MODA
GÜZELLİK
AİLE
SAĞLIK

Ellerin Sıcak mı?

Yale Üniversitesi’nde yapılan bir araştırmada Lawrence Williams ve John Bargh elleri sıcak olan kişilerin duygusal sıcaklığa da sahip olduklarını keşfetmişlerdir. Kırk bir lisans öğrencisine, deneyi yapan kişiyle birlikte asansörde çıkarken soğuk ya da sıcak kahveyle dolu birer fincan tutmaları söylenmiştir. Daha sonra, çalışma odasında aynı öğrencilerden on farklı kişilik özelliği taşıyan hayali bir kişiyi değerlendirmeleri istenmiştir. Ellerinde sıcak kahveyle dolu fincan tutan kişiler, soğuk kahveyle dolu fincanları tutan kişilere göre daha ılımlı değerlendirmeler yapmışlardır.

İkinci bir çalışmada, katılımcılara ellerinde tuttukları sıcak veya soğuk bir terapötik yastığın ne kadar etkili olabileceğine dair tahminde bulunmaları söylenmiştir. Bu kişilere ayrıca çalışmaya katıldıkları için ödül olarak kendilerinin tüketebilecekleri ya da bir arkadaşlarına verebilecekleri birtakım yiyecekler verilmiştir. Soğuk yastığı tutan katılımcılar verilen ödülü kendilerine saklamayı tercih ederken, sıcak yastığı tutanların ödülü bir arkadaşlarına vermeyi tercih ettiği gözlemlenmiştir.

Görüldüğü kadarıyla, fiziksel sıcaklık zihinsel sıcaklıkla yakından ilintilidir. Bu durum çocukluk döneminde fiziksel sıcaklık ile ilgi görmek arasında bir çağrışın geliştirilmiş olmasından kaynaklanıyor olabilir. Yakın tarihlerde yapılan araştırmalar, beynin insula bölümünün hem fiziksel hem de psikolojik sıcaklığın algılanmasıyla bağlantılı olduğunu göstermiştir. O yüzden sıcak bir fincan çay içtiğimizde ya da ılık bir banyo yaptığımızda büyük olasılıkla duygusal anlamda da kendimizi ısıtıyoruz demektir.

‘İşler kötü gittiğinde, yumuşamaktan başka çare yoktur.’

Fiziksel, duygusal ve ruhsal olarak kendinle nasıl ilgileniyorsun? Aslında bu sorunun cevabını düşünmek bile bir öz şefkat uygulamasıdır. Kendimize nasıl ilgi gösteriyoruz? Evet tıpkı bizden ilgi ve şefkat bekleyen küçük bir çocuğa göstereceğimiz türden bir ilgi. Tam olarak şu an neye ihtiyacım var? Çünkü eğer işler kötü gittiğinde neye ihtiyacım olduğunu bilirsem, stres altında veya baskı hissettiğimde kendime bunları hatırlatabilirim.

Özellikle kış aylarında yoğun çalışma temposu, ebeveynlik sorumluluğu, sınavlara hazırlanma süreci vb derken maalesef pek çok farklı kişi aynı dertten yakınıyor ve kendisine yeterince ilgi gösteremiyor olabilir. Öncelikle daha iyi hissetmeye hakkımız olduğunu fark etmeliyiz. Gerçekten de kötü hissettiğimizde, çoğunluk maalesef kendine şefkat göstermek yerine cezalandırma yoluna gidiyor eleştiri üzerine eleştiri yapıyor; daha iyi olabilirdim, ben yetersizim, asla başaramayacağım, bu kadar aptal olmasaydım başıma bunlar gelmezdi gibi acımasız ve olumsuz düşünceler aslında olaydan daha çok canımızı yakıyor farkında olmuyoruz.

Peki neler yapabilirsin bir bakalım?

Bedenine iyi gelecek bir şeyler arıyorsan eğer benim favorim tabi ki yoga ama sen pilates, koşu, kardiyo, yürüyüş yapabilir, yüzebilirsin ya da sevdiğin bir şarkıyla birlikte dans edebilirsin. Hiç birini yapamıyorsan ılık bir duş iyi gelecektir. Bir diğer favorim de doğayla buluşmak hem ruhuma hem bedenime şifa oluyor. Bunun için illa kampa gitmek gerekmiyor ah keşke her istediğimizde kamp yapabilsek. Belki de yağmurda bir şemsiye alıp gezintiye çıkmak olabilir ya da bir çiçeğe, bitkiye bakmak onunla konuşmak da olur. Ruhuna dokunabilirsin mesela, meditasyonu dene. Diğer favorim yazmak, günlük yazmak, isteklerini yazmak, hayallerini yazmak… sözcükler eylemlerden güçlü olabilir. Kırılan bir kemik bir kaç ayda iyileşebilir ama kırıcı bir sözün açtığı yara hayat boyu iyileşmeyebilir. O zaman içinde yumuşacık ve şefkat dolu duygular uyandıran, sana iyi hissettiren sözcükleri bul ve tekrarla. Hiç birini yapamıyorsan hadi şu an bu yazıyı okuduğunda sağ elini kalbinin üzerine koy, gözlerini kapat ve sadece 5 kere nefes al nefes ver, evet lütfen.

Kalbini ve ellerini sıcak tut.

