MODA
GÜZELLİK
AİLE
SAĞLIK

Şeyda Betül Kılıç'la Hayata Dair Konuştuk...



Şeyda hanım sizi öncelikle akademik olarak tanıyabilir miyiz?
Psikoloji lisans eğitimi aldım. Ben biraz eğitime geç başlayanlardanım. 28 Şubat’ın durduran etkisiyle karşı karşıya kalmış kişilerdenim. 1980 doğumluyum ve benim lisans eğitimi dönemime denk gelen bir olumsuzluk bu. Tabi o denemde durdurucu çok faktör vardı ama bir tarafıyla da hayat devam ediyordu tabi. O dönemde ben evliliği tercih ettim. Evlendim, çocuklarım oldu ve evliliğimin 10. Yılında artık minik minik bazı üniversitelerin esnediğini ve örtülü girilebileceğini duymaya başladık. Psikoloji eğitimime o dönem başladım. Eğitimimin bitmesini bekleyecek çok zamanım yoktu. Çünkü zaten kayıp jenerasyon. Avrupa Davranış ve Kognitif Terapiler Birliği tarafından, akredite edilmiş ve sertifikalandırılmış Kognitif Davranış Terapileri eğitimini aldım. 5 yıllık bir eğitimden geçtim. Mehmet SUNGUR hocanın öğrencilerindenim.

Bu dönemden sonra düşündüğüm çocuk değil ailelerle birlikte çalışmaktı. Çünkü çocuklara karşı çok hassasım. Eğitimim süresince çocuk psikopatolojisi derslerinde çok incindiğimi, anne olmanın getirdiği bir hassasiyetle çocuklarla çalışmamaya karar verdim. Yetişkinlerde de erkeklerin daha az psikologa gidiyor olması dolayısıyla da çiftlerle çalışmanın daha iyi olacağını düşündüm. Yine Mehmet hocamızdan aldım. Ve alan ailelere kayınca bir “travma” başlığı açıldı hayatımda. Aradan geçen süreçte bu eğitimi de tamamladıktan sonra daha bir çok eğitimi aldım.

Peki neden psikoloji alanını seçtiniz özel bir sebebi var mı?
Aslında derler ya “psikolog gibi. Üniversitede hiç unutmuyorum mesleki yatkınlık testi yapılmıştı. Bu testin sonucuna bakıp hocalarımız “” demişti. Karakter olarak yatkınlık ve mizacın önemli bir payı var. Öyle düşünüyorum.

3 çocuk annesisiniz. İş hayatıyla annelik bir arada zor olmuyor mu?
Eğitim hayatım boyunca ciddi manada zorluklar yaşadım. Şuan 8 yaşında olan kızıma hamileyken üniversitenin son yılındaydım. Hamileliğimin son zamanlarına kadar hatta sıralara sığmayana kadar okuldaydım. Kendi aracımı kendim sürüyordum ki hamilelerin bir şeylerden sakındığını, vazgeçtiğini görmeyi baya ilginç karşıladığımı fark ettim. Halihazırdaki 2 çocuğumla ilgilenerek okul hayatını devam ettirdik.

Tabiî ki zorlukları var. Profesör de olsanız eve geldiğinizde annesiniz. Çocuklar bir şeyler yazan çizen anneden kendilerine çok daha geniş zaman bulamayabilirler ama şöyle ki çocuklar şunu fark ediyorlar “Aynı zamanda çocuk öğrenmeye olan isteği de görüyor annede. Öğrenmeye de zaman sınırı koymamayı görüyorlar.

Peki yazarlık o nasıl başladı? Kitaplarınızı da anlatır mısınız bize?
Genel itibariyle ben düşüncelerimi, duygularımı yazıya dökmeyi seviyorum. 16 yaşında bir kadın dergisinde denemelerim yayınlandı, sonrasında da aktif olarak çalıştım. Röportajlar yaptım. Sonrasında haftalık olarak çıkan bir siyasi dergide kültür sanat sayfalarını hazırlamaya devam ettim. Dolayısıyla yazmayı sevdiğimi zaten biliyordum. Çeşitli internet sitelerinde ve bloglarda yazılar yazdım. Kendim bir blog açıp hiç yazmadım. Bireyse olarak hiç böyle bir girişimde bulunmamıştım.

Sonrasında radyo programcısıyım. Çalıştığım radyo daki çalışma arkadaşlarım ve dinleyicilerimizin istek ve desteği, yayın evlerinin talepleri derken aklımda olmayan bir yola girdim. Düşüncelerimi kitaplaştırmak hiç aklıma gelmemişti. Arkadaşlarım da bu konuda çok destek verdiler ve başladım. Fakat hayatımdaki diğer alanlara gösterdiğim titizlikten çok daha fazlasını yazarlığa gösterdiğimi fark ettim. İyi bir çalışmanın ortaya çıkmasını çok istedim.

Piyasada çok sayıda kitap var. Kitapçıları çok gezen ve çokça okumaya çalışan biriyim. Bazen tek bir vaka için bile bir kitap bitirmek gerekiyor. Zaten annelikle ilgili konularda devreye girince hayatımızın her alanında kitaplar var ama ne kadarı doğru ve okunabilir kitap önemli olan bu. O yüzden çok titizlikle çalıştım. Kendi yönelimim ve ilgimin de olduğu çift terapisi konusuna yönelik olabileceğini düşündüğüm ilk kitabımı yazdım. Onu yazmam neredeyse 2 yılımı aldı. Diğer kitap ise insanların “ demesiyle ikinci kitabım olan “hayatı 12’den yakala” yı yazdım. Dergicilik formatına daha yakın olan kitap 12 başlıktan oluşuyor. Aslında her bir başlık ayrı bir kitap konusu.

Ya radyo programcılığı; o nasıl girdi hayatınıza?
Benim hızla başlayan eğitim hayatım içerisinde yer alan TRT’den aldığım bir diksiyon ve spikerlik eğitimim de var. Ama hayatımın hiçbir alanında kullanmamıştım bunu. Sosyal hayatın dışında mesleki olarak bunu kullanmak pek düşündüğüm bir şey değildi. Daha sonrasında arkadaşlar böyle bir teklifle geldiler. Hayatımda planlar dizisiyle ve sıkıcı programlarda yaşamayı sevmiyorum. Çok şey yapmayı ama bunların beni germemesini, sıkmamasını istiyorum. Bir kuşak dizisi olarak değil ama haftalık bir formatta olmasına karar verdik ve yaklaşık 5 yılı aşkın süredir devam ediyorum.

