MODA
GÜZELLİK
AİLE
SAĞLIK

Konfor Alanından Çıkma, Onu Genişlet

Korkulu rüyamız, tek sığınağımız, ana kucağımız.

Sevgili Konfor Alanımız.

Üzerine çokça kitap yazılan, çokça seminer verilen derin kuyumuz. İçinden bi çıksak huzura ereceğimize inandırıldığımız, dışarıda bizi bekleyen şahaneliklere ulaşma yolunda çekeceğimiz acılara razı edildiğimiz bu görülmez ancak bilinir çember.

Ben de bir çok insan gibi kişisel gelişim konusuna ilgi duyuyorum. Kafam her " bütün bunların bir anlamı olmalı" dediğinde farklı bir inanç sisteminin, farklı bir yaklaşımın, farklı bir bakış açısının fikrini alma ihtiyacı duyuyorum. Merak ediyorum, gözlemlemeyi seviyorum ve öğrendiklerimi deneyimlenmekten zevk alıyorum.

Kalbimi ve kafamı ne çok mıncıkladığımı fark etmeye başlayana kadar bir kısmını yakmış bile olabilirim. Ancak kalan kısmı ile neler yapabileceğimi fark etmeye başlamış olmak bile oldukça umut verici.

Tüm bunların Konfor Alanı ile ne alakası var?

Hayatının bir döneminde umutsuzluğa kapılmış, mutsuz hissetmiş ve "depresyona mı giriyorum acaba?" demiş herkes bir noktada konfor alanından çıkması gerektiği tezi ile karşı karşıya kalmıştır. Konfor alanımızdan çıkartılmaya çalışılırken kullanılan yöntemlerden nasibimizi almakla kalmayıp, bu uğurda yaşadıklarımızın bizde yarattığı tahribatın travmalarını 20 yıl sonra yaşamayı da bir nevi göze almış oluyoruz.

Değişim hepimiz için o kadar da kolay değil. Bazılarımız saçlarının rengini değiştirmeye 5 dakikada karar verirken, bazılarımız için 15 yıldır giydiği jean pantolondan vazgeçmek imkansız. Konfor alanı diye tabir edilen güvenli bölgemizden çıkmaksa hiç birimiz için kolay değil.

Güvenli bölge kendimizi öncelikli olarak ait hissettiğimiz, rahat ifade edebildiğimiz, neyin nerede ne kadar olduğu konusunda içimizin rahat olduğu, yapmayı en iyi bildiğimiz şeyleri yaptığımız bir alan. Konfor alanımız tüm ihtiyaçlarımızın karşılandığına ikna olduğumuz bir sığınak.

Dışarıda ne var da biz bu alandan burnumuzu uzatıp bakmaya bile çekiniyoruz...?

Yeni ve Bilinmez, Risk ve Emek gerektiriyor. Bu da bizi Korku ve Vazgeçiş'e götürüyor olabilir mi? Bilmem belki.

Alınan büyük kararlar önce gözümüzde büyüyor. Olumsuzluklara odaklanmaya pek meraklı olan zihnimiz sağolsun türlü olumsuz senaryo ile vazgeçişe destek veriyor.

Oysa sağlam değişimlerin adım adım, planlı ve doğalında gerçekleştiğini adımız gibi biliyoruz. Yalnızca bir adım. Tek bir adım ile.

Ne sıklıkla hayal ediyorsunuz bilmiyorum ama çocukken buna vakit bulurken şimdi neden bulamadığımızı kendimize sormalıyız gibi geliyor.

Ben hayal kurmayı seviyorum.

Yapacağım şeyin önce hayalini kurduğumda daha güvende hissediyorum. Böylece beynimi de o duruma karşı uyarmış, hazırlanması için dürtmüş, olası olumsuzlukları fark etmemi sağlaması için kendisinden yardım istemiş oluyorum.

İşte kırılımlardan biri de tam o noktada başlıyor.

Hani diyorlar ya, "Zihin hep olumsuza gider" diye, tam o noktada kendime bazı sorular soruyorum.

"Neye ihtiyacım var?"

"Ne olsa kendimi iyi hissederdim?"

"Ne olursa kötü hissederim?"

"İhtiyacım olana ulaşmak için hangi fırsatlara sahibim?"

Plan yapmak zorunda mıyım? Plan yapamıyorum :(

İhtiyaç, istek ve arzularımıza sahip olabilmek için atacağımız o ilk adımı ve sonrasını planlamak hayati öneme sahip. Ancak bunun için illa excel tabloları doldurmak, sayfalarca analiz yapmak, fizibilite çıkartmak gerekmiyor.

En azından ilk adımda hiç gerekmiyor.

Kendimi orada, orayı o halde, o halin içinde ne hissettiğimi kalbimde hissetmek bana duruma daha objektif bakma fırsatı veriyor.

Durumu daha net görmemi, beni yoran veya mutlu eden detayları fark etmemi sağlıyor. Bu da adım adım ilerlerken güvende hissetmeme yardımcı oluyor.

Hayal ederken kendimi ne kadar sakin ve rahat bırakırsam planlama o kadar sağlam ve doğal bir şekilde ortaya çıkıyor.

Çünkü zihin ancak sakin ve berrakken net görebiliyor.

