MODA
GÜZELLİK
AİLE
SAĞLIK

kaçınmak ya da yüzleşmek

Kaçınmak ya da yüzleşmek

Yani?

Evet, kaçınma davranışı zaten tam da bu amaçla yapılır; rahatlamak! O an elde ettiğiniz kısa süreli rahatlığa karşın aslında hastalığınızın devam etmesini kabulleniyorsunuz.

Kaçınma davranışları; istenmeyen düşünce, duygu ve davranışlardan uzak durmak ya da tamamen kurtulmaya çalışmak amacıyla yapılırlar. Acı verici, sıkıntı doğurucu durumlarla karşılaşmamak adına o an için rahatlamak amacıyla kaçınma davranışında bulunulur. Daha çok fobik ve kaygılı durumlarda (OKB; takıntı hastalığı, sosyal fobi, özgül fobi, panik atak v.d.) karşımıza çıkar.

Kişi bu gibi durumlarda yaşayacak olduğunu öngördüğü kaygı ve korku ile baş edemeyeceğini düşünür, buna inanır. Bu yüzden sonucu kötü olacak bir durum için daha işin başında her hangi bir girişimde bulunmayarak kaçınma yolunu seçer. Her ne kadar ilk bakışta makul ve mantıklı gibi görünse de kaçınma davranışları sonuç itibariyle hastalığın ya da sorunun artarak devam etmesine yol açar. O an kısa süreli bir rahatlamanın gerçekleştiği doğrudur. Ancak sorun alttan alta devam etmektedir.

Bir başka bakış açısıyla; aslında hasta kısa süreliğine de olsa rahat hissetmeye o kadar çok ihtiyaç duymaktadır ki, sonuçta hastalığı uzun vadeye yaymış olsa bile o an oradaki rahatlık kendisi için hayati derecede önemli gibi görünmektedir. Ne hazindir ki, sonuç acının artmasından başka bir şey değildir.

Kaçınmak kabul etme tercihinizin tam karşısında duran davranış modelidir. Kişisel acı deneyimlerinden kurtulabilmek adına yapılan kaçınma davranışlarına harcanan enerji ve geçen zaman uzun vadede başka sorunların ortaya çıkmasına neden olur. Yukarıda adından söz ettiğim sorunların içinde yer aldığı hastalık grubu yani anksiyete (kaygı) bozukluklarında en temel davranış modeli kaçınmadır. Kaygının doğuracağı rahatsızlık hissi ile karşılaşmamak adına kişi kaçınarak rahatlama yolunu seçer.

Kimileri kaçınma amacıyla farklı yollara başvurabilirler. Madde kullanımı, alkol, sigara ve ilaç bağımlılığı buna örnek verilebilir. İlacını (Xanax) almadan dışarıya çıkamayan danışanım için ilaç farmakolojik etkisinden çok güvenlik nesnesi olarak bir anlam ifade ediyordu. İşlevsel olmayan bu gibi yöntemler belki kısa süreliğine geçici bir yarar sağlayabilirler. Ancak uzun vadedeki etkileri daha çok acı ve daha çok hastalık yönünde olacaktır.

Aslında kaygı ve korkuların eşlik ettiği psikolojik sorunların hemen tamamı “korkak köpek” gibidir. Sokak köpeğinden korkar da kaçmaya başlarsanız o sizi arkanızdan kovalar. Ama durup geriye doğru baktığınızda ve hele bir de karşı bir hamle ile üstüne gitme davranışında bulunduğunuzda önce duraksar daha sonra kuyruğunu kıstırarak oradan uzaklaşır. Kaygı ve korku bozukluklarının özündeki “korkmaktan korkmak” işte bu yüzden korkak köpek gibidir. Kaçarsanız korkunuz artarak devam eder. Yüzleşir ya da üstüne gitme cesareti gösterirseniz belki başlangıçta bir süre sıkıntı yaşarsınız ancak orta ve uzun vadede mutlaka kazanan siz olursunuz.

Korkmaktan korkmaya başladığımızın farkında olduğumuz bilinçli farkındalık dünyamız geliştikçe kısa gün kârı yerine yüzleşme ve üstüne gitmeyi seçebilecek cesarete ulaşabileceğiz.

Yazının devamı...

