MODA
GÜZELLİK
AİLE
SAĞLIK

Yassıada'da Bir Gün..

Adnan Menderes'i idama götüren sürecin başlangıcı 27 Mayıs. Babam ve amcam Menderes'in avukatlarıydı.O yüzden genetik olarak da hikayenin içinde bulundum. Aslında er geç yapmayı düşünduğüm, kafamın içinde ve gözümün önündeki bir sinema filmi projesi. Siyasi değil, insani kimliğiyle Adnan Menderes'i anlatabilmek. Hepimizin ortak yanılgısı, insani kimlikleri unutup siyasi kısır tartışmaların ortasında boğulmak...

Yıllar önce birgün, yine bir 27 Mayıs günü amcamla gitmiştik Yassıada'ya. O tekerlekli iskemlesiyle gelmeyi başarabilmişti. Önce Menderes'in kaldığı hücreye girdim. Onun gözüyle baktım poyrazın güneye doğru sürüklediği dalgalara... Kimbilir neler düşünmüştü? Yaşadığı o büyük duygular, aşklar, siyasi dalaşmalar, liderlik gücü, bir gün içinde en tepeden en dibe çakılmak... Aşağılanmak, fiziki şiddete uğramak.. Herhalde denize bakarken en büyük arzusu o dalgalara kapılıp, nehirlerden ırmaklardan geçip Menderes çiftliğine, en başa dönmek olmalıydı dedim kendi kendime.

Sonra duruşma salonuna girdik beraber. Amcam yarım bıraktırılmış savunmasının peşindeydi hala.. Bir anısını aktardı:

Tarihin her döneminde nice cevherler düşmüştür yere, ama ışıldamaları hiç sönmemiştir. Gerçek cevher zaten insanın kendi özbenliğidir, en çok korumanız gereken de odur.. Fark edin bunu, kötülüklerden uzak durun, gelecek günler iyi düşünen, üreten, zeki insanların dünyasına ait olacaktır..

Yazının devamı...

Kentsel Dönüşüm, ya Karabaş..?

Suadiye’deki dostum Karabaş, tahtadan kulübesinin içinde mutlu bir yaşam sürüyordu..

Bütün apartman sakinleri onu gördüğünde başını okşuyor, ceplerinde onun için sakladıkları küçük ama leziz şeyleri veriyorlardı önüne. O da müthiş bir keyifle yiyordu bisküvileri..

Evlerde pişirilen yemekleri de paylaşıyorlardı zaman zaman..

Apartman görevlisi onun dikkatli davrandığı bir kişiydi..

Zaman zaman anlayamadığı bir sebep yüzünden azarlanırdı onun tarafından.. Ama olsun, herhalde önemli bir kişiydi burada yaşayan insanlar için..

Sabahın ilk ışıklarında kapıda gördüğünde öne doğru uzunca gerinip ona doğru koşardı kuyruğunu sallayarak..

Uzun zamandır buradaydı, adeta parçası olmuştu apartmanın, sokağın..

Herkesin geliş gidiş saatini bildiğinden, gelenleri karşılamayı ve apartmana girinceye kadar da eşlik etmeyi hiç ihmal etmezdi, hiçbir beklenti içinde olmadan..

Bir yandan da onları kötülüklere karşı savunduğunu da zannediyordu..

Tanımadığı, şüphe duyduğu, hoşuna gitmeyen bir şeyler döndüğünü hissettiğinde sırtının kılları dikleşirdi önce..

Emin olduğunda da havlayarak savunma moduna geçerdi..

Ne yapsın, kedileri sevmezdi…

Niye olduğunu kendi bile anlamadığı bir kin duyardı onlara..

Ama o kadar…

Yalnızca kendi alanına ve yiyeceğine yönelen bir kedi gördüğünde tutamazdı kendini..

Aslında bu kalabalıktan, koşuşturmadan, karşılaşmalardan gizli bir haz duyardı..

Devam ediyordu hayat.

Güzeldi her şey..

Sonra bir gariplik başladı..Apartmandaki bazı dostları onu daha sık sevmeye, okşamaya başladılar..

Yaşlıların gözünde bir iki damla farketti, anlamadı..

Birer birer taşınmaya başlamışlardı..

Pencerelerdeki ışıklar kararmaya, bahçedeki çimler kurumaya başlamıştı..

