MODA
GÜZELLİK
AİLE
SAĞLIK

Hipertansiyon hastalığı için 10 olumsuz etken

Yüksek kan basıncının belirli organ ve sistemlerde oldukça önemli derecede olumsuz etkileri söz konusudur. Özellikle gözler, kalp, böbrek ve merkezi sinir sistemi gibi organ ve sistemlere ciddi zarar verebilir.

Hipertansiyonun Gözlerdeki Etkileri:

Bilimsel adı “Hipertansif Retinopati” olan bu hastalıkta, yüksek tansiyon gözün görme gömleği üzerine olumsuz etkiler yaptığı halleri anlatır.

Hipertansiyon, Gözün iç ve arkasında yer alan ve görme işlevini oluşturarak görüntü uyaranlarını beyne ileten retina (ağ tabaka ya da sinirsel dokulardan oluşan tabaka)da, hipertansiyon ve damar sertliği (arterioskleroz) nedeniyle hasara yol açan damarsal bir hastalıktır.

Yüksek tansiyon nedeni ile gözün retina tabakasındaki atardamarlarda daralmalar ve kanamalar görülebilir. Ağır vakalarda, görme siniri (optik sinir) başında (Papilla) ödem gelişebilir. Gözdeki bu değişiklikler, görme bozuklukları ve hatta körlüğe bile neden olabilir.

von Helmholtz 1851'de oftalmoskopu bulana kadar retina damarları incelenememiştir. Bu alandaki en saygın Göz Hekimi (oftalmolog) ise retina damarlarındaki sklerotik değişiklikler ve retina, merkezi sinir sistemi ve boşaltım sistemindeki damar değişikliklerinin ilişkileri hakkındaki gözlemleri hala klasik kabul edilen Marcus Gunn’dır.

Sistemik kan basıncının yükselmesi, otoregülasyon yoluyla retina atardamar dallarının genel ve yerel (lokal) olarak daralmasına neden olur.

Hipertansif Retinopatide Oftalmoskopik Görüntüler

Damarlarda çeper, yansıma ve çaprazlaşma değişiklikleri meydana gelir. Yüksek basınç uzun süre devam ederse iç “kan-retina bariyeri”nin yıkılması sonucu plazma ve kırmızı kan hücreleri damar dışına sızar. Retinanın oftalmoskopla muayenesinde retina kanamaları, damar dışına sızıntılar sonucu oluşan eksudalar (retinanın iç tabakalarındaki sinir lifi aksonlarının dejeneratif değişikliklerinin yol açtığı bir grup hücresel cisimcik), retina içi lipid (yağlı madde) birikimi, ciddi hipertansiyonda yağlı maddelerin makula yıldızı şeklinde yerleşmesi ve retina damar uç-dalcıklarının tıkanması görülebilir.

Retina kanamaları çoğunlukla yüzeyel sinir lifi katına uyan mum alevi şeklinde olurlar. Daha derin katlardaki sık yerleşimli yuvarlak ve mürekkep lekesi şeklinde kanamalar ve bunlara eşlik eden sarı-beyaz renkli retina içi yağlı maddelerin varlığı hipertansiyonun ciddiyetini gösterir.

Kural olarak arteriosklerotik değişiklikler damar duvarının kalınlaşmasından dolayı olmakla birlikte, hipertansiyonun esas olarak damar spazmına bağlı olduğu düşünülmektedir. Hipertansiyonun arteriosklerotik değişikliklerin gelişmesinde çok önemli bir etkiye sahip olması nedeniyle onları tamamen ayrı düşünmek olası değildir.

Arterisklerozun şiddeti, diastolik basıncın yüksekliği ile daha fazla ilgilidir. Retina damarlarında karakteristik değişiklikler genellikle bütün vücut atardamar dallarında birbirine benzer (uniform) olarak dağılır ve oftalmoskopik görünüm hemen hemen genel dolaşımın durumunu yansıtır. Bu nedenle iç hastalıkları uzmanları bu hastalıkta ve diabetik retinopatide Göz Hastalıkları uzmanından konsültasyon isterler.