Lütfen bana aşkımı unutturun

Lütfen bana aşkımı unutturun

Henüz bekleme salonunda sırasının gelmesini beklerken gözüm ona ilişti, içeridekilerden sadece o, gönlündeki fırtınanın göz pınarlarından gürül gürül akmasına mani olamamıştı. Hüzünlüydü besbelli. Diğer danışanımı uğurladıktan hemen sonra ara vermeden buyur ettim. Sessizce ve ürkek bakışlarla içeriye süzülüverdi. Koltuğa adeta yığıldı. Nicedir elinde tuttuğu kâğıt mendil şekilden şekle girmiş, un ufak olmuş bir haldeydi ve o hala gözyaşı dökmeye devam ediyordu.

Söyleyecekti bir şeyler söylemesine ama buna gözyaşları mani oluyor içini çekmekten sözlerine bir türlü başlayamıyordu. Ben birkaç söz mırıldandım ise de o anlar için ne kadar işe yaradı bilemiyorum. Bu tür durumlarda benim de karşı aktarımlarım olur doğal olarak; kimi zaman sadece sessizce kalıp dinlemeyi ama illaki o sessizliğin derinliğini yaşamayı isterim. Öyle de yaptım. Kısa bir sessizlikten sonra; “Ne olursa olsun sizi dinlemeye ve anlamaya hazırım ne kadar derin bir acı çektiğinizi o kadar içten ve samimice gösteriyorsunuz ki…” diyerek seansa başlamış oldum.

Biraz rahatlamış olacak ki, o buruşmuş ve kendinden geçmiş, dile gelse neler neler anlatacak minnacık kağıt mendiliyle göz pınarlarındaki son damlaları da sildikten sonra; “lütfen bana onu nasıl unutacağımı söyleyin, sizden başka hiçbir şey istemiyorum. Onu unutayım yeter. Koskoca 3 yıl dile kolay, olmuyor işte bir türlü unutamıyorum. Gece yatıyorum rüyalarımda, gündüz uyanıyorum hep aklımda… Ne yaparsam yapayım onu bir türlü unutamadım. Lütfen bana yardımcı olun…”

Bu tür edilgen yaklaşımlı ve bir miktar zavallı (ve/ veya mağdur) olma algısının göze çarptığı olgularda başlangıç itibariyle ego güçlendirici yaklaşım sergilemeyi tercih ederim. Ne var ki karşınızda bütünüyle eriyip biten, yaşam damarları adeta kurumuş bir insan vardır ve bu yüzden de işiniz çok zordur. Ne bulacaksınız o kederli yaşamın içinde de onu çıkartıp bir güç olarak gösterip tekrar yerli yerine yerleştireceksiniz. Bu o kadar kolay olmaz genellikle. Ben de bu defa aşkın iç dünyamızdaki ağırlığından, onun acıtarak olgunlaştırıcı boyutundan, insanın acıyla olgunlaşma ve bütünleşme sürecinden söz etmek istedim.

…Unutmak mı? Niçin unutuyor muşuz, niçin unutmamız gerekiyormuş ne mecburiyetimiz var? Neden korkuyoruz da onu bir daha hatırlamak istemiyoruz? İnsan sevdiğini niçin unutmak ister? Sen belki özelde Ali ile bir arkadaşlık yaşadın. Peki, yaşadığın en nihayetinde neydi? Bir aşktı değil mi? Peki öyleyse söyler misin aşkın nesinden korkuyoruz da unutmak istiyoruz? Ali ile olan süreç için evet ama aşkı unutmaya hayır. Bu konuda yaşayacağın her acıyı bir şifa belleyeceksin, acıyla adeta yoğrulacaksın, senin acını gören işte aşkı bir çiçek gibi değil adeta bir kurşun gibi yaşayan maşuk diyecekler. Aşkı bir kurşun gibi taşıyacaksın göğsünde, tıpkı Sezai Karakoç gibi. Üstad ne kadar güzel söylemiş Kara Yılan şiirinde; “Ben aşkı göğsümde kurşun gibi taşıyorum.”

Aşkın aynı zamanda bir keder olduğunu bileceksin. Kederine en az kaderin kadar inanacaksın. Amma kederlenmeyeceksin. Kaderin gibi seveceksin kederini de…

Üzüleceksin, ağlayacaksın ama asla o gözyaşlarında boğulmayacaksın. Unutmak için harcayacak olduğun enerjini boşa harcama! Lakin, aşkın güzelliklerine keşfetmek yorucudur, yıpratıcıdır.

