MODA
GÜZELLİK
AİLE
SAĞLIK

Oyunlarda Kazanmak ve Kaybetmek

ÇOCUKLARDA SOSYAL-DUYGUSAL GELİŞİM:

OYUNLARDA KAYBETMEK VE KAZANMAK

Öncelikle ebeveyn olarak kendi çocukluğunuza kısa bir yolculuk yaparak başlayalım. Hepimiz çocukluğumuzun en güzel oyunları içerisinde hem kazanmış hem kaybetmişizdir. Zaman zaman oyunu bozan ya da kaybeden arkadaşlarımızla tartışmalar yaşamış, oyunu terk ettiklerine, küstüklerine şahit olmuş belki de yenilgiyeye karşı yoğun tepkiler veren kişi bizzat kendimiz olmuşuzdur. Günümüze baktığımızda bile zaman zaman yenilgiye tahammül edemeyen kişiler olduğumuzu farkedebiliriz. Kendimizi yoğun tepkiler verirken bulabiliriz. Kazanmak kadar kaybetmenin de doğal bir durum olduğunu bilmemize rağmen tolerans eşiğimiz düşük olup aşırı tepkiler verdiğimiz durumlar yaşamış ve yaşıyor olabiliriz. Neden mi? Çünkü çocuklukta öğrendiğimiz başarısızlığa dair bir takım zihinsel şemalarımız mevcut olup kazanmanın gurur verici, kaybetmenin ise başarısızlık ve utanç duygusuna neden olduğunu öğrenmiş ya da deneyimlemiş olabiliriz. Bu şema yapısı çocukluğumuzdan itibaren sosyal ilişkilerimizi de olumsuz etkiliyor olabilir. Durum böyleyken çocuğunuza nasıl rehber olacağınız konusunda aklınız karışmış olabilir. Ebeveynler olarak da çocuklarımıza kaybetme ve kazanma konusunda nasıl hareket etmemiz gerektiği yönündeki adımlara geçmeden önce oyunlarda çocukların neler yaşadıklarına bir kez daha göz atalım.

Yapılan araştırmalar göre, mükemmeliyetçi yapıdaki çocukların kaybetmeye karşı toleranslarının oldukça düşük olduğu bilinmektedir. Çocuklar hep kazanmak ister. Çünkü kazanmak onlar için gurur ve mutluluk vericidir. Çoğu çocuk kendi galibiyetinden, karşısındakinin ise mağlubiyetinden büyük zevk alır. Yenilen çocuklar ise bu duruma öfkelenip, ağlama nöbetlerine girebilir, arkadaşına küsebilir, oyunu terk edebilir. Yenilgiyi kabul etmek noktasında da, kazanma duygusunun ortaya çıkardığı tepkileri kontrol etmek noktasında da çocuklar oldukça zorlanabiliyorlar.

Sosyal-duygusal gelişimin en önemli bileşenlerinden olan oyunlarda kaybetme ve kazanmanın sağlıklı bir şekilde yönetilmesinde ebeveynlerin rolü oldukça büyük. Yenilgiyi nazikçe kabullenmelerini öğretmek gerek. Peki neler yapabiliriz?

Çocuğunuzla oyun oynarken her defasında mutlu olsun diye çocuğunuza oyunu kazandırmaktan vazgeçin. Onlar kendi çabalarıyla oyunu kendileri kazanmalıdır. Bırakın çocuğunuz sizinde yenilebileceğinizi görsün. O noktada yenilen taraf olarak çocuğunuza davranışlarınızla ve duygularınızla model olun. Çünkü sizi gözlemleyecektir.

Yenilen birinin nasıl davranıyor ve hissediyor noktasında zihninde sağlıklı bir şema oluşturmak adına şunlara vurgu yapabilirsiniz. “ Bu sefer ben kaybettim, biraz üzgünüm ama problem değil, önemli olan eğlenmek ve keyif almaktı. Ben çok keyif aldım.” ,” Bir daha ki sefer kazanmak için çabalayacağım.”diyebilirsiniz.

Oyunlarda kurallara uyuyor olmanız önemlidir. Çocuğunuz olduğu için ayrıcalık tanımamaya özen gösterin. Aksi takdirde akranlarıyla ilişkilerinde oyun esnasında zorlanabilir. Oyun içerisinde çocuğunuza sınırlar çizmek, kurallar koymak kendini güvende hissetmesini sağlar.

Kaybeden çocuğa, kazanmanın mutluluk verici olduğu kadar, kaybetmenin kötü bir durum olmadığı açık ve yalın bir dille ifade edilmelidir.

Oyunu kaybettiğinde, duyguları ile başa çıkabilmesi için yardımcı olun, duygularını ifade etmesi için cesaretlendirin. Duygularını ifade edebiliyor olması sosyal-duygusal gelişimin önemli bir bileşenidir. Duyguları üzerinde kontrolü gelişen çocuğun önce kendisiyle ardından çevresindekilerle ilişkileri de iyileşecektir.

Birlikte oyun oynarken rekabetçi bir tutumla yaklaşmamaya özen gösterin. Unutulmaması gereken şeyin eğlenceli zaman geçirmek olduğuduna vurgu yapabilirsiniz.