Sevgiyle..

Psk. Dan. Gizem KOLÇAK
@pskdangizemkolcak
@gizemkolcak

Yazının devamı...

Elbette

Kocaman bir hafta geçmiş yağmurlu bir İstanbul trafiğinde pazar gecesi eve giderken Candan Erçetin’in Elbette şarkısı çalıyordu ve ben her zamanki gibi ona büyük bir keyifle eşlik ediyordum, o kadar iyi geldi ki. Sanki omuzlarımı hafifletti, sırtımı sıvazladı ve sonra eve geldim; kahve yaptım, müziği açtım işte devamı…

Candan Erçetin

Değişmek, gelişmek, seçim yapabilmek ve risk alabilmek… büyük lüks değil mi? Yaşantılara bu kadar açık olmak nasıl bir duygu sence? Hepimizin ihtiyaçları, öncelikleri, düşünceleri, duyguları değişiyor. Mesela bir yıl öncesini hatırla. Acaba neler yaşıyordun? Neyin hayalini kuruyor, kiminleydin? Belki başardın, belki de olmadı. Belki kalabalıktın, belki yalnızsın. Belki yalnızdın, belki de aile kurdun. Belki tek sorumluluğun sendin, belki şimdi ebeveyn oldun. Belki de artık güldüğünde gözlerinin etrafındaki çizgiler daha keskindir. Al eline telefonunu galeriye gir ve geçen yıl bu haftaya geri git. Bak bakalım ekran görüntüleri, çektiğin fotoğraflar neler anlatıyor sana.

İlk bakışta duygularımızın zaten ortada olduğu düşünülebilir. Ancak üzerinde daha dikkatlice durduğunda, çoğunlukla pek çok durumla ilgili yoğun duygumuzun ne olduğunu bilemeyiz, düşünmek veya hissetmek istemeyiz. Açmak istemediğin bir konu, yüzleşmek istemediğin bir hata, duymak istemediğin bir iç ses mesela…

Birey yaşadığı her türlü olumsuz duygu durumu ile sağlıklı bir şekilde baş edebilmek için öz anlayışa sahip olmalıdır.

Öz-anlayış, bireyin acı ve başarısızlık durumlarında kendini eleştirmekten ziyade kendine özenli ve anlayışlı davranması, yaşadığı olumsuz deneyimlerin insanoğlunun yaşamının bir parçası olarak görmesi, olumsuz duygu ve düşüncelerin üstünde fazlaca durmaktansa mantıklı ve gerçekçi bir algı geliştirmesi olarak tanımlanabilir (Neff, 2003a). Acı veren ya da olumsuz olan durumlarla karşılaştığımızda öz-anlayışın üç temel bileşeni ortaya çıkar; a.Kendine şefkat: kişinin kendine karşı eleştirel olmaktan çok anlayışlı olması. b.Ortak paydaşım: kişinin kendi deneyimlerini bireysel olmak yerine tüm insanların yaşadığı ortak tecrübeler olarak görmesi. c.Bilinçli farkındalık: şu anda yaşadığımız üzücü olayları abartılı bir biçimde algılamaktan çok, içinde bulunulan anın farkında olarak, yaşadıklarımızla aşırı özdeşleşmeden kaçarak olumsuz duyguların dengeden tutulmasıdır. (Dr.Zümra Atalay)

Kabul hem hoşa giden hem de gitmeyen deneyimlere karşı açık olmamız; hatalar karşısında kendimize ve diğerlerine acımasız davranmamaktır. Ve burada yazdığım kadar, senin de okuduğun kadar kolay değildir.

Ve unutma ‘’Elbette; bugün ağlıyorsam, yarın güleceğim..’’

Sevgiyle..

Psk. Dan. Gizem KOLÇAK

@pskdangizemkolcak
@gizemkolcak

Yazının devamı...

Kitap Ruhun İlacıdır

Kendimi bildim bileli okunacak kitaplar listem bitmedi ve bitmeyecek, kitapçılar favori mekanlarımdan, sadece başucumda değil evimin her köşesinde kitaplarım var, benim için özenle seçilmiş bir kitap en güzel hediyedir, kitap üzerine yapılan bir sohbet besleyicidir, yorulup dinlenmek istediğimde de okurum, okumaktan yorulduğum da olur…

Fakat bu hafta sonu alışveriş merkezinde olan o meşhur kitapçıdan yine birkaç kitap almış mutlulukla çıkıyordum ki oldukça ürpertici ve şiddetli şu cümleyi duydum: ‘Hayır yerine bırak onu, yeni bir kalem kutusu almayacağız, yoksa sana yeni kitaplar alırım.’

Oysa bir çocuk için doğru seçilmiş iyi bir kitap keyif verir, merak ettirir, hayal ettirir, teşvik eder, ilham verir, eğlendirir, eğitir, öğretir, hissettirir, yaşamını zenginleştirir… Ama asla bir tehdit ve cezanın parçası olamaz. Pek çok ebeveyn çocuğuma okuma alışkanlığı kazandırmak için daha neler yapabilirim diye düşünürken, emek verirken kırgınım yahu şu cümleye ben!

J.C

Okuma kültürü çocuklukta oluşuyor. Peki nasıl?

