MODA
GÜZELLİK
AİLE
SAĞLIK

Duygusal Zeka ve Pandora

Çocukluğumdan bu yana tarih ve mitoloji hakkında okumayı, dinlemeyi ve seyretmeyi çok severim. Bu yazının ilham kaynağı da en popüler mitoloji prenseslerinden Pandora.

Bilinen efsaneye göre, eski Yunan prensesi olan Pandora’ya güzelliğini kıskanan tanrılar tarafından gizemli bir kutu armağan edilir ve hiçbir zaman açmaması gerektiği söylenir. Ancak bir gün, merak hissinin baştan çıkarıcılığına kapılan Pandora kutunun içine bakmak için kapağını kaldırır ve dünyaya hastalık, keyifsizlik ve çılgınlık gibi büyük belaları salmış olur. Fakat ona acıyan bir tanrı hayattaki tüm dertlerin tek devası olan Umut’u kutuda tutacak bir şekilde kapağı kapatmasını sağlar. Umut teknik anlamda her şeyin er-geç yoluna gireceğine inanan aşırı iyimser görüşten öte bir şeydir. Snyder bunu kesin bir biçimde şöyle tanımlar: “hedefler ne olursa olsun onlara ulaşmak için gerekli irade ve yönteme sahip olduğunuz inancı.” Duygusal zeka açısından iyimser bir tutum, zorluklar karşısında kişileri kayıtsızlığa, umutsuzluğa ya da depresyona karşı koruyan bir tavırdır ve yakın akrabası umut gibi iyimserlik de hayatta kazanç sağlar.

Aslında tüm duygular harekete geçmemizi sağlayan dürtülerdir; evrim, yaşamla baş edebilmemiz için bizi acil plan yapabilecek şekilde programlamıştır. Duygu (emotion) sözcüğünün kökü dir. Latince hareket etmek anlamına gelen fiile “e-“ ön eki getirildiğinde anlam uzaklaşmak olur ki bu, her duygunun bir harekete yönelttiği fikrini vermektedir diyor Duygusal Zeka kitabında Daniel Goleman ve örneklerle açıklıyor:

hissedildiğinde, kan akışı bir silahı tutmayı ya da düşmana vurmayı kolaylaştırıcı şekilde ellere yönelir, kalp atışı hızlanır, adrenalin gibi hormonların hızla salgılanmasıyla birlikte çevikçe hareket etmeye yetecek güçte enerji meydana gelir.

oluşturduğu başlıca biyolojik değişiklikler arasında, beyin merkezinde olumsuz duyguları engelleyip bir enerji artışına yol açarak kaygı verici düşünceleri durduran bir etkinlik yer alır. Ancak bedeni rahatsız edici duyguların yarattığı biyolojik uyarılmadan kurtaran sükunet hali dışında, belirli bir fizyolojik değişim görülmez. Bu konfigürasyon bedene genel bir dinlenme sağlar, ayrıca kişiyi elindeki işi yapmaya, çeşitli hedeflere doğru ilerlemeye hazır ve istekli hale getirir.

Kötü haber: Uluslararası veriler, modern hayat tarzının dünyanın her yerinde benimsenmesiyle birlikte yayılan bir depresyon salgınına işaret ediyor. Yüzyılın başından beri birbirini takip eden her kuşak, ebeveynlerine kıyasla daha yüksek ağır depresyon riski taşımıştır; hem de yalnızca üzüntü değil, aynı zamanda kişiyi felç eden bir halsizlik, keder, kendine acıma duygusu ve baskın bir umutsuzluk halinde erken yaşlardan itibaren başlamaktadır.

İyi haber: Çocuklarla yapılan bir çalışmada sorunlara daha olumlu bir açıdan bakmayı öğrenmenin depresyon riskini azalttığını gösteren her türlü işaret mevcuttur. Yapılan araştırmaları incelediğimde dikkatimi çeken en temel iki şey katılımcılarla yapılan çalışmaların tamamının özbilinç ve umut duygusu ile ilgili olduğu oldu. Şaşırtıcı değil.

Özbilinç, kendini tanıma -bir duyguyu fark edebilme- duygusal zekanın temelidir. Duyguların her an farkında olma yeteneği psikolojik sezgi ve kendini anlamak bakımından şarttır. Duygularını tanıyan kişiler, hayatlarını daha iyi idare ederler; kiminle evleneceğinden hangi işe gireceğine kadar kişisel karar gerektiren konularda ne düşündüklerinden çok daha emindirler.

