MODA
GÜZELLİK
AİLE
SAĞLIK

Bağlandık mı? Bağlanamadık mı?

Bir ilişki içinde olmaktan genel olarak mutlu musunuz yoksa ilişkide olmak sizi kaygılandırıyor mu, korkutuyor mu veyahut ilişkilere gerek yok diye mi düşünüyorsunuz? Bu sorunun cevabı sizin kendi ebeveynininiz ile nasıl bağlandığınızı ve dolayısıyla çocuğunuzla da nasıl bağlanıyor olduğunuzu ortaya koyabilir.

Bugünlerde birçok ebeveynin “çocuğum bana sağlıklı bağlanabildi mi?” sorusunu sık sık kendine sorduğunun farkındayım. Ancak bu sorunun cevabını ebeveynin kendi içsel yolculuğuna çıkmadan anlamaya çalışması çok da doğru olmayacaktır. Çünkü hepimiz büyürken bir yetişkinin bize bakım vermesine ihtiyaç duyuyoruz ve çoğu zaman annemiz olan bu bakım verenimize nasıl bağlandığımız bizim gelecekte kendi çocuğumuza nasıl bağlanacağımızı da şekillendiren en önemli şey. Aslında sadece çocuğumuzla olan bağlanmamızı değil sosyalleşmeye başladığımız ilk andan itibaren dünyaya olan bakış açımızı, insanlara ve bu insanlarla kurduğumuz ilişkilere bakış açımızı şekillendiren bir içsel mekanizmanın inşasından bahsediyoruz.

Belki de bağlanma teorisinin ne olduğuna kısaca bakmak gerekir bu noktada. Hayatımızın ilk yılları arasında bir insan yavrusu olarak oldukça savunmasızızdır. Birisinin bizi beslemesine, temizlemesine, uyutmasına ve koruyup kollamasına ihtiyaç duyarız. Bu ihtiyaçlarımızı bakım verenimize iletmek için ise bazı sinyaller kullanırız. Sağlıklı doğan bir bebeğin sinyalleri ağlaması, refleksleri ve bazı hareketleridir. Eğer bakım veren bu sinyalleri anlamıyorsa, yanlış yorumluyorsa ya da vermesi gereken ilgiyi ve cevabı vermiyorsa bebeğin hayata dair ilk izlenimleri güvensizlik üzerine oluşmaya başlar. Yani bakım verenimiz ihtiyaçlarımıza cevap verme konusunda tutarlı ve şefkatli olabilirse dünya ve ilişkiler güvenlidir inancımız pekişiyor. Ancak tam tersi durumda ise dünya ve ilişkiler güvensizdir düşüncesini içsel olarak inşa etmeye başlıyoruz. O yüzden bilişsel olarak da hayatımızın en hızlı büyüdüğümüz evresi olan ilk üç senemizde bize kimin/kimlerin bakım verdiği ve bakım verme şekilleri çok önemli. Çünkü onlar da kendi bağlanma şekillerini bize farkında olmadan aktarıyorlar. Bunları bilmek ve anlamak önemli çünkü ebeveyn olmaya karar verdiğimizde tüm bu aktarımları kendi ebeveynlik şeklimizde gündeme getirmeyi aktif hale getirmiş oluyoruz. Eğer geçmişimizi anlamlandırabilirsek ancak bugünümüzün ve geleceğimizin doğru inşasına erişme şansı yaratabiliriz. Daha sağlıklı ilişkiler kurabilir ve daha doğru seçimler yapabiliriz.

Diyelim ki siz içsel bir yolculuğa çıktınız ve ebeveyninize güvenli bağlanamadığınızı keşfettiniz, bu sizin hayata karşı neden güvensiz olduğunuzu ve ilişkiler söz konusu olduğunda neden çuvalladığınızı anlamanızı sağladı. Peki çözüm ne dediğinizi duyar gibiyim. Belki de ne çözüm değil öncelikle onları konuşalım; ilişkileri gereksiz görmek, ilişkilerden korkmak, ilişkilerden endişe duymak ve bunları baz alarak çeşitli baş etme mekanizmalarını tekrar tekrar uygulamak pek doğru çözümler gibi gözükmüyor. İnsan olarak her birimizin ilişki içerisinde olmaya ihtiyacı var. Psikolog Nilüfer Devecigil’in bu konuda söylediği sözü çok değerli buluyorum “ilişkide iyileşiyoruz”. Evet çözüm bize güven veren bir ilişki içerisinde kalarak geçmişin yaralarını sarmakta ve sarıp sarmaladığımız yaralarımızın ışığında en doğru olanı bulmakta saklı. Çünkü insan bazen değiştiremez geçmişi, geçmişteki acı deneyimlerini ya da annesine bağlanıp bağlanamamasını ancak bunların ışığında değiştirebilir bugünü, yarınını ve kendisini. Bunu da en güzel güven duyduğu bir ilişki içerisinde yapabilir. Bu ilişki bazen bir arkadaşlık ilişkisi bazen bir dostluk bazen bir sevgililik bazen de bir karı koca ilişkisi olabilir.

Biz bağlanma yaralarımızı iyileştirdikçe çocuğumuza da güvenli bir bağlanmayı ancak o zaman sağlayabiliriz.

Sevgiyle,

Nuray Er

Yazının devamı...

Tüketen Anne Babalar

Çocuğumuza sunduğunuz maddi imkanlar oldukça önemli bilmenizi isterim. Ama yanında sevginizi ve ilginizi de sunamıyorsanız boşverin gitsin derim...