Kazandığınızda aşırı ve rekabetçi tepkileriniz, çocuğunuz tarafından içselleştirilebilir ve onu daha çok hırslandırabilir. Bu durum kaybettiğinde de aşırı tepkiler vermesine neden olabilir.

Performans kaygısı yaşamaması için, oyunlarda kaybetmesini doğal karşılayın, sakinleştirmek için “ sen kazandın ya da bir dahakine kesin sen kazanacaksın” gibi gerçekçi olmayan tepkiler vermemeye özen gösterin.

Değişim gelişimdir. Çocuğunuz davranışlarınızı model alarak gelişir ve değişir.

Sevgilerimle…

AYVALIK KEŞİF PSİKOLOJİ

Uzm.Klinik Psikolog Özlem ŞEN BAYSAL

Randevu için: 0506-992-88-04

İnstagram:@psikologayvalik

Yazının devamı...

Televizyon Çocuğunuzun Gelişimini Nasıl Etkiliyor

Televizyon yaklaşık 75 yıl önce hayatımıza girmesine karşın, bu gün çok hızlı gelişmekte ve hayatımızın merkezine oturmaktadır. Peki TV neden bu kadar popüler? Birden fazla duyuya hitap etmesi, hareket, ses ve renklerin birleşimiyle ortaya görsel bir şölenin çıkması 7’den 70’e herkesin ilgisinin çekmektedir. Yenidoğan çocuklar için bile ilgi çekici yanı vardır. İnternetin ise tüm dünyada kullanılır hale gelmesinin ardından, iletişim oldukça kolay hale gelmiştir. Televizyondan gelen zarar ise dil gelişimi, psikososyal sorunlar( öğrenme güçlüğü, okul sorunları, toplum dışı davranışlar) gibi benzeri sorunlardır.

Araştırmalara göre çocuklar gün içerisinde dört saat kadar televizyon ile vakit geçirmektedir. Şiddet, saldırganlık, sigara, antisosyal kişilik bozuklukları gibi gelişim problemlerinin televizyon ile bağlantıları araştırılmış ve televizyon programlarının davranış bozuklukları açığa çıkardığını görülmüştür.

Televizyonun Çocuk Gelişiminde Olumsuz Etkileri
Okul öncesi dönem çocuklarında merak duygusu ön plandadır. Televizyonda gördükleri canlı renkler, hızlı uyaranlar, sesler onu kolayca etkisi altına alabilir. Özellikle çizgi film izlerken çocuklar oldukça dikkatlidir. Merak ve keşif duygusundan uyaranlara büyük bir ilgi gösterirler. İlkokul döneminde ise çocukların şiddete eğilimleri açısından televizyon izleme sıklığı dikkat edilmesi gereken konudur. Kavrama yeteneği gelişen çocuk, olaylar hakkında yorumlar yapabilir. Çevresindekileri taklit edebilir. Bu dönemde şiddet içerikli programları izleyen çocuk zamanla saldırganlaşabilir. Sanal dünyada gördüklerini kolayca kendi gerçek dünyasına uyarlayabilir. Ergenlik döneminde ise kimlik gelişimi açısından önemli bir dönem olduğundan, ergenler televizyonda gördükleri karakterleri kolayca benimseyebilir, kendini onunla özdeştirebilir. Gördükleri riskli davranışları ( korunmasız cinsel ilişki, madde kullanımı, hırsızlık, çete kurma, dolandırıcılık, hızlı araba kullanma) kolayca sergileyebilirler.

Ayrıca televizyon karşısında aşırı vakit geçiren çocuklarda obezite riski artmaktadır. Beslenme alışkanlıkları bozulmaktadır. Çocuklar eskilerdeki gibi sokaklarda arkadaşlarıyla saklambaç, yakar top oynayarak, koşarak vakit geçirmek yerine şimdi televizyon karşısında vakit geçirmeyi tercih etmektedirler. Masa başında ailesi ile yemek yerine, televizyon karşısında yemek yiyen çocuklara dönüştüler. Reklamlarda izledikleri abur cuburları yemek olarak kendilerine uygun görmekte, sebze ve meyveden kaçınmaktadırlar. Yüksek kalorili, doymuş yağlarla yapılan besinleri tercih etmelerinden dolayı aşırı ve hızlı kilo almaktadırlar. Hareketsizlikte arttığı için çocuklarda obezite riski artmaktadır.

Aşırı derecede televizyon izleyen çocuklarda hırçınlık, kaygı, korku gibi olumsuz psikolojik davranış değişiklikleri görülmektedir. Uzun süreli TV karşısında vakit geçiren çocuklarda yatma saatlerinin geciktiği ve uyku problemlerinin ortaya çıktığı ve bunların fiziksel gelişimi olumsuz etkilediği bilinmektedir.