Öncelikle kitaplar çocuğun hayatına o daha anne karnındayken girmeli. Gebelikte anne – bebek iletişimi için okuma yapmak pek çok açıdan çok kıymetli bir paylaşım olacaktır. Doğumdan sonra kitaplar oyuncaklar olarak hayatında yer almalı 0-2 yaş için muazzam tasarlanan mini kitaplar var, o kalın kalın sayfaları çevirmeye ve okuyormuş gibi yapmaya bayılıyorlar ve tabi günün herhangi bir saatinde genelde uyku öncesi tercih edilen masallar da çok önemli, ilk çocukluk döneminde ise evde boyuna göre ulaşılabilir bir kitaplık, çocuk kitaplarındaki görseller hakkında konuşmak, hikayeyi canlandırmak, öyküyü değiştirmek, evde çeşitli ilgisini çekebilecek başucu kitapları bulundurmak, özel günlerde kitap hediye etmek, alışverişi bir kitapçıda sonlandırmak, teknolojiye ilgisi varsa online kitapları incelemek ve en önemlisi okuyan ve kitap konuşan ebeveynler.

Kitap çocuğun zihinsel, duygusal ve sosyal gelişiminde önemli bir uyarandır. Çocuk, kişiliğinin gelişiminde kendini bir modelle özdeşleştirir. Bu model anne-baba, yakın akraba ve yaş ilerledikçe arkadaş, bir film veya kitap kahramanı olabilir (son dönemde gençlik kitap serilerinin patlama yapmasını örnek verebiliriz), özellikle küçük çocuklar kendilerine kitap okunurken, resimli kitapları daha çok tercih ederler ve kendilerini bu öykü kahramanlarıyla özdeşleştirirler. Gessel’e göre özellikle 6 yaş kitap okuma alışkanlığı geliştirmede çok önemli bir dönemdir. Özellikle 6 yaşın ilkokul 1. Sınıf öğrencisi olduğu ve okuma yazma öğrendiği dönemde 1. Sınıf öğrencisi ebeveynleri bu konuda daha titiz ve özverili olmalılar.

Kitap okumanın faydalarını sıralamama gerek yok sanırım fakat son dönemde yapılan birkaç araştırma ve istatistikten derleme ve alıntıları sizlerle paylaşmak isterim:

*Milliyet yazarı Güngör Uras’ın 13 Kasım 2016 yazısından; Türkiye İstatistik Kurumu’nun yaptığı kitap okuma alışkanlıklarını da ortaya koyan araştırmaya göre günde 6 saat televizyon izleyen, 3 saat internete giren Türkiye, kitap okumaya sadece 1 dakika ayırıyor. Kitap okumak Türk insaının ihtiyaç listesinde 235. Sırada yer alıyor. En fazla kitap okuyan ülkelerin başında yüzde 21 oranıyla İngiltere ve Fransa var, Japonya yüzde 14 ve Amerika 12 ile izliyorken Türkiye yüzde 0,1 yani binde bir okuma oranıyla son sıralarda yer alıyor. Okuma alışkanlığında dünyada 86. Sıradayız.

*Neurology dergisinde yayınlanan, ortalama 89 yaşına kadar yaşamış olan 294 kişiyle yapılan araştırmaya göre, kitap okumak gibi zihin uyaran aktivitelere daha fazla zaman ayıran insanlar, yaşlanma ile gelen hafıza kaybı gibi durumlara daha az maruz kalıyorlar. Ayrıca zihin egzersizlerini düzenli yapmayan insanlar da zihinsel yeteneklerini diğerlerine göre %48 oranla daha hızlı kaybediyorlar.

*Birçok uyku uzmanının önerisiyle, yatmadan önce günlük stresi azaltacak aktivitelerde bulunmak zihninizi sakinleştiriyor, kitap okumak da bu yöntemlerden bir diğeri. Elektronik cihazların ekranlarından gelen açık renk ışıklar beyne uyanma sinyalleri verir, dolayısıyla loş bir ışıkta yatağınızda kitap okumak, laptop veya tablet açmaktan iyidir.

*2009’da Sussex Üniversitesi’nde yapılan bir araştırmaya göre, stresi yenmenin en etkili yolu, eski moda hobileri ortaya çıkarmak: kitap okumak, müzik dinlemek, kendine bir çay veya kahve doldurmak, yürümek… Kan basıncı ve kas tansiyonu kontrol edilerek yapılan ölçümlerde, sayfaları çevirmeye başladıktan 6 dakika sonra katılımcıların streslerinin düştüğü gözlenmiş.

*Shaywitz ve arkadaşlarının (2002) gerçekleştirdiği bir başka araştırmada, okuma becerisi ile beynin sol occipitotemporal bölgesindeki önemli eylemlilik (aktivasyon) arasında olumlu bir ilişkinin olduğu ortaya çıktı.

*Bu konuda bir başka araştırma ise Dembt, Boynton ve Heeger’e (1997) ait. Onlar, yaptıkları araştırmada, okuma oranlarındaki kişisel farklılıklar ile beyin eylemliliği arasında anlamlı düzeyde ilişki buldu. Bilişsel süreçlerin okuma eylemi ile ilgili olduğu, özellikle dikkati sağlayan beyinsel mekanizmalardaki bozulmaların okuma güçlüklerinde nedensel bir rol oynadığı da, araştırmaların diğer bulgusudur. (Shaywitz ve Shaywitz 2008).