Tüketim toplumundayız artık bundan kaçış yok. Çocuklarımızın doğduğu dünya ile bizimkisi aynı değil kabul ediyorum. Ancak bir anne babanın çocuğuna sevgi ve ilgi gösterme 'zahmetine' girmek yerine onları maddiyata boğmasını anlamıyor ve kabul edemiyorum. Hele ki sunacak maddi imkanları oldukça kısıtlı olmasına rağmen çok daha fazlasına sahipmiş gibi harcamalar yapmasını ve bu şekilde iyi anne baba olduklarını zannetmelerini hazmedemiyorum. Kimsenin ebeveynliğini eleştirmek değil derdim. Ancak aradığımız mutluluk, başarı ve huzur o sistemin içerisinde saklı değil her anne babanın görmesini istiyorum.

Hamileyken başlıyor aslında tüketim çılgınlığımız. Puseti, biberonu, bezi, ıslak mendili, en iyisi, en organiği derken çabuk geçiyor 9 ay ve bitiyor hamilelik serüveni. Gerçek hayat başlıyor. Emdi emmedi, emzik tuttu, tutmadı, sütüm geldi gelmedi, uyudu, uyumadı derken gerçek hayatta sanki zaman duruyor. Bilmediğimiz yepyeni bir dünya. Öğrenilecek, keşfedilecek ve pratiğe dökülecek çok şey var. Dedim ya yepyeni bir dünya ve dolayısıyla ucu bucağı olmayan sonsuz bir piyasa bebek ve çocuk piyasası. O duran zamanlarda yardımımıza koşan bir çok ürün var yeni anne babaların işini kolaylaştıran. Birçoğu da gereksiz tabi. Ama alıyoruz. Gerekliyi de alıyoruz gereksizi de. Bazı şeyleri işe yaramayacağını bile bile alıyoruz hem de çoğu zaman. Çünkü çok popüler herkes kullanıyor, alıyor bizim de o ürünü alacak paramız olmasa bile neyimiz eksik kredi kartına böldürüp almalıyız dürtüsünü engelleyemiyoruz. Buraya kadar hadi sorun yok diyelim (var aslında). Çünkü tüketim toplumunda yaşamanın ilk kuralı; tüketmek. Ancak tükettikçe bazı şeyleri üretmekte acizleşiyorsak mesela sevgi, anlayış, hoşgörü, şefkat, ilgi gibi sorun büyük demektir.

Piyasa da bulunan ürünlerin az bir kısmına bebeğinizin, bir kısmına ebeveyn olarak sizin, büyük bir kısmına ise ne bebeğinizin ne de sizin ihtiyacınız yoktur. Yeni doğan bir bebeğin hadi daha iddalı konuşayım 0-6 yaş arasındaki bir çocuğun anne-baba sevgisi, ilgisi, şefkati en büyük ihtiyacı. İhtiyacın karşılanmadığı noktada lüksten bahsetmek ne kadar mantıklı. Ancak gözlemliyorum bazen ben de dahil çoğu anne baba tam olarak bunu yapıyor.

Kimse çocuklarına en iyi kıyafeti, en pahalı oyuncağı almasın, en donanımlı okula veya oyun grubuna götürmesin demiyorum. Önceliklerin neler olduğunu bir kez daha tartışalım istiyorum. Bir çocuk anne babasının ona hangi marka oyuncağı aldığıyla ilgilenmez ancak onunla ne kadar oyun oynadığıyla ve ne kadar vakit geçirdiğiyle ilgilenir. 3 yaşındaki bir çocuğa senin için şunları alıyorum, bunları yapıyorum, bu imkanları sunuyorum demeyin. Mümkünse hangi yaşta olurlarsa olsunlar onlara sunduğunuz imkanları kafalarına kakmayın ama hele 0-6 yaş döneminde bunu yapmanız kötü olduğu kadar saçma da. Çünkü gelişimsel olarak soyut dönem içerisinde bile olmayan çocuğunuz için bu hiç bir anlam ifade etmiyor ki!

Kendinizi kandırmayın ve kaçış yolları aramayın, çocuğunuzun sizden en büyük beklentilerini yerine getirin; sevin, dinleyin, oynayın, ilgilenin, şefkat verin, zaman ayırın, değerli olduğunu ve her zaman yanında olduğunuzu ve de olacağınızı hissettirin. İşte o zaman onlar için en iyisini yapmış olabilirsiniz.

Sevgiyle,

Nuray ER

Yazının devamı...

Çocuğumun Cinsel Eğitimi

Cinsel eğitim her anne ve babanın korkulu rüyasıdır aslında. Ne yapsak, ne yapmasak, ne zaman başlasak gibi sorular kafamızda döner durur. Çünkü bir yanımız en değerli varlığımızın bilinçlenmesini, sınırlarını çizebilen bir birey olmasını, erken yaşlarda olmasına rağmen kendini olası tehlikelerden korumasını deli gibi isterken bir yanımız ise içinde bulunduğumuz kültürün de etkisiyle tabulaştırdığımız konuları bu küçük bireye nasıl ifade edeceğimizi sorgular.

Cinsel eğitime ne zaman başlamalıyız konusuyla başlayacak olursak; bir çok annenin bildiğinin aksine 2 yaşından itibaren başladığı fikrine katılmıyorum. Bebek doğduğu andan itibaren bu süreç başlamış oluyor aslında. Bu sebeple bebeğin doğduktan sonraki ilk 3 yılını sırayla ele alacağım.