Peki bu kadar birbirinden bağımsız meslekleri aynı anda yapmak sizi yormuyor mu?
Tabi hepsinin kendi içinde bir ritmi var. Mesela evlenmeden önce nasıl evlenirim dersiniz. Evlenirsiniz bir çocuğum olsun dersiniz. Hem evliyim hem bir çocuğum var dersiniz sonra bir çocuğunuz daha olur, artık daha çok sorumluluğunuz vardır. Hem evli hem iki çocuk sahibi hem misafir ağırlarsınız hem de bir sürü başka beklentiler vardır. Aslında insanın esneyebildiğini, yükü arttıkça hayatını daha programlı yaşadığını da fark ettim. O nedenle yaşamıma sığdırabildiğim kadar, ihmallere yer vermeden –çünkü ihmallere çok karşıyım- eşlik, annelik rolümden çalarak süreci devam ettiriyor olsam bu hakikaten sıkıntılı bir durum. Hayatımızda herkesin kendi yükü, kendi sorumluluğu var.

Çocuklarım konusunda ben daha çok denetleyen olmayı ve sevgi zamanlarını birlikte geçirmeyi hedefliyorum. Bu şekilde sıkıştırılmış programlar insana pozitif katkılar sağlıyor. Acısı geçer lezzeti kalır. Geçmişe dönük emek verdiğiniz sıkıntı yaşadığınız her şey size gurur kaynağı olarak kalır.

Peki bu kadar kimliğin arasında hangisi daha çok sizsiniz?
Aslında psikoterapiler, ana mesleğim daha çok benim. Spikerlik çok hoşlanarak yaptığım bir oluşum ama psikoterapistliği, birinin hayatının karanlık yerlerine el feneri yakmayı ben çok seviyorum. Zaten uzmanlığımda bu alanda olunca belki bunun etkisiyle bekli de insanların yaralarına ilaç olmayı sevdiğim için bana çok iyi gelen taraf.

Peki son olarak sosyal medyadaki “mükemmel anneler”e değinmek istiyorum. Her şeyleri dörtdörtlük olan. Kendi adıma da sormak gerekirse bu kadarı gerçek olabilir mi cidden? Bunları görüp kendini eksik hisseden annelere neler önerirsiniz?
Geçenlerde bir terapi sırasında fark ettim. Çocuklarımın büyümüş olması sebebiyle daha az anne takip edebiliyorum sosyal medyada. Ama şahit oluyorum daha iyi anne olmak adına yapılan örnekler var.

Ben telafi jenerasyonu olduğumuzu düşünüyorum. İhmal edilmiş çocukluklar, kaçınılmış ilgilenilmemiş çocuklar. Benle ilgilenilmemiş olabilir, ben görmezden gelinmiş olabilirim ama ben bunu çocuğuma yapmayacağım. Hatta o kadar ki başka çocukların bile bazı şeyleri kaçırmaması için rehber olacağım diye düşündüklerini düşünelim burada. Çünkü telafi jenerasyonu olarak çocuğunuzun yüklerini yüklenir, onun okul çantasını sırtlanırsanız çok zor büyüyecektir. Hani kelebeğin kozasından kendi çıkarsa daha kolay uçabilir. Fakat siz o kozayı yırtarsanız bırakın uçmayı yaşayamaz bile. Bunu ona benzetebiliriz. Bizden önceki dönemde hakikaten yoktu. Çocuğum hangi renkten sever? Neden hoşlanır? Veli toplantısı ne zamandı? Hangi derste daha başarılıdır? Belli başlı sorular çok muğlakta kalır cevap bulamazdı.

Bu yüzden şimdi her şeyi bilmeye çalışan ebeveynler aslında kendi çocukluklarının telafisini yapıp, kendi yaralarını sarıyorlar. Ben öyle düşünüyorum. Ama her şeye rağmen boş verilmiş bir anneliktense ilgili bir annelik kısmen daha iyi. Tabi abartılmadan. Çünkü bunun bedeli de büyüyememiş çocuklar oluyor. Çocuklarımızı destekleyeceğiz, eğiteceğiz, neye ilgileri olduğunu bileceğiz. Fakat onun yerine geçmeye çalışmayacağız.

Anneliğin şişirilmeye çalışılması babalığın zafiyetine sebep olur. Babalar ellerine kahve fincanı alıp dağılan anneyi izleyen babalar var ortada. Çünkü çocuğun her şeyinden anne sorumlu. Dersinden de ahlakından da yemesinden de giyinmesinden de… bu kadar sorumluluğu olan kadın depresyona girer. Daha sonrasında zaten yorgun annelik depresyonuyla karşılaşıyoruz. Uykuları az, her şeye yetişmeye çalışan, perişan olmuş, janjanlı çocuklar yetiştirmek için kendi ihtiyaç ve önceliklerini unutmuş kadınlar görüyoruz. Bu da bir sürü sorunu beraberinde getiriyor. Ağrı bozuklukları, anlaşılmama isteği, majör depresyon, uyku ve yeme-içme bozuklukları, opsesyonlar ve daha fazlası… aslında bir noktada tehikeli. Çünkü zamanı gelince çocuklarınızdan beklemeye başlıyorsunuz. “” gibi başlayan bir sürü cümle aslında hiçte yabancısı olmadığımız söylemler. Bu nedenle bedelini bir gün isteyeceğimiz iyiliklerdense hayatı beraber paylaşmak ve çocuklarımızla bütün deneyimleri birlikte yaşamak bana daha sağlıklı geliyor.

Yaşam öyle emanet bir şey değil. Ve babaların lütfen iştirakine müsaade etmek. Çünkü çok bilen anne babayı arenadan çekiyor. ” diyor. Babalar da misafir sanatçı olarak eve geliyorlar. Bir miktar para bırakıp işe tekrar gidiyorlar. Çok yalıtılmış babalık sonucunda kadınlar hem anne hem babaya dönüşüyorlar. Aslına bakarsak dul kadına dönüyorlar. O yüzden de evli bir sürü dul kadın babaları olan bir çok yetim çocuk var etrafımızda.

Yazının devamı...