Üzerine satırlarca, sayfalarca konuşabilirim ama bir japon atasözü ile toparlamak isterim ‘Kitap ruhun ilacıdır.’

Sevgiyle..

Psk. Dan. Gizem KOLÇAK

@pskdangizemkolcak

@gizemkolcak

Yazının devamı...

Beden Olumlama Hareketi

Sonunda yaz geldi. Birilerinin tatili bitti, birileri tatilde, birileri de tatile çıkacak. Tatlı bir telaş. Bayılırım tatlı telaş hissine; düşünsene önce tatil planı, kimle, nereye, oradan nereler görülecek, neler yenilecek, neler içilecek, kimlerle tanışılacak, yeni arkadaşlıklar, bir sürü anı, yeni fotoğraflar, deneyimler, belki de yüksekten korkan biri paraşütü bile deneyebilir… belki de bu tatil spontan gelişsin istemişsindir. Belki de yalnız tatile çıkmışsındır. Daha büyük bir heyecan, daha tatlı bir telaş.

Bir de tersini düşünelim, bir yaz tatili nasıl kaygı yaratabilir? Yukarıda sıraladığım bir sürü keyifli şey yaşanırken bir insan içten içe nasıl kaygı ve özgüven sorunu yaşabilir, kendine küsebilir, kendine kızabilir, içe kapanabilir ki?

Aslında her şey şöyle gelişti… Yeni bir şeyler almak için dünyaca ünlü bir markanın telefon uygulamasından Bikiniler ve Mayolar Yüzme Keyfi kategorisinden beğenebileceğim bir şeyler var mı diye göz atıyordum ki bir bikini altı beğendim. Modelin üzerinde nasıl durduğunu görmek için diğer fotoğraflara bakarken bir şey fark ettim ve bu harika bir hamle tebrikler ... dedim.

Bildiğiniz üzere artık fotoğraf düzenleme uygulamaları sadece moda ve fotoğrafçılık profesyonellerince değil pek çok kişi tarafından günlük anlarını ‘daha güzel’ veya ‘daha beğenilir’ kılmak için kullanılıyor. Hatta kimileri bu ‘minik’ düzeltmelerin sonuçlarından o kadar memnun oluyor ki arkadaki çizgileri fark etmeden paylaşıyor. Birileri de fark edip kendince eğleniyor. Veya sosyal medyada öyle kusursuz vücutlar görüyoruz ki fotoğrafla oynanmış ya da oynanmamış. Öyle ya da böyle herkes elindekinin ‘daha’ iyisini istiyor.

Benim alışveriş yaparken fark ettiğim ise bu dünyaca ünlü markanın sitesindeki fotoğraflarda modellerin çatlaklarını profesyonel uygulamalarla yok etmeden, olduğu gibi paylaşmasıydı. İşte bu günümüz popüler hayatına yapılabilecek büyük bir başkaldırıydı. Özellikle büyük bir kitlesinin ergenlik dönemi gençleri olduğu düşünülürse net bir hareket. Harika. Markayı tebrik ederim.

Body Shaming(Bedeni aşağılama) nedir? Belirlenen güzellik anlayışının sonucunda ortaya çıkan estetik standartlara uymayan insanları aşağılama. Nedir ideal beden? İdeal bedene kim karar verir? Güzel beden Bella Hadid’e benzemeyle mi doğru orantılıdır? Bacakların Kendall Jenner’ın bacaklarına benzemiyorsa çirkin midir? Ya da tam tersi fazla zayıfsan herkes seninle anoreksiya diye dalga geçebilme hakkına sahip midir? Hem fazla kilolu(Fat shaming) hem de fazla zayıf olmak(skinny shaming) sorun yani? Sadece kilo da değil üstelik yüz hatların da artık kendine çeki düzen vermeli mesela. Dünyaca ünlü yıldız Rihanna son dönemde aldığı kilolarla dünya gündemine oturduğu dönemde sosyal medyadan ‘Eğer en kötü halimle idare edemiyorsan, en iyi halimi haketmiyorsun’ mesajını paylaştı. Ülkemizde her yaz magazinde selülit ve diyetleriyle gündeme gelen bir ünlü grubu var. En acısı da bütün bu olumsuzluklarla benlik saygısı azalan insanlar var. Onun ‘gibi’, onun ‘kadar’ güzel olmadığı için kendine uzaklaşan problemler yaşayan insanlar var.

Eğer vücudunla ilgili kaygıların varsa harekete geç: bir beslenme ve diyetetik uzmanı diyetisyenden profesyonel yardım al. Hayatına spor kat, araştır, doğru kaynağı bul, yaşam tarzın haline getir. Birilerine benzemek için değil de sağlığın için harekete geç. Ama önce kabul et. Her halinle güzelsin. 5 kilo daha verince, göbeğini eritince ya da dudağına dolgu yaptırınca değil. İyi görünmek için önce iyi hissetmek lazım. Küçük dokunuşlarla da mutlu olmak mümkün elbet. O zaman da ihtiyaçlarının başkalarından etkilenerek değil de kendi isteklerin doğrultusunda olduğundan emin olmalısın. Bu yüzdendir plastik cerraha gidenlerin eline Angelina Jolie fotoğrafı alıp ‘aynısından istiyorum’ diyenlerinin psikiyatriye yönlendirilmesi .