Bir iki daire kaldığında ise bir şeyler döndüğünden emin olup tedirginleşti..

Kulakları sık sık arkaya doğru kasılıyordu..

Gözlerinde bir hüzün dalgası farkedliliyordu..

O günlerde ona daha çok ilgi göstermeye başladım..

Apartmanının birkaç gün içinde iş makinaları eşliğinde yıkılacağını nasıl anlatabilirdim ona..

Kulübesi durmasına karşın boş apartmana gitmemeye başladı..

Esnafın önündeki kaldırımı emin yer olarak alıştırmaya başladı kendine.. Onları da tanıyordu.. Zaten çok severlerdi Karabaş’ı..

Giderek alışmaya da başlamıştı..

İş makinaları binayı yıkmaya çalıştığında kuyruğunu kıstırıp bir arabanın altına kaçıverdi..

Arada sırada görüyorum, başını okşuyorum.. Gülen gözlerle bakıyor bana..

Akşamüstüleri geçiyor bazen enkazın karşısına..Uzun uzun bakıyor..

“Kimbilir neler geçiyor aklından..” diye merak ediyorum..

O ne anlar müteahhitten, paradan, depremden.. Metrekare kavgalarından ne anlar..

Onun evi yıkıldı, dostları gitti..

Ondandır bu kadar hüzünlenmesi enkaza uzun uzun bakarak..

Yazının devamı...

Bir Masalın İlk Günü

Birden yağmur bastırdı.Aceleyle bir kafeye attık kendimizi.

İçerisi ellerinde irili ufaklı ekranlarla uğraşan insanlarla doluydu..

Yakında bir masada beş kadın hararetli bir konuşmanın ta ortasındaydılar. Onların ekranları masanın üzerinde sıralanmıştı. Üzerlerinde şık yürüyüş kıyafetleri vardı..Belli ki onlara göre sahip oldukları bedenleri “balıketi” kıvamındaydı ve yürüyüş yaparak ya bu durumlarını korumaya ya da yaz gelmeden “bir iki beden” incelmeye çalışmaktaydılar..

Büyükçe camdan bakıldığında geniş bir sahilin görüldüğü küçük bir masaya oturduk..

Saçları hafiften ıslanmış, aşağıya doğru inceden inceden süzülen yağmur damlaları hafiften kızarmış yanaklarını parlatmaktaydı.

Gözgöze geldiğimizde usulca gülümsedi.

Bu usulca gülümsemenin yanaklarındaki hafif kızarmayla birleşmesi paylaştığımız ve de paylaşacağımız an’larla ilgili bir işaret olabilir diye geçirdim içinden..

Montlarımızı çıkarıp boş iki iskemleye astık..

Üzerinde mor rengin hakim olduğu kırmızı mavi çizgili kareli bir gömlek vardı..

Blucininin içine sokmuştu. Her zamanki gibi üstten iki düğmesi açıktı ve bu hali dışardan gören biri için kendinden emin bir kadın görüntüsünü veriyordu ona..

Hatta biraz da otoriter bir emin olma haliydi bana göre.

“Ne içersin..?” dedim oturmadan..

“Bilmem, al işte birşeyler..”

“Filtre..?”

“Tamam” dedi umursamazca..

Hararetli konuşan kadınların konusu yaklaşan yaz tatilinin planlamaları üzerineydi..Kulaklıkla konuşarak yanımdan geçen gözlüklü ve uzun boylu adamın derdi ise malların gümrükten geçirilmesiyle ilgiliydi kulağıma çarpan kelimelere göre.

Ama benim aklımda yalnızca o vardı..Buraya birlikte gelebilmiş olmamız bile çok heyecanlandırmaktaydı beni.. Oysa böylesi bir duyguyu artık hiç hissetmeyeceğimi düşünmeye başlamıştım uzun yıllardır.. Ne olmuştu, ne değişmişti de yıllarca tanıdığım bu kadın birdenbire bulunduğum yerden alıp başka bir dünyaya çekivermişti beni.

İşin tuhaf yanı o da ne olduğunun pek farkında değildi bana kalırsa..