Konfor Alanımdan çıkmıyorum, alanımı genişletiyorum

Neden çıkayım yahu konfor alanımdan? Deli miyim ben?

İnsan rahat hissettiği, huzurlu hissettiği, güvende hissettiği bir yerden neden çıkmak ister ki?

Evrim / Değişim / Dönüşüm artık ihtiyacımız olmayan şeylerin hayatımızdan çıkışı, ihtiyacımız olanların dahil oluşu ise; bunun bir anda ve yorucu olmasına gerek yok ki. Rahat ve huzurlu hissettiğimiz alanı genişleterek gitmenin, güvenli adımlar atmanın, her adımın tadını çıkartmanın hazzını yaşamayı hak ediyoruz.

Hem hayal ederken başka alanlar, fırsatlar ve harikalıklarla karşılama ihtimalimiz de çok yüksek. Zihnin sınırı yok.

Kendime Not: Ufak adımlarla. Sakin.

Papatya Somer

Yazının devamı...

"Hiç Pişman Değilim" Yalanı

Çağın hastalığı stres falan değil, EGO.

İş yerinde yöneticinin egosu, evde eşin egosu, çocuğun öğretmeninin egosu, komşunun karısının egosu, apartman görevlisinin egosu, metrobüs şöförünün egosu. Hepsi ile bir şekilde başa çıkabiliyoruz da, kendi egomuz ile başa çıkmak en zoru değil mi?

Ego (TDK): 'Ben' olarak ifade ediyor. Varlığımızı beslemek için, kendimizi geliştirmek için, kişiliğimizi ortaya koymak ve iyi ifade edebilmek için doyurmaya doyamadığımız egomuz gün gelip ele avuca sığmaz olduğunda patlayacak duruma geliyor.

Tamam anladık, işin uzmanları "Ego aslında faydalı bir şey" diyor da, kontrolden çıktığındaki manyaklıklarımızla nasıl başa çıkacağız?

"Yaptıklarımdan pişman değilim, hepsinin de arkasındayım" aslında altında ezildiğimiz egomuz mu?

Yaşantımız boyunca aldığımız kararlarda öncelikli olarak kendi çıkarlarımızı düşünmemiz oldukça doğal. Barınmak, güvende hissetmek, sevilmek, üremek ve daha bir çok temel dediğimiz ihtiyacımızı gözeterek aldığımız kararda öncelikli olarak kendimizi düşünüyoruz.

Ancak aldığımız birçok karardan dolayı da pişman oluyoruz. Yaptığımız hatalardan ders çıkartmayı bazen başarıyor, bazen de körü körüne savunuyoruz.

İşte tam bu noktada altında ezildiğimiz egomuz ile savaşımız başlıyor. İnsanın kendine karşı dürüst olamaması, olduğundan farklı davranmak zorunda kalması ve bundan nasıl vazgeçeceğini bilmemesi kadar derin bir yara daha yok.

Dış dünyaya gösterdiğimiz yüzümüzü, maskemizi çıkartıp kendi başımıza kalmayı denemek ilk başta oldukça zor. Ancak bunun tadına varıp, asıl benliğimiz ile baş başa kalmaya başladıkça kendimize hayran kalacağımız da aşikar.

Biliyorsunuz ben meditasyon tekniğini uyguluyorum. Meditasyona oturduğum bazı anlarda, kendime şu soruları soruyorum;


Size önerim kendinize iyi gelen bir yöntem bulun. Örgü örün, koşun, yüzün, yazın...
Kendinize bir soru sorun ve onu olduğu haline bırakın.
Cevapları aramaya çalışmayın. Kalbinize güvenin, o doğrusunu biliyor.

Papatya Somer

Yazının devamı...

Duygusal Şiddete Göz Yumma

Aşıklık hali, ilişkiyi yaşarken ne çok şeyi görmezden gelmemize sebep oluyor. Büyüsüne kapıldıklarımız kalp ve beyin arasındaki dengeyi bir türlü kontrol edilemez bir hale sokabiliyor ve biz bazen buna yalnızca seyirci kalıyoruz. Ancak yalnızca aşk ilişkisinde değil; aile, iş, arkadaşlık ilişkilerinde de görmezden geldiğimiz ve sineye çektiğimiz birçok yıpranmışlık var.

Tüm bu ilişkilerde inişler çıkışlar, tartışmalar, kucaklaşmalar, özveriler ve bencillikler var. Her tür ilişkinin kendine ait bir doğası ve ahengi var.

Bazı insanlarla ilişkilerimiz daha sakinken bazı ilişkilerimiz tartışmaların daha fazla yaşandığı ve tansiyonun daha yüksek olduğu bir seyirde ilerliyor. Ancak yaşanan anlaşmazlıklar, tartışmalar ve sarf edilen sözler zaman içinde her iki tarafı da ruhsal olarak etkiliyor. Duygularımızı adım adım etkileyen ilişki dinamiklerini duygusal bir şiddet olarak görmeye başladığımızda ise ipler kopuyor.

Çünkü insan kendine ‘Ben bunu yaşamayı hak etmiyorum, bu olanlar doğru değil’ dediği noktada o ilişki her ne tür ilişki olursa olsun, önce kalpte, sonra kafada, daha sonra da fiziksel olarak sona eriyor.

Her tartışma duygusal şiddet değil. Peki duygusal şiddet ne?