Yaygın atardamar daralması hipertansif retinopatinin tipik bir belirtisidir. Akut hipertansiyonda akut bir damar spazmı yanıtı olarak görülmekle birlikte daha sık olarak kronik hipertansiyonda görülmektedir. Damar çapındaki bu azalma, hipertansiyonda retina atardamar çap / toplardamar çapı oranının azalmasına neden olur. Normalde bu oran 2/3 tür. Değerlendirme, normal orana veya aynı yaştaki normal tansiyonlu kişinin ortalama damar çapına kıyaslayarak yapılır. Bölgesel atardamar daralmaları, damar duvarının bir alandaki spazmına bağlıdır ve geri dönüşümlü olabilir. Derecelendirilmesi, spazmın şiddetini yansıtır. Görme siniri başına yakın çap değişiklikleri fizyolojik olabilir.

Damarlardan ışık yansıması:

Damar duvarındaki kalınlık artışı ışığın yansımasında ilerleyici bir değişikliğe neden olur. Normalde damar duvarı görülemez, sadece lümendeki kırmızı kan hücreleri kolonu bizim damar olarak kabul ettiğimiz kırmızı bir çizgi şeklinde görülebilir. Damar duvarının dış bükey yüzeyinden giren ışığın yansıması kan kolonunun ortasında gözüken ikinci bir ışık çizgisine neden olur ki bu normal ışık yansımasıdır. Duvar kalınlaşınca ışık yansımasının parlaklığı kaybolarak daha kaba, donuk ve dağınık bir hal alır ki bu görünüm arteriolosklerozun en erken belirtisidir.

Damarsal çap (kalibrasyon, lümen) değişiklikleri:

Atardamar dallarındaki duvar kalınlığının artması ve lümeninin daralmasına ek olarak ışığın difüzyonu damara kırmızımsı kahverengi bir ‘bakır tel’ görünümü verir. Hipertansiyonun iyi kontrolü ile bu bulgu görece olarak azalır. Arteriolosklerotik süreç devam ederse lümendeki daralmayla birlikte duvardaki kalınlaşma sürer ve kan kolonunun ince bir çizgi olarak görülemediği ‘gümüş tel’ görünümü ortaya çıkar. Bu dönemde damarlar kanı taşıyabilir gibi görünmemekle birlikte floresein anjiografik muayeneyle perfüzyonun çoğunlukla devam ettiği anlaşılır. Bu durum, kontrollü hipertansiyonda sık olmayan bir bulgudur.

Atardamar / toplardamar çaprazlaşma değişiklikleri:

Retina atar ve toplardamarları, genellikle toplardamarın öne doğru uzandığı çaprazlaşma yerinde ortak bir dış kılıfa girerler. Damar duvarındaki değişiklikler, bu bölgede toplardamarda bası ve lümenin daralmasına yol açan bir ‘çentiklenme’ meydana getirir, damarın yön değiştirmesine de neden olabilir. Bu durum kan kolonunun hafifçe incelmesinden ciddi incelmesine ve görünen kan kolonunun kesilmesine kadar giden derecelerde olabilir. Çaprazlaşma değişiklikleri kronik hipertansif hastalığın karakteridir.

Retina Anevrizmaları:

Mikroanevrizmalar yani uç dalcıklardaki genişlemeler damar hastalıklarının geniş bir bölümünde görülen, hipertansiyona özgü olmayan bir bulgudur, damar duvarının zayıf alanlarında lokalize baloncuklar şeklinde olurlar.

HİPERTANSİYON HASTALIĞI İÇİN OLUMSUZ ETKENLER

1)Hipertansiyonun genç yaşta başlaması,

2)Erkek cinsiyet,

3)Diastolik basıncın sürekli olarak 115 mm. Hg (cıva)nın üstünde olması

4)Kalbin büyümüş olması

5)Kalp yetmezliğinin gelişmiş olması

6)Kalpte iskemik bozuklukların gelişmiş olması

7)Böbrek işlevlerinin bozulmuş olması

8)Beyin damarları ve beyin bozukluklarının bulunuyor olması

9)Gözün retina tabakasında damarsal bozuklukların yerleşmiş olması

10)Göz optik diskinde (papilla) ödem olması (papilödem)

Prof. Dr. Kadircan KESKİNBORA

Göz Hastalıkları Uzmanı

Mail:

Web: http://www.kadircankeskinbora.com/

Facebook: https://www.facebook.com/profdrkadircankeskinbora

Twitter: https://twitter.com/kkeskinbora

Instagram: https://www.instagram.com/kadircankeskinbora/

Yazının devamı...