Duygusal özbilinç kavramını çok iyi anlamak gerekiyor. Kendi duygularını tanımlamak ve adlandırmakta ne kadar iyisin? Günlük hayatında kendini hangi duygularla ifade ediyorsun? Hislerinin nedenlerini daha iyi anlayabiliyor musun? Hisler ve hareketler arasındaki fark senin için bir anlam ifade ediyor mu? Duygu yönetimin nasıl? Duygularını verimli bir şekilde kullanabiliyor musun? Hangi duyguyu hangi yoğunlukta yaşıyorsun? Soruları sordum umarım belki bir fincan çay ve kahve eşliğinde bir kalem ve kağıtla üzerine düşünerek duygularınla buluşursun.

Sevgiyle…

Psk. Dan. Gizem Kolçak

@pskdangizemkolcak @gizemkolcak

Yazının devamı...

Duygularım Ters Yüz

Anı:

Bilmiyorum senin var mı ama benim bir anı kutum var; fotoğraflar, küçük objeler, gelen kartlar, alınan biletler ve daha bir sürü şey… senin de olsun isterim. Çünkü zaman zaman, o kutudaki objelerin anılara dair sihirli güçleriyle herkesten daha yakın bir peri gibi elimi tuttuğunu, gülümsettiğini, sırtımı sıvazladığını, gözlerimi doldurduğunu ve içimi ısıttığını söyleyebilirim. Eski günlükleri okumaktan daha farklı ve yoğun bir etkisi var diyebilirim.

Çok severek defalarca seyrettiğim ve ebeveynlere hem kendileri hem de çocukları için önerdiğim, yüksek ihtimalle bildiğin bir animasyon filminden bahsetmek istiyorum; Ters Yüz (Inside Out) ve 11 yaşındaki Riley’nin ailesinin taşınma kararı üzerine yaşadıkları, iç dünyası ve duygularını konu alıyor. Hem çok eğlenceli hem de sağlıklı duygusal gelişim için duygular o kadar güzel anlatılıyor ki çok da bilgilendirici. İşlenen duygular neşe, üzüntü, öfke ve tiksinti olarak birer karakter olarak Riley’nin zihninde karşımıza çıkıyor ve bütün bu olumlu ve olumsuz duyguların birlikte dengeli olmasını ve normal olanın bu olduğunu söylüyor tüm bu sadece ‘mutlu olmalısın’ trendine karşı.

Son dönemde çevremdeki pek çok kişi ile mutluluk üzerine sohbet ediyor ve düşüncelerini merak ediyorum. Mutluluğu nasıl tanımlıyor, en mutlu olduğu an neydi, anıları genelde mutluluk duygusu mu barındırıyor, kendisini mutlu olarak mı değerlendiriyor… gibi bir sürü soru geçiyor zihnimden. Ancak danışanlarım ve sohbet ettiğim insanların aksine insanlar üzerinde etkili olabilecek sosyal medya herkese ‘mutlu olmalısın bak ben ne kadar da mutluyum’ diyor gibi geliyor. Tatilin ilk günü bir karar aldım ve sosyal medyayı asgari düzeye çektim, bildirimleri kapattım, gerçekten takipçisi olmaktan keyif almadığım hesapları takipten çıktım, fikir veren, öğreten, ilham olan, gerçekten ilgimi çeken hesaplarla devam ediyorum, daha az paylaşıyorum, çok paylaşanı da kabul ediyor ve anlıyorum. ‘Şöyle olmalısın’ imajı veren her şeyden uzaklaşıyor sadece ‘olmak istediğim gibi oluyorum’ ve gerçekten iyi hissediyorum.

Belirli bir kitleye erişince içerik üreticilerinin fikirlerinin ve paylaşımlarının önemli olduğunu düşünüyorum çünkü insanlar üzerindeki etkisi artık kanıtlanmış bir gerçek diğer yandan tabi ki herkes istediğini paylaşmakta özgür ancak ruh sağlığı alanı ile ilgili yapılan paylaşımlarda daha dikkatli olunması lazım. Sadece mutlu olmaya çalışmak ve instagram gönderileri maalesef ki mutluluk getirmeyecektir. Fark edilmesi gereken şey şu ki duygular engellenmemelidir, iyi ya da kötü değillerdir, sen yoğunlukla hissettiğin duygulara kulak ve tüm duygularına kucak aç, kendine farkındalıkla yaklaş çünkü düşüncelerin ve davranışların duygularından etkilenir.