İki insanın birbirine tamamen uyumlanması imkansız. Uzun yıllardır devam eden sevgililik, iş ortaklığı, anne-çocuk ilişkisinde bile anlaşmazlıklar kaçınılmaz çünkü evrimimiz daimi.

Anlaşmazlıkların, tartışmaların, göz yaşlarının ve yükselen tansiyonun duygusal bir şiddet olduğunu fark etmek zor bir ayrım gibi görünse de aslında oldukça net işaretleri var.

Duygusal şiddete maruz kaldığınız ihtimalini düşünüyorsanız muhtemelen derinlerde bir yerlerde “HAYIR” sesini duymaya başladınız demektir.

Duygusal şiddetin en belirgin işaretlerinden biri kontrol

İletişimde olunan kişinin bizi herhangi bir şeyden alıkoyduğu, herhangi bir şeyden engellediği, herhangi bir şeyden men ettiği duygusuna kapılıyorsak duygusal olarak şiddete maruz kaldığımız ihtimali güçleniyor demektir.

Duygularımızı ifade etmemize engel olmak, kendi adımıza karar vermemize engel olmak, yetersiz olduğumuz hissini yaratmak, ağır eleştirilerde ve hakarette bulunmak, her zaman kendisinin haklı olduğunu savunmak, şikayetlerimizi şımarıklık veya nankörlük olarak değerlendirmek, duygularımız ile dalga geçmek ve en önemlisi buna sistematik olarak devam etmek kesinlikle duygusal bir şiddet.

Mutsuzluğunu dile getiren birine “mutsuz olacak bir şey yok” demek de bir tür duygusal şiddet.

Duygularımız elimizde olmadan maruz kaldıklarımız, maruz bırakıldıklarımız ve bize hissettirilenlerle birlikte ortaya çıkıyor. Duygularımız elimizde olsa değiştirmek isteyeceğimiz dışavurumlarımız.

Duygularımızın hiçe sayılması, görmezden gelinmesi durumu değiştirmenin/iyileştirmenin aksine baskılandığı ve örtülmeye çalışıldığı anlamına geliyor.

Duygusal şiddet eğiliminde olan kişi ilişkide olduğu kişiyi sosyal çevresinden soyutlayarak yaşanılan ilişkinin yalnızca iki kişiye ait olması konusunda ısrarcı olabilir. Anlaşmazlıkların sorumlusunun karşısındakinin evham veya şımarıklığı olarak değerlendirebilir. Finansal kontrolü elinde tutmak, kendine finansal olarak muhtaç bırakmak isteyebilir ve kendi hayatı ile ilgili karar almasına engel olabilir.

“Ben seni sevdiğim için korumak istiyorum” cümlesinin ardına sığınarak, karşısındakinin hayatını kontrol altında tutmak eğiliminde olabilir ve aksi davranış durumu konusunda tehditler savurabilir. Hakaret, suçlama, rencide etme ve haklarını elinden almaya girişiminde bulunabilir. Duygusal şiddet uygulayan kişi çoğunlukla “Ben olmasam hayatın zor olur, kimse seni sevmez, bana muhtaçsın” izlenimi yaratmaya çalışabilir.

Aşk ilişkilerinde, sağlıklı bir kadın-erkek ilişkisinin olmazsa olmazı cinselliği tehdit unsuru veya eleştiri malzemesi olarak kullanmaya yeltenebilir. İlişkide olduğu kişiye ait sırlara sahip olma, müstehcen fotoğraflar çekme, şantaj malzemesi olarak kullanabileceği doneler toplama eğiliminde olabilir.

İyi de, bunları neden yapar?

Kimler duygusal şiddet gösteriyor? İnsan neden duygusal şiddet eğiliminde olur?

Ben psikolog falan değilim. İşin uzmanları konuya nasıl bir bakış açısı ile yaklaşır bilmiyorum. Ancak hayatının belli dönemlerinde duygusal şiddete maruz kalmış, bırakılmış ve bırakılmaya çalışılmış bir kadın olarak lafı uzatmaya gerek duymuyorum.

Bunun sebeplerinden biri YETERSİZLİK.

(Sebeplerini detaylandırmak isteyen uzmanlar varsa lütfen yazsın, bilimsel sebeplerini öğrenelim)

Duygusal şiddet gösterme eğiliminde olan insanların ortak noktalarına baktığımda kendi hayatları ile tamam olamama, eksik hissetme, yetersiz hissetme halini görüyorum. Ancak bu bizim tedavi edebileceğimiz bir durum değil. Bize düşen buna maruz kalmama halimizi yönetmek. Yani “HAYIR” demek.

Duygusal şiddet hiçbir ilişki türünde kabul görmeyen, hiçbir ilişki türünde sineye çekilmemesi gereken, hiçbir ilişki türünde normal olmayan bir davranış. Duygusal şiddete maruz kaldığınızı düşünüyorsanız önce bunu kendinize itiraf edin, sonra o insanın hayatınızdaki rolünü gözden geçirin ve bu konuda yardım alabileceğinizi aklınızdan çıkarmayın.

Nereden başlayacağınızı bilmiyorsanız, bana yazın.

Mutlaka bir yol vardır. Yeter ki bunu hak etmediğinizin farkına varın.

Papatya Somer

Yazının devamı...