Gerçek aşka talip olanlar bütün bunlara da taliptirler aslında. Gerçek aşka talip olanlar; yanmaya, ıstıraba, gülün dikenine, pişmeye, örselenmeye, acı ve kedere de taliptirler. Ne var ki biz sadece aşkın görünen (yavan)yüzünde yıllarca oyalanır dururuz. Kendimizi avuturuz anlayacağın. Ama asıl olan budur işte.

Bu paylaştıklarımızı herkes anlamaz. Aşkın derin anlamından bîhaber günümüz dünyası aşıklarından olma sakın. Görüyorum; şükür ki sen onlardan değilsin, kıymetini bil, aşkını sev.

Seni saf bulanlar olacaktır. Gül geç, kederlenme. Çünkü onlar nasipsizlerdendir!

* Bu yazı, Sn. Dr. Mustafa Ulusoy’un “Evlilikler, Yalnızlıklar, Umutlar” kitabından esintilerle kaleme alınmıştır…)

Yazının devamı...

yapmak ya da yapmamak

Yapmak ya da yapmamak

Jon Kabat-Zinn farkındalığa ulaşmak için 7 kuraldan söz eder. Her biri bir diğerinden önemli kurallar yaşamı yaşanır kılmak adına önem arz etmektedir.

Yargısızlığın, kabul etme tercihinde bulunabilmenin, sabretmenin, güvenli bir yaşam içinde olmanın, hırstan arınmış bir yaşam sürdürmenin, her sabah yeniden kurulan dünyaya her sabah taze bir başlangıçla merhaba diyebilecek acemi bir beyne sahip olmanın ve nihayet işleri oluruna bırakabilme cesareti gösterebilmenin farkındalığa ve anda olabilmeye giden yolun temel taşları olduğundan dem vurur Zinn…

Ne var ki geriye dönüp baktığımızda bu özellikleri kullanmadığımız gerçeği ile karşılaşırız. Anda olmak yerine, geçmişin tozlu raflarında eşelenirken ya da geleceğin belirsizliğinde debelenirken buluruz kendimizi. Heyhat! Tüm bunlar yaşanırken “şimdi”, çoktan tarihteki yerini almış olur. Şimdide kalmak oysa son derece önemlidir. Anı yaşamak, anı değerlendirmek ancak anın farkındalığıyla mümkün olur.

Danışanlarımla terapi süreçlerinde davranışsal bazı çalışmalar yapmamız gerekir. Genelde bu zamanlarda pratiğe yönelik dirençlerle karşılaşırız. Pratik yapmadan hemen kısa yoldan bir şeyler elde etmenin kolaylığına kaçmak isterler. İşte o zaman bu 7 kuralı oturur onlarla konuşurum. Her bir kuralın yaşantımıza kattıklarından yaşamdan örneklerle tartışırız, konuşuruz. O vakit genelde farkındalığın bizatihi kendisini yaşar danışanlarım. İçlerinden sadece sabretmenin bile yaşantımız içindeki önemini fark ettiğimizde şaşırır kalırız. Gelin görün ki, günlük yaşam içinde tam da beceremediğimiz, ya da yanlış uyguladığımız bir haslettir sabır…

Pratik yapmayı hayata uygulamaktan farklı görenler yapıp bırakma eğiliminde olurlar. Bisiklete binmeyi öğrendikten sonra bir daha bisiklete binmeyenler gibi. Bir görev algısı içinde sadece işe odaklanmak içselleştirmenin önünde bir engel gibi işlev görür. Oysa bir davranışın uyumsal serüveni onu içselleştirmekle başlar. İçselleştirme de davranışa kendinden bir şeyler katmakla gerçekleşir.

Uygulamak, deneme yapmak demek değildir. Böyle kabul edersek bu durum semantik bir yanlışın içine düşmemize yol açar. Uygulamak; hayata uyarlamak, yaşarken o davranışı yaşamın içine yedirmek, monte etmek olarak algılanırsa yaşamın bizatihi kendisi pratik hale gelmiş olur. Olması gereken de budur.