Riley’nin hikayesinde özellikle çok beğendiğim bir bölüm var; duygular kontrol panelini yönetiyorlar ve verilen her bir kararda duyguların renginde kürecikler birikiyor. Bir de en önemli anları betimleyen çekirdek anılar var. Her bir çekirdek anı kişiliğin farklı yönlerinden temel alan adalar yaratıyor. Yani Riley neşeliyse sarı kürecikler, üzüntülüyse mavi kürecikler birikiyor ve konularına göre bu duygu kürecikleri örneğin arkadaşlık veya aile adasında birikiyor. O kadar güzel bir şema yapısı anlatımı ki bu… Temel inançlarımız varlığımızın en derininde olan zihinsel yapı taşlarıdır. Yapılan çalışmalar şemaların köklerinin ilk yaşam deneyimlerimizden de eski olabileceğini gösteriyor. Çocukluk ve ergenlik döneminde oluşmaya başlayan şemalar hayatımız boyunca bizimle birliktedirler. O kadar ki kendimiz ve çevremizle olan ilişkilerimizin de yapı taşlarıdır.

Mutlu çocukluk anıları mutlu yarınlar…

Biliyoruz ki çocukluk anıların bireyin duygusal gelişimi üzerinde çok büyük ve önemli bir etkiye sahip çünkü bireyin benlik, kişilik ve psikolojik iyilik hali üzerinde etkililer ve özellikle ilk 6 yıl anılarını temel anılar olarak kabul edebiliriz. Klinik alanda çalışan ruh sağlığı profesyonellerinin çocukluğa inme fikri işte buradan temel alıyor. Eğer çocukluk dönemimizde ailemiz tarafından desteklenmişsek, değerli hissetmişsek ve ihtiyaçlarımız karşılanmışsa her şey daha iyi ilerliyor. Freud’a göre olumsuz çocukluk dönemi anıları bir gün beklemek üzere bilinçdışında tutuluyor ve uygun ortam bulduğunda karşımıza çıkıyor. İşte burada da anne baba tutumları devreye giriyor ve biliyoruz ki anne baba tutumları demoktratik bir yapıdaysa eğer bu çocuğun tüm gelişim dönemlerinde büyük bir avantajı oluyor.

Tabi ki geçmiş yaşantıları değiştiremeyiz ancak bu yaşantılar hakkındaki duygu ve düşüncelerimiz davranışlarımızı etkiliyor ve bugüne, ana ve hatta gelecek yaşantımızı etkiliyor olabilir mi? Duygularının ne kadar farkındasın? Geçmişte yaşananlar ve bugüne, yarına etkileri hakkında ne kadar kabule açıksın?

Unutma hayat bir hikaye ve sen de Riley gibi bir kahramansın…

Anı kutusunun zaman zaman sana hissettirmesine izin ver.

Sevgiyle...

Psk. Dan. Gizem Kolçak

@pskdangizemkolcak @gizemkolcak

Yazının devamı...

Usta veya Acemi Heykeltraş

Heykeltraş August Rodin'den 1880 yılında şair Dante'nin İlahi Komedya’sını betimleyen bir kapı yapması isteniyor.Rodin, bu sipariş üzerine uzun süre kafa yorduktan sonra "Cehennem Kapıları”nı yapmaya karar veriyor. Kapı birkaç bölümden oluşuyor, araf bölümünde "Düşünen Adam" var ve tüm gözleri kendi üzerine çekiyor. Rodin’in cehennem kapısını oluşturması 10 yıl sürüyor. Rodin'in atölyesine gelen bir İngiliz alınlıktaki bu heykeli satın alıyor ve ona "Düşünen Adam" ismini veriyor. Rodin öldükten sonra 1922'de Rodin Müzesi'nin bahçesine taşınıyor ve günümüzde de orada sergilenmeye devam ediyor. Düşünen Adam, önceleri ilahi komedya gibi bir konunun parçasıyken daha sonra bağımsız bir konu oluyor. Ülkemizde ise bilindiği üzere "Düşünen Adam" kendisine ancak Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi'nin bahçesinde yer buluyor ki bu da bambaşka bir hikaye…

Sanırım günümüzde hepimiz ruhumuzun, zihnimizin ve bedenimizin ihtiyaçlarını keşfetmek için daha farkındalıkla bir yaşam sürmeliyiz ve fark ettikçe, keşfettikçe de bir heykeltraş gibi önce sabırla, incelikle bazen de keskin olabilen darbelerle ilerlemeliyiz.

diyor Oytun Erbaş Psikiyatrinin Kara Kitabı isimli kitabında. İnsan beyni 2019 yılında hala gizemini koruyor olsa da pek çok çalışma ve bilimsel veri gösteriyor ki insan zihni gerçek bir heykeltraş gibi somut farklılıklar yaratacak derecede etkili. Evet zor duygular varlar. Ancak herkes için varlar. Peki aynı durum karşısında hissedilen zor duygularla baş etmede neden iş arkadaşın senden daha rahat, daha kolay atlatabiliyor veya senin kadar etkilenmiyor?