Bebeğin ilk 1 senesinde haz veren organı ağzıdır. Buna rağmen, sizin diğer organlarıyla ilgileniş şekliniz sürekli takibindedir. Ayrıca ellerini daha aktif kullanmaya başlamasıyla ağzı dışında vücudundaki diğer organlarına da dokunur. Kafasına dokunur, bacaklarına, ayak parmaklarına, cinsel organına... Bunlar vücudunu tanımak için yaptığı en doğal temaslardır. Kafasına dokunması ne kadar doğalsa, penisine dokunması da o kadar olağan ve doğaldır. Ancak bizim tutum ve davranışlarımız bu normalliği anormalliğe çevirebilir. Gereğinden fazla bebeğin cinsel organıyla temasta bulunmak, oynamak, isimler takmak, alay etmek, ele güne gösterip sergilemek, ya da bezini değiştirirken dayanılmaz kokudan dolayı yüzümüzü buruşturup isyan etmemiz bile! Tüm bunlar çocuğumuzun bedeniyle ilgili, cinsellikle ilgili zihnindeki ilk temel yapı taşlarını oluşturur. "Bacaklarımın arasındaki şey çok ilginç, çok önemli-oradaki her neyse korkulacak bir şey" bu iki düşünce şeklini de benimsemesini istemiyoruz. Çünkü gözleri gibi elleri gibi onlar da çocuğun birer organı tamamen doğal ve tamamen ona ait. 'Normal' olarak sahiplenebileceğimiz tutum bu olmalı ve davranışlarımız, söylemlerimiz de ona göre şekillenmeli. "Orana dokunma, elleme, cıs, ayıp" gibi söylemlerle onları korumuş olmuyoruz. Sadece merak duygularını iyiden iyiye cezbediyor ve aslında onları olası tehlikelere karşı savunmasız kılıyoruz.

1,5 yaş sonrası çocuğunuzun altını aldırmak istemediğini, sizden köşe bucak kaçtığını görebilirsiniz. Çünkü artık yavaş yavaş ağız haz organı oluşunu dışkılama organına devreder. Çocuk bunun farkına varır. Kakasını tutabilir, ıslak mendille sildirmek istemeyebilir. Bu 2 yaşa kadar sancılı bir süreç olarak devam edebilir. Sabırlı olmakta fayda var. Çünkü kendi bedenini tanımaya anlamaya çalışan minik bir insanla karşı karşıyayız. Ancak o sorular sormaya başlamadan çocuğa bilgi aktarmanın lüzumu yoktur. Sadece mahremiyeti ile ilgili ve tuvalet alışkanlığı kazandırmakla ilgili anlayabileceği düzeyde minik sohbetler yapılabilir. Tuvalet alışkanlığı konusunda aceleci olmayın, yargılayıcı ya da aşağılayıcı davranmayın. Çocuğunuz 2 yaşında da öğrenebilir, 3 yaşında da psikolojik olarak hazır olması önemlidir. Bunu da yaptığınız o minik sohbetlerden anlayacaksınız.

2 yaş dönemi ise dil gelişiminin hızlandığı bir dönemdir ve bir süre "bu ne?" sorularının ardı arkasının kesilmeyecektir. Çocuk bu dönem de çıplaklıktan da çok hoşlandığı için vücuduyla ilgili sık sık sorular sorması kaçınılmazdır. Göbeğini sorabilir, memelerini, cinsel organını sorabilir. Duymamazlıktan gelmeyin ya da isim takmadan, terslemeden gerçek isimleri ile ifade etmeyi deneyin. Ve onlar tekrar sorana kadar daha fazla bilgi yüklemeyin. Bu zamana kadar banyoları birlikte yaptıysanız eğer yavaş yavaş bu alışkanlığı sınırlandırıp sonrasında ise sonlandırmak gereklidir.

3 yaşın getirdiklerine gelecek olursak, küçük bireyimiz artık cinsel kimliğinin farkındadır. Cinsiyet ayrımı yapabilir. "Ben kızım, o erkek" gibi cümleler duyabiliriz. Dolayısıyla çocuğun dikkatinin, ilgisinin, haz duygusunun cinsel organlara yöneldiği bir dönemdir. Cinsel kimlik rolleriyle özdeşleşirler. Yani kızlar anneleri gibi erkekler babaları gibi davranırlar diyebiliriz. Cinsel organlar ile ilgili daha çok felsefi soru duymak bu yaşla birlikte olasıdır. Daha önce de vurguladığımız gibi sadece sordukları kadarına değinip onların anlayabileceği düzeyde cevaplar vermeliyiz, doğru bilgiler vermeli, tersleme, ayıplama, duymamazlıktan gelme gibi tutumlardan kaçınmalıyız.

Soracakları sorulara örnekler verecek olursak;

Kızların da penisi var mı?

Babamın da vajinası var mı?

Erkekler bebek doğurur mu?

Büyünce annemle evlenebilir miyim?

Bebekler nasıl olur?

Kardeşim annemin karnına nasıl girdi? Peki nasıl çıkacak?

Onlar size sormadan bu sorular üzerinde düşünmeye başlamakta fayda var. Ancak şu da bir gerçek ki biz ne kadar düşünürsek düşünelim hiç aklımıza gelmeyen bir soruyla bizi şaşırtmaları mümkün olacaktır bu muhteşem üstü canlıların. Sakin, soğukkanlı ve kısa cümlelerle cevap vermeye çalışın. Ya da o an bir cevap bulamıyorsanız "ben bu konu hakkında biraz düşünüp daha sonra cevaplayabilir miyim?" gibi bir cevap verebilirsiniz. Ancak sonrasında muhakkak bu soruyu yanıtlayın. Çünkü burada önemli olan ebeveynin çocukla sürekli diyalog halinde olması ve diyalog halinde kalmasıdır. Çocuk merak duygusunu farklı kişilerden ya da kaynaklardan değil sizden karşılamalıdır. Unutmayın asla bu merak duygusunu bastıramazsınız. Böyle bir şey insan oğlunun doğasına aykırıdır. O merak ettikçe size soracak, siz de onun sorduğu kadarına en güvenilir halinizle cevap vereceksiniz.

Tabi ki tüm bunların yanında, mahremiyetine saygı duyacaksınız. Öptürmek istemiyorsa öpmeyin lütfen. Ya da başkalarını öpmesi için sarılması için zorlamayın teşvik etmeyin. Ona hakkettiği saygıyı önce siz sunun ki o da kendine saygı duyabilsin ve güvenebilsin. Yeri geldiğinde dışarıda ya da evde istemediği bir davranışa maruz kaldığında karşı koyabilsin.