Başarının 7 Evrensel Yasası

Başarı kelimesi sizin için ne ifade ediyor?


Altını ne ile doldurursak dolduralım ancak bütünsel bir doyuma ulaştığımızda başarılı hissedebiliyoruz.
Yaşantımızı başarılarla doldurabildiğimizi söylemek için öncelikle ne istediğimizi bulmamız, bilmemiz gerekiyor.
İçimizdeki sesi, özümüzdeki niyeti ve ihtiyacımız olanı bulmanın ilk yolu zihni sakinleştirmekten geçiyor. Çünkü susmamış bir zihin asla duyamaz ve dinleyemez.

Bütünsel başarının ne olduğunu kavramamı, bu yolda hangi adımları atmam gerektiğini ve varacağım noktanın bana vereceklerine değil yolda tadacaklarıma odaklanabilmeyi öğrenmeme yol gösterici olan bir kitap ile karşılaştım. Deepak Chopra tarafından oldukça yalın bir dil ile kaleme alınan kitap Ezgi Sorman tarafından dilimize çevrilmiş.

Kitapta anlatılanları, kendi algım ve kendi yaşam amacım dahilinde yazıya dökme isteğimi durduramadığımı fark ettim ve Başarının 7 spiritüel yasasını sizlerle tanıştırmak istedim.

Bu yazıyı yazarken anlatmak istediklerim size zor ve engebeli görünüyorsa kendinize zaman tanıyın ve kitabı okumak için bir şans verin derim.

Eğer okuduklarınızı hayatınıza doğal bir şekilde dahil edebiliyorsanız… içinizdeki güç dışarı çıkmak için çoktan hazır bekliyor demektir.

Bütünsel başarıya götüren 7 yasa
1- Varoluş Yasası
2- Alma Verme Yasası
3- Karma Yasası
4- Az Çaba Yasası
5- Niyet ve Arzu Yasası
6- Bağımsızlık Yasası
7- Hayatın Amacı (Dharma) Yasası

Varoluş Yasası
Bir çiçeğin kokusu, suyun ıslaklığı, güneşin sıcaklığı, rüzgarın gücü, kuşun sesi ve şimşeğin ışığı ne kadar gerçek, ne kadar durdurulamaz ve kendiliğinden gelişmekte ise varoluşta o kadar sahidir.

Doğayı ve varoluşu bir bütün olarak görmek, kendimizi doğanın varoluş ahenginin içindeki bir parça olarak fark etmek bizi saf bilince yani gerçek halimize getiren şeydir.

Saf bilincimizi, özümüzü fark etmek kim olduğumuzu fark etmemizi sağlar.

Saf bilince ulaşmanın, içimizdeki sesi duymanın en iyi yollarından biri de meditasyon yapmaktır.

Her sabah ve her akşam 30 dakika sessiz kalmak bizi saf bilince götürmek için harika bir adım.

Alma Verme Yasası
Sokakta yürürken bize gülümseyerek gelen birini gördüğümüzde, istemsizce gülümseriz. Bize “Günaydın” diyen birine asla kafamızı çevirmez, mutlaka karşılık veririz.
Daha önce bizden yardımını esirgememiş bir arkadaşımızın ihtiyacı olduğunda koşarak gideriz.
Yani aslında alma verme yasasının bize her şeyden önce huzur verdiğini bilmeden deneyimleriz.

İstediklerimizin bize gelmesinin en önemli yollarından biri, vermektir. Evren bir alışveriş ahenginde ilerler. Alma Verme Yasası’nı benimsemek maddi değerlerin ötesinde, içinde iyi niyeti barındıran bir alışverişi benimsemektir.

Hayatımızda olmasını istediğimiz şeylerin bize gelmesi için iletişim ve enerji kanallarımızı açmamız gerekiyor.

Dua, gülümseme, iltifat, çiçek, takdir, övgü, öpücük gibi armağanlar iletişim ve enerji kanallarımızı açmanın en basit yollarıdır.

Karma Yasası
Hiçbir şeyin basit bir tesadüften ibaret olmadığının farkında olmak, evrende her şeyin başka bir şeyin sebebi ve sonucu olarak meydana geldiğini fark etmek Karma Yasasını anlamamızı sağlar.

Her şeyin başka bir şey ile ilişkisi vardır.
Başımıza gelen her olay -iyi veya kötü fark etmez- bizde bir farkındalığa sebep olmaktadır.
Bu farkındalık bizi bambaşka bir şeye doğru götürür ve başkalaştırır.

Yaşadığımız her şey; yaptığımız seçimlerin, izlediğimiz yolların, tercihlerimizin sonuçlarıdır.

Kararsız kaldığımızda yapacağımız en doğru şey vicdanımıza danışmaktır.
Suçlamak, iç sesimizden ve gerçekliğimizden kaçmaktan başka bir işe yaramaz.

Hemen, şimdi, bugün, şu an başlayarak ektiğimiz tohumları vicdanımıza danışarak ekmek, önümüze çıkacak çiçeklerin renklerini belirleyecektir.

Her sabah ve akşam aynada 3 dakika gözlerimizin içine bakmak, gün içinde olacaklar ve olanlar hakkında vicdanımız ile konuşmak bizi doğru tohumları ekmek konusunda dinç tutacaktır.

