hiç kimse yoğurdum ekşi demez. Ancak bu gerçeği değiştirmez. Sorunlar nasıl ki tek taraflı değilse çözüm de tek taraflı olmayacaktır. Aile üyelerinin ya da çiftlerin terapiye birlikte katılımı, sorunun çözülmesi bakımından mutlak bir gerekliliktir.

Aileyi oluşturan bireylerin değişim yaşaması kolay değildir. Bireysel patolojilerin varlığında bu daha zor olmaktadır. Ancak bu, değişim yaşanmayacağı anlamına gelmez. Eşlerden sadece birinin devam ettiği terapilerde olumlu sonuç elde edilemeyeceği zannedilse de kararlılıkla sürdürülen bireysel değişim, ailenin diğer fertleri üzerinde etkili olmakta ve çoğu zaman arzu edilen sonuca ulaşılmaktadır. Burada belki de terapiye hangi amaçla gidildiğinin farkında olunması gerektiğini bir kez daha ifade etmek gerekir. Bireyler ya da eşler terapiye sanki daha çok değişim için değil de haklılıklarını kanıtlamak ya da haksızlığa uğradıklarını göstermek için gelmektedirler. Bu kısır bir tartışmanın yaşanmasına yol açar. Oluşan döngüde çıkışı bulmak zorlaşır. Çift terapisine gelenler, eşlerinin değişmesini istediklerinde onlara; değişimin bizden başlaması gerektiğini, bunu başarabildiğimiz ölçüde diğerlerinin değişim yaşamasını bekleyebileceğimizi hatırlatırım.

Biz değişirsek ancak, değişikliğe yol açabiliriz.

Yazının devamı...

Siz kim için çalışıyorsunuz?

Başlığa bakarsanız meşhur Hollywood filmlerinden söz edeceğimi düşünebilirsiniz. Amacım elbette böyle bir şey değil. Merak etmeyin, her zaman olduğu gibi yine en iyi bildiğimi düşündüğüm alanın dışına çıkmayacağım.

Yıllardan beri aklımı meşgul eden bir soru bu aslında. Danışanlarıma da sorarım arada bir; “siz kim için çalışıyorsunuz?” diye. Özellikle öteki ile sorunu olanlara. Gerçi bir diğeri ile sorunu olmayan mı var, hep zaten sorun diğerlerinde değil mi? Neyse konumuz bu değil.

Bazen diğerine yardım edelim derken, o diğerinin içişlerine karıştığımız olur. Bunu çoğu zaman farkında olmadan yaparız. Çıkış nedeni yardım olduğu için aksi pek düşünülmez.

Geçen gün bir danışanım komşusunun kısa süre içerisinde terapiye gelmesi gerektiğini ona çok acıdığını söyledi. “Peki, bunu kendisi istiyor mu, kendisinin bu yönde sizden bir isteği oldu mu?” “Hayır. Bunu ben düşünüyorum”. “Peki, konu sizinle ilişkili mi?” “Yoo hayır, benimle alakalı değil. Hatta belki de en iyi anlaştığı kişilerden biri benim. Ben sadece onun daha mutlu bir insan olmasını istiyorum”.

Dıştan bakıldığında son derece insani bir yaklaşım gibi duruyor. Belki de gerçekten öyle ama, böyle bir yönlendirme tamamen karşınızdaki kişinin içişlerine karışmak olur. Bu onun bileceği ve talep edebileceği bir durumdur. Biz bir başkasının yaşamına karışmak durumunda değiliz. Yanlış anlaşılmasın, çevrenizdekilere yardım etmeyin demiyorum. Bu konuda önerileriniz olabilir. Ama bu öneri sınırında kalmalı daha öteye geçmemelidir. Yoksa o tuzağa düşer, karşınızdakinin yerini almaya kalkışırsınız. Bu empatik olmadığı gibi etik de değildir. Karşınızdakini anlamayı hedefleyen empati ile de bunu karıştırmamak gerekir.