MEDYA KULLANIMI HAKKINDA EBEVEYNLERE ÖNERİLER
Amerikan Pediatri Akademisine( 2011) göre, 0-2 yaş çocuklar internet ve televizyondan uzak kalmasının, 3-5 yaş arası çocukların günde 1 saat ile sınırlandırılmasının, 6-18 yaş arası çocuklar için ise 2 saat sınırlanmasının uygun olduğunu açıklamıştır.
Çocuklar mümkün olduğunca yalnız başına medya kullanmamalıdır. Ebeveynleri ile birlikte bu aktiviteler gerçekleştirilmelidir.
Çocukların gerçek dünyada akranlarıyla olan ilişkileri desteklenmeli ve oyun oynamaları için teşvik edilmelidir.
İnternetin ve televizyonun zararlı etkileri çocuğada anlatılmalı ve bilgilendirilmelidir.
TV ve internet çocukların yemek yemelerini sağlayan, ağladığında onları susturan bir araç olarak kullanılmamalıdır.
Bilişsel ve sosyal-duygusal gelişim özellikleri göz önünde bulundurularak çocuklar için, görsel ve işitsel yayınlarda tespit edilecek zararlı içeriklerden korunmaları için, koruyucu simge düzenlemesi getirilmiştir. Ebevynler bu konuda bilgi sahibi olmalıdır (Radyo Televizyon Üst Kurulu,2014).
Çocukların izledikleri çizgi filmler gözden geçirilmeli gerekirse birlikte izlenmeli, gerekli görülen noktalarda çocuğa açıklamalar yapılmalıdır. İzlenecek programlar tüm aileyle birlikte seçilmeli ve program bitince TV kapatılmalıdır.
Ebeveynler izledikleri programlarla çocuklara model olduklarını akıllarından çıkarmamalıdırlar.
Çocukla alınan kararlar yazılı bir sözleşme olarak hazırlanabilir.
Evlerde bilgisayar ortak bir odada bulunmalıdır. Yeri geldiğinde aile çocuğu rahatça kontrol edebilmelidir.
Ebeveynler, arama motoru filtreleme, içerik sınırlayan servisler hakkında bilgi sahibi olmalıdır.
Eğer çocuk arkadaşlık ilişkileri kurmak ve sürdürmek konusunda zorlanıyorsa, destekleyici olunmalı bu durumun sürmesi halinde bir uzmandan yardım alınmalıdır.
Çocuklar ruhsal, zihinsel gelişimleri açısından spora yönlendirilmelidirler.
Ev içinde televizyon izlemek yerine birlikte aktiviteler (kitap okumak, oyun oynamak) yapabilirler.

SEVGİLERİMLE;

UZM.KLİNİK PSİKOLOG ÖZLEM ŞEN BAYSAL

AYVALIK KEŞİF PSİKOLOJİ
RANDEVU:05069928804
İNSTAGRAM/psikologayvalik

Yazının devamı...

İlişkilerde Aşırı Şüphecilik Paranoya Belirtisi Olabilir

Kişileri soluksuz bırakan aşırı şüphecilik ve neden olduğu kıskançlık ilişkileri git gide yıpratıyor. Aşırı kıskançlığın, aşırı sevilme zannedildiği günümüzde, çiftler sıklıkla şüpheciliğin neden olduğu kıskançlık yüzünden problemler yaşıyorlar. Sık sık telefonlarını kontrol etme, belirli aralıklarla konum ve fotoğraf isteme gibi denetleyici bir takım davranışlar, çiftler arasında bunaltıya neden oluyor. Kuşkuculuk beraberinde kıskançlık ve karamsarlığı da getiriyor, tabiri caizse bir süre sonra karşı taraf, ağzıyla kuş tutsa da bir türlü bitmek bilmeyen şüphelerin önüne geçemiyor. Bilinmesi gereken, yersiz, kanıtsız, gerçek dışı şüphelerin altında bir takım nedenlerin yatıyor olması. Paronoid kişilik bozukluğu, obsesif kompulsif bozukluk, depresyon gibi bozukluklarda “şüphecilik” birlikte bulunur.


Şüphecilik, varolan ve görünenin dışında bir takım durumların olduğuna dair inançtır. İnsanoğlu, varoluşu gereği şüpheci ve meraklı varlıklardır. Bilimsel bilgilerin doğuşu, felsefi düşünceler şüpheci yaklaşımlarla meydana çıkmıştır. Amaçlı bir şüphecilik fayda sağlar. Aşırı şüphecilik ise paranoyadır.


Paronoid kişilik bozukluğu olan kişiler, işlevsiz gerçekçi olmayan algılara sahiptir.Paronoid kişilik bozukluğunda, kişinin temel inancı güvensizlik ve kuşkuculuktur. Akıl yürütme ile aksi kanıtlanamayacak güvensizlik yaşarlar. Mantıklı , objektif görünebilirler fakat oldukça inatçıdırlar. Görüşlerini, şikayet ederek saldırganca bir tutumla dayatmaya çalışırlar. Genellikle anlaşması oldukça zor kişiliklerdir. Oldukça mesafelidirler. Aşırı temkinli olduklarından, arkadaşlık ilişkileride resmidir.


Etrafındaki kişiler tarafından bu kişiler , tartışmayı seven, alıngan, kıskanç, huzursuzluk çıkaran, mesafeli, plancı kişiler olarak betimlenir.

Bu bozukluk hakkında içgörüleri olmadığından uzmandan yardım talep etmezler. 4 çeşit paranoya türü vardır;

Kıskançlık şüpheciliği: Kişi aldatıldığına dair ciddi bir şüphe meydana getirir.

Kötülük görme şüphe: Kişide kendine başkaları tarafından zarar geleceğine dair hezeyanlar vardır.

Erotomanik şüphe: Kişi sosyal olarak ünlü kişilerin kendisine aşık olduğuna dair sanrılara inanır.