“Değişik bir sürü duyguyu yaşıyor olabilir” diye düşündüm.Korku, şaşkınlık, kızgınlık, itiraz.. Ya da heyecan..Evet, yalnızca birazcık bile heyecan hissetse bana yetecekmiş gibi geldi.Buraya birlikte gelebilmiş olmak o ilk saydığım ve aslında hiç de duymak istemediğim duyguların aslında varolmadığı anlamına mı geliyordu acaba..? Emin değildim, bu düşünce huzursuz ediyordu beni..Küçücük bir yanlış hareketim, bir kelime dahi sonsuza kadar yokedebilirdi aramızdaki herşeyi zannediyordum..

“İki filtre kahve, büyük” dedim çalışan kıza..

Robot gibi yapıyordu işini..Zaten gidişata bakılırsa robotlar gerçekten kısa bir süre sonra bu kızın yerini alacaktı..Çalışan kızın da bir sevgilisi vardı herhalde ve gelecekte mesleğini elinden alacak olan robottan onu ayıracak yegane şey de sevgilisine hissettiği bu duygu olacaktı haliyle..

Oysa o bütün bunları aklından bile geçirmeden çalışıp çalışıp sonra kapıdan çıkıp kısıtlı özgürlük alanına yelken açacaktı..O alan para ve zaman denilen insafsız bir yapı ve başka insanların rahatlığı üzerine kurulmuştu..Kız için daracaktı..

Tepsi istemedim.

Elimde koca fincanlarla aynı yoldan masaya dönerken hararetli konuşan kadınların masasında değişen bir şey olmadığını, gümrükten malları çekmek için uğraşan adamın yüzünün sinirden daha da kızardığını farkettim.. “Ama abi, yapma Allahını seversen” kelimeleri daha yüksek bir tona çıkmıştı..

Masaya döndüğümde gözleri sahile dalmıştı..

“Aaaa, sağoooll” dedi fincanları masaya koyduğumda..

Sahile dalmış olmasının sebebini merak ettim..

Lodos vardı.Dalgalar betonlara çarptığında adam boyu yükselip sonra tekrar denize geri dönüyordu.. Martıları farkettim sonra..

“Şu martıların haline bak..Rüzgarı salıncak yapmışlar kendilerine..Kanatlarını çırpmasalar bile yalnızca açtıklarında adeta sallanıyor ve havada oldukları yerde kalabiliyorlar..”

“Bu durumda ilk söylenmesi gereken şey bu olmalı mıydı ?” dedim içimden..

“Evet ya çok tatlılar..”

İçimde bir sevinç yumağı oluşuverdi..

Aslında “Bak bişey söyleyeceğim” diye başlayıp, bu yaptığımızın doğru bir şey olmadığını. Bir daha asla olmaması gerektiğini, bundan kimseye bahsetmeyeceğini ve ikimizin de bundan sonra böyle bir şey hiç yaşanmamışçasına davranmamız gerektiğini anlatan cümleleri peşi sıra söyleyip “tamam mı” deyip onaylattıktan sonra gideceğini de düşünüyordum..

“Tatlı martılar”ın rüzgarla salıncakta sallanıyor olması bu cevapların hiçbirinin şu anda gerçekleşmediğini göstermekteydi.

Rahatlamıştım.

“Bak” dedim..”Seninle bir hikayenin içine gireceğiz. Sıradışı bir hikaye. Kimsenin kimseyi incitmeyeceği, üzmeyeceği ve hiçbir şeye zorlamayacağı, samimi ve sadece iki insanın varolan duygularını bütün çıplaklığıyla birbirine aktaracağı bir masal adeta, böyle düşünürsen sevinirim..”

İlk cümleyi nasıl kuracağı konusunda çok zorlandığı belliydi..

Uzunca bir sessizlik hakim oldu sonra..

Bana göre yıllar süren bir sessizlik..

Saçları ortadan ikiye ayrılmıştı ve omuzlarındaydı... Yüzündeki o hafif kızarıklık da yok olmuş gibiydi…

Her şey o gün bu cümleyle başladı..

Etraftaki insanlar, kahve fincanları, sahil, dalgalar, bulutlar yok olmuştu adeta..,

Bir tek o şahane gözleri vardı kainatta..

O sonsuz derinlikte ne kadar kaldığımı hatırlayamıyordum..

Sonrasında ne konuştuğumıuzu da.. Hiçbir şeyi hatırlamıyordum..

Oysa konuşmaktaydık... Ordan burdan, havadan sudan... Ama beynim bambaşka bir boyutta, başka bir iletişim kanalındaydı... Gözlerinin içinden duygularına ulaşıp onunla bütünleşmek istiyordum karşı konulamaz bir heyecanla..