Deneyip, olsa da olmasa da daha sonra bırakmak; dostlar alışverişte görsün misali görünüşte bir şeyler yapmaktan öte bir şey değildir. İnsanların çoğu tam bu noktada belki de bir iki cılız denemeden sonra vazgeçmeyi tercih edebiliyorlar. Üstelik bu tercihin çoğu zaman farkında da değiller. Oysa onlardan istenen sabırla hedeflediklerini elde edinceye kadar pratiğe devam etmektir. Sabırla ilmek ilmek örmektir bu süreci… Beklenti oluşturmak çoğu kez sonuçları olduğu haliyle kabul etmeyi engeller. Sürece odaklanmak sonuç ne olursa olsun; iyi, kötü, güzel, çirkin olduğu haliyle kabul etme cesaretini kazandırır insana. Denemek, ama sonuç alınsa da alınmasa da daha sonraki adımda vazgeçmek hem süreç hem de sonuç bakımından verimsiz bir durumdur. Pratiğe döküp yaşama monte edilmediği takdirde denemek cılız bir girişimden ibaret kalır. Ne sürece ne sonuca bir katkısı yoktur.

İnsanlar devamlı bir şekilde pratik yaptıklarında, elde ettikleri deneyimleri yaşamlarına uyarladıklarında, sürece kendiliklerinden bir şeyler kattıklarında ve bu konuda kararlı bir çaba içerisinde olduklarında; hem farkındalıkları artacak, hem de sağlıklı, başarılı, huzurlu, mutlu ve güvenli bir dünyanın içinde yaşıyor olacaklardır.

Yazının devamı...

Dövdüğünüz kadınlar erkekliğinizi ölçmez

Dövdüğünüz Kadınlar Erkekliğinizi Ölçmez!

Cuma günü yayınlanmak üzere yazımı henüz bitirip gazeteye göndermiştim ki, gazetenin birinde şu haberi görünce işin doğrusu irkildim. Şöyle bir mazide gezindim. Eşimle birlikte Denizli’ye yerleşme kararı verdiğimizde birbirimize ilk şu cümleyi söylemiştik; burası bir Ege kenti, Ege insanı kibardır, insana saygısı vardır v.b. (gerçi daha sonraki zamanlarda insanın insan olduğunu ve bölgelerin sadece bir yanılsamadan ibaret olduğunu maalesef anladık ama neyse…) cümlelerle konuşmamız devam etmişti. Üstelik İzmir daha bir Ege’dir değil mi? Ama gelin görün ki Emniyet Müdürlüğünün yayınladığı istatistiksel veriler bazı gerçeklerin çok farklı olduğunu gösteriyor.

“Kadına yönelik şiddet, 3 yıldır Türkiye’nin gündemini en çok meşgul eden konuların başında geliyor. İstatistiklere göre, aile içi şiddete maruz kalan kadın sayısı her yıl artıyor. Emniyet Genel Müdürlüğü, bu konuyla ilgili bir rapor hazırladı. Raporda, illere göre, ‘Eşim beni dövüyor’, ‘Eşim beni öldürecek’ gibi şikâyetlerle polise başvuranların sayısı yer aldı. Veriler ‘Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun’un yürürlüğe girdiği Mart 2012’den bu yana devletten koruma ve sığınma isteyen kadın sayısının arttığını gösteriyor. En dikkat çekici veri ise İzmir’in kadına şiddet karnesi. İzmir’de son sekiz ayda 4 bin 650 kadın, şiddet gördüğü için devletten koruma ve sığınma talep etti. Ankara’da 3 bin 900, İstanbul’da 2 bin 800, Antalya’da bin 350, Adana’da ise 950 kadın, şiddet gördüğü gerekçesiyle şikâyetçi oldu.” Yukarıdaki haber 31 Ekim tarihli Zaman Gazetesinin internet sitesinden alıntıdır.