Endüstri toplumu ve bu yaşamın getirileri maalesef beyindeki pek çok bölge üzerinde etkili. Kalabalıklar içinde yalnızlaşan, sosyal medyanın deyim yerindeyse hayatını işgal etmesinin farkında olmayan, istemsizce ve kontrolsüzce gereksiz veriye maruz bırakılan, az veya çok yeme kaygısı taşıyan, trafikte geçirilen zaman, iş hayatında performans kaygısı yaşayan, egzersizi abartıp daha yoğun stres yüklenen, sosyal paylaşımın yüzeysel kaldığı bir insan profili hayal edelim ki pek çoğumuza yakın bir profil değil mi? Bugün kırsalda yaşayan insanlar ile şehirde yaşayan insanlar arasında ölçülen depresyon vakalarını sayısındaki artışın bir sebebi de maalesef ki endüstriyel hayatın getirileri. Ancak bir yandan da araştırmalar gösteriyor ki entelektüel donanımı daha yüksek kişilerin zor duygularla ve depresyonla baş etmede ve hatta tedavi sürecinde etkililiği daha fazla.

Entelektüel kabiliyet eşittir zengin nöronal ağ. Yani beyninize çalışması ve gelişmesi için sürekli veri vermelisin. Dil öğrenmek, spor yapmak, sanat faaliyetleriyle uğraşmak, okumak, yazmak, çizmek, sergi görmek, seyahat etmek, yeni bir hobi edinmek, meditasyon yapmak, sosyal çevreni kendini geliştirebileceğin şekilde yeniden yapılandırmak. Bu çeşitliliğin haricinde de bir konuyla ilgili 10.000 saat emek vermek. Eminim 10.000 saat kuralını duymuşsundur;

Entelektüel donanımı arttırmanın stres üzerinde ki etkileri somut verilerle kanıtlanırken; stresin üzerimizdeki olumsuz etkilerini artık tartışmaya dahi gerek yok diye düşünüyorum. diyor Oytun Erbaş Psikiyatrinin Kara Kitabı isimli kitabında.

Ve evet, doğru hepimiz birer heykeltıraşız... Usta veya acemi kendi hayatlarımızın heykeltraşı…

Sevgiyle…

Psk.Dan.Gizem KOLÇAK

@pskdangizemkolcak @gizemkolcak

Yazının devamı...

Gün Batımı Kadar Harika

Carl Rogers’a ait bu sözler, en sevdiğim sözleri olabilir. Zaman zaman ihtiyacım oluyor duymaya.

Zamanla daha duyarlı oluyorum galiba; küçük bir parçası olduğum büyük bir bütünü görmek daha da kolaylaşıyor, kendimi koşulsuz kabul etmek için gösterdiğim çaba ve sevdiklerim tarafından da aynı şekilde kabul edilmek daha önemli ve öncelikli oluyor mesela, benim de töleransım artıyor sevdiklerime karşı, sahil yolunda trafikte kaldığımda daha sakinim çünkü güneşin batışını, denizi ve adaları seyretmek için daha çok vaktim oluyor. Gerçekten bu şekilde düşünebilmek birileri için kolayken birileri için çok zor olabilir. Hayatın paradokslarından bir tanesi daha işte.

Carl Rogers

Kendimi tanımakla başlıyorum her zaman, isteklerim, ihtiyaçlarım yol haritam oluyor. Daha duyarlı olmaya çalışıyorum çünkü daha yaşanılabilir bir yaşam sunuyor bana. Hepimizin ihtiyacı bu değil mi? Daha yaşanılabilir bir hayat. Duyarlılığımdan zevk alabilmek için kendime yer açıyorum. Gerçekten istiyorsam ‘hayır’ demiyorum. Doğanın keyfini çıkarmak, sadece düşünmek, hayal etmek, bedenimin ihtiyaçlarına kulak vermek, elimi kalbime götürmek, derin bir nefes almak, nefes vermek, duyularım için bir şeyler yapmak, hoş bir koku, en sevdiğim çikolata, bir sokak kedisi, bir sergi gezmek, bir şeyler yazmak, çizmek, yeni bir yazar, derin bir sohbet, ilham almak… Benim listem uzadıkça uzayanlardan hep.