Somatik(Bedensel) şüphe: Kişi çok ciddi bir hastalığı olduğundan şüphe eder, ciddi kurgulara sahiptir.

Büyüklük paranoidi: Kişinin büyük iddiaları vardır. Peygamber olduğunu, önemli buluşları olduğu yönünde gerçek dışı düşüncelere sahiptir.

Gerçeklik algısının dışında Şüpheci kişiler sürekli zarar göreceği endişe haliyle yaşamlarını sürdürürler.



Kıskançlık sevdiğimiz kişiyi aşırı sahiplenmedir. Sağlıklı bir kıskançlık, normal bir duygudur. Aşırı kıskançlık yıkıcıdır. İlişkilerde paranoid şüpheciliğin neden olduğu kıskançlık, çiftler arasında kontrol etme, sınırlamalar, misillemelere neden oluyor. Patolojik şüphe, kişiler arasında sadakatsizliğe daha çok neden oluyor. Çünkü paranoyaları olan kişi, karşısındaki bunaltır, suçlarlar ve suçlanmayı kolay kolay kabul etmezler. Kin tutar ve kolayca affademezler. Bu kişiler ikna olmakta zorlanır.


Paranoyalara karşılık vermeye kalktığınızda sonu gelmeyecektir. Bir şüpheyi ortadan kaldırsanız yerine yenisi türeyecektir.

Normalde nasıl davranıyorsanız öyle davranmaya devam edin. Karşınızdaki kişinin paranoyalarını gidermeye çalışırsanız, kişinin bu kaygı ve şüpheyle baş etmesini baltalamış olursunuz.

Koyduğu sınırları, kısıtlamaları uygularsanız bu bozukluğu pekiştirmiş olursunuz.
Kendinizi kanıtlama, bağlılığınızı kanıtlama yollarına başvurmayın.
Paranoid kişiliklerin, eleştiriye çok açık olmadığını aklınızdan çıkarmayın.
Bu kişilerle konuşurken, açık ve net olunmalıdır.
Şaka bile olsa yalandan kaçınılmalıdır.
Kararlı davranıp, düşüncelerinizde net olduğunuzda, belirsizlikler ortadan kalktığı için kişi rahatlayacaktır.

Sigmund Freud’un bir sözü var.


SEVGİLERİMLE;

UZM.KLİNİK PSK. ÖZLEM ŞEN BAYSAL

İnstagram/ @psikologayvalik

Yazının devamı...

Depresyon Diye Hissettikleriniz "Depresyon" Olmayabilir

Depresyon yalnızca “üzgün olma, mutsuz hissetme ” hali değildir. Gün içerisinde kendimizi biraz mutsuz, isteksiz hissetsek ağzımızdan hemen “depresyondayım galiba” gibi otomatikleşmiş cümleler çıkıyor.

Her acı çektiğimizde, yorgun hissettiğimizde, sevgilimizden ayrıldığımızda, “depresyona girdim” ifadesi dilimize pelesenk olmuş durumda. Hal böyle olunca “depresyona girmek” çok basit bir hastalık gibi algılanıyor.

Halbuki durum bu kadar basit değil. Klinik depresyon, normal üzüntü halinden çok farklıdır. Öncelikle klinik depresyon dediğimiz duygu durum bozukluğunun belirtilerine bir göz atalım.

En sık karşılaşılan depresyon belirtileri

Değişen şeyler yalnızca bunlarla mı sınırlı ? Elbette hayır. Acı eşiğimizden tutun da hafızamızın zayıflamasından, düşünce şeklimize kadar pek çok durumu etkisi altına alıyor “depresyon”.

Şunu da belirtmek gerekiyor ki, depresyonun belirtileri ve yoğunluğu kişiden kişiye farklılaşır. Yukarıda belirtilen semptomların kısa süreli olmasıda depresyon göstergesi . Depresyon için haftalarca aylarca devam eden semptomlar olması gerekir. Depresyon tanısı için yukarıdaki bir takım kriteri taşımak yeterli değildir, depresyon tanısı için psikiyatrik ve bir dizi tıbbi muayene sonrasında tanısı kesinleşen bir hastalıktır.

DİKKAT EDİLMESİ GEREKENLER

Depresyon, internette karşımıza çıkan “depresyonda mısınız test edin” tarzı tanımlanan online bir takım ölçekler ile tanısı koyulabilecek bir hastalık değildir. Bu testlerle kendisine depresyon tanısı koyup gezen bir sürü insan var. Siz de onlardan biri olmayın. Yalnızca alanında uzman kişilerin tanı koyabileceğini unutmayın.

DEPRESYON SEMPTOMLARINA BENZER YAŞANILAN DURUMLAR

Unutulmamalıdır ki her depresyon belirtisi, depresyon kapısını aralamaz.

Yaşanılan her kayıp bir “yas” sürecini içine alır. Üzüntü, hayal kırıklıkları, çaresizlik, öfke yasa verilen normal tepkiler ve duygulardır. Depresyon belirtisi değildir.
Kronik hastalıklar depresyon semptomlarına benzer durumlar ortaya çıkarabilir ya da neden olabilir. Tanıdan önce organik rahatsızlıkların olup olmadığı araştırılmalıdır. Örn; tiroid bozuklukları, kronik ağrılar, madde kulanımı, diyabet, uyku bozuklukları, hipertansiyon ve hipotansiyon gibi durumlar depresyonla karıştırılabilir.
Günlük yaşamda karşımıza çıkan zorlu şartların (işten ayrılma, ekonomik koşullar vb.) ortaya çıkardığı depresif duygudurumu, depresyonda olduğunuzu göstermez.