Bir masalın ilk günüydü o.

Hiç unutmadım.

Yazının devamı...

ELLER

"Hatırlanmayacak" diye düşünürsünüz..

Sararmış gazete sayfalarında unutulur gider sanırsınız..

Pis pis sırıtırken genç insanların ölümlerine karar veririken..

" Ülke menfaatleri, ders olsun" gibi hastalıklı, insanlık dışı duygularla, kime ve neye hizmet ettiğinizi bile kavrayamadan patlayan flaşlara gevrek gevrek poz verirsiniz..

Gece evinize gittiğinizde tüm aile bireylerinizin gözünün içine bakarak ne kadar da vatanperver bir kişilik olduğunuzu, vatan için kesilecek bir parmak varsa onu kesmek zorunda olduğunuzu anlatırsınız..

Yüzünüzü yıkarsınız, yatağınıza yatıp gözlerinizi kapatırsınız..

Sanırsınız ki o karanlıkta gözlerinizi kapattığınızda dünya da kararacak ve uykuya dalacak..

Uyanınca da hiçbirşey hatırlanmayacak..

Sonra da unutulacak..

Torunlara, ailenin genç bireylerine konuyu kapattırırsanız bir daha da hatırlanmaz nasılsa..

Verdiğiniz cinayet kararları için alengirli, anlaşılmaz kurnaz cümleler kurup işinize devam edeceğinizi varsayarsınız..

Vicdanınız rahattır, ellerizle boğarak öldürdüğünüzü sandığınız insanlar nefes alamayınca intikam da alamazlar değil mi..?

Bitti.

O devir bitti.

O insanların gencecik bakışları hala ekranlarda.. Sesleri bile kulaklarımızda artık..

Siz ise o utanç dolu sırıtışlarınızın ardından ihtiyarladınız, kepaze oldunuz..Onlar hala gencecik yüzleriyle bizlere bakmakta..

Tanımayanlar da tanıdı, sizleri de onları da..

Ey insanoğlu..

Artık o elini cinayet için kaldırdığında karanlıklar içinde kaybolamayacak,saklanamayacaksın..

Sonsuza kadar utancın sembolü olacaksın..

Öldürenler, karanlıklara saklananlar, yalancılar, gencecik kadınlarımızı kızlarımızı insanlarımızı bir hiç uğruna öldüren katiller.. Canlılara zulüm edenlerin tümü..

Bilin ki bu eller bu kadar sene sonra milyonlarca ekranda yeniden belirip onları bir utanç çukuruna gömüyorsa..

Bugün insanlığa karşı işlediğin her utanç anı da aynı şekilde dönüp karşına gelecek..

Bunu asla ve hiç unutma..

Yazının devamı...

SADAKAT VE AŞK

SADAKAT VE AŞK

Daraldığım anlarda evde yalnızken klasik müzik kanallarına sarılırdım..

Daniel Barenboim’in Chopin yorumları beni olduğum yerden alıp daha önce hiç görmediğim ama çok iyi bildiğim yerlere sürüklerdi..

Öyle gecelerden birinde mesajı geldi telefonuma..

Her zaman olduğu gibi ihtiyatlı bir yaklaşım içindeydi..

“İyi misin?” diyordu..

Hiç beklemediğim birşeydi bu..

Birden bana ihtiyaç duyduğunu hissettim.”İşte” dedim, “Galiba ne sesimi duydu uzaklardan..”

Yine aynı girdaba çekiliverdi düşüncelerim.Oraya yazacağım minik bir kelime sanki koca bir dünyayı yok edebilecek bir kudrete sahipti..Onun için dikkatli davranmalıydım..

“İyi değilim” demek merak duygusunu tetiklerdi, ve onu sağabilirdim.

Vazgeçtim.O an neyi hissediyorsam onu yansıtmayı tercih ettim.

“Gooood” diye sevimli bir kelimeyle onu rahatlatmayı düşündüm.

Bütün benliğim vereceği cevaba bağlanmıştı.

“Kahven var mı..?”

Hiç ama hiç beklemediğim bir karşılıktı bu..Ama bugüne kadar duymayı çok istediğim bir şeydi, ne yalan söyleyeyim..

Aslında belki de uzunca bir süredir ikimiz arasında varolan, belli belirsiz ama çok güçlü hissettiğimiz o duygunun paylaşımlarından biriydi..