Hipertansiyonun vücuda zararları

Hipertansiyon hastalarında kalp ve damarları etkileyerek ölüme kadar gidebilen sorunlara yol açar. Tansiyonun yüksek oluşu kalbin iş yükünü çoğaltır. Kalp kası artan bu iş yükünü karşılayabilmek amacıyla önceleri büyür (hipertrofi). Ancak, büyümüş olan kalp, bir süre sonra kendisini bırakır ve genişler (dilatasyon). Kalp artık eskisi kadar güçlü kasılamaz, böylece kalp yetmezliği belirtileri ortaya çıkmaya başlar. Kalp kasının büyümesi, kalbin oksijen gereksinimini artırır.

Buna karşılık, kalbin koroner damarları artmış olan bu oksijen gereksinimine cevap verebilecek duruma gelemezler. Eğer, yüksek tansiyon nedeni ile koroner damarlarında arteryosklerotik (damar sertliği) değişiklikler de gelişmişse, bunun sonucu olarak koroner kan dolaşımı ileri derecede bozulur ve kalpte iskemik (oksijen yetmezliği) belirtiler ortaya çıkar. Nefes darlığı, angina pektoris (göğüs ağrısı), çarpıntı, öksürük gibi belirtiler kalp yetmezliği ve iskeminin yerleşmiş olduğunu gösteren belirtilerdir.

Yüksek tansiyon nedeni ile böbrek damarlarında arteryolosklerotik (küçük damarlarda damar sertliği) damar değişiklikleri geliştiğinde, böbrekler yeterince kanlanamazlar. Bunun sonucu olarak da bu organların işlevi olan kanın süzülmesi işlemi aksar. Bu durum tansiyon yükselmesine yol açar.

Hastaların idrarlarında bir miktar protein ve alyuvarlara rastlanır. İlerlemiş vakalarda böbrek yetmezliğine ait belirtiler ortaya çıkar. Burun kanaması, fazla terleme, çok su içme, çok idrara çıkma, halsizlik gibi belirtiler yüksek tansiyonu yaratan nedene bağlı olarak ortaya çıkan diğer belirtilerdir.

Hipertansiyona Neden Olabilecek Durum ve Hastalıklar

Çeşitli hastalıklar ve hastalık dışı bazı özel durumlar tansiyonun yükselmesine neden olmaktadır. Bunlardan bazıları yalnız sistolik tansiyonun yükselmesine neden olurken, bazıları da hem sistolik hem de diastolik tansiyonun yükselmesine neden olmaktadır.

Anjiyotensin denilen hormon veya böbreküstü bezindeki bozukluklar, Bazı böbrek hastalıkları, sinir sistemi, kalp ve damar hastalıklarında, gebelikte ve hormon dengesizliklerinde kişide hipertansiyon görülebilir. Doğum kontrol hapı kullanımı da bazen hipertansiyona neden olabilir.

Hipertansiyon Belirtileri ve Olası Sonuçları:

Hipertansiyonun belirtileri, yüksek tansiyonun bozmuş olduğu damar ve organlardan kaynaklanmaktadır. Hipertansiyon özellikle kalbi, beyni, gözün retina tabakasındaki damarları ve böbrekleri etkilemektedir. Yüksek tansiyonun değişik belirtileri, bu organların bozulan işlevleri olarak karşımıza çıkmaktadır. Ancak bu belirtilerin çıkmasıyla hipertansiyonun teşhis edilmesi belli bir gecikmeyi de yansıtmaktadır.

Beyni etkilemesiyle ortaya çıkan belirti ve özellikleri şöyle verebiliriz: Hastalar sabah uyandıklarında özellikle kafanın arka (oksipital) tarafında bir baş ağrısı duyarlar. Bu baş ağrısı günün ortalarına doğru hafifleyerek kaybolur. Ancak oksipital bölgedeki “sabah baş ağrısı” kural değildir. Baş ağrısı günün herhangi bir saatinde ve başın herhangi bir bölgesinde de ortaya çıkabilir. Hastalar baş dönmesinden de yakınırlar. Bu belirti oldukça sık görülür. Bir diğer belirti ise kulak çınlamasıdır.