Depresyon tedavi edilmediğinde kronikleşir. Bu nedenle kendinizi yukarıda saydığım bir dizi belirti içerisinde boğulmuş hissediyorsanız AYIRICI TANI için mutlaka bir uzmandan destek alın ve sorunun ne olduğunu birlikte tespit edin. Tek başınıza tanı koymayın.

SEVGİLERİMLE;

UZM.KLİNİK PSK.ÖZLEM ŞEN BAYSAL

İnstagram/psikologayvalik

Yazının devamı...

Kardeş Kıskançlığı ile Kördüğüm Olan Ebeveynlere Tavsiyeler

Öncelikle bilinmesi gereken nokta, kardeşler arası kıskançlık ve rekabetin doğal bir durum olmasıdır. “Kıskançlık” çok doğal ve temel bir duygudur. Beraberinde öfkeyi de yanına arkadaş olarak getirdiği unutulmamalıdır. Çocuklar için bu duyguyla baş etmek bazen çok zorlayıcı olabilir. Ebeveynler kardeş kıskançlığını yok etmeye çalışmak yerine, bu duyguyu kabul etmeli ve gelişimsel sürecin bir parçası olarak görmelidirler.

Hadi doğal gördük diyelim. Peki ben bununla nasıl baş edeceğim? Çocuklarım sürekli birbirine zarar verirken ne yapmalıyım? Hamileyim, çocuğum şimdiden kıskanmaya başladı, ne yapabilirim?, Çocuğuma, kardeşi eve geldikten sonra nasıl davranmalıyım? gibi sorular zihninizi sürekli meşgul ediyor diyorsanız, haydi gelin size aşamalı bir şekilde nasıl baş edeceğiniz konusunda bilinçlendirelim.

1- Hamileyim, çocuğuma “kardeş geliyor” durumunu ona nasıl açıklayacağım?
Yeni bir bebeği düşünürken dikkat edilmesi gereken nokta, çocuğum yalnız büyümesin düşüncesiyle hareket etmek olmamalıdır. Bunun yerine “tekrardan anne- baba olmaya hazırız” düşüncesi ile hareket edilmelidir. Yeni doğacak bebeğin fiziksel ve duygusal ihtiyaçları “yeterli” bir şekilde doyurulabilecekse, neden olmasın?

Kardeşten önce, çocuğunuzun yeterli sevgi ve ilgi ihtiyacının karşılanmasının, kıskançlık krizinin yaşanmasını minimuma indireceğini unutmayın.
Yaş grubu dikkate alınarak, kardeşle alakalı sorular mutlaka cevaplanmalıdır. Oyuncak bebeklerden ve eğitici kitaplardan yararlanılabilir. Odasındaki eşyalar veya giyeceği kıyafetler beraber seçilerek alınabilir.
“Bir kardeş geliyor” durumu abartılı tepkiler verilerek yaşatılmamalıdır. Yoksa bu durum, çocuğunuzun “eve yeni bir bebeğin gelişini” bir tehdit olarak algılamasına neden olur. Onun yerine, bu durumun ona kendini nasıl hissettirdiğini sorun. Duygularını ifade etmesine izin verin ve iletişim kurun.
Çocuğunuzun hamileleğinde de aynı duyguları hissettiğinizi ona açık bir dille ifade edin.
Doğum sürecine yönelik evde canlandırmalar yapılıp, oyunlar oynanabilir. Böylece çocuğunuz, sürece daha iyi hazırlanacaktır.
Yeni bebek eve geldiğinde, çocuğunuzun ona dokunmasına, kucaklamasına, öpmesine izin verin. Bu durum ikisi arasındaki bağı güçlendirecektir. Zarar vermemesi için gözlemde kalın ancak bunu çocuğunuza hissetirmeyin. Güven duygusunu güçlendirin.

2. YENİ BİR BEBEK DÜNYAYA GELDİ, ŞİMDİ NE OLACAK?
Çocuklarınızı birbiriyle kıyaslamayın. Yapılan en büyük hatalardan biri de bu. Büyük çocuk kıskanmasın diye, “küçük çocuk için, o hep ağlıyor, bak sen uslusun”, “ o senden daha uslu, beni dinliyor, sen dinlemiyorsun ! ” gibi bu üslupla kurulan cümlelerden kaçınılmalıdır.
Büyük çocuğunda kardeşi kadar ilgi ve sevgi ihtiyacının doyurulması gerektiği unutulmamalıdır. Sevgisinin bölünmediğini, her ikisini de eşit sevdiğinizi somut oyunlarla anlatabilirsiniz.
Çocuğunuzdan kardeşiyle ilgili konularda yardım istemelisiniz. Ona sorumluluklar vermek, bağı güçlendirecektir. Örneğin; “ Hadi gel, birlikte üstünü değiştirmeye ne dersin?, Giyeceği kıyafetleri sen seçmek ister misin?” .
Kıskançlıkla ilgili şakalardan uzak durun.
Bazı ebeveynlerde çocuğum ilgisiz kaldı, onunla hiç ilgilenemiyoruz diye, aşırı ilgi gösterebiliyorlar. Bu da yanlış. Suçluluk psikoloji altında, çocuğunuzu abartılı ilgiyle şımartmayın. Bu bir süreç ve buna alışacaktır. Bir çocuk dünyaya getirdiğiniz için suçlu değilsiniz.
Her gün çocuklarınızla anne-baba olarak özel zaman geçirin. Baba bir çocukla ilgilenirken, anne diğer çocukla ilgilenmeli. Hep birlikte bir şeyler yapmanında keyfini çıkarın ve çocuğunuza adapte olabilmesi için zaman tanıyın.

