MODA
GÜZELLİK
AİLE
SAĞLIK

Röportaj; Gülay K. Usta

Merhaba sevgili Milliyet okurları

Mimar tasarımcılar dünyası röportaj konuğumuz; Kültür Üniversitesi, Mimarlık Fakültesi İç Mimarlık ve Çevre Tasarımı Bölüm başkanı Prof. Dr. Gülay K. Usta.



Mimarlık ve iç mimarlık gibi tasarım eğitimi veren okullara bakıldığında tasarım eğitimi ile ilgili sorunları tanımlama ve çözümleme yolunda çalışmalarını hızlandırmış oldukları görülmektedir. Aslında tüm okulların ortak amacı; meslek disipliniyle ilgili bilgi ve beceri ile donanmış, yaratıcı meslek insanları yetiştirmek. Bunun için eğitim – öğretim modelleri tartışılmakta ve yeni yaklaşımlar denenmektedir. Günümüzde mimarlık ve iç mimarlık eğitiminde sınırlı sayıda olan öğretim tekniklerinin denendiği öğrenci profili giderek değişmiş, bunun yerini kendisini nasıl ifade edeceğinin yolunu kendisinin bulması beklenen yeni öğrenci profili almıştır. Bu nedenle usta- çırak ilişkisi odaklı geleneksel eğitim modeli günümüzde farklı modellere evrilmek durumunda kalmıştır.

Ayrıca dünyada yaşanmakta olan sanayi toplumundan bilgi toplumuna geçiş ve küreselleşme olgusu, çok yönlü iletişim olanaklarının artması, insanların yaşamlarının birçok alanında olduğu gibi eğitimden beklentilerini de artırmaktadır. Dünyanın her tarafındaki bilgiye kolay ulaşma olanağı beraberinde rekabet ortamını getirmiş, rekabet ortamında ise kaliteli eğitim, başarının tek koşulu olmuştur. Bu nedenle tasarım eğitimi veren kurumlar, rekabetçi ortamda eğitimin kalitesini arttırmak ve uluslararası standartta öğrenci yetiştirmek durumundadır.

Mimarlık, iç mimarlık gibi tasarım odaklı disiplinlerde eğitim- öğretim modelinde tek –ideal- doğru gibi kavramları öne sürmek olası değildir. Bu nedenle günümüzdeki öğrenci profilini dikkate almak ve öğretme metodları yerine, deneyerek- yaparak öğrenme, öğrenmeyi öğrenme modellerinin tartışılması gerekmektedir.

Bir de üniversitede mimarlık ya da içmimarlık eğitimi almaya karar vermiş gençlerin üniversiteye kadar edindikleri formasyonu düşünmek gerekir. Hele ki Türkiye’ de genellikle üniversite öncesi eğitimde sanat, tasarım, tarih, kültür, felsefe vb. konularda hiçbir altyapı kazanmadan, sadece seçme sınavı sonucuna göre üniversite eğitimine başlayanların tasarım eğitimine adaptasyonu zor süreçleri barındırmaktadır.

Yurt dışına baktığınızda mimarlık okumak istiyorsa aday, ondan bir portfolyo ve neden mimarlık okumak istediği ile ilgili niyet mektubu istenmektedir. Mektupta öğrenci adayı, kurumu, mimarlık okumak istediğine ilişkin sağlam delillerle ikna etmek durumundadır. Mimarlık okulları; mesleğe ilişkin farkındalıklarını, çalışmalarını ve isteklerini değerlendirerek öğrenci kabul etmektedirler. Bu nedenle ülkemizde üniversite öncesinde mimarlık ya da benzer disiplinlerde eğitime yönelik hiçbir hazırlık olmasa da, meslek insanı olmak isteyen öğrencilerin bilinçli bir şekilde kendilerini hazırlamaları gerekiyor.


Genel anlamda üniversite eğitiminde amaçlanan Ve hedef öğrencinin meslek pratiğine yönelik kazanımlarıdır. Eğitim ise öğrenen, eğitmen, müfredat, çevre gibi dört farklı bileşenden oluşan kompleks bir süreçtir. Bu nedenle eğitimin niteliğinin iyileştirilmesinde tüm bileşenlerin rolü önemlidir.

Günümüzde güçlü iletişim araçları, teknolojik olanaklar üniversite eğitiminde de ülkelerin kendi sınırlarını aşan eğitim modellerini ortaya çıkarmaktadır. Bugün yurt dışındaki okullarda çeşitli ortak programlar, değişim programları, online eğitimler, öğrenci ve öğretim üyesi hareketliliği gibi nedenlerle mimarlık, iç mimarlık eğitiminde geleneksel olan yere bağımlılığının ortadan kalkmış, okullar arasında işbirliği ile paralel ve ortak programların oluşturulmuş olduğunu görüyoruz. Ülkemizde ise gün geçtikçe artan üniversite- bölüm sayıları ve eğitimin en önemli koşulu olan öğretim üyesi sayısının yetersizliği üniversite eğitiminde niteliği sorgulatır durumdadır. Özellikle tarih, kültür, sanat vb. konularda entelektüel bir altyapı gerektiren tasarım eğitiminde, öğrencinin üniversite yıllarında bu altyapıyı kazanması ve tasarım kültürünü benimsemesi çok güç olabilmektedir.

Tüm bu olumsuzluklara rağmen mimarlık ya da iç mimarlık eğitimi veren birçok okul, eğitimin niteliği konusunda önemli çalışmalar yapmakta ve farklı yaklaşımlar denemektedirler. Türkiye ‘de farklı fakülte yapıları bünyesinde iç mimarlık eğitiminin verildiği görülmektedir. Hatta bölüm isimlerinde de farklılıklar vardır, İç Mimarlık, İç Mimarlık ve çevre Tasarımı vb. Okullarda kendi gelenekleri gereği farklı eğitim modelleri benimsenmiştir. Zaman zaman farklı eğitim yaklaşımları olan okulları standartlaştırma ve tek tipleştirme girişimleri olmaktadır. Oysa tüm farklı yaklaşımlar, çeşitlilik ve eğitimin zenginliği olarak değerlendirilmelidir.

Nitelikli eğitim modelinin nasıl olması gerektiğine ilişkin tek bir formül bulunmamaktadır. En kısa anlatımla tasarım eğitimi yaklaşımı olarak hücresel, bütünleşik ve karma sistemlerin uygulandığı görülmektedir. Hücresel sistem; geleneksel eğitim modellerinden olup, her konunun, kazanılması beklenen bilgi ve becerinin farklı derslerde verildiği, bütünleşik sistem; proje bazlı bir model olup, edinilmesi gereken bilgi ve becerinin tasarım derslerinde farklı uzmanlık alanlarından eğitimcilerle verildiği modeldir. Karma sistem ise her iki sistemin birlikte düşünüldüğü bir sistemdir.

Biz, İç Mimarlık ve Çevre Tasarımı Bölümü olarak karma sistemi benimseyerek eğitim planımızı oluşturduk. Proje odaklı eğitim modelinde farklı uzmanlık alanlarından öğretim elemanlarıyla hem stüdyolarda proje derslerinde, hem de farklı konulardaki seçme dersler de yaparak- öğrenme yolu ile eğitim verilmektedir. Ayrıca tasarım eğitiminin sadece formal eğitim programı ile sürdürülemeyeceğinden hareketle, çeşitli informal eğitim yaklaşımlarına da yer verilmesi önemsenmektedir. Bunlar çeşitli geziler, araştırma çalışmaları, sanat etkinlikleri, seminerler-konferanslar, workshoplar olabilmektedir. Formal eğitimin yanı sıra öğrenciler bu tür etkinliklerle bilgi ve bakış açılarını geliştirebilmekte ve tasarım kültürünün birçok alanını deneyimleyebilmektedirler.


İç Mimarlık eğitimi alan adayın başarısını salt formal eğitim belirleyemez. Dünyadaki master mimarlara baktığımızda bir kısmının formal eğitim almadığını görürüz. Le Corbusier ve Tadao Ando gibi mimarların formal bir üniversite eğitimi almayıp, birçok alanda kendilerini donatarak ve ustalarla çalışarak, tasarım kültürünü deneyimleyerek öğrendiklerini biliyoruz.

Öğrencinin formal eğitiminin yanı sıra kendini tarih, kültür, sanat, felsefe vb. konularda geliştirebilecek çalışmaların içinde olması gerekir. İç mimarlık ve mimarlık alanında sorunların çözümlerine yönelik fikir geliştirebilmek için çevreyi doğru algılayabilmek, eleştirel düşünebilmek ve toplumsal sorunlara duyarlı yaklaşabilmek gerekir. Bunun için meslek adaylarının birçok konuda donanabilecekleri çeşitli gezi, seminer, workshop, tartışma, vb. gibi ortamlardan yararlanması önemlidir. Özellikle İstanbul bunun için iyi bir laboratuvar, hem gezerek, öğrenerek, hem de sanat- tasarım ile ilgili etkinliklere katılarak öğrenciler tasarım eğitimi süreçlerinde önemli kazanımlar elde edebilirler.