Beyin kanamaları, felçler, hafıza bozuklukları, kişilik değişiklikleri de yüksek tansiyonun beyin yoluyla kendini ortaya koyduğu belirtiler veya sonuçlarındandır.

Yazının devamı...

Hipertansiyon ve göze etkileri

Tansiyon, dolaşım sırasında damarlardan akan kanın, damar çeperlerine yaptığı basınçtır. Kalp sürekli pompa gibi çalışarak, kanın vücutta damarlar aracılığıyla dolaşımını sağlar.

Hipertansiyon (yüksek tansiyon) ise, kan basıncının kalıcı olarak birey için normal sayılan değerlerin üzerine çıkması durumudur.

Hipertansiyon, insan sağlığını ciddi fakat sinsi bir biçimde tehdit eden bir durumdur. Yüksek tansiyonun kendisi bir hastalık değil, vücutta gelişen bazı hastalıkların yarattığı sonuçlardan biridir. Ancak yüksek tansiyon geliştikten sonra kendisi de birçok hastalıkların başlıca nedenini oluşturmaktadır.

Tedavi görmeyen bir hipertansiyon hastasının ümit edilen yaşam süresi 20 yıl kadardır

Tedavi görmeyen bir hipertansiyon hastasının, hipertansiyonun yerleşmesinden sonra ümit edilen yaşam süresi 20 yıl kadardır. Ancak gerek hipertansiyonu gerekse bunu yaratan asıl hastalığı tedavi edilen kişiler, normal bir insanın yaşam süresine erişebilmektedirler. Kan basıncı yaş, cinsiyet, ırk gibi bireysel özellikler yanında istirahat, efor gibi fiziki şartlardan da etkilenen bir parametredir. Bu nedenle, normal kan basıncı değerlerini belirlemek gerçekte oldukça güçtür. Normal kan basıncı değerlerinin geniş aralıklar dahilinde verilmesi ve kan basıncının insanda (hayvanlarda da tür, ırk ve cinsiyetine göre) değişkenlik göstermesi nedeniyle hangi değerin hipertansif olduğunu net olarak söylemek güçtür.

Stres ve endişeden kaynaklanan kan basıncı artışı oluşması insanlarda olduğu kadar hayvan dostlarımız petler için de kan basıncının artışına neden olabilen bir etkendir. Ancak stresin bu etkiyi ne derecede oluşturduğu ve hangi noktadan sonra patolojik olduğu tam olarak bilinmemektedir. Bu nedenle kan basıncı değerlendirilirken bu etken göz önünde bulundurulmalı ve en az 3 kez ölçüldükten sonra ortalaması alınarak belirlenmelidir.

Bilindiği üzere kalbin kasılması (sistol) sırasında saptanan kan basıncı değerine "Sistolik tansiyon" denilmektedir. Sistolik tansiyon halk arasında, “Büyük tansiyon” olarak bilinir. Kalbin diastol denilen gevşeme döneminde saptanan kan basıncı değerine ise "Diastolik basınç" denilmektedir. Diastolik basınç da, halk arasında “Küçük tansiyon” olarak bilinmektedir. Tansiyon değerleri mm/Cıva cinsinden ölçülür. Ölçüm sonucu bulunan değerlerden önce sistolik olanı, sonra bir kesir çizgisi çizilerek diastolik olanı, daha sonra ise mm./Cıva olduğu yazılır.

Hipertansiyon, Kan basıncının 145/95 mm. Cıva basıncının üzerine çıkmasıdır. Esansiyel hipertansiyon en sık görülen türdür; şişman, içine kapanık ve büyük kentlerde yaşayanlarda sıktır.

Yazının devamı...

2020 yılında körelen bir dünya

Sinsi bir hastalık olan glokom (göz tansiyonu), katarakttan sonra 2. körlük nedeni. Genetik bir rahatsızlık olan ve kalıcı görme kayıplarına neden olan göz tansiyonu önemli bir konu.