Yeni doğan bebek büyümeye başladı. Ve geldik kördüğüme… Ebeveynlerin çıkmaz yaşadığı “kardeş kavgalarına” .

3-“ÇOK KAVGA EDİYORLAR” NE YAPMALIYIM?


Çocuklarınız büyümeye başladığında anlaşmazlıklar artabilir. Birbirlerine vurmaya, ısırmaya ve zarar vermeye kalktıklarında engel olabilirsiniz. Kavga eden çocuklarınızı gördüğünüzde onları sakince birbirinden ayırın. Dikkatlerini çekin. Kırmızı araba başında kavga eden çocuklarınıza, “Şu an kırmızı araba için birbirini hırpalayan iki çocuk görüyorum.” diyerek araya girin. Eğer dinlemiyorlarsa, aralarından oyuncağı çekip almanız gerekecektir.

Bir sonraki adım, çözüm bulmaları için sorular sorun. Çocuklarınızın çözüm bulmasına yardımcı olun.

Yaşları küçük ise siz seçenekler sunun. Kendi belirleyeceğiniz seçenekler arasından çocuklarınıza seçim şansı verin. “ Ne yaşadığınızı anlıyorum, sırayla oynamak için beklemek zor olabilir. Ancak oynamak istiyorsak, sırayla beklemek zorundayız. Anlayışlı olmak ve sakin bir ses tonuyla konuşmak her zaman işe yarayacaktır. Aradaki dengeyi kurmak zor olsa da, bu süreci sevgiyle atlatabilirsiniz. Kararlarınızda tutarlı olun.

Birbirlerine zarar verdikleri için onları cezalandırmayın. Bu onlar arasındaki rekabeti arttırır. Öfkesi geçtikten sonra konuşmayı tercih edin. Öfkelendiğinde ne yapmasını gerektiğini öğretin. Örneğin; öfkelendiğinde başka bir odaya geçmesini isteyebilirsiniz, birlikte dikkatini dağıtacak şeyler yapabileceğiniz teklifini götürebilirsiniz. Öfkesiyle ilgili resim çizdirebilirsiniz. Ya da oyuncak bir peluşa öfkesini yansıtabilir. Ama öfkelendiğinde başkalarına zarar vermesine, inciltmesine, vurmasına izin vermeyeceğinizi net bir şekilde çocuğunuza bildirin.

Kardeş kıskançlıklarında, parmak emme, alt ıslatma, öfke nöbetleri, yalnız yatmak istememekgibi durumlar ortaya çıktığında bir uzman yardımına başvurulmalıdır.

Tavsiyelerin, hayatınıza dokunması dileğiyle;

Uzm.Klinik Psikolog Özlem ŞEN BAYSAL

İnstagram/ psikologayvalik



Yazının devamı...

Aldatılan Biri Yeniden Güvenebilir mi?

Hayatta ki en önemli şeylerden bir tanesi “güven”. Zor anlardan geçtiğimiz her an güvenimiz test ediliyor. Hep söylediğim bir şey var. İlişkiler de güven bir kerelik değildir, her zaman tazelenmesi gerekir. Aldatıldığınızı öğrendiğinizde o ruhunuzu kemiren acı hissi sanki hiç geçmeyecekmiş gibi göğsünüzün tam ortasına düşer. Artık siz de ihanet yarasını kalbinde taşıyanlardan olup çıkıverirsiniz. Bu ihanet tecrübesi olumsuz tüm duyguları bir anda ortaya çıkarır; endişe, korku, üzüntü, şaşkınlık, öfke. Kandırılmış olma hissi çaresiz hissettirir. Hiç bozulmayacakmış gibi duran güven, büyük bir depremle yerle bir olur. Hayal kırıklıkları ve terk edilmeler kişiyi derinden yaralar.

Aldatmalarla baş etmek için zihnimiz belirli stratejiler ortaya çıkarır. İhanete gösterilen yaygın tepkilerden biridir “inkar”. İnkar etmek ister, gerçekle yüzleşmekten kaçarız. Bir diğer tepki ise geri çekilmedir. Kişi kendini yarı yolda bırakılmış hissettiğinden, kendini geri çeker. Konuşsam anlamayacak, sevse zaten aldatmazdı. Bir şeyler söylesem de umursamayacak gibi beynimizde sürekli düşünceler döner ve iletişimsiz kalırız. Bir diğer tepki suçlamadır, ihanete tahrik eden kişiyi suçlar, duruma içerler, öfkelenir ve intikam arayışına geçeriz. Bir diğer pasif tepki aldatılan kişinin kendini suçlamaya başlamasıdır. Dır dır etmesem böyle olmazdı, çok üzmeseydim böyle olmazdı gibi. Anlamsız kıskançlık krizleri ile tüm benlik değerini bir anda aşağıya çeker ve kendini çok daha kötü hissetmeye başlarız. Ağlama krizleri, öfke patlamaları, bitmek tükenmek bilmeyen sorgulamalar.. Aldatılmanın kötü yanı tekrar eskiye dönebileceğinize dair ümidinizin hiç olmayışıdır. Ama içten içe olsun istersiniz, her şey eskiye dönsün, eskisi gibi güzel olsun. Bunun için sevgilinize de kendinize de bir şans vermek istersiniz. Bunu nasıl yapacağını bilemezsiniz. Çünkü güven hissinden eser kalmamıştır.

