SKORER
PEMBENAR
CADDE
YAZARLAR

Siyasi belirsizlik ve kriz dönemlerinin insanlar üzerindeki etkileri

.

Milliyet Haber

SİYASİ BELİRSİZLİK VE KRİZ DÖNEMLERİNİN İNSANLAR ÜZERİNDEKİ ETKİLERİ VE ÇALIŞANLARIN MOTİVASYONUNU ARTTIRMANIN YOLLARI

Toplumsal ve sosyal olaylara eskiden en duyarsız olanlarımız dahi, içinde bulunduğumuz dönemde tüm bu yaşananın boyutları karşısında umutsuzluk yaşıyor. İnsan beyni, negatif olaylara pozitif olaylardan daha fazla odaklanmaya programlanmıştır, bu gerçeği de gözettiğimizde, her birimiz en alt düzeyde yaşama kaygısı güder hale geldik, yani hayatta kalma seviyesinde günlerimizi geçiriyoruz. Beynin doğal yapısı negatife daha fazla duyarlıdır ki insan minimum düzeyde bir stresle uyarılabilsin ve tehlikelere karşı tetikte durabilsin. Beyindeki 1 negatif olayı yeniden programlayabilmek için, 5 pozitif deneyime ihtiyaç var ki, her gün yaşadığımız coğrafyada tanıklık ettiğimiz olaylar psikolojik yaralar açmaya çoktan yeter de artar bile. Gözlerimizin önünde gerçekleşen durumun derinliği, sürekli olarak yaşamsal ve varoluşsal kaygıyı tetikler nitelikte. Bu nedenle, travmanın neredeyse normalleştiği ve hatta normalleştirildiği bir ülke olduk diyebiliriz.

İnsanı, her sabah yeni bir güne hazırlayan şey umuttur. Tanıklık ettiğimiz olaylar, insanlarımızın, ülkenin geleceğiyle ilgili karamsarlığını sürekli tetikte tutarak besliyor. Öyle ki zihne bir an nefes aldırtmayacak şekilde bir karamsarlığa ve negatifliğe doğru psikolojik dürtülme durumu var. Bu nedenledir ki depresyon vakalarında artış, panik atak ve anksiyete bozukluklarında yükselmeler, psikosomatik hastalıklarda artışları daha fazla görebiliriz.

Kısacası ve maalesef, depresyon ile travmanın ülkecek toplumsallaştığı bir dönemden geçiyoruz.

Çalışanlar da bu psikolojinin içinde, hatta tam göbeğinde. İnsan, psikoloji olarak, etki alanını hissetmek ve deneyimlemek ister. Pek çok çalışan bir anlamsızlık boşluğuna düşmüş durumda. Bir kısmımız ise olan bitenden ötürü halen şaşkın… Kimimiz öfkeli kimimiz isyankar. Bu ortamda “çalışsam ne olur?”, “ne için?” “ne işe yarıyor ki” gibi sorgulamalar başladı, bu da “boşuna çalışıyorum, yarının ne olacağı belli değil” hissiyatına götürüyor zira gelecekle ilgili olumlu tablo beslemek çoğu çalışan için bu iklimde zorlaşmış durumda. “Yarının ne olacağı belli değil” psikolojisi gereğinden fazla sürdüğünde, insanlarda atalet ve rehavet yaratıyor. Bir sonraki adım da tam kabul ve maalesef kayıtsızlık oluyor.

Sosyal medya, insanlar için hem adı üzerinde iletişim ve haber kaynağı mecrası; hem de kendini ifade etme arenası. Gündem o kadar hareketli ki, insanları bu gündemden koparmak çok kolay olamıyor. Pek çok insan, konvansiyonel medyadan alamadığı haberi sosyal medyadan almak istiyor. Ayrıca, insanlar, sesli ifade edemediği duygu ve düşüncelerini sosyal medyada, normalde edeceğinden daha cesur ve vurgulu ifade ederek rahatlamak istiyor. Ülkemizde sosyal medya, psikolojik katarsis (duygusal boşalım ve rahatlama) aracı haline gelmiş durumda.

Sosyal medyanın, üzerimizde, hem pozitif hem negatif etkisi var:

- Pozitif etkisi, orada da ifade edemez isek kendimizi, duygu ve düşüncelerimizi iyice bastırıyor olacağız ki bu hiç de sağlıklı bir durum değil; zira patlama yapar.

- Negatif etkisi ise, yalan yanlış çok haber dönüyor ve gerçekle yalanı ayırt etmek zorlaşıyor. Sosyal medyanın gaza getirici özelliği malum, bu konuda dikkatli olmak ve sağ duyuyu elden bırakmamak lazım.

Beyinlerimize bir miktar nefes aldırmak ve beynimize iyi gelen kimyasalları çağırmak adına sosyal medyayla ilgili iki şey yapabiliriz:
- Haftanın belli günleri sosyal medya izni verin kendinize. Yapamıyorsanız, en azından bir yarım gün bunu deneyin.

-Zihinlerimizin iyimserliğe ihtiyacı var, barışçıl, insanların ve dünyanın iyi özelliklerini de hatırlatan pozitif paylaşımlara da sayfalarınızda yer verin ki, beynimiz biraz mola alıp gevşeyebilsin.