Dünyadaki körlük nedenleri arasında glokom (göz tansiyonu), katarakttan sonra 2. sırada gelmektedir. Dünya Glokom Derneği verilerine göre, 2020 yılında dünya üzerinde 76 milyon glokom hastası olması öngörülmektedir.

2020 yılında glokoma bağlı olarak ise 11.1 milyon kişinin her iki gözünde tamamen görme kaybına uğraması beklenmektedir.

Birçok hasta glokom hastalığını farkında değildir. Glokom sinsi bir hastalık olduğundan bu hastaların ilk muayenelerinde ileri düzeyde görme kayıpları bile saptanmaktadır.

Glokom (Göz Tansiyonu) Nedir?

Glokomun çeşitli tipleri vardır. Ortak patoloji, optik sinir hasarı olan ve görme kaybına yol açan bir grup hastalığı kapsamaktadır. Göz tansiyonu,geri dönüşümsüz görme kaybının dünyadaki en önemli nedenidir.

Ailenizde Glokom varsa dikkat

Göz tansiyonunun ilk belirtileri nelerdir? Göz tansiyonu genetik midir?

Birçok hasta glokom olduğunun farkında değildir ve ilk muayenelerinde ileri düzeyde görme kaybı saptanmaktadır. Görme kaybı şikayeti olmasa bile, glokom muayenesi her göz muayenesinin bir parçası olarak ele alınmalı ve glokom ekarte edilmelidir.

Hastalığın yarattığı hasar, ırklar ve etnik gruplar arasında büyük ölçüde değişkenlik göstermektedir. Genetik yatkınlıktan söz edilebilir. Ailesinde glokom bulunanların bu konuyu kendileri açısından önemsemeleri ve daha sık muayene olmaları önerilir.

Göz tansiyonu tedavi edilmezse ne gibi sorunlara yol açar?

En önemli tehlikesi görme kaybıdır. Bunun geri dönüşümsüz olması olayın ciddiyetini ortaya koymaktadır.

İmkan ve koşulların yetersiz olduğu durumlarda glokom hastalarının tedavisinde zorluklar bulunmaktadır. Mali gücün yetersizliği, tedavinin reddi, uyum azlığı, eğitim azlığı ve bilinç eksikliği glokomda tedavi için engel teşkil etmektedir.

Sağlık tesislerinin uzak oluşu, sağlık personelinin ve ekipmanın yetersizliği glokom tedavisini daha da zor hale getirmektedir. Açık veya kapalı açılı glokomda, görme kaybını önlemek ve yaşam kalitesini korumak için tıbbi ve cerrahi müdahale gereklidir. Az gelişmiş bölgelerde glokoma bağlı körlüğün önlenmesinde eğitim ihtiyaçlarının, yeterli sağlık personelinin ve temel altyapı gereksinimlerinin sağlanması için bu bölgelere ilginin artması gerekmektedir.

Göz tansiyonu sınırı 20

Göz tansiyonu kontrolü ne kadar aralıklarla yapılmalıdır? Göz tansiyonu sınırı nedir?
Hastalığın şiddeti ve hastanın tedaviye uyumuyla ilgili olarak, muayene veya kontrol aralıkları kişiye özgü saptanmalıdır. Genel olarak 3 ayda bir değerlendirmeler uygundur. Göz tansiyonunun sınır değeri 20 (yirmi)dir. Bu değeri geçen durumlarda kişinin de doktorun da dikkatli olması ve ileri tetkik yapmaya yönlenmeleri uygun olur. Bu incelemeler belirli aralıklarla tekrarlanarak durumun aynı kalıp kalmadığı, ilerleme olup olmadığı saptanır.

Göz tansiyonu tedavisi süreci nasıl ilerlemektedir?

Açık açılı glokomun kapalı açılı glokomdan ayırımı tedavi açısından esastır çünkü her iki glokom tipi kendine özgü değerlendirme ve tedavi gerektirmektedir. Açık veya kapalı açılı glokom tanısı doğru yapıldıktan sonra, ilaç tedavisi, lazer ve mikrocerrahi için uygun adımlar atılabilir. Bu yaklaşım glokomun neden olduğu şiddetli görme kaybını ve buna bağlı sakatlığı engelleyebilmektedir.

Göz tansiyonu tedavisinde hastalar gittikleri doktor veya merkezde nelere dikkat etmeliler?