Bunların yanı sıra belki de en önemlisi mesleği sevmek. Eğitim sürecine severek ve isteyerek başlandığı zaman, adayların daha başarılı olduğunu söyleyebiliriz.



Ülkemizde eğitimin niteliği ve modeli birçok alanda tartışılmakta ve sorgulanmakta. Son yıllarda doğru ve etkin öğrenme yöntemleri ve ortamları en çok tartışılan konular arasında. Etkin öğrenme ortamı dendiğinde ise öğrencilerin uygulanan eğitim programı içerisinde daha aktif ve katılımcı olduğu koşullardan bahsedilmektedir. Öğrenmeyi öğrenen, sorgulama yeteneğine sahip, yorumlayabilen, katılımcı, paylaşmayı bilen öğrenciler, etkin öğrenme eylemi içinde kabul edilmektedir. Bu nedenle eğitim bilimciler, etkin öğrenme yaklaşımında öğretilecek konuya odaklanmaktan önce, öğrenme eylemini gerçekleştirecek öğrencilere odaklanmanın daha gerçekçi bir yaklaşım olduğunu belirtiyorlar.

Bu nedenle iç Mimarlık eğitiminde de etkin ve katılımcı öğrenme, öğrenmeyi öğrenme, deneyerek – öğrenme modellerinin benimsenmesi gerekir. İç mimarlık eğitimi alan meslektaş adaylarının katılımcı bir şekilde eğitime dahil olmasını başarabilmek gerekir. Özellikle ülkemizde kalıplaşmış bir öğrenen – öğreten yaklaşımı ile kurgulanmış eğitim sisteminden gelen öğrencilerin iç mimarlık eğitim sürecinde, öğretim kadrosuna önemli görevler düşmektedir. Bu görevler; öğrencilerin etkin- katılımcı rol oynamalarını sağlamak, yetişkin olan bireylere sorumluluk vermek, öğreten değil yol gösterici olmak ve karşılaşılan sorunlarda empati duygusunu devreye sokmak vb. olarak sıralanabilir.

Eğitimin en önemli bileşenlerinden biri eğitmen konumundaki kişiler ve formasyonu. Mimarlık gibi iç mimarlık alanı da yapma – üretme pratiği olan alanlar ve eğitimde meslek pratiğe yönelik kazanımların elde edilmesi önemli. Bu nedenle meslek pratiği konusunda deneyimli olan, yapma- üretme eylemi içinde olan kadrolardan eğitim alınmasının olumlu bir durum olduğunu düşünüyorum. Çünkü proje üretme eylemi içinde olan öğretim elemanları özellikle tasarım sorunlarının çözümünde öğrenciler için birer mentör görevi üstlenebilmekteler. Yurt dışındaki okullara baktığımızda da kadrolarındaki hocaların bir çoğunun proje üretiminde aktif olarak yer aldıklarını görüyoruz. Oysa Türkiye’de tasarım eğitimi veren bazı okullarda meslek pratiği olmayan öğretim kadrolarının çoğunlukta olduğunu görüyoruz. Dolayısıyla bu durumun eğitim politikaları açısından değerlendirilip, daha dengeli bir yapıya kavuşturulması gerektiğini düşünüyorum.




Mimarlığı insan ve çevresi arasındaki ilişkiye müdahale eylemi olarak düşündüğümüzde mimarlığın karşılaştığı veya karşılaşacağı sorunların neler olabileceği daha anlaşılabilir bir hale geliyor. Çünkü burada sözü edilen müdahale her zaman salt mimari bir eylem olmuyor. Özellikle sosyo-ekonomik, politik gelişmelerin müdahale biçimi olarak daha baskın olduğunu ve bunun mimarlığı olumsuz etkilediğini belirtmek gerekir. Nitekim dünyada yaşanan mimari üretim pratiklerini ve tartışmalarının neresinde olduğumuzu gördüğümüzde sorun daha iyi anlaşılıyor. Türkiye açısından bakıldığında; kentleşme oranının hızla artması sonucu ortaya çıkan barınma sorunu, ancak sorunun kendisinden de önemli olan çözüm stratejilerinin yetersizliği, plansız mekânsal büyüme stratejilerine bağlı nitelikli tarım alanlarının kaybı, bozulan eko-sistem, kentlerin tarihsel kimlikleri üzerindeki baskı, kentsel donatı alanların yetersizliği ve mimari üretim pratiklerindeki kalite sorunu gibi başlıklar sıralanabilir.

Bunlara karşın Türkiye’de yapı üretimi çok olmasa da zaman zaman yarışmalar yoluyla elde ediliyor. Bu olumlu bir durum ama tekil, bireysel çabaların yetersiz olduğunu söyleyebiliriz.

Yapı üretimini ekonominin önemli bir lokomotifi ve yarar aracı olarak gören anlayıştan uzaklaşmadıkça gelecekte mimariden söz edemeyeceğiz gibi görünüyor. Aslında mimariyi; Tschumi ‘nin Hegel’den alıntılayarak ifade ettiği gibi “bir binada yararlılığı işaret etmeyen ne varsa mimarlıktır” bakış açısı ile değerlendirmek doğru bir yaklaşım olarak düşünülebilir.



Aslında iç mimarlık alanını üst kültüre, popüler kültüre hizmet eden bir disiplin olarak görmemek gerekir diye düşünüyorum, ama maalesef böyle bir algı var. Mekanların süreç içinde değişiminin gerekliliği bu algının oluşmasına yol açıyor olabilir. Oysa iç mimarlık alanı da tıpkı mimarlık gibi toplumun tüm kesimlerinin gereksinim ve İsteklerine yönelik bir hizmet alanı olarak değerlendirilmeli. İç Mimarlık hizmeti bir lüks olarak görülmeyip, toplumsal sorunlara ve gereksinimlere yönelik mekanların tasarlanması olarak düşünülmeli.

Aslında hızlı iletişim araçları ile bilgiye kolay ulaşabilme durumu zaman zaman kullanıcıların iç mimarlık alanından beklentilerini belirleyebiliyor. Bazen kullanıcılar internette gördükleri bazı imajlardan etkilenerek mekanlarının tasarlanmasını isteyebiliyorlar. Bu durumda tasarımcının İç mimarlık hizmetinin görsel imajdan ibaret olmayıp, kullanıcının fiziksel ve psikolojik gereksinimlerini çok yönlü çözmeye yönelik bir alan olduğunun anlaşılmasını sağlaması önemlidir. Bu nedenle iç mimar adaylarının tasarım yapacakları alanlarla ilgili öncelikle etüd ve analiz çalışmalarını iyi yaparak, kullanıcının istek ve gereksinimlerini doğru değerlendirerek, yenilik ve gelişmeleri iyi takip ederek tasarım ve üretim sürecini yönetmeleri doğru olacaktır.



Endüstri 4.0 ’ın yaşandığı bir çağda hem mekânsal gereksinimler değişmekte hem de mekanların fiziksel özellikleri farklı boyutlar kazanmaktadır. Bununla birlikte, pazar ekonomisi, hızlı iletişim araçları ve tüketim toplumu kavramları ile ortaya çıkan hızlı değişimleri gerektiren yaşam biçimi ile birlikte , tarihi mekanların artan çekiciliğinin getirdiği yeni düzenleme gereksinimi iç mimarlara talebi arttırmakta ve mesleki çalışma alanını genişletmektedir. Ayrıca yeni malzemeler ve yeni teknolojiler, iç mimarlık alanındaki uygulama olanaklarını zenginleştirmektedir. Özellikle toplumun bilinçlendiği ve kullanıcıların mekanlara ilişkin beklentilerinin yükseldiği düşünüldüğünde, iç mimarlık disiplininin her zaman varlığını sürdürebilecek ve popülaritesini arttıracak bir alan olduğunu söyleyebiliriz.

İç Mimar adaylarına ise, mesleğe ilişkin bilgi ve becerinin kazanılmasının sadece formal eğitimle olamayacağını bir kez daha hatırlatmak isterim. Bu nedenle meraklı, araştırmacı olmak, toplumsal sorunlarla ilgilenmek, eleştirel bakış açısı ile çevreyi ve olayları değerlendirmek, gelişme- değişimlere açık olmak, tarih-sanat-kültür konularıyla ilgilenmek, dünyadaki mesleğe ilişkin gelişmeleri takip etmek, eğitim sürecinde ve sonrasında meslek adaylarının çaba göstermeleri gereken durumlar.

Ayrıca iç mimarlık mesleğini seçmek isteyen öğrencilere mutlu olabilecekleri bir meslekleri olabileceğini söyleyebilirim. Aslında; yaşam senaryoları oluşturmak, kullanıcının tüm yaşamını geçireceği mekanları tasarlamak, iç mimarlara bir mesleki uğraşın dışında bir yaşama kültürü kazandırmaktadır.

İç mimarlık ya da mimarlık mesleğini seçmek isteyen öğrencilere son olarak ünlü mimar Le Corbusier’in öğrencileriyle söyleşisindeki ifadelerini aktarmak isterim.