7 Soruda "Portakal Ağacı"

Sevgi dolu halleri, sakin ruhu ve ayakları yere sağlam basan harika duruşuyla namı değer “Portakal Ağacı” Hatice ÖZDEMİR TÜLÜN’ü duymayan ya da tariflerini denemeyen yoktur sanırım. 7 soruda Portakal Ağacı’nı tanımaya ne dersiniz? Cevabınız evetse sizleri röportajımızı okumaya alalım. :)


1980 Ankara doğumluyum, 2003'te Boğaziçi Üniversitesi türk dili ve Edebiyatı bölümünü bitirdim, aynı yıl Türkiye'nin ilk bloglarından Portakal Ağacı'nı kurdum, bir yandan da kurumsal iletişim alanında çalıştım. Sonrasında Çocuk yayıncılığı sektöründe çalımaya başladım. Halen Lokma Dergisi Genel Yayın Yönetmeni ve TRT Çocuk Dergisi Genel Müdürüyüm. En önemli iş tanımım da 11 yaşındaki Ayşe İkbal, 8 yaşındaki Muhammed Musab, 5 yaşındaki İbrahim Yusuf ve geçen yıl kaybettiğim Ömer Halis'in annesi olmak.


Boğaziçi Üniversitesi'ne başladığım yıl babam her boş dersimde iş yerine gitme şartı getirmişti. Kendisi yerli bir bilgisayar markasının kurucusuydu ve bana da şirketin web sitesini yapma görevini vermişti. Ben tüm arkadaşlarım Güney Kampüsün çimenlerinde otururken ek başıma bir bilgisayarın karşısında oturmaktan çok sıkılıyordum. Hatta kendisine hiç bir şey üretmeyeceğimi söylüyordum. O da ısrarla her gün elinde aynı kağıtla odamın önünden geçiyordu. Kağıtta "Boş boş oturma, bir şey üret" yazıyordu. Aylarca boş oturduktan sonra pes edip üretmeye başladım. İşim web sitesi yapmak olduğu için Türkiye'de ve dünyada bu alanda yapılan çalışmaları, forumları, fikir önderlerini takip etmeye başladım. Babam da bu sıralarda beni "Markalaşma" üzerine çalışmalar okumaya yöneltti sürekli. Okuyup araştırdıkça Amerika'da blogların çıktığını gördüm. İlk olarak bir pazarlama bloguyla başladım, bu benim ilgilerim doğrultusunda önce bir fotoğraf bloguna sonra da Çerkes bir anne babaya sahip olmanın verdiği yemek kültürü ile yemek bloguna dönüştü. İlk başlarda aileme hiç söylemedim blogumu ama birden çok hızla büyüyünce söyledim ve bana çok destek oldular. O gizli gizli günlük hayat hikayemi anlattığım minik sitem sonrasında evlenip eşimin de destekleri ile ayda 2 milyon ziyaretçi alan bir siteye dönüştü zaman içinde.


Mandalinalarım bana aslında ne kadar güçlü olabileceğimi öğrettiler. Ah bir de anneme neler çektirttiğimi anlamamı sağladılar elbette:) İnsanın çocuğu söz konusu olunca ayakta ve güçlü durabilmek için ne kadar mücadele verebileceğini, kendisin bile farkında olmadığı yeteneklerini onlar için keşfedebileceğini öğrendim ben sayelerinde. Ailemden sonra en büyük öğretmenlerim oldular bana.


Çok keskin farklar olduğunu düşünmüyorum, çünkü ben hiçbir zaman kariyer insanı olmadım, benim tek tutkum var Rabbimin bana nasip ettiği ilmin sadakasını layıkıyla verebilmek. İlimden kastım süslü diplomalar vs değil, bizi her ne bilgi ile donattıysa ya da o bilgi ortamı içinde bulunmamızı nasip ettiyse bunun bizim için verilen en büyük rızık olduğuna inandım hep. Bakara suresi 3. ayetindeki "ve kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden de (gereken yerlere Allah için) verirler." emri gereğince yaşayıp anılmak benim kariyer hedefim. Evlatlarımda da annelikle ilgili ilmin ve bu ilmi layıkıyla paylaşabilmenin derdindeyim.


Edebiyat mezunu olup çocuk yayıncılığı alanında çalıştığım için bir süredir TRT Çocuk Dergisi'nde masallar yazıyordum ama kitabın doğuşu kızın okulunda yaşadığı arkadaş problemlerini gördükten sonra oldu. Ben de aynı yaşlarda aynı şeyleri yaşadım, bence kaç yaşına gelirseniz gelin hala pek çoğumuz kendimizi "Ormanın En Sıradan Ağacı" gibi hissediyoruz. Sosyal medya balonu bize "herkesin hayalindeki kariyeri yaptığı, herkesin mutlu evlilikler kurduğu, herkesin olmak istediği yerde olduğu" yalan hayatlar sunuyor. "Herkesin arasında tek garip, tek yaraları, bereleri olan ben miyim? herkes olmuş da bir bende mi sorun var?" diye düşünüyoruz. Bu yüzden masalı bir geceyarısı yazıp sabah kızıma okuduğumda gözlerimin içine bakıp "Bunu bana mı yazdın?" dedi, ben de "Hayır 8 yaşında, ilkokulun duvarında tek başına ağlayan Hatice'ye yazdım" dedim.


Kitabın en büyük katkısı halen ara ara kendimi masaldaki Pitipat gibi hissetsem de gelen tepkilerden şu anda tek olmadığını bilmek oldu. Herkesin yaralarını sakladığı, herkesin sadece gövdesinin kusursuz kısımlarını gösterdiği dev bir ormanmış meğer burası. Portakal Ağacı ilk çocuğum, ardından gelen 4 evladımdan sonra Pitipat 6. çocuğum oldu :)


Beni ben yapanlar, muhabbet, dua ve inşirah. Rabbim bizi insan olarak yarattıysa kimse bize güvenmese de O bize güveniyor demektir diye düşünüyorum. Benim bu dünyaya gönderiliş amacım da muhabbetmiş gibi geliyor, çünkü en çok sevdiğim şey insanların arasında hayra vesile muhabbetlere vesile olabilmek. İkincisi dua. Kendimden çok başkaları için dua etmek iyileştiriyor beni. En sonuncusu belki de en önemlisi İnşirah. Rabbimiz Resulullah (sav) yüreği sıkışınca "bir işi bitirince başka bir işe başlamasını" yani "bir şey üretmesini" öğütlüyor. Biz her ne işte olursak olalım ürettikçe yüreğimiz genişleyecek Allah'ın izniyle...

Yazının devamı...

Peki Şimdi "Biz" Kaç Kişiyiz Sizce?

Anne olmadan 3-5 ay kadar önceydi sanırım. Bir aile meclisindeyiz. Etraftaki eş dostun çocukları sınavlara hazırlanıyor. Annelerden biri kendinden emin ve gayet gururlu bir şekilde dedi. Ben hayretler içerisinde kadınları dinlemeye devam ettim. Eve dönerken hunharca gülüşlerimin de bana eşlik ettiği dakikalarda olanları eşime anlattım. Ama nasıl dalga geçtiğimi tahmin bile edemezsiniz. Dalga geçişlerim o anla da sınırlı kalmadı üstelik aylarca bu konunun makarasını yaptım.