Yukarıda izahına çalıştığım değerlendirmeler çerçevesinde davranılıp davranılmadığı, özellikle hastalığın tanı ve tanıdan sonraki takiplerde yapılan incelemelerin hekim tarafından kendilerine kendi anlayacakları şekilde anlatılmasını talep etmeliler. Mümkün olan hallerde, Yapılan incelemelerin bir örneğini (fotokopi vb) kendilerinde kalabilecek şekilde organize olmaları uygundur.

Prof. Dr. Kadircan KESKİNBORA

Göz Hastalıkları Uzmanı

Mail:

Web: http://www.kadircankeskinbora.com/

Facebook: https://www.facebook.com/profdrkadircankeskinbora

Twitter: https://twitter.com/kkeskinbora

Instagram: https://www.instagram.com/kadircankeskinbora/

Yazının devamı...

İnsanların Gözlerine Sürme Çekmesi Tesadüf mü? Sürmenin Göz Sağlığına Etkileri

Kühl, Arap ülkelerinde ve ayrıca sıcak ve bol güneşli ülkelerde kullanımı yaygın olan geleneksel bir sürmedir. Günümüzde, Ortaçağ’da, İslam öncesi ve sonrasında kullanıldığı gibi, Eski Mısır'da da milattan önce 3000’li yıllardan beri kullanıldığı bilinir. Nitekim göz hekimliğinin ata-öncüleri olan “kehhal” mesleği de bu kelimeden türetilmiştir.

İsmid Sürmesi, aynı adlı doğal bir taşın ufalanması ve toz halinde çekilmesiyle elde edilir. Ek kozmetik unsur içermeyen bu makyaj materyali "toz sürme"dir. Toz sürme, krem malzemesiyle muamele edilince "krem sürme" haline getirilir. İçinde kimyasal ajan olarak antimon, çinko ve sülfür bulunur. Antimon, kirpikleri siyahlaştırır. Diğer metalik içerik de mikropların aşırı ölçüde artmasını engellemektedir. Bazılarının iddiasına göre kirpik güçlendirip uzatma özelliğine sahip.

Gözde sebore dediğimiz yağ ihtiva eden salgının veya musin dediğimiz proto-polisakkarid salgının yapmış olduğu allerjik konjunktivit, seboreik dermatit, kirpik köklerinde blefarit, gözün beyaz tabakasında oluşan akut veya kronik (müzmin) hastalıkları önlemekte kullanılan en iyi bileşiklerden birisi antimon ve kükürt bileşimi özellikle o bölgeler için kolayca bulunabilecek bir önleyici ilaç mahiyetinde.

Kükürt ve bileşikleri daha çok seboreik dermatit gibi cilt hastalıklarında, akne vb hastalıkarda, ayrıca musin ifraz eden mukoza hastalıklarında kullanılmış ve kullanılmaktadır.

Sürme, bundan başka siyah olması nedeniyle güneşten gelen ışınların bir kısmını absorbe eder (soğurur); göz kamaşmasını önlemeye katkısı olur. Bundan başka Eski Mısır’da kadınlar, göz kapaklarını boyamak için de rastık kullanılırlardı ve güneşten korunmak için de kaşlara çekilirdi.


Yazının devamı...

Şeker Hastalığının Göz Üzerindeki Etkileri

Diyabetes Mellitus, kısa adıyla diyabet hastalığı, vücutta insülin eksikliği veya insülinin görevini yapamaması sonucu şekerin hücre içine girip işlevini gerçekleştirememesi sonucu oluşur. Kontrol edilemediği takdirde zamanla vücudun birçok organ ve dokusunu etkiler. İki tipi vardır: Çocukluk çağı ve gençlerde görüleni Tip 1, erişkin yaşta görüleni de Tip 2 Diyabettir.

Diyabette asıl sorun damarlarda oluşur. Şeker hastalığı, damar dokusunda, damarın iç yüzeyinde ve dış duvarında bozukluk yapar. Damarın iç yüzeyinde yapmış olduğu bozukluk damar tıkanıklığına neden olurken, hem iç yüzey hem de dış duvar bozukluğuna bağlı olarak da damarın geçirgenliği artar. Böylece, kılcal ve orta kalibreli damarlarda tahribat yapar. Retinopati (gözün arka tabakalarının hasar görmesi), nöropati (sinirlerin hasar görmesi), nefropati (böbreklerin hasar görmesi), diyabetik ayak (ayak ülserleri) ve empotans (cinsel iktidarsızlık), bu hastalığın kronik komplikasyonlardır.