Kimseler farketmemişti, ikimiz yaşamıştık..

“Çok sevinirim, gel” diyebildim mesajda..

Bütün bunların bir kandırmaca yahut bir hayal ürünü olup olmadığını sorguladım kendime..

Değildi..

Çok içtiğim gecelerin rüyalarında onu görürdüm ve gerçekten karıştırırdım dakikalarca..Rüya mı gerçek yoksa gerçek mi rüya..?

Bazen rüyanın gerçeği yaşadığım gerçeğin önüne geçerdi..İkisinin arasında kalırdım uzun bir süre..

Ve her zaman rüyalar daha gerçekçi gözükürdü bana..

O yüzden durumu bir daha gözden geçirdim.

Mesajlar gerçekti, ben ayıktım, rüya da görmüyordum.Bunun doğruluğunu telefon çalınca anladım..

“Apartmanın adı neydi?” dedi açar açmaz..

O anda farkettim bu sorunun cevabını ezbere bilmediğimi..Allahtan duvardaki panoya adeta böylesi günler için şerh düşmüştüm..

“Deniz” dedim, “zilde isim yok, no 9 yazıyor”

O hiç sevmediğim kapı zili sesi dünyayı yıkarcasına yankılandı evin duvarlarında.. Otomatiğin keskin mekanik sesi arkasından..

Gerçekten de gelmişti.

Bakışlarında günah işlemeyi göze almış bir kahramanın ruhu var gibi geldi.

“Biraz içmiş” diye düşündüm..

Bu iyi bir şey miydi yoksa tam tersi miydi, çözemedim o anda..

Korkularım yine beni esir almaya çalışmaktaydı..

İçmişti ve bana hesap sormaya gelmişti..

“Bugün çok düşündüm ve bu bizim yaptığımız çok yanlış, şu andan itibaren bütün herşeyi siliyoruz, bunlar yaşanmadı ve asla hiç kimseyle paylaşmayacağız..” diyecek ve varolmaya çalışan o küçücük duygu dahi yokolacaktı..

Öyle olmadı..

“Biran var mı?” dedi..

Bir biranın buzdolabında bulunabilmesinin insana bu kadar fazla mutluluk verebileceğini o anda öğrendim..

Salondaki televizyonda son dinlediğim kanalda Daniel Barenboim’in Chopin yorumları sürmekteydi..

Bira şişesini aldı..Ve o keskin soruyu soruverdi..

“Ne istiyorsun benden…?”

Sınavda beklemediği yerden soru gelmiş öğrenci gibi olmuştum..

Kendimden bile beklemediğim planlamadığım cevabı o an verebildim..

“Sadakat..Aşkın kendisine sadakat, başkalarının yarattığı değil, gerçekten hissettiğin aşk duygusunun ta kendisine

sadakat.. ”

“Buraya geldiğin için vicdanında reddettiğini sandığın, o uydurulmuş ama anlamının çok kuvvetli olduğunu düşündüğün, yalnızca bir noktaya sığınabilmiş kavram olan sadakattan bahsetmiyorum..”

Bu kadar sert bir karşılık beklemiyordu, farkettim..

Sonra o herşeyi yakıp yıkıp terkettiren tablo bir daha geldi gözümün önüne.

Oysa ki hayat oraya kurmamıştı masalı.

“Sadakat” dedim, “Benim aklımda cinselliğe indirgenemeyecek kadar güçlü bir kavram.Benim sana bağlılığım yalnızca bana ait bir kavram.Senin yönettiğin değil.Sana sadakatla bağlıyım çünkü yalnızca sen beni bu duyguya getirebiliyorsun..Üstelik alabildiğine masum ve safça..İnsanlar hep başkalarının yarattığı kavramlara göre biçimlendiriyorlar hayatlarını..Ben o kategoriye ait bir insan değilim.. Seni gördüğümde kalbim çarpıyor, normal hareketlerimden uzaklaşıyorum, sanki bir masal alemine dalıyorum..Ve de bir gerçeği daha söyleyeyim sana..”

Gözlerini dikmiş beni dinliyordu..

Tam karşımdaki koltukta arkasına dayanmıştı. Elindeki bira şişesini sehpaya koydu..

“Tüm bu olanların seni incitmesinden korkuyorum..”

“Niye ki ?” dedi..