Amerika ve Avrupa’da son 2-3 yıldır body positivity movement başladı. Dilimize de beden olumlama hareketi olarak çevirebiliriz. Bireylerin bedenlerini ‘her haliyle’ onaylamasını ve kabul etmesini temel alan feminist bir harekettir.

Bahsettiğim markanın fotoğraflarını görmek için instagram sayfama göz atabilirsin.

Sevgiyle..

Psk. Dan. Gizem KOLÇAK

@pskdangizemkolcak

@gizemkolcak

Yazının devamı...

Sihrin Ta Kendisi Sevgi

O kadar çok ebeveyn görüşmesi yaptıktan sonra emin olduğum bir şey var, tüm anne babalar çocuklarının mutluluğu için çabalıyor. Eminim herkes çocuğu için önce sağlık, huzur, başarı, sevgi, aşk, kariyer, para ve benzeri mutluluk verecek, mutlu edeceğine inandığı şeyleri istiyor. Fakat mutluluğu yorumlama farkıyla!

Marshall B. Rosenberg’e kulak verelim; “.”

Mutlu olmak için ihtiyacın olan şeyleri düşün lütfen. Hatta bir liste bile yapabilirsin. Peki bir çocuğun mutlu olması için ihtiyacı olan şeyleri düşünürken lütfen bu sefer ( eğer kendi çocuğun için düşünüyorsan, ebeveynsen) gelecek kaygısını bir kenara koyarak düşün. Bir çocuğu ne mutlu eder? Hatta yakın çevrende bir çocuk varsa onunla da bir mutluluk listesi yapabilirsin. Fark edeceksin ki bir çocuğun bir yetişkine göre mutluluk ihtiyacı daha farklı.

‘Çocuklar biz ne hissedersek onu hissediyor, biz ne kadar sakladığımızı düşünsek de. Bu yüzden öncelikle bizim yaşamayı sevmemiz gerekiyor. Psikiyatr Prof. Dr. Bengi Semerci, “Çocuğun doğduğu zaman hatta anne karnında büyürken, sonrasını belirleyen en önemli şey istenildiği bir aileye doğmak, mutlu, huzurlu ve kendisini seven bir anne babaya sahip olmaktır. Çocuğun mutluluğu ve gelişimi sevgiye, dokunmaya bağlıdır” diyor. Peki, mutluluk nedir? Semerci’ye göre, “Mutluluk ve haz beyinde bir dizi bölgenin aktivitesiyle oluşur. Mutlu ve yaşamdan keyif alan bir anne baba, çocuğun mutluluğunun temelini oluşturur.”

Pozitif psikoloji alanındaki güncel araştırmalara dayanarak; iyimserliğin ve çocukların potansiyelini ortaya koymada sevginin gücünün çocuk eğitimi ve disiplini kadar önemli olduğunu söyleyebiliriz.

İşte burada da devreye empati giriyor. Çocuklarımızın empati alanını genişletmeli ve beslemeliyiz. Çocukların yakın çevresindeki insanlara aile üyeleri, arkadaşlar vb empati kurması çok da zor değildir zaten. Burada ebeveyn olarak ya da herhangi bir çocuğun hayatında rol model bir insan olarak yapılması gereken şey çemberin dışındakilerle empati kurmasını sağlamaktır. Nasıl yani? Çocukla özellikle ihtiyaç içindeki ve savunmasız kimselerin, sokak hayvanlarının duygularını anlama noktasında düşünmeye, hissetmeye ve konuşmaya teşvik etmelisiniz. Nasıl yardım edebileceği hakkında, ne hissediyor olabileceği hakkında sorular sorabilirsiniz.

Peki ya kendi duygu ve düşünceleri, kendi korkuları? Gözlem çok önemli. Düşün bakalım sence olaylara karamsar mı yaklaşıyor yoksa iyimser mi? Ya da kendinle ilgili bir keşfe çıkmak istersen hooop çocukluğa inelim. Sen çocukluğunda daha iyimser mi yoksa karamsar mıydın? Peki ya çocuğun da senin gibi mi? Gibi gibi bir sürü sorum var evet : ) çocuk bir zorlukla karşılaşabilir, ama önemli olan bu zorlukla karşılaştığında yaşadığı olayı anlamlandırmasına yardımcı olabilmektir. Bu sayede başarısızlığı dışsal şanssızlık vb faktörlere bağlamak yerine, çözümleri görebilir. Yeniden denemek isteyebilir, üzerine gidip yeniden dört kolla daha kolay sarılabilir. Ha bir de şu bir gerçek ki anne baba olarak, çocuk için ne yaparsanız yapın, ne eğitim fırsatları, içsel motivasyona ulaşamayan bir çocuk ileride maalesef daha çekinik olabiliyor. Ailelerden sıkça duyuyorum benzeri yakınmaları. Küçük yaştan emek sarf etmeyi aşılamak gerekirken özellikle anneler maalesef ki çocukları yerine emek veriyor. Yapmayın. Şans verin. Yapamasın tekrar denesin.