Yine bu konuda Avrupa Konseyinin çocukları cinsel istismardan korumaya yönelik olan "İç çamaşırı kuralı"nı oldukça basit ve faydalı buldum. Bu kuralı özetlemem gerekirse, iç çamaşırı kuralının 5 ana maddesi vardır;

1.Vücudunuz size aittir

Çocuğa küçük yaşlardan itibaren "bu senin bedenin tamamen sana ait bazı bölgelerin ise sadece sana özel başkaları göremez ve temas edemez " algısı yerleştirilmelidir. Şüphesiz ki bu da sizin ona saygı duymanızla başlar. Ondan izinsiz öpücük almayın izin vermiyorsa öpmeyin dokunmayın. Zamanla bunu yabancılara karşı da uygulayacaktır. Bu konuda çekingen ya da tutarsızsa cesaretlendirin, bedenine saygı duymaları gerektiğini öğretin. Başkalarının yanında soyup giyindirmeyin. Mahrem duygularının gelişmesine yardım edin. Rahatsız olduğu temaslarda hayır demeyi hatta çığlık atmayı öğretin.

2. İyi bedensel temas-kötü bedensel temas

Fiziksel temas size iyi hissettirmiyorsa bir şeyler yanlış gidiyor hissi varsa bu kötü bedensel temastır. Bu çocuklara anlatılabilir ancak çocuklar bazen bu hislerin çok farkında olmayabilir. Bu yüzden; bazı bölgeler özeldir mesajını iç çamaşırını sınır göstererek pekiştirebilirsiniz. İç çamaşırının içindeki bölgelerin özel olduğu ve başkalarının bu bölgelere dokunmasının bakmasının yanlış olduğu anlatılmalıdır. diyebilirsiniz.

3.İyi sırlar-kötü sırlar

İyi sırlar saklanabilir, kötü sırlar ise paylaşılmalıdır öğretisi çocuklar için netleştirilmelidir. Mesela " gibi örneklerle çocuklara anlatılabilir. Çünkü istismarcıların en çok kullandıkları yöntemlerden birisidir sır meselesi. " cümlesi de şüphesiz en çok söyledikleri cümle.

4.Önleme ve koruma yetişkinlerin sorumluluğundadır

İstismara uğrayan çocuk korku, suçluluk ve utanç duygularını yaşarlar. Bu sebeple onların duygusal dünyalarındaki değişimlerin de sürekli takibini yapmalıyız. İç dünyalarında neler olup bittiğini anlamaya çalışarak bazı kişilere karşı mesafeli olmayı istemelerini anlayışla karşılamalı ve sebebini keşfetmeye çalışmalıyız. Çocuklarımız anne ve babalarına her koşulda güvenebilmeli ve her şeyi anlatabileceklerini hissetmeliler. Onları hiç bir şey için korkutmayın ve tabular oluşturmalarına izin vermeyin. Unutmayalım cinsel şiddetten çocukları korumak öncelikli olarak bizim görevimizdir bunu tamamen çocukların sorumluluğuna veremeyiz.

5.İp uçlarını netleştirme

-İstismarcı yakında da olabilir bir yabancı da olabilir. Bu iki duruma karşı da tedbirli olunmalı ve istismarcının olası tuzaklarına karşı bilinçlendirmeliyiz çocukları. Mesela yabancılardan hediye ya da çikolata kabul etmemek, onlarla hiç bir yere gitmemek gibi.

-Çocuklar anne babaları dışında kimlere güvenebilir ve yardım isteyebilirler bu konu konuşulmalı. Çünkü çocuğun ailesi dışında da güvenip yardım isteyebileceği insanların olması onu olası risklere karşı korur. Bu konuda çocukla sohbet edilmeli ve sosyal çevresindeki bu kişiler belirlenmelidir. (bir öğretmeni, arkadaşı, akrabası olabilir)

Bunların dışında, ailelerin çoğunlukla söylemeyi unuttukları bazı diğer kurallara da değinmek istiyorum. Yukarıda belirtilenlerin çocuğunu hatırlayıp çocuğumuza aktarıyoruz peki bu kurallar aklınıza geliyor mu ve söylüyor musunuz?

Dilerim ki hiç bir çocuğun bu yöntemlere ve tavsiyelere ihtiyacı olmaz. ancak veriler gösteriyor ki çocukluğunda bir çok insan ufak ya da büyük birçok cinsel istismara maruz kalıyor. Bu kişiler genellikle yakın çevreden olabiliyor bazen ise hiç tanınmayan kişiler. Bu sebeple ebeveyn olarak uyanık olmalı ve çocuğumuzu da bu risklere uyanık yetiştirmeliyiz.

Dilerim ki en az yemesi, içmesi, uykusu, tuvalet eğitimi kadar çocuğunuzun cinsel eğitiminin de farkında olan anne babalardan olabilirsiniz.

Sevgiyle

https://psikolognurayer.blogspot.com.tr/

Yazının devamı...

O Tabak Bitecek!

Yemek ve uyku söz konusu ise muhakkak her annenin edeceği bir kaç cümle vardır. Ben ise yemek konusundan çok uyku konusundan muzdarip bir anne olarak sözlerimin (belki de sitemlerimin) çoğunu uyku kısmına ayırdığımı baştan söylemek isterim. Kızım Deniz Alya belli dönemler dışında beni yemek yeme konusunda çok fazla zorlamamıştır-belki de benim beklentim olması gereken düzeylerdeydi, o da bu düzeyi tatmin eden bir çocuk oldu diyebilirim. En azından geçirdiğimiz 2 buçuk sene için bu böyleydi.