Evet listenin bir de diğer tarafı var; öfkem var mesela, hayal kırıklıklarım, başarısızlıklarım, yalnızlıklarım, anlatamadıklarım, kaçtıklarım… Hala aynı kişiyim, benim ya bu listem de uzuyor tabi, yazdıkça silesim, defteri kapatasım geliyor. Ama kaçmıyorum ve kabule daha açığım. Çünkü biliyorum ki kabul yaşamımı olduğu gibi fark etmemin ön koşulu.

Bilinçli farkındalık (mindfulness) kavramının ülkemizdeki çalışmalarına yön veren, kendisiyle bir eğitiminde tanışma fırsatı bulduğum için çok mutlu olduğum çok Sevgili Doç.Dr. Zümra Atalay’ın son kitabı Mindfulness Bilinçli Farkındalık Farkındalıkla Anda Kalabilme Sanatı’ndan: “

Duygular ve düşünceler karşılıklı etkileşim içindedirler. Ama onlar da biricikler. Her birimiz farklı algılıyor, farklı deneyimliyoruz. Hissedilen duygu ne olursa olsun, eşlik eden bir iç ses, düşünce olabilir hatta belki de yargılayan, acıtan… işte tamda burada kendime karşı daha şefkatli olmalıyım, daha anlayışlı ve daha nazik. Çünkü önce benimle başlayacak, önce ben iyi hissedeceğim ki hayallerim, hedeflerim ve sevdiklerim için orada olabileyim, ışık yayabileyim, yaşayabileyim.

Sevgiyle…

Psk.Dan.Gizem KOLÇAK

@pskdangizemkolcak @gizemkolcak

Yazının devamı...

Arkadaşım Martı Jonathan

Çok okuyanlar bilir bazı kitaplar vardır; vakti zamanı gelir, her buluşmada başka şeyler öğretir, öğretmendir, yol arkadaşı gibidir… İşte bu kitaplardandır Martı Jonathan Livingston’ın öyküsü. Onunla ilk ne zaman tanıştığımı hatırlamıyorum ama belirli dönemlerde buluşuyoruz; önce kitaplıktan gözüme çarpıyor, sonra başucuma geliyor ve sonra bir soluktan ama uzun uzun anlıyorum onu. Bu ziyaretinde pazar sabahı erken saatte demlediğim kahvemin yanında arkadaşlık ediyor bana. Bu yazıdaki tüm alıntılarım da ona ait.

Son dönemde yakın çevremden, mesleğimden dolayı görüştüğüm kişilerden, okuduğum yazarlardan, gündemdeki konulardan anladığım şu ki modern çağ insanı artık yorgunluğunu kabul etmeye başladı ve bir adım atmak istiyor. Konuyla ilgili basit bir Google araştırması bile size içinizi karartacak derecede olumsuz başlıklar veriyor örneğin modern çağ insanı neden yalnız, modern çağın psikolojik problemleri, modern çağ tutsaklık mı, kırsala yerleşim artıyor, yoga ve meditasyondaki yükselişin sebebi ne, modern tutsaklık gibi başlıklar. Kabul etmeliyim ki modern tutsaklık başlığı ilgimi çekiyor, düşünüyorum da en son ne zaman cep telefonumu yanıma almadan bir yere gittim; yazar burada gülümsüyor ve cuma günü cep telefonunu almadan evden çıktığını fark ettiği an küçük ama tatlı bir panikle otoparktan geri dönüşünü anımsıyor.

Daha özgür olmak için daha tutsak hayatlar yaşayan bir kitle var. Bu durumun yanlış olduğunu, özgürlüğü, yaratıcılığı ve sonunda da mutluluğu kısıtladığını, baskıladığını fark edip bir şeyler yapması gerektiğini hisseden ama ne yapması gerektiğini bulamayan bir kitle var. Bir de arkadaşım Martı Jonathan Livingstone ile daha önce karşılaşanlar var.

Durum ve şartlar ne olursa olsun kendimizi hiçbir zaman sınırlandırmamalıyız. İnsan çok yönlü ve biricik bir varlık. Sen çok değerli ve özelsin. Kendine şans ver. İste, dene, tekrar tekrar dene.

Peki sen? Seni özgür kılan şeyi bulabildin mi? Bu istifa edip bir sahil kasabasına yerleşmek de olabilir, kendini notaların arasında kaybetmek de, her sabah 5.00 da uyanıp bir saat koşmak da, kimseyle paylaşmadığın bir şiir defteri de, tiyatro sahnesidir belki, aynı filmi defalarca seyredip o karakterin gerçek olduğuna inanmaktır belki de… her neyse denemekten asla vazgeçme ve bul onu.