Kimilerine şaşırtıcı gelen sonuca yönelik açıklamada; bölgede yaşayan kadınların haklarını daha iyi bilip savunmalarına dikkat çekilse de bunun yeterli ve tatminkâr bir açıklama olduğunu düşünmüyorum. Diğer bölgelerdeki kadınların haklarından bihaber olduğunu da düşünmüyorum. Üstelik bölge kadınlarının haklarından haberdar olmaları, bu bölgede kadına şiddet uygulamalarının diğer bölgelere fark atmış olduğu gerçeğini de ortadan kaldırmıyor. Bu şekilde insanlık dışı bir uygulama var ki, mağdurlar müracaat etmiş ve bu durum istatistiklere bu şekilde yansımış. Müracaatın fazla olması bu barbarlığın üstünü örtmüyor maalesef… Bir insanın bir diğer insana hangi gerekçe ile olursa olsun insanlık dışı bir muamelede bulunması kabul edilemez. Üstelik eşin ve /veya sevgilin diye kabul ettiğin bir kişiye böyle bir muameleyi nasıl reva görebilirsin, bu hangi vicdana sığar, hangi insanlığa?...

Konuya ilişkin alınan önlemler (sığınma evleri, uzaklaştırma v.b.) acil durumlar için yeterli olabilir belki… Ancak uzun vadede sorunu çözeceğini düşünmüyorum. Bireysel anlamda Ayşe’nin sorununu çözebilirsiniz. Peki, sesini dahi çıkartamayan Şerife bacının sorununu nasıl halledeceksiniz? O zavallının suçu müracaat edememek mi? Şikâyetini dahi dile getirememek mi? Arka sokaklarda neler yaşanmakta olduğundan ne kadar haberdarız acaba? Acil ve bir dizi polisiye önlemlerle bazı bireysel barbarlıkların önlenmesi başlangıç itibariyle uygun görülmekle birlikte, tez elden eğitime; özellikle kadınlarımızın eğitim ve kişisel hakları bakımından yeterince donanımlı hale getirilmelerine şiddetle ihtiyaç olduğu kanaatindeyim.

Burada olayları sadece feminen bakışla politize edenlere bir çift sözüm olacak; bu olaylar sizin gördüğünüz ve bazı amaçlarınıza alet ettiğiniz kadar basit değildir. Ortada canlar var. Gelecek bir neslin psikososyal etkilenimlerinden söz ediyoruz. Diğer bazı karşıtlarınızın karşı duruşlarına yol açacak tarzda sloganvari yaklaşımlarla , çözümü mümkün sorunları çıkmazların içine itmek hayırlı bir işe vesile olmak demek değildir. Eğer gerçekten ciddi bir şekilde ve samimice yardımcı olmak istiyorsak uzun ve zorlu bir yolculuk da olsa eğitimi ön plana almalı, cinsiyetten öte sorunu salt bir insanlık hakkı olarak görmeliyiz. Kişilerin görüşleri, cinsiyetleri ve kimlikleri ne olursa olsun artık bu noktada ortak hareket etmek gerektiği açıktır.

İkinci değinmem de soruna dini jargonla yaklaşanlara…Okumadan, tam öğrenmeden bu konuda dini öğretilerin tam neyi kastettiğini bilmeden tamamen kendinizden tarafa yontarak bir yaklaşım sunmanız doğru olamaz. Ortada cinsiyetten öte bir insanlık durumu (artık DRAMI oldu gerçi…) söz konusudur. Önce Peygamberimizin ve gerçek din büyüklerinin yaklaşımlarını doğru olarak okuyun, belleyin, isterseniz daha sonra gelin görüşelim.

Yazının devamı...

Bilinçli farkındalık ve İletişim

Bilinçli Farkındalık ve İletişim

Bilinçli farkındalık normal yaşamda sık denebilecek tekrarlarla yaptığımız yargılama ve yorumlamada bulunmak yerine çevremizde olup bitenleri olduğu gibi algılamakla sağlanır. Diğer bir değişle; yaşamakta olduğunuz âna ne sorusu ile yaklaşmaktır. Ne sorusu, içinde bulunulan ânı olduğu hali ile algılamaya ve anlamaya yarar. İçinde her hangi bir yorum barındırmaz. Her şey ve herkes olduğu hali ile kabul edilir.