Gel gelelim bizim kız doğdu ve ben anne oldum. (Bakın mesela bu da benim sinir olduğum cümlelerden biriydi. Yani çocuğun olmuş bir kadın olarak baba olacak değilim değil mi? Ama kınadım ve yaşamadan ölmek mümkün değil!) Sevgili çekirdek ailemle birlikte kızımızın ilk doktor kontrollerinden birine gittik. Sonra doktorumuz bana döndü “” dedi. Ve işte o an hayatımın hatası olan cümleyi kurdum. Ve dedim ki “ Doktorumuzla ben gayet güzel sohbetimizi ettik ufaklık muayenesini oldu ve dışarı çıktık. Sonra eşim gülmeye başladı. Ama nasıl gülüyor anlatamam. Hayırdır inşallah dedim adama baba olmak yaramadı. Sonra durdu dedi ki “ ben hala anlamıyorum yaptığım gafı ve açıklama yapıyorum. ” Sonra durdum ve kendime geldim. Ve eşimden daha çok ben gülmeye başladım. Uzunca bir süre ailemizin dalga konusu da ben oldum böylelikle.

Sonra geçen gün Vera’nın doktoruna mail gönderdim. (Aramak ya da mesajlaşmak yerine mailleşiriz biz, hem kalıcı hem de benim tercihim üzerine daha resmi bir ilişkimiz var.) Diş çıkarma dönemindeki kızımla ilgili sorularımı sıralayıp gönderdim. Saolsun uzun uzun yazmış fakat öyle bir yazmış ki sanki Vera’nın dişleri değil de hepimizin dişi zannedersiniz. ” bu ve bunun gibi bir sürü cümle. (Yanlış anlaşılmasın doktorumuza, sabrına ve sevgisine hayranım.)

Toplumu tahlil etmeyi çok sevmişimdir hep. Bir ortamda konuşmacı olmaktan öte dinleyici kimliğine bürünmek hep daha güzel görünmüştür. (Tabi gençlik çağımda tam tersiydi bu.) Bir de baktım ki bütün ebeveynler olarak çocuğumuzun kakasından emeklemesine, ilk adımından okul başarısına kadar her şeyi öyle benimsemiş öyle içselleştirmişiz ki sanki üç beş kimliğimiz var. İşte bu yüzden ister istemez aklımın çıkmaz sokaklarında gezerken şu soru çıktı önüme!

“Peki şimdi bu “BİZ” kaç kişiyiz sizce?

Yazının devamı...

"Hoşça Kal Lösemi" Yazarı Merve Özçelik ile Kitaba ve Anneliğe Dair Bir Sohbet...

Merve ÖZÇELİK kimdir? Bize biraz kendinizi anlatır mısınız?
Öncelikli olarak insan hangi kimliğini söyleyeceğini bilemiyor. Ben eğitimciyim. İngiliz dili ve edebiyatı mezunuyum. Çevirmenlik yaptım şimdiye kadar. Çeşitli eğitim kurumlarında ve dil kurumlarında çalıştım. Ayrıca benim bir kimliğimde edebiyatçı. Hepsinden sonra çocukla beraber gelen annelik kimliği ve bunun doğrultusunda da Başakşehir anneleri topluluğu.

Peki annelik sizde neler değiştirdi?
Annelik neler değiştirmedi ki? Bir söz var ya hani “” diye. İşte bazen insanın dünyasının alt üst olması gerekiyormuş. Bir düzeniz varken her yaptığınız tercih sizi farklı kapılara götürüyor.

Annelik serüveni nasıl başladı?
Ben evlendikten sonra hemen bir çocuk telaşına girmedik. Sonradan bir çocuğumuz olsa hiç te kötü olmaz dediğimiz noktada bir de baktık ki çocuk sahibi olamıyoruz. Bunu fark ettik ve tüp bebekten önce bir aşılama yapıldı ama gereksiz bir uygulama ve yanlış yönlendirmeydi. Bir süre sonra tüp bebek uygulaması yapıldı. Çeşitli uygulamalar, iğneler derken tabi bu süreçte çalışma hayatımda sekteye uğradı. Her doktor kontrolü izinleri gerektirdi, bir amacımız vardı ve vazgeçiş noktası burada başladı. Nihayetinde tüp bebek başarı ile sonuçlandı ama ne yazık ki çoğul gebelik olduğu için bir düşük tehlikesi yaşadım. Hastaneye yatışım gerçekleşti. Ve 17. Haftada serküler serklaj operasyonu geçirdim. Doktorum “dedi. Ancak 26. Haftada doğum gerçekleşti.

Prematüre annesi olmak nasıl bir duygu? Neler yaşadınız?
Biri 1000 gram diğeri 700 gram doğdular. Yoğun bakım süreci başladı. Hiç bilmediğiniz ve hayatta hiç karşılaşmadığınız şeyler. O yüzden diyorum ya farkındalık önemli, siz oraya düşmeden o süreci bilmenize imkan yok. Benim bu sürecim 69 gün kızımla birlikte sürdü. Tabiî ki bu süreç güllik gülistanlık geçmedi. Çünkü her gittiğinizde bir komplikasyonla karşılaşabiliyorsunuz. sarılık oluyor, nefesle ilgili sorunlar çıkabiliyor, tıbbi terimleri öğreniyorsunuz ve oradaki her şey sizin hayatınızdaki sürece dahil oluyor. Taburcu olmamızda ayrı bir olay. Çünkü kolik bir çocuk kuvezde durduğu gibi durmuyormuş. (gülüşüyoruz). Onu da öğrendik. Oğlum bu arada kuvezde. Biri eve geldi ama biri hala orada. Bir ele daha ihtiyaç duyuyorsunuz. Biri yanınızda ama diğerini de ziyaret etmeniz gerekiyor ve çırpınıyorsunuz gerçekten diyorsunuz ki “onu orada yalnız bırakmış hissiyatı mı veriyorum acaba?”kuvez de farklı bir dünyaydı mesela. Birinin başında biraz daha mı fazla kaldım? Diğerine daha mı az dokundum? Birinin iyiye gidişine sevinirken diğerinin kötü oluşuna üzülmek ve dahası…

Ve 139. Gün hastane enfeksiyonundan kaybettik biz oğlumuzu. Ama daha öncesinde de ilk haftasında bir kalp ameliyatı oldu. Doktor o zaman şunu demişti; “Çok şükür kalp ameliyatını atlattık. Daha sonra ince bağırsağının çürüdüğünü öğrendik. Sonra ise beyninde 2. Derece kanama var. O ara 2. Bağırsak operasyonunu gerçekleştirdiler. Nakil söz konusu ama Türkiye’de bunu yapan doktor yok denecek kadar az. Tabi bu süreçler içinde farklı farklı dünyalar açılıyor size. Prematüre annesi olmak ne demek ikiz annesi olmak ne demek öğreniyorsunuz.