Bazen böyle olurdu.. Bana kızgınmış gibi geldiği anlarda bulduğu bir kelime ve onu söyleyiş tarzı birden havayı değiştirirverirdi..

“Biliyorsun, en baştan beri sana yaklaşımım hep dürüstçe oldu.. Yıllarca önce bir sevgilin vardı ya..O dönemde bile senin yanındayken hep aşırı kontrollü davranmaya çalıştım sana bir zarar gelmesin diye..”

“Ta o zamanlardan beri yani..?”

Gerçekten de o zamanlardan beriydi.. Düşündüm, yıllar geçmişti..

“Bak gördün mü?” dedim.. Ne kadar kontrollü davranmışım..Hiç belli bile olmamış…”

“Bu konuyu başka bir zaman konuşuruz..”

Bundan ne anlam çıkarmalıydım acaba..?

Anlamış belli mi etmemişti, ya da tahmin etmiş üzerine kondurmamıştı..

Ya da usul usul bu durumdan etkilenmiş, keyfini çıkarmıştı..

Bunların hepsi de olabilirdi..

Ama şu an bunu konuşmayacaktık, başka bir günün konusuydu, bu da başka bir gün daha karşılıklı bu konuları konuşmayı sürdürecektik demekti..

İyiydi yani..

“Evet” dedi," baştan beri bana saygılı ve sevecen davrandın..Biliyorum..”

“Zor bir durum tabii.." dedim, "ama benim için inanılmaz heyecan verici.. Seninle beraber geçirdiğimiz her an gerçekten bir masal alemi gibi..”

Masal alemine takılmıştım o gece..

Masal kitaplarındaki prensesler, prensler, yemyeşil ormanlar..Saf bir aşkın büyüsüne kapılmış iki sevgilinin başbaşa geçirdiği saatler geliyordu aklıma..

Bir nehir kenarında ağacın dibine oturup saatlerce hiç konuşmadan suyun akışını izleyerek..

“Sadakate dönersek, anlatmak istediğimi anlayabildin mi acaba..?”

“Bir bira daha veririsen belki daha iyi anlayabilirim” dedi..

Gülüştük..

Kendime de aldım bir tane..

“Benim sadakat anlayışım iki insan birlikteyken bir başkasıyla daha ilişkiye girmemek aslında”dedi..

“Aldatma fikri çok kötü bir şey..”

Konu derindi..Atılacak yanlış bir adım ters anlamalar doğurabilirdi birden..

“Cinsellik perspektifi, en korkunç olanı..”

“Korkunç mu, nasıl yani..?” diye sordu..

“ Korkunç tabii. Tecavüzler, öldürmeler, insanlıktan çıkmalar..Tamamın derdi iktidar.. Cinsellik, sahip olma kavramları burdan çıkmakta..Çok büyütülüyor kasıtlı olarak..Rol model ilişkiler, tanımlanmış, kanun haline getirilmiş beraberlik kuralları..Bana çok aptalca geliyor..”

“Ama öteki türlüsü dejenerasyon yaratmaz mı..”

“Asıl dejenerasyon diğer yanda, karşı açıda.. Düşünsene birbirlerine sevmek zorundaymış gibi davranan bir sürü insan, evlilikler filan.. Para için, çocuklar için çevre ve gösteriş için istemedikleri bir ilişkiye zorunlu olarak tahammül eden bir yığın insan.. Ya da bir başlayalım da düzelir diye, daha da fenası ben düzeltirim diye çırpınan insanlar..”

“Aslında bu dediğinde haklısın” deyiverdi..

“Kemal’de bunu hissetmiştim..Bile bile.. Ama bir ümit işte..Dediğin gibi.. Yedisinde neyse yetmişinde de o..”

“Zaten o dönemde bunları yaşadığını az çok tahmin ediyordum..”

“Hadi canım!!” dedi şaşkınlıkla..

“Nerden anlamıştın…?”

Bu soruyu sorarkenki ses rengi, içinde neşe ve bana karşı gizli bir hayranlık barındırıyordu..

İşte bu anlar beni sarmalıyordu ona karşı..

“Kolaydı benim için” dedim..

“Bakışların.. Ona bakışların.. Ama onları görmesini bilene..”

Gözlerini yere indirdi..

Biranın da tesiriyle yanakları al al olmaya başlamıştı..Bu onun en sevdiğim anlarından biriydi..