Türkiye, son yıllarda, nezaket ve hoşgörü değerlerini kaybetti. Birbirine şefkat beslemeyen bir kültür yaratıldı, bu kültürü, etki alanımıza odaklanarak, bulunduğumuz kurumlarda tersine çevirme zamanı geldi.

Aslında yapılacak şeyler çok basit. İnsan olmanın en sade ve basit öğelerini hayata geçirmek için bilinçli bir şekilde, çalıştığımız ve yönettiğimiz kurumlarda, harekat başlatmalıyız. Ülkemizde, insanların en çok “hayata ve birbirine güvenmeye” ihtiyacı var. Çalışanlarımıza bu güveni vermekle işe koyulabiliriz. İşin ve projelerin devam etmesi lazım ki insanlar hayatin normal rutininde güven bulup, kendilerini emniyette hissedebilsinler. Beyin “biz” duygusunu yitirmeye başladığında panikler ve kaygı zihnimizin karar vermekle, muhakemeyle, analizle ilgili bölümlerini kaplar; o zaman düzgün düşünemeyiz. Amiyane tabirle “aptala” bağlarız. O nedenle bu dönemde “biz” duygusunun altını çizen aktivitelere ihtiyaç var. Birlikte sanat yapmak, fasilite ederek hikayecilikle insanların kendilerini ifade etmelerine izin vermek, yemek yapmak, spor yapmak, toplu rahatlatıcı meditasyonlar, eğitimler organize etmek “biz” duygusunun altını çizerken, insanları rahatlatacak ve zihinleri “pozitif” duygulara geri çekecektir. Ayrıca, iç iletişimde de bazı müdaheleler işe yarayacaktır. Örneğin, toplantılarda ve sunumlarda sadece riskleri değili yapıcı ve olumlu gelişmeler ile fırsatları da vurgulamak zamanı; başarıları takdir etmek zamanı. Güne “günaydın” ile başlamak ve birbirimize daha sık ve fazla “teşekkür” etme zamanı. Amerika’da Wharton Üniversitesi’nde yapılan bir araştırmada, düzenli olarak yöneticisine teşekkür edenlerin oranı yüzde 7 iken, çalışma arkadaşına teşekkür edenlerin oranı sadece yüzde 10 aynı araştırmada, araştırmaya katılan herkes, en çok ne isterseniz sorusuna takdir edilmek isterim ve yaptığım iş için teşekkür edilsin isterim diyorlar. Bu kadar basit aslında, birbirimize teşekkür etmek bile “biz” duygusunu canlandırmaya destek oluyor.

Şirketler eskiden “community” (değerlerde birleşen topluluk) duygusuyla yönetiliyordi. Belki de hepimizin sahip olduğumuz ve maalesef yitirdiğimiz erdemleri geri çağırma zamanı. Her topluluğun bir şefi vardır ve şefler üyelerine sahip çıkarlar. Yöneticilerin şimdi liderlik becerilerini gösterme zamanı. Kim şef, kim değil ayrışacak. En tepedeki kişinin dahi (evet CEO seviyesinden bahsediyorum) çalışanları için özel zaman yaratması gerekiyor, bu dönemde en çok iletişmeye ihtiyacımız var. Çalışanlarınıza düzenli e-maillar yazın, olumlu gelişmeleri sürekli ve ısrarla vurgulayın, ülkenin zor günlerden geçtiğini, ancak onların yanında olduğunuzu vurgulayın, toplantılar yapın.

İnsanların yapıcı bir ortamda, profesyonel bir biçimde fasilite edilerek, duygularını ifade etmelerine izin veren ortamlar oluşturmak bilinç altlarımızda biriken basıncın emniyetli bir biçimde dışa salınımını kolaylaştırır, bu da hem rahatlatır, hem de aidiyet duygusu yaratır.

Wharton’dan bir profesörün yaptığı çalışmalar, üç tip yöneticiden bahsediyor: Alıcı, Hesapçı ve Verici. Profesörün çalışmaları, en sevilen ve aidiyeti besleyen yönetici tipinin “Verici Yönetici” olduğunu ortaya çıkartıyor. Bu profildeki yöneticiler, çalışanlarına zaman ayırmaya, insanların gelişime, kendisine sorulan her soruya cevap vermeye özellikle özen gösteriyor. Bu dönem, insana yatırım yapma ve Humanist Liderliği öne çıkarma zamanı.

Yazarın Diğer Yazıları

  1. İş hayatında akışı yakalamak
  2. İş yerindeki narsisistler
  3. Çalışan emekliler sendromu
  4. Başarısızlık döngüsüne sahip insanlar, döngüyü neden kıramaz?
  5. İyilik ve kötülük doğuştan mıdır ?
  6. Yeni çağın tiki: ekranlar!
  7. Doğru ebeveynlik, gelecek için yapılabilecek en değerli yatırım
  8. Siyasi belirsizlik ve kriz dönemlerinin insanlar üzerindeki etkileri

© Copyright 2019

Milliyet Gazetecilik ve Matbaacılık A.Ş.