Göz, muayenesi esnasında damarların doğrudan görülebildiği yegane organdır. Bu nedenle sadece göz hekimlerinin takibi ve gerektiğinde müdahale etmesi kadar önemli bir başka konu vardır. Hastaları takip eden ana tedavi edici hekim olan dahiliye/endokrinoloji uzmanı da göz konsültasyonu ister.

DİYABETLİ HASTALARIN GÖZLERİNDE OLUŞABİLECEK SORUNLAR

Retinopati

Diyabet, gözde en çok retinaya zarar verir (retinopati). Fakat bu hasar çok yavaş oluşur. Uzun süren kan şekeri yüksekliği ve kan basıncı yüksekliği retinadaki küçük damarlara zarar verir. Önce, damarlar şişer ve zayıflar. Bazıları tıkanır ve kan dolaşımını sağlayamaz. Bu aşamada görme ile ilgili bir sorun hissedilmeyebilir. Zamanla, şiş ve zayıf damarlar yeni bir doku yaratır ve bu doku retinanın işlev görmemesine hatta yırtılmasına yol açabilir.

Görme merkezinde ödem oluşumu diğer sık rastlanan olumsuzluktur. Bunun sonucunda öncelikle görme merkezinde sıvı oluşur. Hastanın kan kolesterol ve trigliserid düzeyleri yüksekse sıvıya ilaveten yağ birikintileri de görülür. Yağ birikintilerin varlığı görmeyi çok daha olumsuz etkileyen ve tedaviye zor cevap veren bir durum oluşturur. Hastada diyabetten başka hipertansiyon da varsa damarsal tahribat daha fazla olur.

Gözlüğe rağmen görmede azalma görülür. Hastalar, öncesinde gözlükle net görebildikleri yazıları artık gözlük kullansalar dahi görememeye başlar. Bu görme merkezindeki sıvı birikimine bağlı olabilir. Daha ileri safhalarda damar tıkanıklığına bağlı retinada beslenemeyen bölgeler oksijensiz kaldıkları mesajı veren (VEGF) hormonu salgılar. Bu hormonun iki önemli etkisi vardır:

1)Yeni anormal damar oluşumunu başlatması

2)Damar geçirgenliğini artması

Damar geçirgenliğinin artması görme merkezindeki ödemi fazlalaştırır ve görmeyi daha kötüleştirir.

Damar tıkanıklığı sonucu gelişen anormal damarlanmalar da zamanla kanamalara yol açarak ani görme kayıplarına da neden olabilir.

Şeker hastalığında retinada anormal yeni damarların oluşmasından başka, vitreus içi kanamalar ve retina dekolmanı gibi görmeyi önemli derecede etkileyen ciddi problemler ortaya çıkar. Ayrıca katarakt, glokom, oküler kas hastalıkları, kornea problemleri ve enfeksiyona yatkınlık gibi olaylara sık rastlanılır.

Katarakt

Glukoz metabolizması bozulduğu için şeker hastalarında diğer kişilere oranla daha sık katarakt gelişebilmektedir. Bu tür hastalarda katarakt ameliyatı sırasında çok dikkatli olunması gerekir. Çünkü ameliyatın diyabetik retinopatiyi arttırıcı bir etkisi vardır. O yüzden, katarakt muayeneyi engelleyecek ölçüde ilerlerse ameliyat düşünülmelidir. Ameliyat sonrasına da bu tür hastaların çok yakından takip edilmesi gerekmektedir.

Glokom

Göz içi basıncının yükselmesi nedeniyle görme sinirinin giderek zayıflamasıdır. Şeker hastalarında glokom görülme sıklığı artar. Glokom genelde ilaç ile tedavi edilir. Göz içi basıncını ayarlamak için bazı damlalar kullanılır. Bu yeterli olmazsa cerrahi tedavilere geçilir.