Az Çaba Yasası
Parçası olduğumuz doğanın işleyişindeki çabasızlığı, güneşin her sabah kendiliğinden doğuşu, yağmurun kendiliğinden yağışı gibi yaşam dengesini kuran en önemli faktörlerde bile görmek mümkün.

Canlı yaşamının en önemli ihtiyacı olan oksijeni üretmek için bir ağaç nasıl çaba harcamıyorsa, biz de özümüze ait ihtiyaçları çaba harcamadan elde edebiliriz. Yeter ki gerçekten neye ihtiyacımızın olduğunu fark edelim.

Az çaba yasası bir kabul ediş halidir.
Bize geleni, bizden gideni, bizi bulanı ve bulmayanı kabul etmek, bize sunulan imkanları ve armağanları fark etmemizi sağlar.
Hiç yeteneği olmamasına rağmen müzik aleti çalmaya çalışan bir adamın aslında şair olmak konusunda yetenekli olduğunu fark etmesi de bir tür kabul halidir.

Her canlı, birçok şeyi iyi yapar, ancak bir veya iki şeyi çok iyi yapar.
Özümüze, saf bilincimize ulaşarak, yeteneklerimiz ve gerçekliğimizi görebilir, az çaba ile elde edebileceklerimizi fark edebiliriz.

Çok fazla çaba sarf ederek, bir türlü elde edemediğimiz özellikleri, maddi ve manevi istekleri listeleyelim.
Bunlar gerçekten, gerçek benliğimizin istediği şeyler mi, yoksa ego dediğimiz dış referansın (toplumdaki maskemizin) bizden bekledikleri mi?

Ne olduğumuzu, daha da önemlisi ne olmadığımızı kabul etmek bizi az çaba ile elde edilebileceklere götürmekle kalmayıp, potansiyelimizi adım adım arttırmaya götüren sağlam adımlar atmamızı sağlar.

Niyet ve Arzu Yasası
Geçmiş; hatıra
Gelecek; beklenti
Şimdi ise; farkındalıktır.

Farkındalık gerçekte ne istediğimizi görmenin tek yoludur. Dikkatimizi farkındalık ile gerçekten istediğimiz şeye vermek o şeyi doğurur, büyütür ve güçlendirir.

Hayatımızda olmasını istediklerimize niyet etmek, arzu etmek planlama yapmamız için zihnimizin bize doğru yolları göstermesini sağlayacaktır.

Dikkatimizi şu ana, şimdiye vermek, gelecekte olmasını istediğimiz şeylerin yaratılmasında atacağımız adımları belirler.

Yıl sonunda birikim yapmış olmayı hedefleyen biri, şu anda biriktirmeye başlarsa hedefine ulaşabilir. Arzu ve niyet bizi isteğe götüren yolda dinç tutan, motive eden bir ışık gibidir.

Olmak istediklerimizi ve bizim olmasını istediklerimizi önce yazmak, öncelik sırasına göre listelemek ve sonra hakkında düşünmek onlara ulaşmamız konusunda gerçek bir yol çizerek plan yapmamızı sağlar.
Yeteneklerimiz, bilgimiz ve imkanlarımızı geliştirmek için farkındalığımızı isteklerimize çevirelim.

Bağımsızlık Yasası
Maddesel zenginliği simgeleyen her şey, sonuca olan bağımlılığı besleyen, süreçteki fırsatları görmeyi engelleyen sembollerdir.

Sonuca olan bağımlılık bizi farklı olanaklara karşı körleştirir.

Zihni bağımsız hale getirmek, düşünce yapımızı genişletmekle kalmaz, fırsatları görmemizi sağlayarak isteklerimize giden yolda işimizi de kolaylaştırır.

Zihinsel bağımsızlık yasası; olası olumsuzluklarda çözüm üretmemizi, alternatif yollar bulmamızı ve isteklerimizin sınırlarını genişletmemizi sağlar.

Bağımsızlık yasası bir tür hazır oluş halidir. Hedefe körü körüne odaklanmak, hedefe giden yolda oluşacak engellere karşı hazırlıksız olmamıza sebep olacaktır.

Sabit fikirli ve ısrarcı olduğumuz şeylerin farkına varalım. Hayatımızda olmasını istediğimiz şeylere ulaşma yolunda attığımız adımlara göz atalım. Hedef olarak gördüklerimizin bizim gerçekliklerimiz mi yoksa egomuzun ihtiyaçları mı olduğunu kendimize itiraf edelim.

Hayatın Amacı (Dharma) Yasası
Her birimizin dünyaya gelişi ve bu bedeni seçişinde bir amaç var. Neye inanıyor olursak olalım, varoluşumuzdaki ilahi gücü görmezden gelmek ve buna hayran kalmamak olanaksız.

Hayatın Amacı Yasası bize yeteneğimizi keşfetmemizi, bu yeteneğin aslında hayata geliş amacımızın tam olarak sebebi olduğunu anlatır.
Hayat amacımız; yaparken zaman kavramını yitirdiğimiz, yaratıcı gücün kendimizde de olduğunu fark ettiğimiz, özünde faydayı barındıran, insanlığa hizmet eden ve gerçek benliğimizi bulduğumuzu hissettirecek kadar bize ait olduğunu bildiğimiz bir kavramdır.

Egomuzu değil özümüzü doyuranı bulduğumuzda Hayatın Amacı (Dharma) Yasası da doğalında işlemeye başlamış demektir.