Prof. Dr. Gülay K. Usta; lisans derecesini 1985 yılında Karadeniz Teknik Üniversitesi’nden almıştır. 1988 yılında yüksek lisans çalışmasını, 1994 yılında ise “Anadolu Osmanlı Mimarisinde Mekan Analizi-Han ve kervansaray yapılarında uygulama” konulu “Doktora”çalışmasını, Bina Bilgisi ana bilim dalında tamamlamıştır. 1996 yılında doçent, 2004 yılında profesör unvanı kazanmıştır.

Mimari tasarım sorunları, konut araştırmaları, mimarlık- iç mimarlık eğitimi alanlarında pek çok ulusal ve uluslararası yayını olan Usta, akademik ve bilimsel çalışmalarının yanı sıra ulusal ve uluslararası mimari proje yarışmalarına, mimarlık sergilerine katılmış ve çeşitli ödüller almıştır.

Prof. Dr. Gülay K. Usta, İç Mimarlık bölüm başkanlığı, Mimarlık ana bilim dalı başkanlığı, güzel sanatlar fakültesi dekanlığı gibi çeşitli akademik ve idari görevlerde bulunmuştur.

Ekim 2012’ den beri İstanbul Kültür Üniversitesi Mimarlık Fakültesinde görev yapan Prof. Dr.Gülay K.Usta, halen İç Mimarlık ve Çevre Tasarım Bölümünde; bölüm başkanı olarak görev üstlenmekte, iç mimarlık proje stüdyosu yürütücülüğü yapmakta ve yüksek lisans – doktora dersleri vermektedir.

Yazının devamı...

2019 Mimari ve Dekorasyon

Merhaba sevgili Milliyet okurları

Her yeni yıl olduğu gibi 2019 yılının da mimari ve dekorasyon trendleri belli ölçekler doğrultusunda belirlendi. 2019 yılı mekan konseptleri ve tasarım ürünlerinde neleri gözlemleyeceğiz? Yeni yılın ilk yazısı olarak sizlere bunlardan bahsetmek istiyorum.

2019’da iç mekan tasarım trendlerinde ilk göze çarpan detaylar arasında geometrik, zarif, çevre dostu ürünlerin ön plana çıktığını görüyoruz. Doğal malzemelerin geleneksel ve çağdaş birlikteliğiyle oluşturulan tasarımlar geçmişe vurgu yaparken aynı zamanda konfor, işlevsellik, modern işlenmiş ürün tasarımlarıyla yorumlanarak, çağdaş iç mekanlar yaratmayı hedefliyor.

Göçebe kültüründen ilham alınarak tasarlanan, multifonksiyonel kompakt mobilyalar, form ve doku birlikteliği natürel malzemeler eşliğinde ön görülmüş mobilya tasarımları, özgün el işçiliğinin modern tasarımlar üzerinde vurgulanmış hali 2019 yılına damgasını vuracak trendlerin başında geliyor. Düz, basit çizgilerin geometrik formlarla yorumlanması dışında rafine tasarımların ön plana çıktığı, doğanın izlerinin 3d efektlerle mekanlara entegre edildiği evrensel, çekici ve özgün mekanlar yine bu senenin en dikkat çekici tasarım anlayışı olacak.

2018 yılında mekanlara dahil edilen, en dikkat çekici vurgusu olan doğaya özlem teması, renk, doku ve tasarımlarıyla 2019 yılında da yerini koruyacak. Yeşil rengi bu yılda tonlarıyla birlikte mekanlarda varlığını sürdürürken toprak tonlarının birlikteliğiyle daha dikkat çekici hale gelecek. Tropikal bitki temaları, yeşil yaprak desenleri, doğal taş ve doğal dokulara yakın tasarım anlayışı dekorasyon trendlerinde yine sık sık karşılaşacağımız şeylerin başında gelecek.

Doğal dekoratif aksesuarlar, mermer, granit, oniks ve akik kristallerinden esinlenilmiş duvar kağıtları, taş ve meta kaplamalar, seramik, cam tasarımlar, etnik desenler, masif ve altın metal malzemelerinin birlikte yorumlandığı tasarımlar yine bu yılın öncü trendlerinden.

Özellikle cam ürünlerin mobilyadan aksesuara, aydınlatmadan duvar panolarına kadar birçok alanda yorumlanması dışında ahşabın pirinç, bakır, ferforje, krom, Corten çeliği, paslanmaz çelik ve alüminyum gibi metallerle yorumlanması ise bir diğer dikkat çekici konu olacak.

2019'da Pantone Renk enstitüsü yılın rengi olarak Living Coral/ Canlı Mercan rengini açıklarken, Sherwin-Williams Company, 2019 için en popüler renk trendleri arasında 6 farklı palet ve 42 farklı renk skalası sundu. Sakinleştirici ve dinlendirici yumuşak tonların yanı sıra, koyu ve enerji veren birçok farklı renk arasında mat siyah, açık vizon, kiremit rengi, petrol mavisi, yeşil, pembe ve bej renkleri mevcut. Yeşil tonlarının toprak tonlarıyla birlikteliği, mat siyah ve ateş renklerinin bir arada yorumu ve mercan, pembe ve turuncu renklerinin natürel soft renklerle kombinasyonları 2019 yılı iç mekan tasarımları için sık sık gözlemleyeceğimiz renkler içinde dikkat çekeceğini düşünüyorum.

Aydınlatmalarda ise çağdaş aydınlatma armatürleri, işlevselliği ile dikkat çeken tasarımlar özellikle cam, mozaik, etnik desenlerin ön plana çıktığı tasarımlar; ahşap ve metal birlikteliğinden oluşan modern çizgilerin yoğun olduğu tarzlar bu yılın aydınlatma seçeneklerinde ön plana çıkacak.

Özetlemem gerekirse; 2019 yılı mimari ve dekorasyon trendleri, var olan tüm çizgileri, renkleri, dokuları ve temaları yok saymayan fakat daha özgün ve yenilikçi bir yorumla deneyimleyeceğimiz bir anlayışla mekanlarımıza dahil olacak.

Hepinize sağlık, mutluluk, huzur dolu bir sene diliyorum.

Sevgilerimle

Yazının devamı...

Mimar Tasarımcılar Dünyası, Mimar Celal Abdi Güzer

Tasarım ve mimarlık yaşam içinde farklı ölçeklerde geniş bir temsiliyet, üretim ve tüketim alanı tanımlıyor. Bu zengin varoluş projeden inşaata, imalattan pazarlamaya, mobilya ve obje ölçeğinden kent ölçeğine farklı alt alanlar ve ölçeklerde çalışmaya olanak tanıyor. Bir başka deyişle mimarlık alanında var olmaya karar verdiğinizde birbirine alternatif olabilecek çok sayıda farklı alan, yol içinde olma, zaman içinde bu yolları değiştirme şansınız var. Bu özgürlük alanı çekici geliyor. Benzer biçimde mimarlık çok sayıda farklı disipliner alanla dirsek teması içinde. Sanat, felsefe, tarih, ideoloji, kültür, ekonomi vs. Bu alanlardan beslenmek ve bu alanları beslemek çok zengin bir deneyim sunuyor. Mimarlık benim için çok genel ama indirgenmeye ve seçmelere açık bir çerçeve, her gün yeniden ve yeni önceliklerle başlanabilecek yeni bir serüveni tanımlıyor.



Benim doktora aşamasında ilgi alanım mimarlık eleştirisi idi. Daha sonra bu ilgi araştırmalar, tezler, dersler, konuşmalar, yazılar aracılığı ile sürdü. Daha çok kültür mimarlık ilişkisine, çağdaş mimarlık tartışmalarına ve bunun Türkiye ortamına yansımalarına odaklanmaya çalıştım. Tabi ki akademik bir eleştiri ile sosyal medya ya da popüler kültür ortamlarındaki eleştirel çabaları birbirleri ile karıştırmamak gerek. Sosyal medyada ancak belli sorular sorulabilir, belli konularda merak uyandıracak kısa ve indirgenmiş yorumlar, duyarlılık çağrıları yapılabilir. Bunu doğrudan eleştiri olarak görmemek gerek. Ancak sosyal medya aracılığı ile çok geniş bir kesime ulaşılabildiği ve bir ağ oluştuğu gözardı edilmemeli.

Türkiye mimarlık ortamı yaşamımızda belirleyici olan diğer dinamiklerden bağımsız bir ortam değil. Kültür, ekonomi, sanat, politika, bilim, teknoloji vs alanlarında neler olup bitiyorsa, nerede duruyorsak mimarlıkta da olup biten ve durduğumuz yer aynı. Nitelikli tasarımlar ve mimarlık örnekleri var ama genel kentsel dokunun içinde kayboluyor, belirleyici bir baskınlığa ulaşmıyor. Son 30 yılda tekil yapı ölçeğinde çok sayıda iyi örnek gösterebiliriz ama kentlere ve kentleşmeye bakıldığında çok sayıda fırsat kaçırdığımızı ve kentsel sorunlarımızı derinleştirdiğimizi söyleyebiliriz. Çevre duyarlılığı, kent kültürü, kent kimliği, enerji verimliliği, koruma, ulaşım gibi konular gözönüne alındığında nitelikli, standartları yüksek, sürdürülebilir kentler oluşturamadık. Gene son 30 yılda giderek büyüyen ve denetlenemez hale gelen, İstanbul başta olmak üzere, metropollerin Anadolu ve diğer kentlerin enerjilerini emdiğini, bölgeler arası eğitim, kültür, sanat altyapısı ve gelir farklarının açıldığını söylemek olası.