Güvensizlik egomuzu paramparça edebilir. Derin şüphelerle baş başa kalmak kötüdür. Buna rağmen sevginiz bitmemiş ve içinizde bir umut hala olabilir. Acaba affedebilir miyim, acaba unutabilir miyim, acaba eskisi gibi olabilir mi?

Her ne kadar zor olsa da yeniden güvenmek imkansız değil. Bir şans daha vermek istiyorsanız sevgiliniz ya da eşiniz yanlışını kabul edip sorumluluk almaya karar verdiğinde, iletişimi düzeltip yeniden bir sayfa açmak istediğinizde bir başlangıç mümkün olabilir. Bilinmesi gerekir ki sancılı ve zorlu bir süreçtir yeniden güvenmek. Sağlıklı bir şekilde atlatabilmek için şunlara bir göz atmalısınız.

1- Aceleci davranmayın. Yoğun kızgınlık dönemi hafiflediğinde ve sağlıklı düşünmeye başladığınızda iletişime geçin.

2- Hissettikleriniz hakkında konuşun. Duygularınızı, hissettiklerinizi baskılamayın. Bastırmak daha da güçlenmesine neden olur. Eşinizle konuşamıyorsanız bir uzman psikolog ile konuşun.

3- Yaşanan tüm duyguların zamanla geçeceğini ya da azalacağını unutmayın.

4- Aldatan tarafın hatalı davranışları kabul edip karşılıklı davranış değiştirme yoluna gidilmelidir.

5- AFFETMEK. Affetmek yapılan olumsuz davranışları haklı görmek,unutmak, görmezden gelmek, üstünü kapatmak demek değildir. Anlamak, neden ve sonuçları kabul etmek, farkına varmaktır.

6- Düşünce-duygu-davranış bileşeninde, en zor ve en son değişen şey duygulardır. Davranışlarınızı ve düşüncelerinizi değiştirebilirseniz zamanla olumsuz duygularınızda kaybolmaya başlayacaktır. Kendinize ve ilişkinize zaman tanıyın.

7- Birlikte güveni yeniden onarmayı deneyin. Üstesinden gelemiyorsanız, mutlaka bir psikolojik desteğe başvurun.

SEVGİLEİRMLE;

UZM.KLİNİK PSK. ÖZLEM ŞEN BAYSAL

Yazının devamı...

Bozuk Plak Tekniğini Çocuğuma Nasıl Uygularım?

Yemekten önce abur cubur yemek isteyen çocuğa sahip olanlar parmak kaldırsın. Çocuğunuz ısrarla yemekten önce dolaptaki çikolatayı mı istiyor? Hayır, yiyemezsin dediniz, "yemek istiyorum" dedi ve ağlamaya başladı. Kendini yerden yere atıyor ve tepki gösteriyor.

Peki ne yapabiliriz? ağlamasın diye istediğini çocuğumuza verirsek, bir şeyi her istediğinde ağlayarak, güç kullanarak yaptırtmasını öğretiriz. İstediğin kadar ağla yiyemezsin demek, güç ve zorbalıkla çocuğa bir şey öğretmeye çalışmaktır.

Unutmayalım ki, çocuklar davranışları taklit yoluyla öğrenir ve burada yine çocuğumuza istediğimizi yaptırmak için güç kullanmayı öğretiriz. "O zaman ne yapacağız? " dediğinizi duyar gibiyim.

İŞTE BOZUK PLAK TEKNİĞİ
bazı çocuklar da işe yarama süresi uzar ama sonunda işe yaradığını göreceksiniz..

Başa saralım çocuğunuz yemekten önce abur cubur istiyor be vermeyeceğinizi anladığında tepinircesine hareketler yapmaya başladı ve ağlıyor. Burada önemli olan ses tonunuz ve vurgunuz... öfke belirtisi göstermeden normal konuşur gibi "" ağlamaya devam eder.. Yine tıpkı bir bozuk plak gibi "" gerekirse 3,4,5 kez... çocuğunuz bir süre sonra " diye düşünmeye başlayacaktır.. Davranışının bir süre sonra söndüğünü göreceksiniz.. Unutmayın, iletişim kurmak bir sanat gibidir...

Sevgilerimle..

Uzm. Klinik Psk. Özlem ŞEN BAYSAL
Ayvalık Keşif Psikolojik Hizmetler Merkezi

İnstagram: @psikologayvalik

Web Site: www.psikologayvalik.com/

Yazının devamı...