Biraz sonra gözlerini yukarı kaldırdığında, o al al olmuş yanaklarıyla bana bakınca, zaman ağırlaşacak, ağırlaşacak, durma noktasına gelecekti benim için..

Bu resim belki de hayatım boyunca gördüğüm en güzel resimlerden biriydi..

İki eliyle saçlarını yana alırken yaptı bunu..

“İşte” diyebildim..”Benim sadakatten anladığım tam da bu..Senin onun gözlerinde göremediğin, benim senin gözlerinde gördüğüm..

Birasının son yudumunu içmişti..

“Sen acaip bir adamsın” dedi.

“Şimdi gitmek istiyorum..”

Sanki cebime bir hazine konmuştu..

Ötesi olmasındı, şu an o kadar güzeldi ki, bunun üstüne konulabilecek herhangi bir şey bu büyüyü sonsuza kadar yok edebilirdi…

Taksi durağını aradım, “Deniz apartmanı” dedim, kaydım vardı “5 dakika içinde geliyor efendim” dedi.

Kapının eşiğinde gözlerinin ta içine odaklandım…

Okyanusları, ormanları, kainatı görür gibi oldum..

“Varınca ara” diyebildim sessizce..

Yazının devamı...

AN'A DAİR BİR AŞK

Ağaçların arasında kenarlarında çiçekler olan bir patikada yürürken elele tutuşmuş olduklarının farkında değildik ikimiz de..

Öğle sonrası soğuktu, kış güneşi haliyle soğuğu kesemiyordu..

“Kalbimde sakladığım o acıyı ilk kez ne zaman farketmiştin, gerçekten çok merak ediyorum” dedi..

“Zamanın ne önemi var ki..?” dedim..

“Hiçbirşeyin başlangıcı ve bitişi yok aslında.O yüzden o duyguyu ne zaman hissetmeye başladığımın da bir önemi yok. Önemli olan birinin onu hissedebilmiş olması..”

Gözlerindeki şaşkınlık ifadesi kolayca belli olmaktaydı.

Haliyle belli etmek de istemiyordu..

O umursamaz hayatı iplemez gibi görünen kişilik yapısının içindeki en derin çatlağı yıllar önce görmüştüm..O benim bunu farkettiğimi bilmiyordu yalnızca..

Göz pınarlarında gizlemeye çalıştığı yaşların aslında gökgürültüsü ve şimşekle beraber yağan bir yağmur kadar etkili olduğunu anlamıştım..

Yıllar önce bir meyhane masasında paylaşılan o kısa konuşma dönüp onca zaman sonra karşımıza gelmişti ve o yüzden elele yürümekteydik belki de..

Hiçbir zorlaması yoktu bu anın, kendiliğinden doğal akışında bir tül gibi süzülüyordu zamanın perdesinde..

Sevgili miydik, birbirimizi çılgınca arzulayan iki insan mıydık..?

Tamamı belirsizdi..

Bu belirsizlik teslim almıştı bir bakıma ikimizi.

Birden bire sarılıp öpüşmek giderek bütünleşmek de bu belirsizliğin bir parçası sayılabilirdi..

“Yıllar önce yaşadığım duygumu farketmiş olman bizi buraya getiren o büyülü an mı gerçekten..? Onu bu kadar önemsediğini ve derinden hissettiğini hiç anlamamıştım..”dedi.

“ Bütün bu anlaşılmaz anların yalnızca bu sonuca hizmet ettiğini söylemem gerek..” dedim merakla bakan gözlerinin ta içine..

“Hangi sonuç?” dedi..

Diğer elini de tuttum..Yüzyüze gelmiştik..

“Dur yapma” diyebildi fısıldayarak..

“Benim bir şey yaptığım yok ki” dedim.

“Geçmişten gelen o karma’da o ağlar arasında bir örümceğin tuzağına yakalanmış gibiyiz yanyana, o ağ bizi bırakamaz, boşuna uğraşma..”

“Yani bir örümceğe tutsak olduk..”

“Evet ama bunda korkulacak bir şey yok..Tabii ki örümcek ikimizi yakalayacak ama biz de gerçek bir aşkı yakalamış olacağız.. Zamanı dikkate almazsan ki zaten aşk başka türlü varolmaz..Aşkta zaman yoktur, bağlanmak vardır..Aşk yokolmaz çünkü bilmediğin bir ağ karmasının içinde birlikte olmayı hissedebilmektir aşk.