“Mimarlar konuşuyor” projesi birbiri ile paralel birkaç hedef barındırıyor. Öncelikle Türkiye ortamında öne çıkan ve ister tasarımcı ister akademisyen olsun mimarlıkla doğrudan ilişkili kişileri tanımak, tanıtmak ve onlarla ilgili bir arşiv oluşturmak hedeflendi. Bu nedenle klasik söyleşilerden farklı, biraz daha uzun, benim de konuşmalara zaman zaman yorum yaparak katıldığım bir formatı var. Oluşan arşiv dolaylı olarak mimarlık eğitimine katkı sağlamaya çalışıyor. Özellikle son yıllarda sayıları artan büyük şehirler dışındaki üniversiteler gözetildiğinde buralarda okuyan öğrencilerin mimarlığın öne çıkan aktörlerini yakından tanıması için bir zemi oluşturuyor. Bu anlamda bazı üniversitelerde derslerde kullanıldığını sevinerek görüyoruz. Benzer biçimde söyleşilerden yapılacak alıntıların, belli bölümlerin yayınlara dönüşmesi de projenin hedeflerinden biri. Büyümeye ve farklı alanlarda değerlendirilmeye açık bir proje olduğu için hedefe varılması söz konusu değil. Sanıyorum bizim öne aldığımız varılacak noktadan çok gidilen yol, bu yol boyunca birikenler.


Bu aslında sadece Türkiye’ye özgü bir sorun değil. Özellikle binaların dışavurumları aracılığı ile kazandıkları artı “kimlik değeri”, bu değerin tüketim toplumu kültürü tarafından işlevselleştirilmesi, pazarda değer artışı olarak görülmesi yatırımcıları ve mimarları ilginç, yeni, değişik, farklı, dikkat çekici gibi sıfatlarla tanımlanabilecek ve özgünlük kavramını yapay bir “farklı olma” kavramına indirgeyen arayışlara itiyor. Farklı geometrik, biçimsel arayışlar, grafik düzenlemeye dönüşen cephe dilleri, alternatif ve çeşitlenen malzeme kullanımları yapıları içinde oldukları kümeden bir adım öne çıkartmayı hedefliyor. Farklılığa indirgenmiş bu yapay özgünlük anlayışı herzaman nitelikli bir mimarlığı temsil etmiyor. Aksine zorlamalarla dolu, mimarlığın ışık, yön, yer gibi asli duyarlılık ortamları ile çelişebilen bir durum yaratabiliyor.

Başta da söylediğim gibi bu sadece Türkiye’ye özgü değil. Örneğin dünyanın birçok yerinde katları dönerek yükselen kuleler, binaları bir hediye paketi gibi kaplayan, içinde olup biteni pek de önemsemeyen cepheler var.

Gerçek anlamda özgünlük ise yapının içinde olduğu yer ve bağlama rağmen var olan bir kavram olmamalı, bu anlamda bir arka plan düşüncesi, bir ideoloji, bir felsefe ile temsiliyet ilişkisi kurmalı, içinde olduğu yeri ve bağlamını bir tasarım girdisi olarak kullanmalı. İçinde olduğumuz tüketim toplumu olgusu tasarım süreçlerini tüketim alışkanlık ve öncelikleri doğrultusunda yönlendiriyor, tasarımcının özgürlük ve özgünlük zeminini kısıtlıyor.

Bugün geldiğimiz noktada gerek mimarlık gerekse kentleşmenin gösterdiği gelişme ve çevre kalitesi içinde olduğumuz inşaat etkinliğinin yoğunluğu ile doğru orantılı değil. Özellikle kaçınılmaz olarak içinde olduğumuz kentsel dönüşüm süreci “kent” ölçeğinde bazı fırsatları değerlendirmeksizin yaygın olarak tekil yapı ölçeğinde uygulanıyor, yık yap süreçlerine odaklanıyor. Oysa daha önce de vurguladığım gibi Türkiye’nin öncelikli sorunları yapı ölçeğinden çok planlama ve kent ölçeğinde. Hâlâ durdurulamayan bir göç olgusu kentlerin planlanan büyüklüklerinin üzerinde ve plan girdilerinden bağımsız olarak büyümesini getiriyor. Özellikle merkezi alanlarda başta ulaşım, altyapı, kamusal ve yeşil alanlar olmak üzere çok katmanlı sorunların biriktiğini görüyoruz. Kentsel dönüşüm merkezi alanları yeniden düşünmek, planlamak ve iyileştirmek için bir fırsat oluştururken tekil yenileme süreçleri bu fırsatın önüne geçiyor. Benzer biçimde ivmelenen inşaat etkinliği özellikle kentsel kimlik, aidiyet ve koruma kavramlarına yönelik bir seçicilik barındırmıyor. Kentlerin, insanların belleğinde iz bırakan pek çok yapı ve kentsel alan yenileme adı altında ya da belli bir rant artışının meşrulaştırması ile yıkılıp yok oluyor. Bence en önemli mutsuzluklardan biri de kent belleğinin ve buna bağlı olarak aidiyet hissinin yitirilmesi. Yeni yapı stoğuna gelince yapılar baskın olarak göstermelik farklar barındıran klişe cephelerle yeniden üretiliyor. Kentle bütünleşmeyen, duvar ya da güvenlik önlemleri ile kentten ayrılan ve koparılan pek çok yapı yan yana dizilerek kentsel bir doku, yol, alan oluşturmaya çalışıyorlar. Özellikle merkezi iş alanlarında yoğunlaşan bu olgu kentsel ve kamusal alan kavramının yok olmasını geleneksel anlamda kent ve kentlilik tanımlarının aşınmasını getiriyor. Birçok yerde söylediğim gibi, iki nitelikli yapı yanyana geldiğinde kendiliğinden nitelikli bir kent oluşmuyor.


Tasarım etkinliği konu aldığı ölçeklere göre farklı disipliner alanlar tanımlamakla birlikte hem bu alanlar hem de ölçekler arasında bir süreklilik ve geçirgenlik, tasarım anlayış ve yaklaşımlarında benzerlikler söz konusudur. Bugün geldiğimiz noktada biraz da tüketim toplumu olgusunun ivmelendirmesi ile çok sayıda disipliner alt başlık ve uzmanlık ile karşı karşıyayız. Mimarlık sadece iç, dış ayrımı ile sınırlı kalmaksızın cephe, aydınlatma, akustik yangın vs gibi uzmalıkları da içeren ve giderek büyüyen bir şemsiyeye dönüşüyor. Bugün sadece cephe hatta cam cephe tasarım danışmanlığı yapan ofisler, yeni uzmanlık alanları var. Öte yandan tasarım etkinliği özü itibarı ile ölçek ve konudan bağımsız bir benzerlik taşıyor. Eğer tasarım, en genel tanımı ile, bir beklenti doğrultusunda girdilerin yeniden bir araya getirilerek belli öncelikler doğrultusunda düzenlenmesi işi ise; alternatif ve seçeneklerin çokluğu içinde ne olacağına karar vermekten çok ne olmayacağına karar vermeye yönelik bir süreçtir. Bu anlayış ve yaklaşım biçimi ölçek ve konu farkı tanımaksızın bir süreklilik zemini oluşturur.

Öte yandan özellikle eğitim ve uygulama aşamasında tasarım ölçeğine bağlı bir çeşitlenme, bilgi ve deneyim farklılaşması söz konusu. Bu nedenle konu ve ölçeğe bağlı farklılaşmaların farklı uzmanlıklar gerektirdiğini ama bunların süreklilik içinde var olduğunu ve birbirlerine geçirgen kaldıklarını unutmamak gerekiyor.


Başta da söylediğim gibi mimarlık mesleği, genelde de tasarım alanı geniş bir şemsiye içinde farklı var olma zeminleri tanımlıyor, farklı disiplinler ilişkiler, ilgi alanları barındırıyor. Bu çeşitlilik ve zenginlik de mimarlığı seçen gençlere zengin bir seçme özgürlüğü tanıyor. Bence bu ayrıcalıklı var olma zemininin ve özgürlük alanının iyi kullanılması gerekiyor. Mimarlık sadece kendi birikiminden değil, sanat, tarih, felsefe diğer disipliner alanlardan, gözlem ve deneyimle oluşan bir kültürel birikimden de besleniyor. Bu nedenle mimar adaylarının ve genç mimarların farklı coğrafyaları, farklı kültürel ortamları deneyimlemeleri, sanatla yakından ilgilenmeleri, farklı alanlarda okumalar yapmaları önem taşıyor. Bütün bunların ötesinde eleştirel bir kültüre sahip çıkmaları, kendilerine hazır sunulan bilgi ve davranış kalıplarını eleştirel bir mesafe ile algılamaları gerekiyor. Bu mesleği seçmek isteyenler kendilerini uzun, zor ama keyifli bir yolun beklediğini unutmamalı.