Evrenin başarıya götüren 7 yasası sırası ile birbirini takip eden, birinin aktif olması ile bir sonrakini doğalında doğuran bir sistemde ilerler. İçinde mutlak olarak iyi niyeti barındırmalı, yalnızca kendimize değil, doğaya ve insanlığa da fayda sağlayacak şekilde olmalıdır.

Varoluş amacını bulma yolunda adım adım ilerlerken dinlememiz gereken tek referansın vicdanımız olduğunu aklımızda tutalım şekerler...


Papatya Somer

Yazının devamı...

Zihnim Bana Dost mu Düşman mı?

Kanlı savaşlar, büyük kayıplar, yeniden kalkınmalar. Anlatılan kahramanlık hikayelerindeki abartılı cümlelerin ikna çabası, peşi sıra verilen büyük sözler ve alınan sorumluluklar.

İnsan zihni de böyle değil mi biraz?

Boyundan büyük kararlar alıp, uygulayamadığında düşen. Geçmişi yerine koymakta yaşadığı sıkıntılardan yol alamayan. Kendini yenileme ve bu yeninin asıl olan olduğuna inandırma konusunda üstün yetenekli. Ah zihnimiz yok mu, ne yapıyorsa o yapıyor, başımıza ne geliyorsa onun yüzünden geliyor da biz ne yapıyoruz bu durumda?

Şöyle bir oturup düşünsenize, kellemizin içinde taşıdığımız, üzerine limon sıkıp maydanoz ile birlikte sofraya meze ettiğimiz beynimizin içinde olup bitenleri. Gün içinde kim bilir kaç farklı fikir, inanç ve yargı geçiyor içinden.

Böylesi deli karmaşık bir makinenin tanımını yapmak büyük cesaret istiyor olmalı. ‘Ben beynimi çözdüm’ diyen biri varsa kendisi ile bir an önce tanışmak isterim :)

Kendi beynime o kadar kafayı yordum ki, doğa bana epilepsi ile dolaylı tanışma yolunu açtı. Üzerine onlarca kitap okuyup, duygularımı dışında bırakmaya çalıştığım bir yolculuk kısmet oldu. Çalışma sistemini anlamaya çalışmaya başladıktan sonra, kendisini yönetebileceğime de inanmaya başladım.

Zaten her şeyin başlangıcı inanç değil mi?

İnsan her inanç sistemine beynini kullanarak aidiyet kazanmıyor mu?

Ne diyorduk? Beyin.

Daha doğrusu, et parçasından ziyade, içinde/üzerinde/etrafında barındırdığı sinir sisteminin kıyaslanamaz harikalığı ile Zihin.

Size iddialı cümleler kurabilecek, teorik bilgiler ile ispatlar sunacak kadar bilgiye sahip olmak isterdim kendisi ile ilgili. Ancak bu yazı 39 yıldır kullanmakta olduğu bu karmaşık makine ile iletişime geçebileceğine inanmış, iletişime geçebildiğini fark etmiş ve bunun için çaba harcayan bir kadın olarak yazıyorum.

Herkesin (şanslı herkesin) kendi yöntemini bulduğunu görmek beni sevindiriyor. Biri ‘ben koşarken yapıyorum bunu’ diyor, kimi ‘şarkı söylerken tam da olmam gereken yerdeyim’ diyor, kimi ise ‘ay bende konsantrasyon sorunu var’ deyip gizli sırrını açık etmek istemiyor ve belki de bulduğunun farkında bile değil.

Ancak hepimiz bize iyi gelen, ‘neden?’, ‘nasıl?’ sorularının cevabını verecek gücü toplamamıza yarayan bir ‘İyileştirici’ ye sahibiz. Yalnızca bunu bulmaya ihtiyacımız var.

Dilerim bunu bulmuş veya bulmak üzeresinizdir. Eğer bunun bir saçmalık olduğunu düşünüyorsanız da, ‘Hayata güvenin, mutlaka vardır bir bildiği’ derim.

Ben zihnimi fark etme, dinleme, anlama, rahatlatma, yönetme (bu kelime çok sert geliyor ancak daha doğrusunu bulamadım henüz), yeni alanlar açıp kapasitesini kullanabilme konusunda bana ışık tutacak, bana uygun olduğunu fark ettiğim bir yönteme denk geldim.

Bu yöntemi denedim, uyguladım ve fayda sağladım. Adı Meditasyon. Birçok yerde duyduğumuz, trend haline geldiğini düşündüğümüz, spiritüel kategorisine aldığımız, hatta haddimizi aşıp bir tür din olduğundan dem vurduğumuz bir yöntem.

Kendi deneyimime baktığımda, yukarıdaki cümleleri kuracak cesareti bana verebilecek kadar sağlam kanıtları olduğunu gördüğüm bir teknik Meditasyon.

Karşıma çıkışına vesile olanlara teşekkür ve şükürler olsun, Meditasyon’u önce seyrek ve düzensiz aralıklarla yalnızca zaman geçirmek ve uykuya dalabilmek için uygularken, artık gün içinde, özellikle gergin anlarda, istemsizce uygulamaya başladığımı fark ettiğim bir keyifle deneyimliyorum.