Kendini, yaşamı, doğayı, insanı, hayvanı, çiçeği seven anne babalar daha mutlu çocuklar yetiştiriyor. Çünkü temelinde sevginin sağaltıcı gücü var. Düşünsene pek çoğumuz zaman zaman ‘kendim olamıyorum’ diye yakınırken tam anlamıyla kendisi olarak sevilen bir ortamda değer ve sevgi bulmak nasıl güzel bir kazanım. Önce kendi annem ve babama, sonra tüm anne babalara kocaman sevgilerimi gönderiyorum.

Ha bir de. Sihirli değnekler masallarda bulunuyor demiştim ama sihrin ta kendisi sevgi.

Sevgiyle..

Psk. Dan. Gizem KOLÇAK

@pskdangizemkolcak

@gizemkolcak

Yazının devamı...

İyi Olma Sendromu

Aslında düne kadar keyfim fazlasıyla yerindeydi. İki haftadır yoga pratiğimi aksatmadım, beslenme düzenimde istediğim değişiklikleri yerine getirdim, daha çok sıvı, daha az karbonhidrat tükettim, kendimi mutlu eden her şeyi muazzam bir rutin ile sürdürmeye devam ediyordum ki dün olanlar oldu. Ve baştan sona geçtiğimiz o iki haftanın acısını çıkarırcasına sabahtan gece yarısına kadar tükettiğim her şey sağlıksızdı, evet gece yarısına kadar bir şeyler yemeye devam ettim ve yetmezmiş gibi tüm gün yayılıp dizi seyrettim. Ve inan bana dünyam başıma yıkılmadı. Fakat tahmin ediyorum ki sağlıklı yaşamı takıntı haline getirmiş birileri senin de çevrende var hatta belki sen de sağlıklı yaşamı takıntı haline getirmiş olabilirsin, hatta zaman zaman ben bile. Eğer öyleyse ‘The Wellness Syndrom’ İyi Olma Sendromu, Türkçe’ye çevrilmiş hali ile Sağlık Hastalığı/Güncel Bir Sendrom Carl Cederström ve Andre Spicer’ın kitabı ilgini çekebilir.

Son dönemde herkes spor yapar, iyi beslenir, beslenme desteği alır, psikolojik yardım alır, harika sosyal medya hesaplarından ne kadar mutlu olduğunu ve mutlu bir hayat için ipuçlarını ve deneyimlerini paylaşır oldu. Aslında bu kişisel gelişimin bir parçası olarak olumlu nitelendirilebilir. Bunun bir ileri ve tehlikeli düzeyi de pek çok kişinin yetkin olmadıkları alanlarla ilgili uzmanlarmışçasına sanal ortamın avantajlarını kullanarak insanları bilinçsizce yönlendirebilmesi. Buradan birkaç haftalık kurslarla psikoloji, beslenme ve egzersiz önerilerini havalarda uçuşturan isimleri alanlarının uzmanı lisans ve lisansüstü öğrenimini sürdüren meslek profesyonelleri adına esefle kınadığımı da belirtmek isterim. Bu neden tehlikeli çünkü sağlık sadece profesyonellerince, kişiye özel bir şekilde çalışılması gereken her bir alt dalı bilim ışığında çalışılması gereken bir alan.

Son dönemde yapılan çalışmalar gösteriyor ki ‘iyi olma sendromu’ sosyal medyanın da etkisiyle insanlar üzerinde etkili. Spor yapılmadığında, kalorisi yüksek gıda tüketiminde, küçük bedene sığılamadığında, özellikle ergenlik döneminde takip ettiği influencer gibi görünmediğinde, diğerleri kadar mutlu olamadığını hissettiğinde yaşanan suçluluk duygusu olarak tanımlayabiliriz iyi olma sendromu belirtilerini.

Sanırım insanın anlam arayışı ve hayatı daha iyi yaşama çabası insanlık boyunca sürecek. Daha iyi yaşayabilmek için ne yapmalıyım? Ne yaparsam daha iyi bir insan olurum? Ne yersem daha sağlıklı olurum? Hangi spor benim için en iyisi? Bugün aşırıya kaçtım yarın nasıl dengelemeliyim? Bu hafta spor yapamadım önümüzdeki hafta rutinim ne olmalı? Nasıl daha iyi bir ebeveyn olurum? Logoterapi (anlamterapi) kurucusu Avusturyalı Psikiyatr Viktor Frankl ‘İnsanın Anlam Arayışı’ kitabında diyor ki ‘Hayatın anlamının ne olduğunun cevabını sadece kendiniz için siz verebilirsiniz, hayatınızın herhangi bir anında anlamı keşfeder ve onu hayatınızın dokusuna dahil etmenin sorumluluğunu alırsınız.’

Benim de psikoloji, beslenme ve spor konularında deneyim ve tecrübelerine güvenerek takip ettiğim pek çok hesap var sosyal medyada. Başka birilerinin öyküsü kendi kişisel gelişimim için çok kıymetli dersler içerebilir, ilham olabilir, besleyebilir. Fakat benim hassasiyetim ve ilk dikkat ettiğim şey kişilerin konunun profesyoneli olması veya profesyonel desteği ile ilerlenen bir süreç olması. Umarım sen de bunu dikkate alıyorsundur.