Anneliğimin 139. Gününde kucağımda kızım diğerini mezara koyduk. Bir anda şunu fark ediyorsunuz ne kariyeriniz ne eğitiminiz ne kariyeriniz ne maddiyatınız ne de yaşantınızın hiçbir önemi yok. Çünkü yapabilirliklerinizin sınırını keşfediyorsunuz. Bir de benim kızımla yola devam etmem gerekiyordu işin bu kısmı da var. Birinin vefatının yasını tutuyorsunuz ama diğerinin de selameti için güçlü olmaya, onu eğlendirmeye çalışıyorsunuz. Ama farkındalığınız ikizlere kayıyor. Alışverişte daha çok ikiz arabası gözünüze çarpıyor. Oyun alanında ikizler dikkatinizi çekiyor. (sessizlik-göz yaşı)

Benim kızım için güçlü olmam gerekiyordu. Her şeyim değişti. Hayata karşı bakış açım başta. Şu anda kariyer denen şey ya da para kazanmak gibi şeyler bir anda silinip atılabilecek şeyler. Gözümde hiçbir değeri kalmadı.

Gelelim kitaba. Sizi yazmaya yönlendiren şey neydi?
İngiliz dili ve edebiyatı okuduk ama edebiyatı ayırmaktan öte dünya edebiyatı gözüyle bakıyorum ben. Edebiyat benim her zaman içimdeydi ve kalemim sürekli bir yerlere bir şeyler yazar çizerdi.

Konu seçiminiz neden lösemi?
Hep bir hayalim vardı benim. Çocuk edebiyatı alanında hiç hastalıklara değinilmeyen hastalıklar üzerine çalışılmayan bir sektör. Bu sektörün kaygısı tamamen ticari. Çünkü deniliyor ki yayın evleri tarafından ben bu kitabı/içeriği basarsam kime hitap eder, bunun satışını nasıl yaparım? Fakat şunu göz ardı ediyoruz biz hastalık denilen şey ya da çocuklarla ilgili rahatsızlıklar hayatın apayrı bir yerinde değil. Birkaç yayın evi var bu konulara değinen fakat onlarda genelde çeviri kaynaklı olduğu için bizim kültürümüze uymuyor. Birde ebeveynler olarak biz çocuğuma ben bunları alıp okursam nasıl olur diye düşünüyoruz. Ama şunu göz ardı ediyoruz. Çocukları empati yeteneğinden mahrum etmememiz gerekiyor. O noktada da içimde hep yazdığım hikayelerde özel olan hastalıkla ilgili hikayeler vardı. Kısmet oldu en sonunda bu konu üzerine ilk kitabım olan “Hoşça Kal Lösemi” 2017 yılının sonlarında yayınlandı. Çok üstüne düştüğüm bir konuydu.

Her isteyen yapabilir mi bu işi? Siz neler yaşadınız buraya gelene kadar?
Ortaokulda şiir defterlerim vardı. Kasetler içinden sözlerin yazılı olduğu kağıtlar çıkardı bilirsiniz ben o sözlerin bazı kısımlarını beğenmez değiştirirdim. Bir gün tarih dersinde sıranın altından poğaça yiyorum. Hoca ne yaptığımı sordu söyledim. İnanmadı. Çantamı karıştırdı. Buldu defteri. Dersindeki en başarılı öğrencilerden de biriyim bu arada. Teneffüste yanına çağırdı. Yanında edebiyat hocamız var. Ona laf attı. Bu kızımız aşk meşk şiirlerine sarmış biliyor musunuz? Dedi. Şükrü hocadedi. Hocamızın dediği yeterli olmadı tabi. Annem çağırıldı okula, şiir yazmaktan dolayı suçlu bulunduk. Diyeceğim o ki kim olursa olsun hangi alana ilgisi varsa onu güçlendirmesi için hep yüreklendirilmeli. Ne sizi mutlu edecekse onu yapsınlar derim. Ama bizim toplumumuzda genelde sanat hobi olarak yaptırılıyor.

Yazarlık zor derler ülkemizde. Katılıyor musunuz bu söylenene?
Cemil Meriç vardır Türkiye’nin yetiştirdiği en büyük entelektüellerden biri. Ümit Meriç bir kitabında anlatır. Gözü kitap okumaktan o kadar bozulmuş ki bir rutin oluşturulmuş öğrencileri geliyor kitap okumalarını yapıyor, daha sonra ise Cemil hoca söylüyor öğrencileri yazıyor. Hayatları bu şekilde gelişmiş insanlar var. Böyle bir ocakta yetişmek ne güzel bir şey. Yazar olmak bu ülkede çok meşakkatli bir süreç. Şimdiye kadar bu denli emeklerle yazılar yazan yazarların emeği maalesef karşılık bulamadı. Telif hakları farkındalığı son dönemde bu kadar yaygındır. Maddi olarak pek bir getirisi olan bir iş değil zaten. Belki çok okunan bir yazar olursanız ancak düzenli bir geliriniz olabilir. Ama yazarlığın asıl amacı karşılık beklemeden bir şeyler paylaşabilecek bir karaktere sahip olabilmektir.

Peki Başakşehir Anneleri’ni de değinmek istiyorum. Nereden aklınıza geldi?
Kızım yaklaşık 6 ayını geçmişti, sosyal medyada hesaplar oluşturdum. Bir gün bir masal saati duyurusu yaptım ve o gün gelen 2 kişi oldu. Daha sonra yavaş yavaş sayımız çoğaldı. Anne olduktan sonra hayattan kopmamak gerektiğine inanıyorum. Öyle ilanlar var ki şurada anne sohbeti var diyor mesela ama altında çocuksuz katılım gerektirdiği yazıyor. Ama imkanlar kimsenin aklına gelmiyor. Gerçi böyle bir yere gidince çocuklu gitsekte en ufak sorunda en büyük tepkiyi hemcinslerimizden alıyoruz ve ortamı terk etme ihtiyacı duyuyoruz. O yüzden biz her toplantımızda şunu vurguluyoruz; ” O yüzden biz topluluğumuzu hep çocuk üzerinden yürüttük.