Yazının devamı...

Yaşam Alanlarında Somon Rengi Kullanımı

Merhaba sevgili Milliyet okurları

Renkleri hayatımızın her alanında olduğu gibi, yaşam alanlarında da kullanırken dikkat etmemiz gereken birçok noktaya zaman zaman değiniyoruz. Kullanım alanlarının işlevlerinin, psikolojik etkilerinin, alan metrekaresinin, mekanın aldığı doğa ışık miktarının, birlikte kullanılacak renk kompozisyonlarının renkleri kullanırken ne kadar önemli olduğunu dikkat etmemiz gerektiği sık sık vurguluyoruz. Sizlere bu yazımda kış mevsiminin soğuk etkisini daha sıcak hale getirecek, mekanlarda daha dingin ve dinlenebilir atmosfer yaratmak için kullandığımız somon renginin kullanım alanlarından ve etkilerinden bahsetmek istiyorum.

Somon rengi, pastel diye nitelendirdiğimiz en yumuşak renk tonlarından biridir. Pembe renginin bir alt tonu olduğu gibi, turuncu renginin doygunluk seviyesinin azaltılmış bir tonudur. Sakinleştirici, sıcak ve alanda zarif bir etki yaratır. Bu yüzden kış aylarının kasvetini gölgelemek için eğer mekanın genel konseptin içinde bu renk yoksa lokal olarak dahil ederiz. Birçok renkle kombinasyonu rahatlıkla oluşturulabilir. Beyaz, siyah, mint yeşili, mürdüm, turuncu, kahverengi, lame ve dore renklerle birlikte kullanmak oldukça etkili alanlar yaratmak için başvurduğumuz özel renklerdir.

Psikolojik etkilerini göz önünde bulundurursak, yaşam alanlarının her mekanında rahatlıkla kullanılacağımız bir renktir. Fakat çok yoğun kullanmak, sakinlik enerjisini çok aktife edeceği için özellikle çalışma odası; yaratıcılık gereken bir uğraşınız varsa bunu gerçekleştirdiğimiz alanlarda kullanırken dikkat etmek önemlidir.

Ortak alanlarda salon, mutfak, banyo, antre gibi mekanlarda kullanırken mobilyanızın rengine, tamamlayıcı renklere, aydınlatmaya dikkat etmek gerekir. Örneğin, duvar kâğıdı veya boya olarak somon rengini kullanacaksanız mobilyalarınızın beyaz, gri, bej, açık vizon gibi tonlarda olması mekanı daha ferah gösterecektir. Daha koyu ahşap mobilyalarla birlikte kullanacaksanız daha keskin bir etki yaratıp, mobilyaları öne çıkaracak ,dikkat çekici bir alan yaratmış olacaksınız. Bu yüzden, alanın metrekaresini göz önünde bulundurarak duvarlarda bu seçimleri yapmak çok önemlidir. Eğer küçük bir alanda koyu mobilyalarla duvarlarda tamamen somon rengi kullanılırsa mekanı daraltacak, algı olarak rengin etkilerini oldukça eksilteceksiniz. Bu yüzden, bu kriterlere dikkat ederek seçimler yapmak rengin özelliklerini ve değerini yansıtmak için son derece önemlidir. Bu gibi durumlarda, lokal olarak tek duvarda somon rengini kullanarak, dore, lame, bej gibi renklerden yardım alarak alanda arzu edilen etkiyi sağlayabilirsiniz.

Kullanılan somon renginin tonu da bir o kadar önemlidir. Eğer koyu somon yani turuncuya yakın bir ton kullanacaksak, bunun yatak odalarında, çalışma odalarında, banyolarda, mutfakta yoğun olarak kullanmaktan kaçınmak gerekir. Çünkü oldukça dinamik bir etki yaratacağı için, yatak odalarında uyku kalitesini bozar. Çalışma odalarında yorucu bir etki yaratacağı için konsantrasyon bozukluğuna yol açabilir. Banyolar genelde küçük metrajlı alanlar olduğu için, yine bu alanda koyu somon tonlarını lokal olarak kullanmak uygun olacaktır. Bu mekanlarda yoğun olmamak şartıyla pastel açık somon rengini kullanmak daha doğru bir tercih olacaktır.

Genel olarak toparlamamız gerekirse, Somon rengini kullanırken mekanın alan genişliğine, aydınlatmasına, birlikte kombine edeceğimiz renklere dikkat ederek kullanım alanlarını çoğaltabilir; zarif, sakin, etkili alanlar yaratırken psikolojik olarak etkilerini deneyimleyebiliriz.

Hepinize mutlu haftalar diliyorum.

Meral Akçay

Yazının devamı...

Doğan Hasol Gözünden Güngör Kabakçıoğlu

Merhaba sevgili Milliyet okurları

1961 yılında Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Yüksek Mimarlık Bölümü'nden mezun olan, çizgileri Tercüman, Akşam, Güneş, Yeni Yüzyıl gibi gazetelerde yayınlanan, mimar, ressam ve karikatürist Güngör Kabakçıoğlu'nu 2011 yılında kaybetmiştik.

Mimarlık Vakfı tarafından Güngör Kabakçıoğlu eserleri ve eserlerinden oluşan kitap tanıtımı Mimarlar odası İstanbul şubesi sergi salonunda geçtiğimiz günlerde sevenleriyle buluştu.

Serginin oluşması ve kitap baskısı konusunda en yakın arkadaşlarından biri olan Mimar Doğan Hasol hem öncülük hem de ev sahipliği yaptı.

Güngör Kabakçıoğlu’nu ‘’ Anılmak istediği meslek sıralaması, “Karikatürist, Ressam, Mimar” şeklindeydi. Benim içinse Güngör, “meslektaşım, komşum, ortağım, daha isabetli bir tanımla, can kardeşim’di. ‘’ sözleriyle tanımlayan Doğan Hasol hocamızla sergide bir araya gelerek sizler için Güngör Kabakçıoğlu’ nu sordum.

1-Güngör Kabakçıoğlu ile tanışmanız nasıl oldu?

Kendisiyle tanışmam iki türlü oldu: Birincisi, delikanlılık yıllarımızda haftalık çocuk dergisi Doğan Kardeş’te çıkan karikatürleriyle. Doğan Kardeş’in çok genç iki karikatüristi vardı: Güngör Kabakçıoğlu ve Selma Emiroğlu. Güngör benden beş yaş büyüktü; ünlü olmuştu bile.

Gerçek tanışmamız mimarlık ortamında oldu. Ben Mimarlar Odası İstanbul Şubesi sekreteriydim; o dönemde mimarlar için SSK konut kredisi güvencesiyle bir konut kooperatifi kurmuştuk. Kooperatif bizi, Yeniköy’de gerçekleştirdiği Mimarlar Sitesi’nde buluşturdu. Güngör ve eşi Beril üst katımızdaki komşularımız oldular. Yakınlaştık… Bir yıl sonra Has Reklam’ın kurucusu kardeşim Yalçın Hasol’u bir trafik kazasında kaybedince; o reklam ajansını kurtarmak uğruna birlikte kolları sıvadık. Güngör o tarihte BP’deki mimarlık görevini sürdürmekte, bir yandan da karikatürlerini üretmekteydi.

2-Kendisini nasıl tanımlarsınız?

Kendisi her zaman coşkulu ve çok üretken bir insandı; elinden kalemi hiç düşmezdi. Aklına gelen her fikri, çizgiyle canlandırmak gibi üstün bir yeteneği vardı. Bunu kendisi de kitabın bir yerinde çizim ve yazıyla güzel anlatıyor: “Ben düşünmeye başladım mı… Hayal dünyamda yaşamaya başladım mı… Yazmaya, Çizmeye başladım mı… Beni kimse tutamaz…”

3-)Unutamadığınız bir anınız muhakkak vardır, bizimle paylaşır mısınız?

Yine İstanbul’un şiddetli kışlarından biri… Kar bastırdıkça bastırıyor. Taksim Gümüşsuyu’nda Has Ajans’ta Güngör, eşim Hayzuran ve ben birlikteyiz. Hava kararırken eve nasıl gideceğimizi düşünmeye başladık. Yeniköy’e kadar nasıl olsa gideriz ama o karda arabayla Küçüktepe yokuşunu tırmanmak olanaksız. En önemli sorunumuz da, Güngör’ün kısa bir süre önce geçirdiği kaza ve operasyon nedeniyle ancak koltuk değneğiyle yürüyebilmesi.

Hemen karşıdaki Opera Oteli’nde kalmaya karar verdik ve telefonla rezervasyon yaptırdık. Ajanstan çıktık; “önce bir yemek yiyelim” dedik ve komşu lokantalardan birine girdik. Dışarıda kar, bizde bir sohbet, bir sohbet… Daha sonra otele yöneldik ve bizi bekleyen acı sürprizle karşılaştık. Geciktiğimizi, herhalde gelemeyeceğimizi düşünerek, ayırttığımız odaları başkalarına vermişler.