Nasıl, niçin ve neden soruları ise içinde yorum barındırdığı kadar yargı da içerebilir. Kimi zaman bu soruların cevabı bizde değildir. Arkadaşım bana bunu nasıl yapar? Sorusunun cevabı kişide değil karşı taraftadır. En doğru şekilde arkadaşından alacağı cevap yerine soruyu kendisi cevaplamaya kalktığında kişi, gerçeklikten çok uzak sonuçlara ulaşabilir. Bazı düşünce hataları içine düşebilir. Aşırı genelleyici, felaketleştirici, önyargılı yorumlar iletişimin zedelenmesine ve zamanla kaybolmasına yol açabilir. Cevabı bizde olmayan sorulara karşılık vermeye kalktığımızda bilgisiz insanların düştüğü duruma düşeriz. Hem zaman hem de enerji kaybına yol açan bu durum istenilen sonuca ulaşmamıza engel olur. Bu yüzden cevabı bizde olmayan sorularla uğraşmak yerine zaman ve enerjimizi bilinçli farkındalığı anlamak ve uygulamaya ayırmamız daha doğru bir davranış olacaktır.

Bilinçli farkındalık aynı zamanda olmadığın bir şeye dönüşmeye kalkmamak, yani -mış gibi yapmamak, olduğun gibi olmak, olduğun gibi görünmektir. Büyüklenmeci kendilik içinde narsistik davranışlar sergileyenlerin yanında kendinizi nasıl hissettiğinizi düşünün bir an. Bu tarzdaki bir iletişimi ne kadar sürdürebilirsiniz? Kendilerini her daim öven kişiler bir süre sonra karşılarındakileri sıkmaya başlayacaklardır. Bu örnekte de görüldüğü üzere sağlıklı iletişimde kendin olmak önemli bir unsurdur. Bilinçli farkındalık içindeki ayrıcalıklı kişiler önce kendilerinin kim olduklarını bilirler ve var oldukları halleriyle kendilerini kabul ederler. Bu aynı zamanda özgüvene sahip oldukları anlamına gelir. Kendine güven sağlıklı ve erişkin erişkine iletişimde önemli bir faktördür.

Kliniğimde hemen her gün, temelinde iletişime yönelik sorunların yattığı şikâyetleri dinliyorum. Hem aile içi, hem de duygusal ilişkilerde yaşanan en önemli sorunlardan biri iletişim sorunlarıdır. Tarafların birbirlerini dinlememeleri ve anlamamaları bu sorunun temelini oluşturur. Dinlemiyoruz ki anlayalım. Dinlemek ve duymak için zaman ayırmamız gerekir. Orada olmak gerekir. Sadece bedenen değil ruhen de orada olmalıyız. Yani farkında olarak orada olmalı, o ânın içinde yaşamalıyız. Genel olarak -mış gibi yaptığımızdan maalesef bir türlü sağlıklı iletişim kuramıyor ve güzelim zamanları heba ediyoruz. Oysa, bilinçli farkındalıkla dinlemek anlamayı sağlayacaktır. Anlaşıldığını düşünen kişi kendini değerli hissedecektir.

Bilinçli farkındalık, Siegel’e göre benden bize geçişi sağlar. Tıpkı ailenin tanımı gibi; ben varlığında biz olabilmek… Bu bağlamda bilinçli farkındalık, empatik bir yaklaşımı da öncelemektedir. Empatik yaklaşım sağlıklı iletişimin olmazsa olmazlarındandır. Bu sayede hoşgörü çerçevesinde uzlaşma ve dayanışmadan yana tavır alabilir, mutlu bir benlik ve mutlu bir çevre içinde yaşamın tadına varabiliriz.

Bilinçli farkındalıkla yargısızlığı hedefleyen kişiler, zihinlerinin tertemiz kalmasına yardımcı olurlar. Çoğumuzun zihni, tıpkı eski bavulların, çerçöpün, ıvır zıvırın atıldığı tozlu tavan arası görünümünden pek de farklı değildir. Bu yüzden günümüze ait bir olayı değerlendirirken her defasında o çöp dünyasına geri döner bir türlü temiz algıya ulaşamayız. Bilinçli farkındalık o an ne yaptığımızı bize göstererek arınmış bir zihinle olayı algılama kolaylığı sağlar. İletişim için yargısızlık ve önyargısızlık özel bir öneme sahiptir. Kişileri olduğu gibi kabul edebilmek âlicenaplığı ancak bu sayede mümkün olabilir.