Roller değiştiğinde sıkıntılar ortaya çıkmaya başlar. Özellikle diğerinin yerine düşünmeye başladığınızda ya da onun adına kararlar almaya kalktığınızda bu kaş yapayım derken göz çıkartma anlamına gelir. İlişkiler ve iletişimde uzaklaşmaya neden olan bu tutum daha çok kendini şu cümle ile açık eder; “….olmalı, ya da; …..olmamalı”. Gereklilik kipleri ile yaptığınız konuşmalar ya da oluşturduğunuz düşünceler var ise işte orada dikkatli olmalısınız. Öneri başka, gereklilik kipi ile diğerinin nasıl olması gerektiğine dair verecek olduğunuz karar başkadır. Sözünü ettiğim tuzak işte bu gerekliliğin altında yatmaktadır.

Üstelik böyle bir durum her iki tarafa da yaramamaktadır. Biri yardım etmeyi düşündüğü bir çabadan dolayı ters yüz edildiğinden, diğeri yetersiz ve değersiz görüldüğünden, her ikisi de anlaşılamadığından yakınır. Kısacası, bu işte pek kazanan olmaz. Bu nafile çabanın içine düşen yardımsever kişi, tüm bu süreçte aynı zamanda kendisinden uzaklaşmakta fakat çoğu kez bunun farkında olmamaktadır. Herkes kendi için en doğru kararı verir. Öneriler bir nasihat anlatımının dışında seçenekler sunmakla sınırlı tutulursa sorun olmaz. Aksi takdirde iyilik, hoşluk ve güzellik beklenen etkileşimler, gerginlik, huzursuzluk ve çirkinliklerle son bulur.

Arada bir bile olsa bir an için şöyle kendinizle baş başa kalın ve şu soruyu sorun; “bugün kaç kez başkalarının içişlerine karışmış, ya da bugün kim ya da kimler için çalışmış olabilirim?” Muhtemelen bu soru sizde bir farkındalık meydana getirecektir. Bazen şaşırtıcı sonuçlarla karşılaştığınız olacaktır; Düşünsel olarak neredeyse zamanınızın büyük bir bölümünü, günlük enerjinizin neredeyse tamamını başkalarının içişlerine karışmakla ziyan ediyorsunuz.

Kendi işinizi yapmaya ve dolayısıyla kendiniz olmaya ne dersiniz?

Yazının devamı...

Pozitif psikoloji pozitif psikoterapi

Bir süredir terapilere devam eden bayan danışanım yüzü bu gelişinde, bir hafta önce verdiğim ev ödevinin etkisiyle olacak, tebessüm ile hafif sertlik arasında ne yapacağını tam kestiremeyen ürkek bir tavır sergiler gibiydi… “Görüyorsunuz ki, yüzüme tebessüm çok da iyi yakışmıyor, tam beceremiyorum gülmeyi…” dedi kısık sesle. Bir bakıma söyledikleri yanlış değildi. Ancak gülmek herkes içindi ve aslında istendiğinde başarılabilirdi. Üstelik kendisi açısından ilk bir haftalık uygulamalar için elde edilen sonuç azımsanmayacak boyutlardaydı…

Bu hafta nasıl hissettin diye sorduğumda; önceki haftalara kıyasla iyi olduğundan söz ederek başladı konuşmaya. “Daha iyiydim. Ne yalan söyleyeyim bana başlangıçta biraz zor geldi her sabah aynanın karşısına geçip gülme egzersizleri yapmak. Ancak daha sonraları gün içinde birkaç kez kendi kendime güldüğümü fark ettiğimde bu iş olacak galiba dedim. Her ne kadar yüzüme tam oturmasa ve hala içimden bir ses bunun sadece yapmacık ve geçici bir şey olduğunu söylese de… Ben sabırla söylediklerinizi uygulamaya devam ettim. Bu hafta biraz farklıydı gerçekten…” (Buradan, “siz gülün sorunlarınız bitsin!” sonucunu sanırım çıkartmamışsınızdır. Böylesine basit ve büyülü bir şey yok ve asla olmayacak!)

Gülmek, tebessüm etmek, (genel tabiriyle mizah) yaşama olumlu bir pencereden bakabilmek son yıllarda popülaritesi artan yeni bir psikoloji ekolünün temel unsurlarından bazıları olarak kabul ediliyor. Pozitif psikoloji adıyla psikoloji dünyasındaki yerini alan bu yeni dal (1998. Martin SELİGMAN), ileriki yıllarda adından çok söz ettireceğe benziyor.