Eve yönelmekten başka çare kalmamıştı. Bizim emektar kaplumbağa Volkswagen’le gece yarısı Yeniköy’e vardık ve tabii asıl sorun yokuşu tırmanmaktı. Arabayla denedik, olmadı. Yürümek tek çareydi; onu da gerçek bir dayanışmayla, tabi binbir güçlükle becerdik.

4-Birçok dostu mimar olarak zaman zaman resim yaptığını bildiklerini, fakat bu kadar çok resim yapmasına şaşırdıklarını dile getirdi. Sizin bundan haberiniz vardı, sizinle nasıl paylaştı eserlerini?

Mimar olarak önce, görevli olduğu BP’nin, Kervansaray adını verdiği turizm projelerini gerçekleştirdi; sonra da ağırlığı Bodrum’da olmak üzere konut grupları ve turizm tesisleri yaptı. Hepsi de mimarlık değerine sahip değerli, ciddi çalışmalardı. Bunların birçoğunu o zamanlar YAPI dergisinde yayımlamıştık. Yalnızca tasarımları, projeleri yapmakla yetinmez, inşaatları denetlemeye de koşardı. O seyahatlerde çok ciddi kazalar geçirdi. Vücudunda oluşan kırık-çıkıkları da pek önemsemeyerek, yine çizdiği resim ve karikatürlerle bile anlattı.

Bir yandan mimarlık, bir yandan gazetelerde sürekli yayımlanan karikatürleri, bir yandan da resim çalışmaları… Hep “Karikatürist, ressam, mimar” diye anılmak isterdi. Ne var ki bizim toplumumuz farklı dallarda çalışan kişileri, farklı yorumlayıp tuhaf bir şekilde değerlendirir. Örneğin ressamlar, “o ressam değil ki, mimar” ya da “karikatürist” derlerdi. Bence Güngör her üç alanda da değerliydi.

Sergideki resimlerin birçoğunu ben de ilk kez gördüm. Resimlerdeki özellikle İstanbul yorumlarına, önemli, ünlü yapıların plan ve görünüş olarak ustaca sunulmasına, perspektiflerdeki derinlik anlayışına bir kez daha hayran kaldım. Sergilenmemiş daha nice resimleri varmış ailede. Kardeş kadar yakın olduğum Güngör’ün üretkenliğini bildiğim halde resimlerin çokluğuna ben bile şaşırdım. Niteliğine de tabii… Bunu itiraf etmeliyim.

5-Sergi ve kitap baskısında sizin öncülüğünüz olduğunu biliyorum. Biraz bahseder misiniz, nasıl gelişti süreç?

Yaşadıklarına, çevresine, çalışmalarına ilişkin olarak el yazısı ve karikatürlerin fotokopileriyle hazırlayıp ciltlettiği bir kitap maketini adıma imzalayarak vermişti. Kitap basılmamıştı. Değerli bulduğum o çalışmanın yayınıyla Mimarlık Vakfı’nın ilgilenebileceğini düşündüm. Genel Sekreter Ali Rüzgâr’ın örgütlemesiyle o değerli eser böylece Mimarlık, Resim ve Karikatür dünyasına kazandırılmış oldu.

6-Mimarlık Vakfı tarafından 8 Eylül 2018 - 22 Eylül 2018 tarihleri arasında açılan Güngör Kabakçıoğlu sergisine gelen konuklar hangi eserleriyle karşılaştılar, biraz bahseder misiniz?

Sergide yer alan eserler, Güngör’ün resim çalışmalarıydı. Daha çok da İstanbul ve Bodrum’a ilişkin resimler… Biraz önce de belirttiğim gibi o resimlerdeki sanatsal düzey, dört dörtlük bir sanatçıya yaraşır türden. Fikir, yorum, düzen, çizgi, renk, perspektif… hepsi yerli yerinde. Tekrar ediyorum, bütün bunlar ve inanılmaz üretme enerjisi beni de hayretler içinde bıraktı.

7-Günümüzde mimari karikatüristlerden Güngör Kabakçıoğlu çizgisine yakın bulduğunuz isimler var mı?

Günümüzde değerli mimar-karikatüristler var. Onları birbiriyle kıyaslamak istemem. Hepsi kendi yolunda değerli. Hemen şu anda anımsadıklarım: Tan Oral, Deniz Dokgöz, Behiç Ak… Yazık ki artık hayatta olmayan Semih Balcıoğlu’nu, mimar olmasa da, özellikle İstanbul karikatürleriyle ve “Güle Güle İstanbul” kitabıyla anmak isterim. Ve tabii merak da ederim: “Semih yaşasaydı bugünkü İstanbul’u nasıl yorumlardı” diye.

8-Mimarlık Vakfı’nın desteğiyle aynı zamanda bir kitap basıldı. Bu kitabın içeriğinden biraz bahseder misiniz?

Mimarlık Vakfı, kitabı Güngör’ün kızı Zeynep Kabakçıoğlu’nun da yardımlarıyla çok iyi hazırladı. Kitap, Güngör’ün el yazısı ve karikatürlerle hazırlayıp bana verdiği kopyanın neredeyse tıpkıbasımı gibi. Farkı şu: Bendeki baskı siyah-beyaz fotokopiydi; kitapta ise, Zeynep’in sağladığı orijinaller kullanıldığı için kitap renkli oldu. Kısacası kitap, Güngör’ün hazırladığı orijinale daha uygun.

Kitapta ilk bölüm Yaşamöyküsü; ardından “Karikatür, Resim, Mimari Çalışmalar” geliyor. Sonra, yakınlarını anlatıp çizdiği bölüm… Daha sonra, yaşamından kesitler: bebeklik, çocukluk, ergenlik anıları, geçirdiği kazalar-ameliyatlar, yakınlarından ve kimi ünlü siyasilerden portreler… Son bölüm de kendisini yorumladığı “Ben Bendeki Benlerimle Yaşıyorum” ve nihayet, eşi Beril’in vefatının birinci yıldönümünde ona yazdığı duygu dolu mektubu.

Kitabın önsözünde de yazdığım gibi, “Bazı insanlar ölümsüz oluyor; Güngör Kabakçıoğlu da hiç kuşkusuz onlardan biridir”.

Güngör’ü sevgi ve özlemle anıyorum.

Yazının devamı...

Mimar Tasarımcılar Dünyası, Mimar Nevzat Sayın

Merhaba Milliyet Dekorasyon okurları

Mimarlar, tasarımcılar dünyası röportaj serimizin Eylül ayı röportaj konuğu; mimari ve tasarım alanında bir çok başarılı projeye imza atan Mimar Nevzat Sayın.

1-Türkiye’de mimarlık nasıl bir yolda ilerliyor? Mimari anlayışınızı, tavır ve tarzınızı nasıl tanımlarsınız?

Mimarlık dediğimiz faaliyet alanı oldukça geniş bir alanı kapsıyor. Burada kastedilen mimarlık gündemi belirleyen ya da belirlenmiş gündemin içinde olan yapılardan söz eden bir mimarlıksa az sayıdaki iyi, çok sayıdaki kötü örnekleriyle, paldır küldür ilerliyor diye düşünüyorum. Kent topraklarının çok pahalı olması nedeniyle abartılı imar haklarıyla bulunduğu yere sığamayan yapılar genellikle dört fili bir Wolksvagen'e nasıl yerleştirirsiniz gibi bir soruya cevap bulmaya benziyor. Ve cevap çoğu zaman iki öne, iki arkaya gibi tuhaf bir cevap olmaktan öteye gidemiyor. Kentsel ölçekteki projeler ise nedense kapalı kapılar ardında, kimin ne yaptığından kimsenin haberi olmadan, büyük bir gizlilik içinde yürüyor ve kentsel ölçekte tartışma ve düşünce üretmekten uzak kalıyor.

Biz de bu tanımlar içine giren projelerin içinde oluyoruz. Tekil olarak mücadele edilecek konular değil bunlar. Mimarlık, yerel ve merkezi yönetimlerle, sermayeyle, yasa ve yönetmeliklerle bağlı bir konu olduğu için çoğu zaman tanımlanmış çerçevelerin içinde kalarak sürdürebiliyoruz çalışmalarımızı. Buna rağmen elimizden geldiğince anlamlı, sakin, kalıcı, sorunlara çözüm üretebilen iyi bir mimarlığın peşindeyiz. Tavrımız bu ama tarzımız yok...Her defasında konuya ilişkin sorunları girdiye dönüştürerek çözmeye çalışıyoruz.

2- Mimarların ve İç mimarların meslek tanımları, görevleri, ölçekleri konusunda zaman zaman anlaşmazlıklar ortaya çıkıyor.Sizin bu konuda düşünceniz nedir?

Mimarlık iç ya da dış diye ayrılabilecek bir konu değil. Her iki durumda da mimarlığın temel meselesi mekan kurmak. Bu yüzden bu sınırlamanın çok sentetik bir sınırlama olduğunu düşünüyorum. İç mimarların mimarlık yapamamalarının haklı nedeni donanımlarının yapı üretimine yetmeyeceği ile ilgili ama, mimarların donanımının iç mimarlık üretmeye yetmeyeceğini söylemek tuhaf olur. Bu konu o kadar uç noktalara kadar geliyor ki mimar kendi yapısında bile iç mimarlık diye tanımlanan şeyleri yapardı/yapamazdı diye tartışılabiliyor. Bence anlamsız bir tartışma.