Sanırım hayatı daha dengeli yaşayarak daha mutlu olabiliriz. En azından bugün için böyle düşünüyorum. Yıllar içinde yapılan çalışmalar ve bilim ışığında, tecrübe ve deneyimlerim düşüncelerimi nasıl etkiler bilmiyorum ama bu zamana kadar biriktirdiklerimden çıkardığım bu. Kendi hayatımın anlam arayışı içerisinde bir dengeye ihtiyacım olduğunu fark etmiş olmam iyi bir kazanım bence. Peki denge? Mevlana

Bence hayatı dengeli yaşamak insan olduğunu unutmamakla başlıyor. Kendini sevmekle, anda olmakla, kabulle, hatalarla, başarılarla, pes edişlerle, planlarla, sürprizlerle… sanırım birazcık psikolojik esnekliği arttırmak lazım.

Bir alıntıyla bitireyim:

Nicholas Seare

Sevgiyle..

Psk. Dan. Gizem KOLÇAK

@pskdangizemkolcak

@gizemkolcak

Yazının devamı...

Nasıl Oluyor Da Öpünce Geçiyor

Hem çok kolay hem de kolay değil, bir çocuğun hayatında bir anlam bulmak. Sevilmek demeyi de tercih edebilirdim ama çocuklar çok severler zaten. Değer vermek demeyi de tercih edebilirdim ama çocuklar sevdiklerine çok değer verirler zaten. Tam anlamıyla anlam bulmaktan bahsediyorum. Anlamak, oyun oynatmak değil onunla gerçekten oynamak, güldürmek değil onunla gerçekten gülmek, hayallerini dinlemek değil onunla hayallerini gerçekten hayal etmek, sevmek, şefkatle yaklaşmak, eşlik etmek, rehberlik etmek, kendinden vermek, ondan öğrenmek… Bir çocuktan öğrenebileceğimiz o kadar çok şey var ki. Ben onlarla zaman geçirmeye doyamayanlardanım. Ben onlarla zaman geçirirken çayı kahvesi soğudu diye oyunu kesenlerden değil; çayı kahveyi unutanlardanım. Sen de dene, sen de unut çünkü çocuklar bence anda yaşıyorlar ve işte bu yüzden şefkatle yaklaşıyorlar. Anda kal, çocuk kal.

Aile dinamiğine bayıldığım ve uzun zamandır özellikle son bir yıllarına yakinen eşlik ettiğim bir aile var. Oturup sohbet etmesi de bir çatışmayı çözmesi de besleyici. Evet tamamen kendi mesleki doyumumdan bahsediyorum diye düşünüyordum ki aslında bütün olumlu veya olumsuz yaşadıklarının onlara bir değer kattığını ve aslında kendilerini de beslediğini ifade ettiler. Üstelik elimizdeki bir adet ergen de böyle düşünüyor ki bu pek nadiren karşımıza çıkar. Peki bu farkındalık, şefkat ve kabul bu muazzam üçlü nasıl bir araya gelmişti? Bilmiyorum. Ama gelmişti. Son sohbetimizde anne dedi ki ‘Ona öğretebileceğim en önemli şey kendini sevmesi’ ve ekledi ‘kimseye değil kendine bağlansın, kendi duygularına, hayallerine ve tutkularına..’

diyor Uzman Psikolog Zeynep Selvili Çarmıklı.

Umarım şahit olmuşsundur, parkta düşen bir çocuk kendi kendine ‘Geçti geçti’ deyip acıyan yerini öpebilir. Bunu gören anne ‘Öpeyim de geçsin’ der ve bil bakalım ne olur? Geçer, gerçekten geçer. Çünkü şefkatle tedavi edilmiştir.

Teksas Üniversitesi Öz Şefkat Araştırma Laboratuarı’nı yöneten Prof Kristin Neff şefkati şöyle tanımlıyor: ‘‘Zorluk yaşayan bir insana karşı şefkat duyduğunuz zaman içinizde bir sıcaklık, özen gösterme isteği ve bir şekilde yardımcı olma dürtüsü ortaya çıkar. Şefkat duymak aynı zamanda başarısız olmuş ya da hata yapmış insanları sert bir şekilde yargılayıp eleştirmek yerine onlara anlayış ve sevecenlik sunduğunuz anlamına gelir. Şefkat acı çekmenin, başarısız olmanın ve kusurlu olmanın herkesin yaşadığı ortak, evrensel insanlık deneyimi olduğunu kabul etmek demektir.’’

Öz şefkat ve bilinçli farkındalık araştırma ve okumalarıma başladığımdan bu yana hep bunu çocuklara nasıl öğretebiliriz gibi pek çok sorum vardı ama şimdi düşünüyorum da sanırım önce biz yetişkinler çocuklardan öğrenmeliyiz. O kadar, bizim kendi adımıza düşlediğimiz gibi şefkatle ve anda yaşıyorlar ki..

Sevgiyle..

Psk. Dan. Gizem KOLÇAK

@pskdangizemkolcak

@gizemkolcak

Yazının devamı...