Ancak yakın çevremde ve kendi danışanlarımda da gördüğüm anneler çocuklarını yetiştirirken en çok yemek konusunda sıkıntı yaşıyorlar . Ben 27 yaşındayım annem hala bu sıkıntı içinde, gözü hala tabağımda, tabağım bitmediğinde sitemli sözleri hala dilinde... Çünkü fiziksel sağlığımız yediklerimizle çok alakalı kabul ediyorum ancak psikolojik sağlığımız sadece yediklerimizden ibaret değil maalesef. Belki de bizim annelerimiz bunu gözden kaçırdılar. Ama şimdiki annelerin bu konuda daha dikkatli ve özenli olduklarını görebiliyorum ve bu beni mutlu ediyor.

Yeme problemi yaşadıklarını söyleyen ebeveynlerin çocuklarına baktığımızda 3 tip problemi tespit etmek mümkün:

1.Seçici yeme

2.Az yeme

3.Destekli yeme

Bu sorunların temeli anlamaya çalışırken ise üç ana sebep üzerinden yeme bozukluklarına bakmak mümkün;

1. Organik sebepler

2. Psikolojik sebepler

3. Davranışsal sebepler

Organik sebepler

Öncelikli olarak bu problemlere organik yani fiziksel bir sorun sebep oluyor mu irdelenmelidir. Mesela reflüsü olan bir çocuğun yeme problemi yaşaması olası bir ihtimaldir. İnce motor kaslarında gelişim geriliği olan çocuğun yemeğini kendisi yemekte zorlanması veya otizm tanısı almış bir çocuğun seçici yeme problemi yaşaması kaçınılmaz olabilir. Bu nedenle, çocuk doktoru tarafından yapılacak olan tam tetkik ve tahliller sonrasında eğer fiziksel bir sebep bulunmazsa aileler diğer alanlara doğru yönlendirilmelidir. Bunlar ise psikolojik ve davranışsal alanlar olacaktır. Ya da bu üçünün etkileşiminin olduğu karmaşık bir tablo da söz konusu olabilir ve birçok uzmanla birden görüşmek gerekebilir.

Psikolojik Sebepler

Psikolojik sebeplere baktığımızda çocuğun duygusal problemler yaşaması söz konusu olabilir. Belki çocuğunuz depresyonda ya da yoğun bir anksiyete içerisindedir ve belki de yeme alışkanlığını bunlar etkiliyordur. Örneğin, evde anne ya da babanın yokluğu, ölüm, boşanma, kardeş kıskançlığı, diğer bazı gerilim ve travmalar beraberinde yoğun bir korku, umutsuzluk, endişe ve stres getirdikleri için yeme dürtüsünü azaltıyor olabilir. Şehir değişikliği, ortam değişikliği, arkadaş problemleri, okul kaygısı, anne çocuk bağlanma problemleri vb. bu liste oldukça uzatılabilir. Yani temelde dediğimiz gibi çocuğa korku, endişe, stres ve umutsuzluk veren bir durum/olay söz konusu olabilir ve bunlar vücuda yaydıkları olumsuz kimyasallar sebebiyle yemek yeme arzusu nu baltalanıyor olabilir. Ancak bu sorunlar çözüldüğünde, ortadan kaldırıldığında yeme sorunu büyük ihtimalle ortadan kalkar ya da iyileşme gösterir. Eğer tam tersi kalkmıyorsa-yeme problemleri devam ediyorsa bu kez davranışsal alana doğru kaymak gerekmektedir.

Davranışsal Sebepler

Kızım her anneanne ve babaanne ziyareti sonrasında eve döndüğümüzde büyük bir stres içine düşer ve beraberinde yaklaşık bir hafta kadar süren yeme problemleri yaşar. Yemek yemeyi reddeder ya da kendisi yemeyi istemez ve bizim yedirmemizi bekler. Biz bu duruma alıştık ve artık eskisi kadar reaksiyon göstermiyoruz. Çok az esnemeler yapsak da yemek yemeyle alakalı kurallarımızı fazla değiştirmeden ama ona da yemesi konusunda baskı yapmadan onun stres seviyesinin normale dönmesini bekliyoruz. Peki beklemezsek ne oluyor ortaya nur topu gibi davranışsal kökenli bir problem çıkıyor. Yani anne babanın davranışlarından kaynaklı bir yeme sorunu var ve bu sorunların tespit edilip çözülmesi gerekiyor.

Bu sebeple ben bazı maddeler halinde nasıl davranmamız/davranmamız gerektiğini kendi annelik ve uzman bakış açımı harmanlayarak sunmak istiyorum. Umarım bu sıkıntıyı yaşayan tüm anne babalara fayda sağlar.

-Bırakın kirlensin

Çok mu titizsiniz? Çocuğumu ya da evimi kirli görmeye dayanamıyorum mu diyorsunuz? Ya da temizlik yapmaktan canınız çıkıyor ve kendinize iş çıkartmak istemiyor musunuz? Siz değilseniz bile eşiniz, anneniz, arkadaşınız ya da bir komşunuz çok titiz ve bakışları sizi rahatsız mı ediyor? Bu soruların yanıtı evetse bir süre en azından çocuğunuz biraz daha büyüyene kadar temizlikle ilgili hassasiyetlerinizi aşağıya çekmelisiniz. Çünkü çocuk büyütürken evin temiz kalması hayal gibi bir şeydir. Ek gıdayla tanıştığınız andan itibaren bırakın yiyeceklerle kirlensin çocuğunuz. Yıkarsınız geçer. Mama sandalyesinin altına bir örtü serin onu da yıkayın o da geçer tertemiz olur. Ancak zihnimizi yıkamamız mümkün değil. Çocuğumuzun zihnini "yemek yemek kirli bir eylemdir" gibi yargılarla kirletmeyelim. Ne kadar titiz olsak da bir süre bu yanımızı törpülemeye çalışalım. Unutmayalım ki titizlik bulaşıcıdır. Çocuğunuza da bulaşabilir ve onu yiyeceklere dokunmaktan, yemek yerken zevk almaktan alıkoyabilir.