Biraz da yaptığınız ve içinde bulunduğunuz sosyal sorumluluk projelerinden bahsedelim ve toparlayalım isterseniz?
Gülümseyen maskeler topluluğuyla ortak projeler yaptık. Onların yürüttükleri projelere destek olduk. 23 Nisan’da çocuklara pijama ve oyuncak hediyesi vardı. Birde bunlara ek olarak her çocuk için ismine özel mektuplar hazırladık. Ayrıca kış için mont ve bot kampanyaları vardı ona destek olduk. Ayrıca ramazan ve kurban bayramlarında bayramlık hediyeleri alma projesine katıldık. Birde ramazanda kumanya kartı hazırlandı. Onlara destek olduk. Ben sadece duyurularımla aracı oldum. Bunun haricinde Yıldız Teknik Üniversitesi öğrencilerinden bana ulaşan bir arkadaş vardı. Çakırca İÖO’nu baştan yenilemişler. Fakat kırtasiye konusunda eksikleri kalmıştı. Bir oyuncak firması sponsorluğunda da bu ihtiyaçlarını karşıladık. Yine aynı arkadaşlarla Ahlat’ta bir okulumuz için bir kahvaltı organizasyonunun geliriyle kırtasiye desteği sağlayacağız. Ayrıca İBB Rasim Özderen Kütüphanesi’nde her Salı Şule KEKLİK hocamla birlikte masal saati yapıp çocukları masallarla buluşturuyoruz.
*****

Çok keyif aldığım bir sohbetti. Röportaj üzerine de biz sohbete devam ettik. Ağladık, güldük. Ama yanından ayrıldığımda bana şu hissi yaşattı; ne kadar güçlü, insanlar neler yaşıyor ne imtihanlardan geçiyor ve ayakta kalıyor. Sohbetimiz esnasında “ diyen arabesk şarkılardan başkasının derdini küçümsemeyi öğrendik demişti. Ama bana kendisi ” düsturunu öğretti. Kendisine samimi sohbeti için bir kez daha teşekkür ediyorum.

Yazının devamı...

Çok Bilen Çetesi…

Evet onların bir çete olduğuna artık inanmış durumdayım. Hayatımın her evresinde ve her olayında benden daha çok bilen ve kendini her konuda söz sahibi hisseden tipler vardı hep.

Ergenliğimden başlarsak kiloma takık bir grup insan vardı ki ben onların her söylediği sözü hala dün gibi hatırlıyorum. Obez olduğumu iddia ettikleri dönemde bunlara sinirlenip kilo vermiştim de “neye dertlendin de bu kadar zayıfladın hastalıklı gibi olmuşsun” demişlerdi.

Evlenirken evliliğin toz pembe hayallerden ibaret olmadığını ve günün birinde benim de diğerleri gibi mutsuz olacağımı söyleyenleri de bu çeteye üye yapabiliriz bence. Evlendikten sonra çocuk ne zaman diye tutturdular mesela bunlar. Arkadaş hani mutsuz olacaktık? Madem mutsuz olacağımdan eminsiniz niye bana çocuk ne zaman diye soruyorsunuz?

Hamile olduğumu öğrendiklerinde ki bunu 6 aya kadar sakladım neredeyse kaç kilo aldığıma taktılar. Arkadaş size ne benim kilomdan. Zaten şişmanım ve şişman kalmak istiyorum belki. 30 kilo alsam size ne benle beraber diyet mi yapacaksınız? Çocuğumun cinsiyetini öğrendiklerinde –kız- “olsun yaa…” diyenleri de unutmadım.

Çocuğumu nasıl doğuracağıma da karıştılar mesela. “ Normal doğur bak kesin, sezeryan çok kötü oluyor.” dediler. Ben de çok istedim ama olmadı ve sırf bu insanların yüzünden kendimi 15-20 gün yetersiz bir anne gibi hissettim.

Kızım beni reddetti ve anne sütünü biberonla almayı tercih etti. Bu süreci ancak yaşayan bir insan anlayabilir ve çocuğunu sırf anne sütü alsın diye bu şekilde besleyen çok insan tanıyor, önlerinde de saygıyla eğiliyorum. Bu süreçte insanlar size moral verip destek olmak yerine size “sütün yakında kesilir, çok yazık, tabi senin de kolayına gelmiş (o ara içsesim aynen şunları söylüyor; bire kendini bilmez sen benim ne çektiğimi ne bileceksin? 24 saatin 4 saatinde uyudum mu acaba?), yakında mamaya başlarsınız, emzirsen aslında sana da kolay olur (zaten ben istemiyorum ya) gibi bir sürü boş laf konuştular. Hele bir kadın var ki suratıma doğru atılıp “ama emmek o çocuğun hakkıııı, neden böyle yapıyorsun?” demişti ki kadını hala her gördüğümde cinlerim tepeme çıkıyor. Annem ben ne dersem beni haklı bulurken saolsun kayınvalidem benim psikolojim bozulacak diye ne yapacağını şaşırmıştı. Hatta bir süre eve misafir kabulünü yasakladık sayesinde.

Eve gelen misafirlerden biri var mesela. 3,5 aylık çocuk ayakları üzerine basmıyor, neden geri kaldı acaba? dedi. Bende kadını ne kadar ciddiye aldıysam 3 gün uyuyamadım. Sonra aklı başında bir iki kişi gördüm de beni sakinleştirdiler.

Şimdi de en büyük sorunumuz şu: çocuğa 20-25 dakika çizgi film açıp izletecekmişim ben de o ara rahat edermişim. Arkadaşım pardon ama ben rahatımı çok düşünsem bu çocuğa sahip olma kararı almazdım. Ben ki yemek yerken çocukla ilgilenemiyorum diye ağzıma attığım her lokmada “haammm” diye ses çıkarıp onu güldürmeye çalışıyorum bana yapmayın bari bunu. Sonra 6 aylık çocuğa kitap okumama takanlar da var mesela. Ne anlarmış çocuk kitaptan. O çocuk o kitaptan bir şey anlar mı bilmiyorum ama bana bunu söyleyenlerin hiç bir şeyden anlamadığından artık eminim.

Kısacası 2018 yılı başında aldığım “kimseyi eleştirmeme kararı”ma kısa süreli ara verip, ağzının ortasına kürekle vurmak istediğim insanları size anlattım. Ne olur bu insanlar ve türevlerinden sizin hayatınızda da olsun. Bana yalnız olmadığımı söyleyin.