Partnerimin Elinden Telefon Düşmüyor

Medya, bugün hayatımızın merkezindeyken kıyafetlerimizden tutun da nasıl davranacağımızdan düşünce biçimimize kadar her alanı etkiliyor olması şaşılmayacak bir durumdur. İnternetin tüm dünyada kullanılır hale gelmesinin ardından, iletişim oldukça kolay hale gelmiştir. Her alanda bilgiye internet sayesinde ulaşır durumdayız. Ticaret, alışveriş, eğitim, tanışma siteleri, sosyal medyalar, cinsellik gibi her alanda sınırsız imkân sunuyor. Teknolojinin gelişmesiyle akıllı telefonlar herkesin elinde. Bağımlılık düzeyinde ilerliyoruz. Telefona sınır koymayı ne yazık ki bilmiyoruz. Telefon bedenimizin ayrılmaz bir uzuvu gibi. Geceleri telefonda mesajlaşırken uyuya kalmak, sabahları ona uyanmak. Tüm işimiz telefonla. Mailler, alarm, mesaj, oyun, sosyal medya… Hal böyle olunca elimizden telefon düşmez tabi. Çünkü bilinçsizce kullanım dört yanımızı çevrelemiş durumda.

İnternette fazla vakit geçirmek, çiftler ve ilişkilerin dinamiğini oldukça olumsuz etkilemekte. Çiftlerde iletişimsizlik, aldatmalar, sanal alemdeki yaşantılara özenme sonucu ortaya çıkan mutsuzluk,tatminsizlik, depresyon. Bunun sonucunda ortaya nur topu gibi bir sürü ihmal edilen kadınlar ve erkekler çıkıveriyor.

Sanal iletişim güçlenirken, gerçek iletişim git gide kopuyor. Mutlu bir ilişki için çiftlerin yüz yüze iletişim kurmayı öğrenebilmesi gerekiyor. Bir partner bir şey anlatırken, diğerinin elinde telefon “dinliyor muş gibi” yapıyor. Dinlediğini sanıyor ama etkili dinlemiyor. O esnada göz kontağı yok, dinlediğine dair mimik yok, empati yok. İş böyle olunca anlaşılmayan partner öfkeleniyor. Sen beni dinlemiyorsun, sen beni anlamıyorsun. Haliyle iletişimsizlik, ardından şiddetli geçimsizlik boy gösteriyor. İletişimsizlik ve anlaşılmama yüzünden boşanma oranları gittikçe artıyor.

Cinsellik medyadan en çok etkilenen alan oluyor evliliklerde. Sevişirken ,“sosyal medya hesabıma bir bildirim geldi. Bakıp kaldığımız yerden devam edebiliriz hayatım” moduna girdi çiftler. Sanal ilişkilerden dolayı eşinden uzaklaşma, arzulamama o kadar arttı ki. Pornoya erişimin kolaylaşması, bağımlılığı arttırmakta, kadını da erkeği de gerçeklikten uzaklaştırıyor. Abartılı beklentiler performans kaygısına yol açıyor. Sarılmak, sevmek ,saygı duymak, şefkat göstermek gibi kavramlar yerini beklentiler, haz alma, sonuca odaklanma, gördüğünü taklit etmeye bırakıyor.

Gerçek dünyadaki duygulara izole olmaya başlayan çiftlerde, bir süre sonra ne evliliğin, ne cinselliğin, ne sohbetinin tadı tuzu kalmıyor. Peki ne yapabiliriz ?

1.İlişkinizi sağlamlaştırın. Telefonları bir kenera bırakıp, doyasıya sarılın, öpüşün, aşkınızı hissedin. Bunu her gün yapın. Göreceksiniz ki bir süre sonra bağlarınız güçlenmeye başlıyor. Sarıldığınızda, oksitosin, dopamin, serotonin hormonu salgılayacak ve kısa süre içinde kendinizi iyi hissedeceksiniz. Oksitosin hormonu kendinizi güvende hissetmenize yardımcı olacaktır.

2. İletişim kurarken, sadece parterinize odaklanın. Empati yapın, suçlayıcı konuşmayın, “ben dili” kullanmaya özen gösterin.

3. Gece belirli bir saat aralığında telefonları kapı girişinde bir yere bırakın. Yalnızca telefonu değil, zihninizde meşgul olan düşünceleride. Bunu yapmak, bu kadar zor olmasa gerek.

4. Hatalarınızı telafi etmeye çalışın. Özür dilemek sizden bir şeyler götürmeyeceği gibi, huzura ve rahatlığa kavuşturacaktır.

5. Birlikte gülecek etkinlikler bulun kendinize. Komedi filmi izleyebilrsiniz. Gülmek, gerginliği alır.

6. Birbirinize vakit ayırmayı ihmal etmeyin. Güzel haftasonu etkinlikleri planlayın. Birbirinizden ayrışmayın. Sevdiğiniz etkinlikleri yapın. Sabah yürüyüşleri, birlikte hazırlanan sabah kahvaltıları, ardından planlanan etkinlikler..

Bunları yaparken yalnızca “Şu an’a odaklanın. Zihninizi başka şeylerle meşgul etmek yerine şimdi ve burada olmanın keyfini çıkarın.

Sevgilerimle…

Uzm.Klinik Psikolog Özlem ŞEN BAYSAL

Yazının devamı...

© Copyright 2019

Milliyet Gazetecilik ve Matbaacılık A.Ş.