-Teklif edin, ısrar değil

Tadına bakmasını isteyin, ama sevmediyse ısrar etmeyin. Bir daha ki sefere o yiyeceği farklı versiyonlara sokarak şansınızı tekrar deneyin. Bence 6-7 yaşına kadar teklif etmekten vazgeçmeyin. Çünkü damak tadı zaman içerisinde genişleyebilir ve yeni tatlara fırsat verebilirler.

-Kurallarınız olsun

Her alanda olduğu gibi yemek konusunda da belli başlı net kurallarınız olsun ve bunlara sadık kalın. Mesela, yemek mama sandalyesinde yenilir, yarım saat içerisinde yemek yemeyi bitirmeliyiz, masadaki her şeyin tadına bakmalıyız vb.

-Örnek olun

Bırakın masada herkes kendi tabağıyla meşgul olsun. Çok gerekmedikçe müdahale etmeyin ve kendi tabağınızı zevkle bitirmeye bakın. Arada yediklerinize basit övgüler yapın ve onu teşvik etmeye çalışın. Özellikle onun bazı yemekleri yemesini gerçekten çok istiyorsanız, işe onları kendiniz sık sık ve zevkle tüketmeye çalışın.

-Rahatlayın

Bu konuda gerginseniz rahatlamanın yollarını arayın. Belki bir süre başka bir aile ferdine bu sorumluluğu vermek ve uzaklaşmak iyi gelebilir. Ya da düşünce şeklinizde sıkıntılar varsa onları değiştirmeyi deneyin. Bu konuyu takıntı haline getirerek çocuğunuz ile aranızda mesafe yaratmasına izin vermeyin.

-Algınızı kontrol edin

Belki de çocuğunuzun ihtiyacından fazla tabağı doldurup ona ulaşamayacağı bir hedef veriyorsunuz. Minik hedeflerle işe başlayın. Unutmayın önemli olan onun çok yemesi değil, kendi kontrolünde ihtiyaç duyduğu kadar yemesidir.

-Rutinleri es geçmeyin

Bir bebeğin ve çocuğun vazgeçilmez döngüleri, rutinler, rutinler, rutinler... Rutinlerinize eksiksiz ve saatinde uymaya özen gösterin. Bu çocuğunuzu daha iyi ve güvende hissettirecek, iştahlı bir şekilde yemek yemesine yardımcı olacaktır.

-Ailecek masada olun

Bir aile rutinini küçük yaşlardan itibaren oluşturulabilir. Özellikle akşamları tüm aile üyelerinin aynı masada olması, arada sohbet ederek yemeklerin yenmesi yeme eylemini daha da keyifli hale getirebilir. Ancak sadece yetişkinler kendi aranızda sohbet ederek ilerlerseniz muhtemelen o tabak bitmez üstüne üstlük farklı konuşma ve davranışlarla çocuğunuz dikkatleri üzerine çekmeye çalışabilir. Onu da sohbetinize dahil edin, gün içinde ne yaptığını sorun ve anlattığında dinleyin.

-Görmezden gelin

Ama tüm olumlu tutumlarımıza rağmen bazen her şey hayal edildiği gibi gitmez. Çocuğunuz sınırlarınızı farklı farklı şeylerle sınamayı hedef haline getirerek yeme eylemini sabote edebilir. Soğuk kanlı olun ve görmezden gelin. Unutmayın tepki de çoğu zaman çok iyi bir pekiştireçtir ve davranışın sönümlenmesine izin vermez. Sabote beklenenden uzun sürüyorsa yemeğine devam edip etmediğini sorun hayır cevabını alıyorsanız siz bitirene kadar odasında oyalanabileceğini söyleyin ve bir daha ki öğüne kadar ara öğünler de dahil herhangi bir atıştırmalık vermeyin.

-Acıktığında yesin

Acıkmadığını söylüyorsa ısrar etmeyin. Açlık ve tokluk onun himayesinde olmalı. Bir daha ki öğüne kadar ara öğün ve atıştırmalıkları kaldırmayı unutmayın. Muhtemelen diğer öğün saati gelmeden acıktığını söyleyecektir. Bunu ifade ettiğinde geri çevirmeyin bir ana öğünle karnını doyurmasını sağlayın.

-Küçük sürprizler yapın

Bazen onu mutlu edecek sürprizleri yemek sonuna ekleyin. Sürekli olmayan arada bir verilen ödüller teşvik edicidir.

-Sabırlı olun

Çocuğunuzun yaşına/ayına göre gelişim özelliklerinin farkında olun ve gelişiminin üzerinde beklentilere girmeyin. Ayrıca her eğitim bir öğrenme sürecidir. Zaman ve çokça sabır gerektirir. Başlarda çok kirli zamanlar sizi beklese de çocuğunuzun kendi çatal ve kaşığını kullanarak dökmeden saçmadan karnını doyurduğu günleri hayal edin.

-BLW'u araştırın

Bu konuda yazılmış bir çok kitap ve kaynak mevcut. Okuyun, araştırın tam olmasa da yarım BLW uygulayın ama deneyin. Çocuğunuza ve kendinize bir şans verin. Unutmayın önemli olan mükemmel olması değil, deniyor olması-olmanızdır.

Kolaylıklar dilerim,

Sevgiyle,

https://psikolognurayer.blogspot.com.tr/

Yazının devamı...

Çocukluğuna Dönen Anne Babalar

Edip Cansever

Doğum ve ölüm ekseninde geçirdiğimiz günlerin toplamı değil mi aslında yaşam dediğimiz. Bu ekseni doldururken yaşamımızın en keyifli, en özgür, en hayat dolu zamanlarını çocukluk yıllarımız olarak kabul edebiliriz. Hepimiz öyle veya böyle özlem duyarız o yıllarımıza. Kalbimiz kırıldığında annemizin dizlerinde olmak isteyebiliriz, hayatın gerçekleriyle yorulduğumuzda oyuncaklarımıza sarılıp uyuduğumuzu hayal edebiliriz ya da mutluluktan havalara uçuran bir haber aldığımızda arkadaşlarımızla oyun oynadığımız günlere gidebiliriz... Sınırı ve ucu bucağı olmayan çocukluk anılarımız hep bizimledir, zihnimizin en derinlerindedir. Bu yüzdendir belki de çocukluğa olan özlemimizin bitmeyişi çünkü zihnimizde yaşamını devam ettiren bir çocuk her an kendini dışa vurmayı beklemektedir.