Sevgiyle kalın…

Yazının devamı...

Anne Ben Fenomen Olacağım... Vol.2

Merhabalar…

Bir önceki yazımda bu işin ilk ayağını ele almıştık. Şimdi dediklerimi yaptın ama hala bir fenomen olamadıysan bu söylediklerime kulak ver. Bunları da yapıp yine fenomen olamazsan o zaman sende star ışığı yok canım hiç kusura bakma. :D

Zengin kocayı buldun ve işe yaramadı. O zaman evlilikte 2. Level başlıyor… Annelik!

Çocuk sahibi olmaya karar verdiniz ve işte hamilesin! Haydi doktora koşun. Ama evden çıkmadan önce takipçilerine ufak bir ipucu ver ki merak uyandırasın. Mesela “kızlar doktora gidicez bu gün, çok heycanlıyım bize dua edin” gibi bir Türkçe katliamı paylaşımla başlayabilirsin işe. Daha sonra eve gelir gelmez doktordan aldığın ilk ultrason fotoğrafını adeta dünya üzerinde üreme şansı verilen ilk canlı edasıyla altına bir sürü lafla ve özellikle karnının üzerine koyarak bir paylaşım yapmalısın. Fotoğrafta kocanın eli de olursa tadından yenmez en az 100 like fazla alırsın benden sana söylemesi.

Günler geçiyor ve hamilelik gittikçe cazip hale geliyor. Aşermeye başladın ne mutlu sana. En bulunmaz meyvelerden saçma sapan bütün yemeklere kadar hepsini canın istedi ve canın kocişkoştoşun sana bulup onları getirdi. Sonra getirmekle de kalmadı çeyizinden çıkan o sunumluk tabak çanakla önüne kadar getirdi bir de. Durma paylaş…

Artık karnın da belli oluyor. Aaa yoksa senin hala karnının üzerinden kemer ya da kuşağı olan hamile kıyafetlerin yok mu? Ne kadar ayıp. Hiç yakışmadı bu senin gibi birine. Hemen koşa koşa git ve karnının belli olacağı 4-5 ay değilmişcesine 23264762 tane kıyafet al. İşte şimdi her şey daha güzel. Koy bakalım elini karnına, elini kalpte yap karnında olsun bu iş.

Bebeğin için gender party (cinsiyet partisi) düzenlemeyi ihmal etme bu çok önemli. Bakalım kimlerin tahmini tutacak?

Bebek alışverişine başladın mı? Aaa ne demek başlamadım? Çocuğun doğduktan sonra hiçbir mağazaya seni kabul etmeyeceklermişcesine alışveriş yapacaksın. Pahalı markalardan olanlarında markalarını takipçilerinin gözüne sokarak paylaşacaksın.

İşte bebeğinin odası hazırlanıyor. Senin bebeğin prens ya da prenses. Sonuçta kraliyet ailesinin asil soyu senin bebeğinle devam edecek. Bu yüzden buna uygun seç her şeyini. Doğuma giderken yanına alacağın çantanın üzerine koca çiçekle bir de fiyonk kondurmazsan hatrın kalır. Doğum yaklaştığına göre baby shower yapmayı unutma sakın. Askılıkta yıkanmış kıyafetleri de paylaş unutmadan.

Hastaneye gittin. Anlaştığın organizasyon firması en iyisi olmalı işinin. Maazallah bir süsü eksik olur, dağıtmaya kalktığın 10 süsten biri yanlış gelir falan büyük sorun. Odayı en anlamsız ve en gösterişli şekilde ıvır zıvırla doldurduktan sonra artık doğurmaya hazırsın. Normal doğum yapacaksan ayrıntıları unutma çünkü pozitif doğum hikayeni yazacaksın. Sezeryan doğum yaparsanız da saçınızın fönü, gözünüzün makyajını eksik etme. ( Bazı özel hastanelerin kuaför hizmeti var benden söylemesi.)

Bebeği alıp eve geldiniz. Göbeğinin düşmesinden, ilk kakasına, sütünüzün gelmesinden, bebeğinizin ilk kusmuğuna kadar her ayrıntıyı paylaşın. O plastik bebek küvetini güllerle bezeyip etrafına mumlar yakıp yapılan 40 banyosu ritüelini de ihmal etmeyin.

Bundan sonraki süreçte de bebeğinizin altında ismi yazan bir makoseni yoksa ve ya her ay eve fotoğrafçı çağırıp konsept çekimi yaptırmıyorsanız yolunuz tıkanabilir. Şanslıysanız ve bebeğiniz çekiciyse bir de az çok bir kitleye sahipseniz size gelen tanıtım ürünlerini karşınızda aptal varmış edasıyla “ben aldım çok iyi, bence siz de bir bakın” şeklinde yönlendirmeler yaparak bebeğinizin üzerinde sergileyerek bu işe devam edin.

Şuraya yazdıklarımın sanırım hiç birini yapmak gibi bir hevesim olmadı. Hamile olduğumu iş arkadaşlarım bile 4. Aydan sonra öğrendiler. Hamileliğim boyunca canım bir defa çilek istedi gidip kendim aldım çünkü elim ayağım var Allaha şükür. Özellikle gidip hamileliğim boyunca sadece 2 parça kıyafet aldım oda annem ve kayınvalidem zoruyla. Gender party ya da baby shower da yapmadım ama baby showerları severim yapmayı da düşündüm ama vaktim olmadı. Hastane için hazırlanan bavulumu annem aldı ben onu da gereksiz bulmuştum oysa. Evde bir dünya bavul varken ne gerek var demiştim. Hastane odasını bırakın süslemeyi ben doğuma giderken pijamam yoktu hastanede o kadar söyleyeyim size. Pozitif doğum hikayem falan da olmadı. Canım kızım gelmek istedi ve pat diye geldi. Doğuma özel yaptığım tek şey fotoğrafçımı ayarlamış olmamdı.

Anlayacağınız sizden fenomen olur mu bilmem ama benden fenomenin f’si bile olmaz…

Yazının devamı...

Anne Ben Fenomen Olacağım… Vol.:1

Bugün annelikten başka bir konuda yazmak istedim.

Konumuz günümüzün en yaygın hastalığı; Fenomen olma çabası…

Bende bu konudaki gözlemlerimle merak edenler için bir tarif hazırladım. Uygulaması gayet kolay. Aşamalara uyarsanız sizde bir fenomen olabilir ya da oldum zannedebilirsiniz.