İnsan olmak zor ve karmaşık bir iş

Ergen olmak, aile olmak, çocuk sahibi olmak, iş sahibi olmak, sorumluluklara boğulmak, yalnız olmak, zengin olmak, hayal kırıklığına uğramak, korkmak, parasız kalmak, başarıya koşmak, hırslardan arınmak, pişmanlıklarla barışmak, affetmeye ikna olmak…. of daha neler neler var.

Zihnimizle savaşımızın belki de hiç bitmeyeceği yaşam yolculuğunda kendimizi, daha doğrusu zihnimizi, dengede tutmak hiç kolay değil.

Kendini bize oyunlar oynamaya, bizi çıkmaz yollara sokmaya adamış zihnimizi dengede tutmanın ilk adımı onu dinlemekten geçiyor.

Zihni dinlemenin yolu da ona kulak vermekten.

Bugün kendine zihnini duyabilmek için 10 dakika vermeye ne dersin? Denemekle hiçbir şey kaybetmezsin.

bunu hak ediyorsun.

Günün Sorusu:

En çok hangi konuyu zihninden çekip çıkartmaya ihtiyacın olduğunu hissediyorsun?

Papatya Somer

Yazının devamı...

Kintsugi! Yaralarından Şifalanabilirsin

Doğu kültürünün ‘kusuru’ kutsama bakış açısına aşık olmamak elde değil. TDK doğal olarak Kintsugi’ye bir tanım yapmamış izin verirseniz ben yapmaya çalışayım.

Antik Japon Felsefesi’ne dayanan Kintsugi’ye göre hiçbir şey değerini kaybetmez. Yalnızca şekil değiştirir.

Hikayesi kırık bir porselenin altın dolgu ile tamamlanarak yeniden kullanılır hale getirilmesi gibi basit görünen ancak içinde çok önemli bir felsefeyi barındırıyor.

Kintsugi kırıkların birer kusur, bozukluk, hata olmadığını yani bir son veya yok oluş olmadığını, aksine bunların evrilme ve yepyeni bir varoluş biçimi olduğuna işaret eder.

Biliyorum, günümüz insanı için 15.000 TL verip aldığı bir telefonunun camının kırılması, pantolonunun cebinin yırtılması, arabasının kapısının çizilmesi, kalp kırıklıkları ile yaşaması kolay değil. Değil çünkü biz artık Batı kusursuzluğunun zehrini içiyoruz.

Bizler tüketim çağının doymak bilmez çocuklarıyız artık. Ancak yaşam eko sisteminin yalnızca tüketime değil üretime de dayalı olduğunu akılda tutmak, bu eko sisteme destek vermekte zorundayız.

Yaralardan şifalanabiliriz. Bunu sen de yapabilirsin

yazımda anlattığım felsefeye dayanan Kintsugi yalnızca bir porselenin değil, bir insanın da ustalıkla yapılan bir tamir ile yepyeni bir dönüşüm yaşayabileceğini vurguluyor. Çocukluk travmaları, geçmiş hatalar, hüsranlar, hayal kırıklıkları, haksızlıklar, pişmanlıklar. Hangimiz bunlardan bir veya birkaçından nasibini almadı, almıyor ki?
Etrafınızda hiçbir yarası, hiçbir iç burukluğu, hiçbir olumsuz tarafı olmayan biri var mı? Benim yok. Biliyorum sizin de yok. Ve biliyorum sizin de var yaralarınız, benim de.

İnsanın kendi hayatı için iyi bir altın dolgu bulması, kalbine doğru akıtması, kırıklıkları doldurması ve öylece kurumasını bekleyip yola devam etmesi kolay değil evet. Biliyorum.

Ancak yaralarla yaşamak, travmalara tutunmak, negatifliklere odaklanıp hayatı kaçırmak daha da zor ve gidilmesi çileli bir yol.

Belki de bugün, odağı kırık olan yerlerimizden sızan ışığı görmeye ve yepyeni bir varoluşa doğru gitmek için doğru bir gündür.

Kim bilir?

Zor zamanları atlatırken nasıl bir yöntem kullanıyorsunuz?

Papatya Somer

Yazının devamı...

İnanç Nedir? İnanç Nasıl Değişir?

; beynimizin dünyadaki karmaşaya uyumlanmasını sağlamak, etrafımızda olan bitenin işleyiş biçimini anlamamıza yardımcı olmak ve olası getirileri ön görmemizi sağlamak için geliştirdiği bir yöntem.

İnançlarımızdan bazılarına neden bu kadar sıkı sıkıya bağlı olduğumuzun ise, farkında bile değiliz.


Enerji üretimi pahalı bir organ olan beyin; tasarruf sağlayan bir yöntem geliştirip, kısa yollar üreterek otomatik pilotta gitmeyi tercih ediyor.

Üretilen kısa yollar sayesinde, hızlı reaksiyon gösterip tehlikelerden korunuyor ve hayatta kalıyoruz ancak, önyargı, anksiyete, kaygı, şüphecilik ve stres gibi dezavantajlara da maruz kalıyoruz.

Çağrışımlar sonucunda, noktaları birleştirme ve boşlukları doldurma yoluna giden beynimiz, tanıdık olmayan bir durum ile karşılaşırsa, benzer durumlarla ortak noktalar bulup tahmin ve varsayım üzerine devam eden bir yol izlemeyi tercih ediyor.
İşte inançlarımızın bizi yönetiş şekli de bu şekilde ortaya çıkıyor.