Pozitif psikoloji deyince buradan hemen Polyannacılık anlaşılmasın. Ya da vur patlasın, çal oynasın sonucu çıkartılmasın. Kaldı ki, zaten pozitif psikolojinin bu yönde bir söylemi de yok. Pozitif psikoloji sadece olumlu cümleler ve olumlu duygularla sınırlı değildir. Aksine farkındalık temelli, olaylara daha geniş perspektiften bakmayı yeğleyen, katılımcı, kreatif ve gerçekçi bir ekoldür. Öncelik gerçekliği bütün çıplaklığı içinde kabul edip, acaba kişinin (ve elbette toplumun) olumlu yönleri nelerdir ve bunları geliştirmek için neler yapılabilir hedefi üzerine kuruludur. Pozitife odaklanmak hayal aleminde, olumlama cümleleriyle (bazı kişisel gelişimcilerin yaptığı gibi; olumlama cümlelerinin ardına sığınmak değil.) yeni heyecanlara yelken açmak demek değildir.

Pozitif psikoloji bireysel bağlamda, bir takım hasletlerle (ki bazılarını unuttuk…) kişilerin kendi olgunlaşma süreçlerinin sağlıklı bir zeminde geliştirilmesine imkân tanımayı hedefler. Pozitif psikoloji; kişilerin bireysel iyi oluşları, olumlu duygulanım, iyimserlik, umut, psikolojik dayanıklılık, yaşamın hedef ve anlamı ve güçlü özellikler üzerine kuruludur. Yaşamın anlamlılığını mutluluk, ferahlık, memnuniyet, nezaket, şükür, şefkat ve vermenin erdemi gibi kimi hümanistik unsurlar üzerinden değerlendirir.

Bu konuyu içinde bir miktar özeleştiri de barındıran ve yukarıda anlatılanların bir özeti niteliğindeki Seligman’ın bir yazısıyla sonlandırmak istiyorum: “Pozitif Psikoloji hareketinin mesajı, bizim alanımızın deforme olduğunu hatırlatmaktadır. Psikoloji sadece hastalığın, zayıflığın ve zararın incelenmesi değildir; ayrıca güçlü yanların ve iyi özelliklerin de (Erdem) incelenmesidir. Tedavi sadece yanlış olanı onarmak değil, ayrıca doğru olanın inşasıdır. Psikoloji sadece hastalık veya sağlık ile ilgili değil; iş, eğitim, içgörü, sevgi, gelişim ve oyun ile ilgilidir. Pozitif psikoloji, en iyinin arayışında, hüsnükuruntuya, kendi kendini aldatmaya veya el sallamaya bel bağlamaz; bunun yerine insanın davranışının tüm karmaşıklığıyla sunduğu kendine özgün sorunlara bilimsel yöntemdeki en iyiyi uyarlamaya çalışır.” (Pozitif Psikoloji. Shf.6. Nobel Yayıncılık).

Yazının devamı...

derdini söyleyen derman bulur

“Derdini söyleyen derman bulur”

Kaliforniya üniversitesinin özgül fobiler için yaptığı bir araştırmada çarpıcı sonuçlar elde edilmiş. Star Gazetesi haberi şu şekilde vermiş (Kaliforniya Üniversitesinin İnternet adresinde de var…); “tam olarak sebebini anlamasalar da örümcekten korkanların fark yarattığını vurguladı. Bilim adamları, sonuçlardan yola çıkarak, bu yaklaşımın tecavüz mağdurları, aile içi şiddete maruz kalanlar ya da savaştan dönen askerlere faydalı olup olmayacağını araştırdıklarını belirtti.” Kimi atasözlerimiz farklı anlamlara çekilip asıl mecrasından uzaklaştırılıyorsa da “derdini söyleyen derman bulur” sözü bu çalışmada anlamını bulmaktadır.