Kısacası; sağlıklı bir iletişim için bilinçli farkındalık son derece önemli olup, basit birkaç uygulama ile kolaylıkla hayatınıza dâhil edebilirsiniz. İnsan şunu da sormadan edemiyor; ülkeler ulusal düzeyde bilinçli farkındalığa ulaşmış olsalardı, uluslar arası arenada yaşanan şu son acılar acaba yaşanır mıydı?

Yazının devamı...

Bilinçli Farkındalık

Bilinçli Farkındalık

Bilinçli farkındalık; “dikkatin isteyerek ve bilerek şimdiki ana yöneltilmesine ve deneyimlerin yargılanmadan ve oldukları gibi kabullenmesine dayanan bir uyanıklık ve farkında olma durumudur (İyi Hissetme Sanatı. Diyojen Yayınları, 2015).” Bu tanımdan da anlaşılacağı üzere Bilinçli Farkındalık, daha fazla dikkat vermek değil, dikkati yönlendirme tarzınızı elinizdeki veri ve imkânlarla akıllıca ve bilinçli bir biçimde değişimleyebilmektir.

Bilinçli farkındalığı yaşamın içinde uygulayabilir olmak için öncelikle daha önceki bir yazımda da ifade ettiğim üzere yavaşlamak ya da sakin olmak ve hatta kimi zaman durmak gerekiyor. Hızla yaşamın akışına dalıp gittiğimizde çevremizdeki olup bitenlerden bîhaber kalıyoruz. Oysa farkında olmak bilinçli farkındalığın bir ön şartı gibidir. Bunun için de doğal olarak yavaşlamak yaşamı ağır çekimde izlemek gerekir. Ne var ki, günümüz dünyası bir hız dünyasıdır. Daima en önde olmayı, hemen ve çabuk olmayı zorunlu kılar. Yavaşlamak adeta cezalandırılan bir davranış modeli olarak görülür. Bu yüzden artık çok daha fazla oranlarda farkındalığa ihtiyacımız vardır.

Hızlı çalışan zihin karmaşıklaşır. “Acele işe şeytan karışır” derken atalarımız aslında çok önemli bir konuya temas etmişler. Karmaşık bir yapı içinde farkındalığı yaşamak mümkün değildir. Her taraf toz dumansa netlik yoktur. Kaos ortamında farkındalık, etrafın sakinleşmesi ve o karmaşanın son bulmasıyla mümkün hale gelir. Öte yandan sakinleşmek tembellik etmek değildir. Sakin olmak o ana odaklanıp ne olup bittiği hakkında yeterince bilgi sahibi olabilmektir. Sakin olmak; bilinçli ve amaçlı bir şekilde odaklanmak, “su akar, Türk bakar” değil de aksine akıp gidenin farkında olmayı sağlamaktır.

Bilinçli farkındalık kimi zaman durmayı bile gerektirir. Ana odaklanıp farkındalığın sağlanması harekete geçmek için bir yol olabilir. Bu yüzden o anda orada olabilmek hayatımızdaki birçok şeyi yakalayabilme avantajını verebilir bize… Aksi takdirde birçok değerli şey ve özellikle zaman elimizden uçup giderken, değişerek gelişmek için elimizde var olan fırsatların da eriyip yok olduğuna üzülerek tanıklık ederiz. Kısacası, yavaşlamak iyidir.

Bilinçli farkındalığın önemli niteliklerinden biri olarak kabul edilen; “yaşananları aktif ve katılımcı bir biçimde gözlemlemek” yine yavaşlamakla gerçekleştirilebilecek bir unsurdur. Bakmak görmek demek değildir. Görmek için bakmak fiiliyatına bilişsel unsurları eklemek gerekir. Bu duruma farkında olmadan ulaşmak çok zordur. Bir şeyin anlam ifade edebilmesi farkındalık dahilinde olmasıyla mümkündür. Kaldı ki, bilinçli farkındalıkta gözlemlemek sadece görsel uyaranlarla sınırlı değildir. O andaki, düşünsel, duygusal, davranışsal süreçler ve çevresel unsurlar hep dikkatli bir gözlemle farkındalık alanına alınabilir. Tıpkı bakmakla görmek arasındaki temel farkta olduğu gibi, burada kişiden beklenen, aktif ve katılımcı olmaktır.