Sevgiyle…

Psk.Dan.Gizem KOLÇAK

@pskdangizemkolcak @gizemkolcak

Yazının devamı...

Dön Bak Dünyaya

Bu şarkıyı dinledin mi? Pinhani grubundan, ben akustik versiyonunu Zeynep Bastık’ın youtube kanalından dinlemeyi de çok seviyorum. Çok yakın bir arkadaş gibi, şefkatle uzanan bir el gibi…

Duyguları hesaplamaya engel olan şey, diğer cesurca davranışlarla bağlantı kurmaya engel olan şeydir: korku. Zorlu duygular hissetmek hoşumuza gitmez ve insanların ne düşüneceğinden endişeleniriz. Rahatsızlığı ve kırılganlığı ne yapacağımızı bilemeyiz. Duygular insana kendisini feci hissettirebilir, hatta fiziksel olarak bunaltıcı olabilirler. Duyguları tanımadan ve onlara karşı merak duymadan kendimiz, ilişkilerimiz ya da dünya hakkında pek bir şey öğrenebileceğimizi düşünmüyorum diyor Dr. Brene Brown Kuvvetle Ayağa Kalkmak isimli dilimize son çevrilen kitabında.

Sanırım konu hikayemiz. Ve hikayemize sahip çıkmak yapabileceğimiz en cesurca şey. Şarkıdaki gibi bir sonbahar kadar yalnız, bir kış kadar savunmasız ya da ilkbaharsan yolun başındaysan işte tam da oradan sahip çıkabilmek… evet cesaretten çok daha fazlası gerek. Gerçekten hiç hayatına bir romanmış ve sen de bir roman kahramanıymışsın gibi baktın mı? Amacın mutlu son yazmak olmasın ama çünkü bir hedef olarak görmekten vazgeçip mutluluğun peşini bırakmak, mutluluğun kendiliğinden ortaya çıkmasının yolunu açabilir. Gördün mü bak kahramanımız şimdi de sadece yaşamak için yaşamayı deneyimleyecek gibi…

Zihnimiz sürekli olarak yolculuğumuzun sonunda bizi bekleyebilecek olan ödüllerle veya tehlikelerle meşgul sanki. Büyük bir çoğunluk o haftayı sağlıklı beslenerek geçirmesiyle mutlu olmak yerine tartıda gördüğü rakamla mutlu olmayı tercih ediyor, bir anne çalışmanın sonunda öğretmenden elinde bir sihirli değnek varmışçasına değişim görmek istiyor, bir partner ilk hatada o güne kadar ki her şeyi verdiği emek olarak yorumluyor, ergenlik dönemindeki bir genç sosyal medyada beğeni alamıyorsa hayatı beğendikleri gibi değilse mutlu olmuyor.

Evet itiraf etmeliyim ki çok isterdim şuraya havalı bir başlık atıp kek tarifi verir gibi mutluluğun reçetesini yazmayı. Fakat şundan eminim ki her insan biriciktir. Sen biriciksin, senin hikayen de biricik. Çocuklarla zaman geçirmeyi neden bu kadar çok sevdiğimi sıklıkla soruyorum kendime. Çok şey öğreniyorum onlardan. Çok meraklı, çok açık, çok samimi ve çok cesurlar. En son ne zaman canın yandığında canım yanıyor dedin? En son ne zaman sevdiğin birini özlediğini ağlayarak ifade edebildin? En son ne zaman yüksek sesle burada olmak istemiyorum dedin? En son ne zaman elimi tut yalnız kalmak istemiyorum dedin? Çocuklar bunları yüksek sesle söyleyebiliyorlar, o kadar anı yaşıyorlar ve o kadar duygularına sahip çıkıyorlar ki. Sanırım yetişkin romanlarındansa çocuk masalları bu yüzden içimizi ısıtıyor. Her zaman mutlu son olmasa da hep bir şeyler öğreniyoruz değil mi?

Sevgiyle..

Psk.Dan.Gizem KOLÇAK

@pskdangizemkolcak

@gizemkolcak

Yazının devamı...

İnsan Her Mevsim

Albert Camus

Gün bitti. Belki de tüm gün boyunca hayalini kurduğun anda ve sonunda evdesin. Kim bilir belki de koşar adım geldin. Peki neydi koşar adım kaçtığın? Kalabalık, gürültü, sorumluluklar, hatalar, geçmiş, söylenemeyen sözler… belki de kendin? Kendini suçlu hissetme; kaçmalıyım, gitmeliyim buralardan diyenlerden misin sen de? Şu uzaklar senin için belki de şimdilik evin. Eğer sen de uzakları hayal ediyorsan eminim ki bir serçenin cıvıltısına kulak vermeyeli çok olmuştur.