Örümceğin gelip de bizi yakalayacağını sanmamıza kadar..”

“Yani yakalamayacak mı ?”

“Evet” dedim..

“Çünkü önce aşkı hissettik. Yaşadık.. Zamanın dışına evrildik o sayede..An’da hissettiğinin dışında bir şey yok yani..Önemli olan onu yaşayabilmek.. Kısacası aşk ve an yanyana geldiğinde başlar herşey..”

Sarıldı, başsını omuzuma koydu yavaşça..Biraz daha sıkı sarıldığını ve sarılırken titrediğini de hissettim..

Yıllar önce farkettiğim o gözyaşı yine belirivermişti gözlerinde

Yazının devamı...

Bir yaz akşamı ve bülbül..

BALKONDA BİR YAZ AKŞAMI

Sonra balkona çıktık..

İstanbul’un bir zamanlar sayfiye dedikleri şimdilerde ise kentin göbeğinde ama denize olabildiğince yakın, o zamanın yazlık normlarına göre inşa edilmiş eski apartman, yine de herşeye direnen bir sembol gibi içinde uyuyanlar, kavga edenler, sevişenler, beklentilerini rüyalarına dönüştüren insanların birlikte yaşadıkları bir toplama kampı gibiydi adeta..

Son kalan iki şişe biralarımızı orda içmeye karar vermiştik..

Yaz gelmekteydi.., Onun da sevişme ve üreme ritüelleri vardı tabii ki de..

Hava ısınacak, dallarda tomurcuklar patlayacak, yağmur yağacak, onları geliştirecek, tozlandıracaktı.. Sonra rüzgar esecek ve tabiatın sevişmesi sonlanacaktı bir sonrakine kadar..

Bütün bunlar olurken onların kokularını hissedecektik bizler aşkı anlayabilmemiz için..

Ihlamuru, sonra iğdeyi..

Sevişmenin yarattığı o muhteşem kokuları hissedebilecektik..

Balkona oturduğumuzda hepsi çok kısa bir sürede duygularımdan süzülüvermişti..

Tabii ki tabiat yalnızca tozlarını etrafa yaymakla yetinmezdi her defasında..

Bir müzik eklerdi kulaklarımıza..

Bir bülbül yollardı bu sevişmenin seslerine..

Daha da muhteşem olması için..

Bilirdi ki yaradan mükemmeliyetçiydi her zaman..

Bütün bunlara karşın şehir homurdanmaktaydı bir yandan, motorların ürettiği sevimsiz seslerle..

“Duyuyor musun..?” dedim..

“Gerçekten çok gürültü yapıyorlar.. Bunlara bir yasak getirilmeli” dedi..

Arabalar benim farkındalığımının aralığında değildi oysa ki..

Ona bülbülü anlatacaktım..

“Bülbül” dedim..

“Ondan bahsediyorum..”

Bakışlarını balkonun taşlarından alıp gözlerime diktiğini gördüm..

Merakla, yeni bir şey öğrenecek olmanın heyecanı vardı muhteşem gözlerinde..

Cesaretlendirmişti beni..

“O bülbülün sesi.. Azarlar gibi, nasihat verir gibi, akıl verir gibi, isyan eder gibi, şikayet eder gibi.. Pişmanlıklarını haykıran bir şarkı gibi değil mi..?”

Nerde olduğunu anlamaya çalıştı..

Bense onun karşıdaki ağacın bir dalında bize eşlik etmekte olduğunu çoktan farketmiştim..

“Onun çektiği dilinden demişler, çile demişler, gelse dile demişler, her seher vakti gül açtığında ötmesini hissetmişler..Bülbül gibi öttürürüz demişler..

Benim duyduğum ise yalnızca bir tek kelimenin defalarca tekrarından ibaret.."

Parmaklarıyla dudaklarıma dokundu "sus" der gibi..

"Sakın söyleme" dedi

“Yanıma gel yalnızca.."

Sandalyemi çektim.

Sağ elimi omuzuna attım..

Sol kolu belimi sardı..

Başını omuzuma dayadı..

Birlikte bülbülün anlatmak istediklerine odaklandık..

Serindi gece..

Yazının devamı...

© Copyright 2019

Milliyet Gazetecilik ve Matbaacılık A.Ş.