Bilinçli farkındalık bir kez başladığında kesintisiz sürdürülebilen bir etkinlik değildir. Bu süreçte kimi zaman kopmaların yaşanması olağandır. Ancak her defasında bu kopmanın farkına varmak ve tekrar dikkati yönlendirmek bilinçli farkındalığın devamı açısından önemlidir. Anı yaşama noktasındaki beceriksizliğimiz; ya geçmişin tozlu raflarında aranırken, ya da geleceğin belirsizliğinde kaygılanırken ortaya çıkar ve bize stres faktörü olarak fatura edilir. Ne geçmiş, ne gelecek sadece şimdide olmak özel bir dikkati gerekli kılar. İşte tam bu noktada yargılamadan ve suçlamadan dağılan zaman algımızı şimdiye odaklamak doğru bir adım olacaktır.

Kadim öğretilerin her birinde temel bazı özellikler göze çarpar. Eşsiz kültürel zenginliğimizin köşe taşlarından olan Mevlana ve Yunus Emre; “anın farkına varmak” ve “kendini bilmek (kendin olmak)” konularında daima yol gösterici olmuşlardır. Yavaşlamak, sakin olmak, anda kalmak ve kendin olmak gibi sûfiliğin içinde yer alan kimi öğretilerin, bilinçli farkındalığın da temel nitelikleri arasında yer aldığını söylemek mümkündür. J.K.Zinn, “farkındalık bilinçli yaşama sanatıdır” derken, “kendin olmak” ve “olmadığınız bir şeye dönüşmeye kalkışmamak” bilgeliğine özel atıflarda bulunur. Mevlana’nın yıllar önce söylediği gibi…

Bize ait değerlerin daha fazla farkında olmak ortak bir noktada buluşmayı, aynı değilse bile benzer bir dili konuşmayı sağlayacaktır diye düşünüyorum. Her şeye rağmen…

Yazının devamı...

Aşk acısı tedavi edilir mi?

Aşk acısı nasıl tedavi edilir?

Aşk bir hastalık mıdır ki tedavi edilsin?

Aşk bir hastalık değildir elbette ancak kişilerce pekâlâ hastalık haline getirilebilir. Hele günümüz dünyasının magazin tezgâhında hazırlananlarına hangi gözle bakılacağını bir türlü değerlendiremiyorum. Sevginin muhteşem güzelliğine ve adanmışlığına ve bağlılığına karşılık, hastalıklı (patolojik) aşkta, belirgin bir bağımlılık söz konusudur. Hatta burada sevginin varlığını bile tartışabiliriz.

Kişi kendisi için değil de aşkı için yaşamaya başladığında, kendisinin varlığından öte onun varlığını içselleştirmeye başladığında tehlike çanları çalıyor demektir. Başlangıç itibariyle bu durum takdirle karşılansa da uzun vadede sorunların çıkmasına engel olamamaktadır. İçinde kendine özel bir değerlilik hissetmeyen birey bu sürecin devamı noktasında istekli olmaz. Sadece kendisinin yaptığı fedakârlıkla süren bir ilişkiden söz eden danışanım bunu daha fazla sürdürürse kendisine olan saygısını yitireceğinden söz etmişti.
Hep bazı kavramları karıştırırız; sevgi, aşk, tutku, seks… Aslında hepsi kendi içinde tanımlanması gereken özerk yapılardır.
Sevmeyen bir kişi âşık olur mu? Evet, olur! Ama bunun patolojik bir aşk olma ihtimali hayli yüksektir. Burada taraflardan aşkı bize tanımlamalarını istemek akıllıca olur. Sevmeyen kişi saygı duymaz. Saygının içinde yer almadığı bir birliktelik tehlikeli zemine inşa edilmiş yapı gibidir. Ne zaman, nerede, ne şekilde sonuçlanacağını, yıkılıp gideceğini önceden kestirmek pek mümkün olmaz.

Yaşanılan ilişkide eğer kişi kendi kimliğinden uzaklaşırsa, bir bağlılıktan daha çok bağımlılık yaşıyor olursa, karşılaşacak olduğumuz hazin tablo; ulaşamamak, acı çekmek ve yok olmaktır. Bunu Leyla ile Mecnun’daki ilişki ile karıştırmamak gerekiyor. Bunu başka bir yazıda ele alabiliriz.

Yazının devamı...

© Copyright 2019

Milliyet Gazetecilik ve Matbaacılık A.Ş.