En Sevdiğim Roman

Son iki haftadır sadece meditasyon ve yoga üzerine okumalar yapıyorum. Meditasyon ve yoganın zihin üzerindeki etkilerini gözlemleyen araştırmalar, uzak doğu felsefesi, yoganın fizyolojisi, çocuklar ve yetişkinler için meditasyon vb. her şeyi. Yeni bir yoga grubuna katıldım ve bu pazar ilk defa bu grupla bir araya geleceğim için heyecanlıyım. Aslında şöyle bir durup düşündüğümde; bütün lisans ve yüksek lisans süresince yaptığım okumalar, danışanlarımın hikayeleri, katıldığım grup çalışmaları, incelediğim vaka analizleri bir yana psikolojik danışman olan ben değil de en çok sadece Gizem olan kendi deneyimlerim beni fazlasıyla heyecanlandırıyor. Kendi çocukluğum, ergenliğim, genç yetişkinliğim, ha bir de iyi ki günlük yazmışım… tüm bu gelişim basamaklarınca insanın kendi serüveni, iniş çıkışları, başlangıçları bitişleri, başarıları başarısızlıkları, duygu ve düşünceleri, zihin yapısı, kendi meditasyon süreci çok heyecan verici.

Dün canım anneciğime en sevdiği romanı sordum; açıkçası en sevdiği romanın ne olduğunu bilmediğim için önce kızdım kendime ama aldığım cevap beni hem mutluluktan havalara uçurdu hem de yine şu durup düşündüğüm anlardan birini yaşattı bana çünkü dedi. Ah burada kocaman kırmızı bir kalp hayal edin benim için : )

Eğer hayatın gerçek bir roman olsaydı, romanın türü ne olursa olsun ve sen de tabi ki bu romanın ana kahramanı, bu kahramanla ilgili ne düşünürdün? Kahramanımızın belirgin kişilik özellikleri ne olurdu? Duygusal mı olurdu acaba ya da duygularıyla savaşan bir savaşçı mı? Sahi ya insan duygularıyla savaşmalı mı? Maalesef bazılarımız kabulden uzak bir şekilde duygularıyla savaşma halinde; hırpalayan, acıtan, inciten, üşüten bir halde.

Duygularına karşı verdiğin mücadelenin farkında mısın?

Duyguları ‘iyi’ ve ‘kötü’ duygular olarak ikiye ayıralım. Hadi iyi duygulardan sevgiyi düşünelim; sevdiğin birini, belki sokağındaki kediyi, en sevdiğin çiçeğin kokusunu, hediye gelen kurabiyeleri, sevdiğin birine sarıldığındaki sıcaklığı, sevdiğin bir hobiyi… Hadi kötü duygulardan utancı düşünelim; kendini kocaman bir kalabalığın önünde utanç bir durum yaşamış olarak hayal et, ne hissedersin? En az utanç duygusu kadar yoğun bir şekilde de bu duyguyu defetme isteği de hisseder, çabalarsın. Herkes kötü duygulardan kurtulmaya çalışır. Ancak bazen hiç beklenmedik bir şey olur ve sen o kötü duygudan ne kadar çok kaçmaya çalışırsan çalış sanki daha çok hissedersin. İşte bahsettiğim duygularla verilen savaş tam da bu. Mesela sen bu yazıyı okurken birileri bir yerlerde çok gülünç bir duruma düştüğü için ağlıyor olabilir, birisi sınav kaygısından dolayı bir hata yapıp kaydırma yapmış olabilir, birileri zorbalığa maruz kalıp hakarete uğramış olabilir, birileri kendisinin kusurlu olduğunu düşünüyor olabilir, birisi hayatından nefret ediyor olabilir. Olamaz mı? Olabilir.

Pema Chödrön

İşte burada imdadımıza koşan kabul ve öz şefkat. Duygularla savaşarak onları yok etmeyi görev edinmek yerine her açıdan ele almak, kabullenerek duygularımızı anlamak, sahiplenmek, gerçekten yaşamak ve yine yeniden devam edebilmek.

Daha önce meditasyonu denedin mi bilmiyorum ama ilk birkaç sefer zordur. Yani düşünmemek için nefesine odaklanmak, bir mantra kullanmak yani bir tümceyi tekrar etmek, imge kullanmak aslında karmaşık ve zor görünür, öyledir de. Ama eğer bir rehberin varsa yani birisi meditasyonunda sana eşlik ediyorsa ya da bu bir dijital platform dahi olsa şu cümleyi duyduğundan eminim ‘Zihninden geçen düşünceleri engelleme, bir bulut gibi geçip gitmelerine izin ver’ sihirli bir cümle bu. Evet, bir bulut gibi geçip gitmelerine izin ver. Meditasyon işte bunu öğretiyor; kabulü, izin vermeyi, şefkatle yaklaşabilmeyi. Deneyimledikçe zihin yapının nasıl değiştiğini görmek muazzam bir his. Şimdi sıra yogada.

Şimdi karar ver. Bu romanın baş kahramanı sensin, olay örgüsü senin etrafında şekilleniyor, zihnin ise bu romanın yazarı. Evet acılar da hayata dahil. Peki sen neresinden hayatın?

En sevdiğim romancıdır Dostoyevski, bir başkadır, bir başka anlatır insanı, kişiliği, hayatı ve der ki

*Meditsyon ve yoga ile ilgili paylaşımlarım için instagramdan beni takip edebilir, kendi hikayeni de benimle yaplaşabilirsin.

Sevgiyle..

Psk. Dan. Gizem KOLÇAK

@pskdangizemkolcak

@gizemkolcak

Yazının devamı...

© Copyright 2019

Milliyet Gazetecilik ve Matbaacılık A.Ş.