Bu dışa vurumlardan en güçlüsünü belki de yetişkin olup bir yetişkin gibi çocuk sahibi olduktan sonra yaşarız. Her anne baba çocuklarını yetiştirirken kendi çocukluğuna tekrar tekrar dokunur. Bazen can yakıcı olur bu dokunuşlar, bazen ise yeni görmeyi becerdiğimiz anlamlarla yüklüdür. Bazen ilk defa hak veririz anne babamızın geçmişte bizi çok yaralayan bir tutumuna bazen ise sonuna kadar yanlış olduğunu kabul edip o küçük çocuğa kocaman sarılmak isteriz. Bazen tekrar gün yüzüne çıkan bu acı hatıralar endişe duygumuzu tavan yaptırabilir.

Aslında bu endişe duygusunu anne hamile kaldığı ilk andan itibaren tatmaya başlar. Bazı babalar için belki bu durum daha geç başlayabilir ancak artık günümüz babalarının da hamilelik anlarından itibaren anneyle aynı duygu yoğunluğuna sahip olabilidiklerini görmekteyiz. Ya da bu duygu ve düşünce yoğunluğuna erişebilmek için ellerinden gelen çabayı gösteren babalarla tanışabilmek mümkün. Hamilelik dönemi ebeveyn olarak mükemmeliyetçi olduğumuz bir dönemdir. "Ben annem gibi olmayacağım." "Ben babamın yaptığını yapmayacağım." "Bizim evimizde kimse sesini yükseltmeyecek." gibi aslında insan doğasına aykırı daha bir sürü kalıba kendimizi sokmaya çabalarız. Ancak çocuk dünyaya gelince işlerin o kadar da mükemmel gitmediğini görmemiz çok zaman almaz. Çocuğuna ilk defa bağırdığı günü belki de çoğu anne baba unutmaz. Çünkü kendi çocukluğuna gidivermiştir bile. Küçücük bedeniyle hissettiği acıyı tekrar daha da acı veren bir yolla deneyimlemektedir. Bu kez yaralayan taraf kendisidir çünkü. "Bağırmayacaktım, neden bağırdım, annem gibi mi oluyorum, yok yok tıpkı böyle babam gibi davranmaya başladım..." gibi iç hesaplaşmalardır ardından acısını pekiştiren.

Yani anne baba olmaya çabaladığımız ebeveynliğimizin ilk yılları ağırlıklı olarak bu hesaplaşmalar, endişeler, paniklemelerle geçer. Çünkü bazen ne kadar kaçmak istesek de kendi anne babamızın ebeveynliğnden başka bir yol bulamayız. Ama bu demek değil ki biz anne babamızın bizi yetiştirirken yaptığı hataları devam ettirmeye mahkumuz. Belki ilk seferinde evet ama devamında; "Bana böyle davranılmıştı ama ben bundan hiç mutlu olmamıştım" öngörüsünü geliştirmeye çabalamalıyız. Demek istediğim; çocuğumuz istemediğimiz bir şey yaptığında sesimizi yükseltmek ilk defaya mahsus belki çok elimizde olmayabilir. Çünkü anne babamız bizi öyle yetiştirdi, bizi o zamanın doğrularıyla, kulaktan dolma bilimselliğiyle, kendi atalarından getirdiği eğitim şekilleriyle eğitmeyi becerebildi. Belki o da çok ağladı sana ilk bağırdığında, pişman olduğu zamanlar oldu. Belki sen uyurken senden özür bile diledi. Ama kendi koşullarında elinden gelenin en iyisini yapmaya çalıştı. Çünkü evlat sevgisini içinde gerçekten hisseden her anne baba bunu yapmaya uğraşır.

Şimdiyse sıra sende taze anne baba. Kendi çocukluğuna bir de ebeveyn olarak bakma fırsatı bulmuşken bunu kendi lehine çevirme zamanı. Çocukluğundaki mutlu anları bulup çıkarmaya çabala. Çocuklarınla, eşinle, dostunla ve en önemlisi hayattalarsa eğer bir telefon kadar uzağında olan anne babanla paylaş. Canını yakan anılar için ise hesaplaşmaktan vazgeç, affet. Kendi anne babalığına ışık tuttuklarına inan. Eğer yaptığın bir davranışta söylediğin bir sözde anne babanı gördüysen ve de bu seni mutsuz ettiyse; üzülmekle boşa vakit harcama. Bunun doğallığını kabul et ve her anlamda daha iyi şartlarda yaşadığını hatırlayarak, daha iyi nasıl davranabilirdim, daha acıtmadan nasıl söyleyebilirdim onu düşün. Çünkü ne olursa olsun asla mükemmel insanlar, mükemmel anne babalar olamayız. Bu bizi depresyona sürüklemekten başka hiç bir işe yaramaz. İyisiyle kötüsüyle kendi çocukluğunuza sarılarak, kendi anne babalığınızı sevin. Ama en önemlisi kendinizi sevin. Sonra çocuğunuza bu sevginin bin katını vereceksiniz zaten.

Sevgiyle,

Nuray ER

https://www.instagram.com/psikolognurayer/

https://psikolognurayer.blogspot.com.tr/

Yazının devamı...

Çocuğunuza Karşı Sabırlı Mısınız?

Sabrın sözlükteki kelime anlamına baktığımızda; 1.olacak ya da gelecek bir şeyi telaş göstermeden bekleme 2. öfke doğuracak bir şey karşısında bile öfkelenmeme durumu gibi tanımlamalarla karşılaşabiliriz.