DİYABETTE TEDAVİ

GENEL ÖNLEMLER ve TAKİP

Öncelikle hastalığın sistemik tedavi yapılmalıdır. Bu, diyabet doktorlarının üstlendiği tedavidir. Beraber var olan hastalıkların da kontrol altında olması tedavide arzulanan sonucu alma olasılığını arttırır. Kan şekerinin olabildiğince normale yakın seviyelerde tutulması göz, sinir ve böbrek hasarları, kalp krizi ve felç gibi sorunlarla karşılaşma riskini azaltır. Bu hastaların dahiliye/endokrin uzmanları tarafından düzenli olarak izlenmesi gerekir.

Hemoglobin A1C kodlu “uzun dönem şeker ortalaması”nın normal sınırlarda olması gerekir. Aynı şekilde kalp fonksiyonlarının, vücut tansiyonunun ve kan yağlarının da normal değerler içinde olması lazım. Yoksa, böbrekler, ayaklar ve gözlerde hasarlar oluşabilir.

GÖZ TEDAVİLERİ

Eğer tedavi için geç kalınmaz ise çoğunlukla geriye dönüş mümkündür. Kanamaların birkaç haftada açılması beklenir. Açıldıktan sonra lazer tedavisi ve gerekirse VEGF hormonunu baskılamak için anti-VEGF tedavisi uygulanır.

Lazer tedavisi ile oluşan anormal damarlanmaları geriletilebilir. Olumsuz etki olarak da görme alanında daralmalar ve gece görmesinde zamanla bir miktar azalma gelişebilir. Fakat tedavinin kazancını dikkate alırsak bu çok önemli bir kayıp değildir. Lazer tedavisi ayrıca görme merkezinde oluşan ödemin ve damardaki baloncuklarının tedavisinde de kullanılmaktadır.

Anti-VEGF tedavisinde olumlu sonuçlar alınmaktadır. Tedavinin olumsuz yanı ise tekrarlanması gereksinimidir. Tedavi göz içine enjeksiyon ile yapılır, oldukça etkili bir tedavidir. Bu tedavide şekerin dengede olması çok önemlidir. Şekerin dengesi iyi değilse yapılan tedaviden alınacak yanıt da yetersiz olabilir. Yanıt alınsa bile hastalık yeniden nüksedebilir. Göz içine kortizon tedavisi de yapılabilmektedir. Ancak kortizon daha seyrek kullanılmaktadır. Çünkü etkisi daha uzun sürer. Senede 2-3 kere yapılması yeterli olmaktadır. Dezavantajı ise katarakt oluşumu ve geçici de olsa göz içi basıncını arttırıyor olmasıdır. Eğer anti-VEGF tedavisinden istenilen cevap alınamazsa kortizon tedavisi ikincil alternatif olarak uygulanabilmektedir. Görme merkezinde tekrarlayan kanamalar durumu güçleştirir, sonunda körlüğe kadar gidebilir. Eğer açılma olmazsa ameliyatla müdahale edilir.

Tip 1 diyabetlilerde, hastaların neredeyse yüzde 80’inde, çok daha kısa sürede gözle ilgili şikayetler ortaya çıkar. Tip 2 diyabette ise göz problemleri daha az görülür ve daha uzun sürede ortaya çıkar. Örneğin Tip 1 diyabetli bir hastada 10 yıl içerisinde gözle ilgili sorunlar gözüküyorsa, Tip 2 diyabetli şeker hastasında 15-20 yıllık bir süre zarfında gelişir.

Bu tedavilerin hiçbirinden cevap alınamayan, gözünde kanama, anormal zarımsı yapılar olan hastalarda ameliyat gündeme gelir. Vitrektomi adlı bu ameliyatta, göz içindeki kanamalar ve zarımsı yapılar temizlenir. Beraberinde lazer uygulaması yapılır.

Prof. Dr. Kadircan KESKİNBORA

Göz Hastalıkları Uzmanı

Mail:

Web: http://www.kadircankeskinbora.com/

Facebook: https://www.facebook.com/profdrkadircankeskinbora

Twitter: https://twitter.com/kkeskinbora

Instagram: https://www.instagram.com/kadircankeskinbora/

Yazının devamı...

© Copyright 2019

Milliyet Gazetecilik ve Matbaacılık A.Ş.