Şimdi yazıma hızlı bir giriş yaparak bu işin tarifini hemencecik vermeye başlayacağım. Öncelikle belli bir yaş sınırı var bu işte. O yüzden en küçük 22-23 falan olmalısınız. Çünkü bundan sonrası için bu yaşa ihtiyacımız var. Sonra ise ilk yapmanız gereken “zengin bir koca” bulmak. Yanlış anlamayın zekaymış, eğitimmiş, kültürmüş, kariyermiş falan bunları silip atın arkadaşlar bir kenara. Bunlar size fayda getirmez. Neden mi? Çünkü bunlar sizi bir yere getirmez! Bulduğunuz/bulmaya çalıştığınız koca adayınızın çokta elinin yüzünün düzgün olmasına gerek yok. Nefes alsın yeter! Bunlara ek olarak ileride kuracağınız masal diyarından fırlamış, adeta şekerden yapılmış gibi duran şipşirin evlerinizin içinde yaşayacak ya da yaşamaya ikna edebileceğiniz bir adamın hayatınızda olmasına dikkat etmeniz tabi önemli.

Şimdi gelelim ikinci adıma; evlilik aşamasına. Evliliğe giden bu kutsal sürecin her aşamasını en abartılı şekilde ve mümkünse cümle aleme duyurarak yaşamak. Ve tabiî ki bunları tüm sosyal medya ağlarında özellikle de instagramda bol hashtagli şekilde paylaşmak.

Sıra düğünde… Eteğinin kabarıklığı ağzınıza kadar yükselen gelinliğinizi de giydiğinize göre artık aşkitoskolu! yeni hayatınıza “merhaba” diyebilirsiniz.

Gelelim üçüncü aşamaya. Şimdi size bir soru: Çeyizinizin olmazsa olmazı size ve etrafınızdakilere pembe zehirlenmesi yaşatacak cinsten bir o kadarda işlevsiz tabak çanağı aldınız mı? Tabiî ki su yeşili olanları da unutmayalım. Elli çeşit kahve fincanı, yanında ikram edeceğiniz çikolata/lokumu koyacağınız elinde tepsi olan bebekler ( ya da adı her neyse), patlamış mısır koymak için mini kovalar, bisküviler için mini market sepetleri falan da gerekli benden söylemesi. Mutfak duvarınızda terek, tereğin içinde renkli tabaklar ve alt kısmına asılmış çeşit çeşit kupalar, tezgahınızın köşesinde saksıya doldurulmuş renkli saplı çatal-bıçak-kaşıklar, ocak kenarında mutfak kuralları yazılı panonuz olmazsa olmaz. Çünkü maazallah biri gelir kural ihlali falan yapar, büyük saygısızlık! Birde kapının kenarına X’in mutfağı yazın tam olsun. Çünkü 3+1 evlerimizde malum 10 mutfak var karışmasın birbirine kimin mutfağı olduğu. Kocişkolarınızla takım mutfak önlüğünüz de oldu mu tamamdır bu iş. Unutmadan koltuklarınız pembe veya su yeşili kadife, üzerinde pullu payetli kırlentler, yemek masası takımınız ise altın varaklı olacak. Her sabah ve her akşam sunum yapmazsanız bu yarışı kaybedersiniz benden söylemesi.

Umarım yaptığım ironiyi okuyanlar anlayabilir ve bu yolda olanlar sarsılıp kendine gelebilir. “Yok ben kendime gelemedim sen biraz daha yaz” diyorsanız yazımın 2. Bölümü haftaya burada olacak.

Sevgiyle kalın…

Yazının devamı...

Aktif Anneliğe Merhaba...

Merhabalar…

Yeni bir ufka yelken açmak için rüzgarını bekleyen bir gemiydim ve karşıma Pembenar çıktı.

Evet bekliyordum çünkü yeni doğum yaptım. Hamilelikten önce ve hamilelik sırasında ettiğim beylik laflarının üzerine bırakın bir bardak su içmeyi baya bir damacanayı kafaya diktim. Bebeğimin odasını 40 günlükken ayırmayı planlamaktan tutun da “bebek bu canım nasıl alıştırırsan öyle gider”lere uzanan bir torba boş beleş laf… Tabii ki hiç birini yapamadım. O güldüğüm vaktinde baya dalga geçtiğim kadınlardan biri oldum ve bu sebepten aktif iş hayatıma süresiz ara verdim. Şimdilerde ise bebeğini uyuturken zaman boşa geçmesin diye bolca kitap okumayı hedefleyen ve tek seferde 10 kitap alabilme kapasitesine sahip bir canlıya dönüştüm.

Genel olarak şansı tersten işleyen biriyimdir ve hayat fırsatları karşıma hep “sende mi şimdi geldin arkadaş?” dercesine çıkarır ki bu seferde beni hiç şaşırtmadı. Ne müdürlük teklifi kaldı ne öğretmenlik ve daha nicesi.

Ben ne yaptım peki? Aktif çalışma hayatını değil aktif anneliği seçtim. Erkek okuyucular da vardır aramızda eminim. Onların “Ne abarttın be sende” şeklindeki içsesleri baskın çıkmaya çalışsa da sustursunlar o seslerini yoksa güdümlü anne terliği yolda.

Ne yalan söyleyeyim vaktinde bende çok insana içimden söylendim durdum. Ne kadar zor olabilirdi ki annelik? Sonuçta küçücük şey yani. Altı temiz karnı toksa birde gazı çıkmışsa gülücükler saçan size hayat enerjisi veren tontirik bir insan yavrusu işte! Tabi birde 8 sene okumuşum bu konuda, seminerler, kitaplar, bilmem kaç yıllık iş deneyimi falanda cabası.

Ne yazık ki öyle olmuyormuş. İnsan anneliğin verdiği içten ve sonsuz sevgisinin içinde boğulurken bir yandan da tükenip zorlanabiliyormuş. Hatta size şu kadar söyleyebilirim ki annem bizi kızımla baş başa bırakıp memlekete gittikten sonraki 15 gün öğle yemeklerimi bisküvi ile geçiştirdim. Kısacası anneleri üzmeyin. Hele ki aktif bir hayattan aktif anneliğe geçiş yapmış olanlara iyi bakın.

Bundan sonra annelikle ilgili deneyimlediklerimi, cahilliklerimi, öğrendiklerimi, ebeveyn olarak hayatta karşıma çıkanları ve daha nicesini sizlerle zevkle paylaşacağım.

Sevgiyle kalın…

Yazının devamı...

© Copyright 2019

Milliyet Gazetecilik ve Matbaacılık A.Ş.