Kimine göre büyük bir erdemdir sabır, herkesin ulaşamayacağı. Ama size güzel bir haberim var sabırlı olmak için derviş olmanıza gerek yok. Çünkü sabır öğrenilebilir bir şey!

Bilinenin aksine sabır bir karakter özelliği de değil. Hayatınızın her alanında sabırlı olmanıza gerek yok yani olmamalısınız da zaten. Ama bazı zamanlar muhakkak olmalısınız yoksa oyunu kaybedersiniz.

Bizim kültürümüz arabesk eğilimli. Her şeye sabreden o melek insanı inanılmaz takdir ederiz. Ama sanırım bu değişmeli! Belki böylelikle sabretmemiz gereken yeri doğru tayin edebiliriz. O arabesklikten biraz uzaklaşıp mantığı ele almanın vakti! Sana bağırıp çağıran bir kocaya, bir arkadaşa, patrona ya da komşuya tahammül etme, sabır gösterme. Şiddetin hiç bir türlüsüne sabretme mesela. Ancak çocuğunuza/çocuklara sabredin lütfen. Hayatınızın hiç bir alanında sabırlı olmayın isterseniz sabırsızlığınız yüzünden eşler, işler, yollar kaybedin ama lütfen bir çocuğa sabredin. Lütfen bir çocuğu kaybetmeyin.

Ben, dünya üzerinde, sabredilmeyi bu kadar hakeden başka bir varlık ya da oluşum göremiyorum. Siz görebiliyor musunuz?

Sevgiyi, saygıyı, sınırları, özgüveni, okumayı, yazmayı, yürümeyi, konuşmayı ve daha bir çok şeyi başarabilmek için bizim sabrımıza fazlasıyla ihtiyaçları var. Biz ne kadar sabırsızsak onlar da o kadar geç öğreniyorlar unutmayın.

Ancak bazı zamanlar, çocuklarımızı çok sevsek de, sabırlı kalabilmeyi çok istesek de, çok zor olabildiğinin farkındayım. Özellikle bazı kriz anlarında sakinliğinizi koruyup o kriz anının beraberinde getirdiği sinir harbine sabredebiliyor musunuz? Yoksa bağıran, çağıran, kıran, döken, inciten ebeveynlerden misiniz siz de?

Evet ise alttaki maddeler sizin için geliyor, kriz anlarında sabırlı olmayı isteyen ama nasıl olacak diyen sevgili anne ve baba-lar.

Annelerimizin "soldan soldan geliyorlar bana" diye tabir ettiği şeye biz "tetikleyiciler" diyelim. Sizin tetikleyicileriniz neler öncelikli olarak bunu düşünmelisiniz. Çocuğunuz ne/neler yaptığında sinirleriniz zıplıyor? Bunları analiz ettikten sonra alttaki 3 adımla sabrı öğrenebileceğinizi umut ediyorum. Ben öğrendim, bir çok insanın öğrenebildiğini gördüm sıra sizde!

1. Adım: Ne olduğunu gözlemlemek

Tetikleyicileri hissetmeye başladığınız anda derin bir nefes alın ve olup biteni gözlemlemeye başlayın. Şuan ne oluyor? Çocuğum ne yapıyor? Nasıl hissediyorum? Peki o nasıl hissediyor? Daha önce benzer bir olay yaşadık mı? gibi soruları içinizden yanıtlamaya çalışın. Soruların yanıtlarını bulmak sakinleşmenize yardımcı olacaktır.

2.Adım: Kontrolünüzü geri kazanmak

Sakinleşmenizi daha da sağlamlaştıracak bazı cümleler bulun kendinize ve içinizden tekrar edin. Mesela "Çocuk olan o, ben ise yetişkinim", "Sakin hissetmiyorum, ama bu şimdi geçecek daha önce de geçti", "Bağırmam, kalbini kırmam bir işe yaramayacak", "Çocuğumu seviyorum, yaptığını değil ve bu düzeltilebilir" gibi. Siz kendine en iyi gelenleri seçmekte ya da türetmekte özgürsünüz. Bu evrede çocuğunuza bir şeyler söyleyebilirsiniz ya da söylemeyebilirsiniz. Hangisi size daha iyi hissettirecekse onu yapın. Ben çoğu zaman susuyorum ve bakıyorum. O an onun duygusunu yaşamasına izin veriyorum. Arada bazen "Bitti mi? Şuan her şey yolun da mı?" gibi sorular sorabiliyorum.

Eğer ben de çok sinirli hissediyorsam "şuan sakinleşmeye ihtiyacım var 5 dk izin ver ve odana git" cümlesi de işe yarayabiliyor. O gitmiyorsa ve siz hala sakinleşemiyorsanız farklı bir odaya giden siz olabilirsiniz. 2-3 dk ayrı odalarda kalın, çıkmadan derin bir nefes alın ve çıktığınızda ona sarılmayı teklif edin.

3.Adım: Düşünerek yanıt vermek

Bu evreye geldiğinizde sakinliğinize kavuşmuş ve duygularınızı daha dingin hissediyor olacaksınız. Bu artık mantıklı bir çözüm üretebileceğiniz anlamına geliyor. Şimdi sorunu çözme vakti. Hızlıca bir kaç teklif yapın ve uzlaşmaya gidin. Eğer çocuğunuzun uzlaşmaya gönlü yoksa onun biraz daha zamana ihtiyacı var demektir. Bu zamanı ona verin. Sonra yeni çözümleri deneyin.

Zamanla pratik ettikçe daha kolay olduğunu ve kriz anlarını daha sabırla atlattığınızı dolayısıyla hem çocuğunuzu hem de vicdanınızı daha az rahatsız ettiğinizi göreceksiniz.

Kolaylıklar dilerim.

Sevgiyle,

Nuray ER

Yazının devamı...

© Copyright 2019

Milliyet Gazetecilik ve Matbaacılık A.Ş.