3- Günümüz projelerinde çok ciddi bir sorun olan öykünme-taklit konusu hakkında ne düşünüyorsunuz. Sizce bu sorun nasıl çözüme ulaşabilir, engellenebilir?

Kendine dair bir düşüncesi olmayanların yapabileceği tek şey başkalarının düşüncelerinden hareket etmek. Konu düşünce olduğunda sorun yok ama, o düşünce doğrultusunda üretilmiş şeylerin birbirine benzerliği olduğunda sorun var. Mimarlık da bu konudan nasibini alıyor. Sorundan değil de çözümden yola çıkan anlayışların uzantısında, şu ya da bu nedenle beğenilen, ya da moda olan bir şeye benzemek, mimar için de mal sahipleri için de riski az bir yol olarak tercih ediliyor. Bu konuda mimarlık tarihine geçecek bir hikaye var. Son yıllarda İstanbul'da yapılmış iki yapının mimarı yapılarının taklit edildiği gerekçesiyle birbirlerine dava açtı. Hakimin kararı ibret vericiydi; her iki mimarın da birbirlerini değil başka bir mimarı taklit ettikleri kararına vardı. Kendine ait bir düşünceye sahip olmak öğretilemeyeceği için bu sorun çözülemez.

4- Projelerinizde aldığınız bir çok ödül bir yana, Ağa Han mimarlık ödüllerine 2 defa aday gösterildiniz. Bir mimar olarak size bu ne hissettiriyor, hangi duygunuzu besliyor?

İyi yaptığınızı düşündüğünüz bir işin başkaları tarafından da farkedilmiş olması devam etmenizi kolaylaştırıyor. Anlamsız, sıkıcı bir yığın zorluğun arasında iyimser olmanıza katkıda bulunuyor ve her şeye rağmen iyi şeyler yapmak konusundaki ısrarınızı anlamlı kılıyor.

5- Bugüne kadar yaptığınız projeleriniz içinde sizin için en özel olan projeniz hangisidir, neden?

İlk yapım olan Gön yapısı en özel olma halini koruyor. Şimdi ne yazık ki tanınmayacak bir halde ama benim için hâlâ böyle. Sanırım ilk olmanın ayrıcalığı nedeniyle bu böyle. Şimdi projelerini bitirip, teslim ettiğimiz ama henüz inşa edilmemiş olan Eskişehir Anadolu Üniversitesi Mimarlık ve Tasarım Fakültesi yapıldığında bu en özel olma sıfatını ele geçirecek gibi görünüyor.

6- Sizce mimarlarlıkta malzeme bilgisi ne kadar önemli? Kullanmaktan asla vazgeçmediğiniz malzeme nedir?

Malzeme bilgisi temel bilgilerden biri. Malzemeyle düşünüyoruz. Yapının ne ile yapılacağı, nasıl yapılacağını da, neye benzeyeceğini de yakından ilgilendiriyor. Kullanmaktan asla vazgeçmeyeceğim bir malzeme yok ama hiç kullanmayacağım malzemeler var. Mış gibi görünen malzemeleri kullanmıyorum. Taş gibi görünen seramikleri, ahşap taklidi yapan plastikleri, betona benzetilen fiberglasları gülünç buluyorum.

7- Bir röportajınızda “Mimar Dünyayı Daha Anlamlı Hale Getirmeye Çalışır” demiştiniz. Sizin böyle olduğuna inandığınız mimarlar kimlerdir?

Böyle düşünüyorum ama biliyorum ki az sayıdaki mimar bunu yapmaya çalışıyor, çünkü; az sayıdaki mimarın, dünyanın nasıl bir yer olmasına dair bir fikri var. Ve üstelik bu az sayıdaki mimarın da çok azı bunu becerebiliyor. Çinicilerin ODTÜ yerleşkesi, Bektaş'ın TDK binası, Eldem'in Bayramoğlu yalısı, Cansever'in Demir evleri, Arolat'ın Sancaklar Camisi, Bizim Bilgi Üniversitesi Santral İstanbul yerleşkesi ve özellikle mimarlık fakültemiz, Arkan'ın Hariciye Köşkü, Tümertekin'in B Evi, Holzmeister'ın Cumhurbaşkanlığı Köşkü bu düşünce doğrultusunda yapılmış ya da sonunda bu tanıma girmiş yapılardan hemen ilk aklıma gelenler. Bir raslantıyla var olduğumuz dünyayı daha anlamlı hale getirmek için mimarlık iyi bir yol.

8- Günümüzde İç mekan uygulamalarında özellikle konut projelerinde kimlik ve özgün olmama sorunu yaşanıyor. Sizin bu konuda en önemli kriteriniz nedir?

Kendi hayatları hakkında kayda değer bir fikri olmayanların, başkalarının hayatlarını taklit ederek bir mekân oluşturma çabalarının umutsuz vakalara dönüşmesiyle sonuçlanıyor. Az önce malzemeler için söylediğim şeyler burada da geçerli. Hakiki değil, mış gibi görünüyor. Benim kriterim hakiki olmak. Özellikle konut projelerinde kullanıcı ile mimar arasındaki iş birliği çok önemli. Bu her konuda böyle ama, konutta çok dar bir alana sıkıştığı ve kişisel meseleler işin içine girdiği için ayrıca önemli. Mimarlar öğrenir, mimarlık öğretir. Yeter ki derin bir merakınız, hakiki bir düşünceniz ve anlamlı bir yorumunuz olsun.

9- Genç mimar adayları-mimarlar hakkında ne düşünüyorsunuz? Onlara vereceğiniz en önemli tavsiye nedir?

Mimarlık eğitiminin çok önemli sorunları var. Çok istekli ve çalışkan olanlar her durumda yapabilecekleri için başarılı. İsteksiz ve tembel olanlar için yapacak bir şey yok. Ama eğitimin, temel meselesi olan ortalamayı yükseltmek konusunda çok aciz olduğunu düşünüyorum. Abartılı sayıda mimarlık okulu var. Mekânları, ekipmanları, kadroları, programları çok yetersiz. Bu yüzden ne yazık ki buralardan mezun olanlar hakkında iyi düşünmek zor. Buna rağmen meraklı, istekli ve çalışkan olan genç tayfanın içinden çok iyi mimarlar çıkıyor. Her şeye rağmen meraklarını, tutkularını, çalışkanlıklarını yitirmemelerini, bulundukları yer hakkında bir düşüncelerinin olmasını, tarihin onlarla başlamadığını, öncelerinin olduğunu ve öncelerini tanımaları gerektiğini hatırlatır, bütün bunların toplamından bir dünya görüşü üretebilmelerini tavsiye ederdim.

NEVZAT SAYIN

Nevzat Sayın, 1954 yılında, Hatay’da doğdu.1978 yılında, Ege Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Mimarlık Bölümü’nü bitirdi. 1986'dan bu yana İstanbul'da kendi mimarlık ofisinde çalışıyor. Yurtiçi ve yurtdışı mimarlık ödüllerine aday gösterildi ve ödüller aldı. 1990-2004 arasındaki çalışmaları “Düşler Düşünceler İşler” adlı kitapta toplandı. 2015 yılında Umur Matbaa’nın düşünce ve yapım sürecini anlatan “Bir Yapı Kitabı” yayınlandı. NSMH adı altında süren çalışmalarının yanı sıra Türkiye’nin farklı mimarlık okullarında öğretim görevlisi olarak verdiği hizmetleri, İstanbul Bilgi Üniversitesi Mimarlık Yüksek Lisans Programı kurucu üyesi ve stüdyo yöneticisi olarak sürdürüyor. Mimarlık öğrencileri için yaz okulları, konferanslar, jüriler, atölye çalışmaları da mimarlık eğitimi ile ilişkisinin önemli parçaları olmaya devam ediyor. Çalışmalarının bir diğer bölümünü de; mimarlık yazıları, röportajları, sergileri ve yayınları oluşturuyor.

Yazının devamı...

Modern İç Mimaride Geçmişin İzleri; Osmanlı Yansıması

Osmanlı Mimarisi ve stilinin, modern dünyamız içinde ihtişam ve görkemi bir yıldız gibi parlıyor. Öncesinde Erken dönem Anadolu Türk Mimarisi, Selçuklu Mimarisi, Bizans Mimarisi, İran Mimarisi ve Memlük Mimarisinden etkilenerek oluşan Osmanlı Mimarisi Erken Dönem, Klasik Dönem ve Geç Dönem olmak üzere üç dönemden oluşuyor. Tarihsel gelişim sürecinde konutların plan tipleri, iç mekan kurguları, kullanılan malzeme ve uygulanan teknikler açısından temel öğeleri oluşturmak zor olsa da bu dönemlerin özelliklerini sentezleyerek günümüzde yaşam alanlarına nasıl dahil edebiliriz gelin bunlara bir göz atalım.