Uzaklaşmaya her geçen gün duyulan gereksinim artıyor gibi. Gündelik hayatın sorumlulukları da bir işverene, okul yönetimine veya aile bireyine ‘ben biraz uzaklaşıp geleceğim 3-5 gün yokum’ denebilecek gibi durmuyorsa eğer bunu da yapamadığın için eve geldiğinde kendini sosyal medyaya mı boğuyorsun? İnternette geçen zaman farklı ve daha hızlı akıyor gibi değil mi? O kadar yoğun bir veri akışı var ki o bunu söylemiş, bu bunu giymiş, şu şuraya gitmiş derken gece yarısı oldu bile. Eğer öyleyse üzgünüm bu öykünün sonu mutlu bitmeyecek. Fiziksel olarak kaçış olanakları mevcut değilse biz de duygusal kaçış yolları buluruz, öykümüz mutlu bitmeli.

Nörobilim uzmanı Maite Sauvet, ‘Kaçma duygumuz, yaşadığımız anı algılayışımızdan kaynaklanıyor’ diyor ve ekliyor ‘Bu durum yeni algı biçimleri keşfettiğimizde ya da sevdiğimiz ama günlük yaşantımıza sıkça dahil olmayan algı biçimleriyle yeniden karşılaştığımızda başımıza geliyor. Kaçarak kendini kendini iyi hissetmenin tek koşulu dikkatimizi verdiğimiz unsurun derinlerdeki gereksinimlerimize yanıt vermesidir’

Kendini yenilemek için bir şeyler yapmalısın. Düşünsene hep kış mevsimi olduğunu, hep yağmur yağdığını havanın hep soğuk olduğunu. Seni bilmiyorum ama benim güneşe ihtiyacım var, çiçeklere, renklere; bazen yağmura da her mevsime.

Bir alıştırma yapmaya ne dersin? Biraz yürümeye ihtiyacın olduğunda o kadar iyi gelecek ki. Sadece yarım saat ayır kendine. Daha önce hep araçla geçtiğin bir cadde veya sokak olabilir ya da hep telaşla koştur koştur yürüdüğün bir yer. Mekan tamamsa sıra malzemelerde; ihtiyacın olan tek şey cep telefonun ama uçak modunda olmalı. Ah belki bir yandan da müzik dinlersin. Her zaman geçtiğin bu caddede ne yapacaksın peki? Hedefin gözüne güzel görünen şeylerin fotoğrafını çekmen. Köşedeki çiçekçi, duvardaki posterler, kaldırımların deseni, sokak kedisi, başını gökyüzüne çevirdiğinde ağaç dalları, bir ağacın gövdesi belki… acaba kaç tane fotoğraf çektin ve acaba daha önce bunları fark etmiş miydin? Sen bütün bunları yaparken beynin binlerce yeni nöron ağı kurdu bile. Bu sayede düşünce gücünü ve yaratıcılığını geliştirmiş oldun.

Peki bir alıştırma daha? İç sesin olumsuz senaryolarıyla çığlıklar atmaya başladığında o kadar iyi gelecek ki. Seni kaygılandıran bir sınav, görev, tedavi veya bir başarısızlıktan korkuyorsan eğer tam zamanı. Hedefin gerçekten neyi arzuladığını keşfetmen. Çünkü bunu net bir cümleyle dile getirebilmelisin. ‘Sunumda başarılı olmak istiyorum’ gibi. Gözlerini kapat, rahat bir oturuş bul. İlla şu anda aklına gelen meditasyon veya yoga oturuşu olmak zorunda değil, sen nasıl rahat ediyorsan ve neye ihtiyacın varsa öyle otur. Nefes al ve nefes ver. Nefesine odaklan. Nefesini takip et. Sunum yapacağın yeri hayalinde canlandır. Kapıyı açıp içeriye girdiğin andan itibaren tam da nasıl olmasını istiyorsan aynısını yavaş yavaş zihninde yaşa. Prova et. İşte oldu. Bu anın tadını iyice çıkar. Hayal et.

İçindeki bitmek bilmeyen yaz mevsimini keşfetmek için denemekten korkma. Çünkü insanın içinde gerçekten her mevsim var. Soru şu peki ya sen hangi mevsimi tercih ediyorsun?

Film Önerisi: Pan’in Labirenti (Pan’s Labyrinth)

Guillermo del Toro’nun İkinci Dünya Savaşı’nda geçen film, küçük bir kızın yaşadığı zorlukları ve yeni taşındığı evin arka bahçesinde keşfettiği masalsı bir labirente girmesini konu alıyor. 10 yaşındaki Ofelia, çevresinde yaşananlardan uzaklaşmak için kendisini hayal gücüne bırakıp akıl almaz yerlere gidiyor.