Bu sonuç bir başka bakışla pozitif psikoloji ve meslek dışı şarlatanların elinde adeta paçavraya dönen “olumlamaların” da pabucunu dama atmış oldu. Pozitif psikolojiyi bihakkın uygulayanlara sözüm yok. İşin esasında zaten, pozitif psikoloji sorunu yok saymaz. Üstelik sadece Pollyanna’cılık yapmak da değildir.

Kendini psikoterapist sanan bazılarının eğip bükerek kendilerine yonttukları uygulama modelleriyle olumlamaların kişileri aslında nereye götürdükleri bu çalışma ile bir kez daha tescillenmiş oldu. “Yok canım ne var bunda?...” ya da “her şeye iyi bak geç o da mı dert” ve hatta “ben korkmuyorum, ben korkmuyorum” nakaratlarının en azından bu çalışma gerçeğinde, sorunların çözümü için doğru bir yaklaşım gibi görünmediği söylenebilir. Sorun varsa o sorunu bütün çıplaklığı içinde görmek ve kabul etmek ama hemen sonra mutlaka çözüme odaklanmak en gerçekçi yaklaşım gibi görünmektedir. Çözüm, sorunu yok saymak ya da palyatif yöntemlere başvurmakla sağlanamaz. Bu konuda yeni uygulamaları ile farkındalık terapilerinin etkinliği her geçen gün artmaktadır.

Danışanlar geldikleri ilk seanstan sonra psikolojilerinde oluşan iyileşme karşısında çoğu zaman şaşırıp, nedenini anlamaya çalışırlar. Yine bu ve bu konuda daha önce yapılan çalışmalar sorunu görüp paylaşmanın (dile getirmenin) tedaviye yönelik ne denli olumlu yansımaları olduğunu gösteriyor.İlk seansta, aslında seansa sorun olarak getirdikleri hiçbir şeyin sorun olmaktan çıkmadığı, halen oracıkta bütün canlılıklarıyla durdukları o kısa süre içerisinde, gerçekten neler değişti de bu danışanlar rahatlama hissettiler acaba?... Bir danışanımın “…daha önce gittiğim doktorlar da dinleyip, anlattıklarıma değer verselerdi sanıyorum sorunumu çözmüş olurdum…” sözü aslında her şeyi açık seçik ortaya koyuyor. İşte bu yüzden her hastaya gereken sürede zaman ayrılmalıdır. Bu zamanı ayırmadığınızda onun gerçek sorununa nasıl vakıf olabileceksiniz? Bu yüzden, sorun üzerinde gerçekçi bakış açısıyla konuşmanın, sorunun farkında olmanın, fakat soruna odaklı kalmayarak çözüm için hedef belirleyip bu konuda elimizdeki verilerle, “ şimdi ben ne yapabilirim?” sorusuna cevap aramanın en doğru yaklaşımlardan biri olduğunu düşünüyorum.

Şüphesiz sadece terapiler değil, danışmanlıklar da çok önemlidir. Tedavinin sadece hekime ait bir uygulama olduğu zaten tartışmasız bir gerçektir. Ama danışmanlık adı altında yapılan bazı uygulamaların düpe düz tedavi olduğunu biliyoruz. Hekim ya da uzman psikolog olmayanların böyle bir işe kalkışmaları yasal olmamanın yanısıra insani de değildir. Halk olarak bu konuda her geçen gün bilinçlenmenin arttığını görüyoruz. Bundan bir süre önce bu köşede ele aldığım; “ilaçla Tedavi Efsanesi” konulu yazıma gelen mailler bunun en açık göstergesidir. Mail kutuma gelen yazılar, facebook ve twitter gibi sosyal medyada yazılanlar bu halkın artık gerçekten bilinçlenmeye başladığını gösteriyor.

Yeri gelmişken; danışmanlık ya da terapi, adı ne olursa olsun bu konuda eğitim almamış ve uygulayıcı konumunda olmayanlara müracaat etmeyiniz. Hiç kimse doğal terapist değildir. Hekim de olsa, psikolog da olsa bu konuda ekstra psikoterapi eğitimlerinden geçmiş olmalıdır.

Yazının devamı...

© Copyright 2019

Milliyet Gazetecilik ve Matbaacılık A.Ş.