Osmanlı Mimarisinde iç mekanlarda geleneksel motifler, hat ve çini sanatı yorumları, kalem işi süslemeler, renkli cam işçilikleri, çiçek desen ve motifleri, altın, gümüş, bakır ve sedef işlemeciliği, İç mekan kurgusunda temel öğe olan oda içinde dikkat çeken önemli özelliklerinden sadece bazılarıdır.

Osmanlı Mimarisi ve stilininde, renk seçimleri, kumaş seçimleri, aksesuar seçimleri dekorasyondaki yansıma için önemlidir. Renk olarak, mürdüm, zümrüt yeşilleri, bordo, mor tonları, kiremit renkleri gibi renkleri tercih etmemiz gerekiyor. Bu renkleri altın, gümüş, bakır gibi metalik renklerle birlikte kullanmak ise bir başka önemli konu. Kumaş tercihleri yaparken kullandığımız kumaş türlerini kadife, çatma, kemha, tafta gibi kumaş türlerinden tercih etmek yine önemli noktalardan biridir.Yastık, perde ve sedirler için bu kumaşları seçebilirsiniz.

Şark odaları Osmanlı'dan günümüze taşınan bir kültür. Bu odalarda kullanılan sedirler dönemin önemli donatılarından biri. Mobilya tercihleri yaparken oturma grubu olarak sedir tercih ederken kumaş, konumlandırdığımız yastık, minder, ahşap işçiliği ve diğer tamamlayıcı ürün seçimleri birlikte düşünülmesi gerekmektedir. Bu odalarda Osmanlı El Sanatlarının önemli öğelerinden olan Sedef İşlemeli Kümbet sehpalar, sini sehpalar, dönemin motifleri işlenmiş halılar, dönemin figürleri yansıtılmış bezemeli duvar çinileri, duvar ahşapları, hat sanatı ile oluşturulmuş tablolar, geleneksek motiflerle şekillenmiş üfleme cam veya kumaş kaplama aydınlatmalar kullanabilirsiniz.

Osmanlı Saraylarının klasik, görkemli, ihtişamlı çizgilerini günümüze taşıyan aksesuar tercihleri yaparken lale, tuğra gibi simgelerin kullanıldığı vazolar, aynalar, dönemin padişahlarının kavuklarını koydukları kavukluklar, bakır işlemeli sürahiler, Kündekârî (sekizgen, beşgen, yıldız gibi geometrik şekillerde kesilmiş küçük ahşap parçalarının çivi ve tutkal yardımı olmaksızın yalnızca birbirlerine geçirilmeleriyle oluşturulan bir teknik) paravanlar, sedef işlemeli yan mobilya ürünleri yaratılmak istenilen atmosfer için yardımcı olacak öğelerden olacaktır.

Hepinize mutlu,sağlıklı haftalar dilerim.

Sevgilerimle

İç Mimar/ Meral Akçay

Yazının devamı...

Mimar ve Tasarımcılar Dünyası, İç Mimar Cem Cemal Çobanoğlu

''Mimarlık ve Tasarım'' özel röportaj serimizin bu ayki konuğu İç mimar Cem Cemal Çobanoğlu


İç mimarlık ve tasarım, hayatımla da iç içe geçen, yaparken çok keyif aldığım bir meslek. Mesleğim yaşamımı, yaşamım da mesleğimi besliyor çünkü iç mimarlık gibi bir meslek bu duruma çok müsait. Zaten aksi bir durum mümkün değil diye düşünüyorum. Bu yüzden de, çok iyi bir gözlemci olmaya çalışıyorum ve hem algılarımı, hem de hafızamı sürekli açık ve taze tutmaya çalışıyorum. Tasarım felsefemi de, deneyimlerim, bilgilerim ve yaratıcılığım ile; bir denge kurarak, problem çözmek olarak tarif edebilirim.


En büyük problem galiba özgünlüğe yeterince değer verilmemesi. Tüketiciler özgün, kopya olmayan tasarımlara değer verdiği sürece biz tasarımcılar da tasarlamak ve üretmek konusunda daha heyecanlı olacağız.


Başarılı bir iç mimari projenin olmazsa olmazı kullanıcısını mutlu etmesidir. Siz Dünya’nın kendinize ya da mimarlık eleştirmenlerine göre en başarılı projesini de yapmış olsanız, kullanıcı o mekanı kullanırken mutlu değilse, bence o proje başarıya ulaşmış sayılamaz.


Az önceki soruda cevapladığım olmazsa olmaz, en çok dikkat ettiğim konu. Yani; mekanı kullanacak kişi ya da kişilerin benden sonra o mekanda mutlu olmalarını sağlayacak bir tasarım ortaya çıkarmak. Bu da onları çok iyi tanıyarak, form ve işlevin, alınan verilere göre şekillenmesi ile mümkün oluyor.

Renk ya da malzeme seçimi gibi konular yaşanabilecek bir rahatsızlıkta kolaylıkla halledilebilecek konular. Ama mimar yardımı olmadan yapılacak bir planlamanın geri dönüşü eve yerleştikten sonra oldukça zor. Bu yüzden de evini mimar yardımı almadan düzenlemek isteyenler, öncelikle yapısal kararlara ve eşya seçimlerine çok dikkat etmeliler. Örneğin bir hevesle alınacak büyük bir L kanepe, eve geldiğinde hiçbir yere sığdıralamayıp başa bela olabilir. Eşyalar eve ve kullanıcıya hükmetmemeli, kullanıcıya ve eve hizmet etmeli.


Renk seçiminde kişisel ve kamusal kullanımda çok farklı kriterler söz konusu. Eviniz için renk seçerken, biraz daha kişisel zevklere dikkat edebilirsiniz fakat restoran gibi bir mekanda, kurumsal kimlik, restoranın menüsü, restoranın bulunduğu ülke, şehir, semt gibi bir çok farklı kriter devreye girer. Bununla birlikte, renklerin insanlar üzerinde yarattığı psikolojik etki de göz önünde tutulmalı. Örneğin insanların uzun süre oturmak isteyeceği bir balık restoranında, fast food restoranında olduğu gibi ana renk olarak kırmızı kullanamazsınız.


ABRA, Başak Bakkaloğlu ile birlikte kurduğumuz, ağırlıklı olarak mobilya tasarımı ve iç mekan tasarımı yapan bir tasarım stüdyosu. Bununla birlikte mobilya dışında ürün tasarımları ve mimari tasarımlar da yapıyoruz. ABRA, Türkçe’de “denge” demek ve adını da, yaptığımız her projede ve tasarımda yaratmaya çalıştığımız “denge”den alıyor. Bu bazen form ve işlev arasındaki denge, bazen de renk ve malzeme arasındaki denge olarak çıkıyor ortaya.

ABRA için yarattığımız mobilya koleksiyonu da, sanattan, yaşadığımız, gördüğümüz şehirlerden, edindiğimiz deneyimlerden referanslar alan ve denge arayışımız sonucunda ortaya çıkan mobilyalardan oluşuyor. Mobilyalarımızın hepsinde, özel detaylar tasarlamaya ve üretimlerin doğal malzemeler kullanarak, tamamen el işçiliği ile üretilmesine dikkat ediyoruz.


Genç meslektaşlarıma ve meslektaş adaylarına verebileceğim en büyük tavsiye, çok iyi bir gözlemci olmaları. Yaşadıkları şehri, izledikleri filmi, sokaktaki insanları, hayvanları, etraflarında olup biteni, kısaca “hayatı” çok iyi gözlemlemeleri gerekiyor çünkü o gözlemlerden edindikleri bilgiler mesleklerini icra ederken sık sık karşılarına çıkacak.

Bununla birlikte, yaptıkları işin literatürüne, tarihine hakim olmaları çok önemli. Bunun için de klasik bir tavsiye olacak ama çok okumaları gerekiyor.

Cemal Çobanoğlu Kimdir:

Lisans eğitimini İ.T.Ü. Mimarlık Fakültesi, İç Mimarlık Bölümü’nde, yüksek lisans eğitimini ise IMIAD’da tamamladı. IMIAD kapsamında İ.T.Ü ile birlikte, Finlandiya’da Lahti University of Applied Sciences’da, İskoçya’da Edinburgh College of Art’da eğitim aldı. Bu süreçte yüzyıl ortası mobilya tasarımı ve İskandinav tasarımı üzerine tezini yazdı. Katıldığı kentsel tasarım, iç mimarlık ve mobilya tasarımı yarışmalarında birçok farklı ödül aldı. Mezuniyeti sonrasında, çeşitli iç mimarlık ve tasarım ofislerinde deneyim kazandı. 2014 senesinde Başak Bakkaloğlu ile birlikte “ABRA Design Studio”yu kuran tasarımcı, eş zamanlı olarak Kadir Has Üniversitesi ve Mef Üniversitesi’nde misafir öğretim görevlisi olarak dersler veriyor, çeşitli organizasyonlarda tasarım ile ilgili konuşmalar yapıyor.

Yazının devamı...

© Copyright 2019

Milliyet Gazetecilik ve Matbaacılık A.Ş.