Sevgiyle..

Psk.Dan.Gizem KOLÇAK

@pskdangizemkolcak

@gizemkolcak

Yazının devamı...

Duygularının Elinden Tut


Antoine De Saint-Exupery, Küçük Prens

Ben bugün kendime bir telefon konuşmam sonrasında gerçekten dürüst davranmadığımı itiraf ettim. Karşımdaki kişiye ‘İyiyim teşekkürler’ dedikten sonra aslında o an İstanbul’un iş çıkış trafiğinde kurallara uymadan hareket eden bir sürücü sebebiyle gergin; hareketli bir iş günü sonunda yorgun olduğumu görmezden geldim, üstelik belki de empati ve şefkate en çok ihtiyacım olduğunda yaptım bunu. En son ne zaman nasılsın sorusuna iyiyim teşekkürler demeden önce durup gerçekten nasılım diye kendine sordun ve tüm dürüstlüğünle cevap verdin? İlk bakışta duygularımızın zaten ortada olduğu düşünülebilir, ancak üzerinde daha dikkatle ve farkındalıkla durduğumuzda çoğu zaman bir şey hakkında ne hissettiğimizi pek hatırlayamadığımızı ya da bir şey olup bittikten sonra fark ettiğimizi görürüz.

Kendini en son ne zaman kötü hissettin? İstemediğin bir konuşmada, okulda, işte, bir şeyler ters gittiğinde, yapamadığında, eşinle tartışırken, çocuğuna laf geçiremediğinde, arkadaşlarına kendini ifade edemediğinde… peki hadi o ana geri gidelim; hangi duygularla tasvir edebilirsin? Üzgün, mutsuz, keyifsiz, karamsar, umutsuz, yetersiz ve benzeri pek çok olumsuz duygu daha sanırım. Kalbinle gördüğün şey duygularındır; kendini koruyabilmen, güvende olabilmen için temel ihtiyaçlarını karşılamana, hayatta kalabilmene yardımcı olmak için varlar. Her bir duygu belirli bir olay karşısında gösterdiğin işaretlerdir aslında. Doğal olarak bu işaretleri dikkate almalısın.

Olumsuz duygularına yaklaşmayı dene. Ben olumsuz duygulara şefkatle yaklaşmayı 5 yaşında oyunda canı yandığı için ağlayan kendi çocukluğumun elinden tutmaya benzetiyorum. Biliyorum ki canı gerçekten yanmış, yüksek sesle ağlıyor, biraz hırçın ama birazdan şefkatin ve sevginin gücüyle yeniden oyuna dönecek. Önemli olan farkındalıkla kendine yaklaşmak; sorunu fark etmek, sorunu ve acıyı keşfetmek. Pek çok insan olumsuz duyguları ön plana çıkarma konusunda daha katı ama aslında oradaki acı keşfedilmeyi bekleyen bir kaynak gibi. Belki de göz yaşlarını silmen için bekliyordur. Ve belki de bu şefkat bekleyen çocuğun göz yaşlarını silmen için yapman gereken tek şey kendi sesinden, dingin ve yavaş bir şekilde anlaşıldığını duymaktır. Duygularınla dost olmayı denemelisin; evet olumsuz duygularınla bile. Amacımız onları yok etmek, onlarla kavga etmek değil, ellerinden tutmak, kendi elinden tutmak. Kendini görmezden gelmemek, duygularını fark etmek için neler yapabilirsin diye düşünmek, bir şeyler yazıp çizmek bile iyi gelecek.

Duygusal olarak kendinle nasıl ilgileniyorsun? Müzik dinlemek, tatile çıkmak, uçurtma uçurmak, bisiklete binmek, toprağa dokunmak bahçede zaman geçirmek, yeni lezzetler denemek, okumak, yazmak, yoga ve meditasyon yapmak…

Olumlu duygular geliştirmek kendimiz için yapabileceğimiz belki de en şefkat dolu şeydir. Defterime olumlu duygularla ilgili bir not almışım kaynağını eklememişim maalesef ama paylaşmak istiyorum:

Mutluluğunuzun hikayenizden taşıp; kendinizin ötesine geçmesi dileğimle…

Sevgiyle..

Psk.Dan.Gizem KOLÇAK

@pskdangizemkolcak

@gizemkolcak

Yazının devamı...

© Copyright 2019

Milliyet Gazetecilik ve Matbaacılık A.Ş.