Aidiyet hissi yaratan, varoluşu anlamamızı ve ahlaki değerlerimizin korunmasını sağlayan inanç sistemleri dışındaki bazı inançlarımız, yaşam boyunca bize eşlik edip ve hayatımıza yön veren birer blokaja dönüşebiliyor.

Bu blokajlar; başarısız ve yetersiz hissetme, cesaret edememe, motivasyonu kaybetme, korku olarak karşımıza çıkıyor ve bizi gitmek istediğimiz yoldan alıkoyuyor.


Kalıplaşmış ve yanlış inanç nasıl değiştirilir?

Tıbbın sunduğu birçok farklı olanak düşünce sistemi üzerinde etki sağlıyor ve inançlarımızı değiştirmeye yardımcı oluyor.

Kimisi terapist ile yaptığı sohbetler sayesinde farkındalık yaşarken, kimisi “koşmak” gibi fiziksel bir efor gerektiren yöntemler ile zihnine yolculuk yapıp şifalanıyor. Kimileri de, -benim gibi- meditatif yöntemlerden faydalanmayı tercih ediyor.

Bildiğim, kullandığım ve etkisini gördüğüm bir yöntem olan Meditasyon Tekniği ile önyargıya dönüşmüş ve kalıplaşmış inançlardan arınmak hiç zor değil.

Yazdığım birçok yazıda üzerine basa basa söylediğim gibi, Meditasyon uçmak, ermek, varmak değil, ayakların yere sağlam basması ve farkında olmak demek.

Her sabah uyandığımızda, her akşam uyumadan önce 10’ar dakika sessiz kalmak, tüm kaslarımızı bırakmak ve hissettiklerimizi yargılamadan olduğu gibi fark etmek başlangıç için yeterli.

Beynin yeni yolları fark etmesi, fark ettiklerini denemesi, denediklerinin işe yaradığını fark etmesi, işe yarayanları tekrar kullanmak istemesi, tekrar kullandıkça faydasını fark etmesi, otomatik pilota dahil etmesi… işte yol aynen böyle ilerliyor.

Sizce ne kadar zor olabilir?

Kendine bugünden başlayarak bir şans ver. Seni zorlayan, yaşam yolunu tıkayan ve değişmesi gerektiğini fark ettiğin inançlarının değişimi için kendine bir şans ver.

Bize katıl... facebook.com/groups/meditasyonkomunitesi/

Bunu hak ettiğini fark etmek bile yeterli gücü verecektir.




Papatya Somer

Yazının devamı...

Şükran Duymak Nedir?

Zihnin olumsuzluklara düşkünlüğü bir nevi ‘kendini koruma isteğinden. Yaşanmış kötü tecrübeler her canlıyı temkinli olmaya iterken, zihin ne yazık ki kendini olumsuz düşüncelerden hızlıca sıyıramıyor.

Yaşam boyu başımıza gelen hemen her durumda, önce olumsuz tarafından bakıp, daha sonra olumluya doğru gidiyoruz. Çok az insan doğumundan itibaren olumlu taraftan bakabiliyor ve yaşanan her şeyin bir deneyim olduğunu fark ederek büyüyor.

Oysa korku, endişe, karamsarlık ve nefret nedir bilmeden doğan bizler; fırsatlar, olanaklar ve şükredileceklerin peşinden gitsek bolluk ve bereket artarak dolacak hayatlarımıza.

ŞÜKRAN nedir?

TDK (isim): İyilik bilme, gönül borcu, minnettarlık olarak açıklıyor Şükran kelimesini.

Bu şekilde okuyunca insanın aklına birine, başkasına olan teşekkür hali geliyor.

Oysa insanın kendine, yaşadığı hayata, yaşadığı hayat boyunca karşısına çıkan fırsatlara, sahip olduklarına ŞÜKRAN duyması da gerekmez mi?

Şu an sahip olduğumuz ancak sahip olduğumuzun farkında bile olmayacak kadar normalleştirdiğimiz şeyleri düşünsek neler çıkar?

‘Sağlığım, yuvamın huzuru, evlatlarımın sağlığı, ailemin varlığı, işimin bana kattıkları, kendi paramı kazanabilme yetim, dostlarımla yapabildiğim sohbetler, zor zamanlarda sahip olduğum kendimi iyileştirme gücüm…’



Şükran duymak; her sabah uyandığın güne, doğduğun andan itibaren çarpan kalbinin gücüne inanmak ve teşekkür etmek ile başlayabilir.

Şükran duymak; hayata inanmaktır. Güzelliklerin geldiğini görmek, gelenleri fark etmek, gelenlerin değerini bilmek ve yenilerine kucak açmaktır şükran duymak.

Bugün yeni bir gün

Daha önce yaşadıklarımızdan dersler alarak, kalbimizin ve zihnimizin uyum içinde birleşip, bize hayatta kalma sinyallerini vermeye devam ettiği yepyeni bir gün.

Bugün kendimize şükran duymamız gereken şeyleri fark etmek için bir şans verelim.

En basit, en yalın hali ile…


facebook.com/groups/meditasyonkomunitesi/

Papatya Somer

Yazının devamı...

© Copyright 2019

Milliyet Gazetecilik ve Matbaacılık A.Ş.