MODA
GÜZELLİK
AİLE
SAĞLIK

Çocuklarda Öksürük İçin 10 Pratik Çözüm

Çocuğu olup da öksürükten şikayet etmeyen var mı acaba? Özellikle sonbaharda, havanın bir gün sıcak, bir gün soğuk olması nedeniyle ne giyeceğimizi şaşırıyoruz. Okulların da açılmasıyla beraber virüsler kol geziyor. Kısacası hastalıklara davet çıkaran bir sezon bu. Bu hastalıklar genellikle “öldürmez ama süründürür” dedikleri cinsten. Burun akıntısı, hapşırık, bazen ateş, ama ille de öksürük…

Bu yazımda öksürük denince akla ilk gelen çözüm olan öksürük şuruplarını değerlendireceğim, hangi tür öksürüklerde mutlaka acile ve doktora gidilmesi gerektiğini belirteceğim ve oğlum Can için kullandığım pratik öksürük çözümlerini de paylaşacağım.

Öksürük Şurubu Kullanalım mı?

Çocuğumuz öksürdüğünde klasik olarak ilk akla gelen öksürük şurubu vermek. Bununla beraber, son yıllarda yapılan bilimsel araştırmalar özellikle küçük çocuklar için öksürük şurubunun sandığımız kadar işe yarayan bir ilaç olmadığını, örneğin soğuk algınlığı ile beraber gelen öksürük tablosunda iyileşme anlamında herhangi bir faydası olmadığını ortaya çıkardı.

Amerikan FDA (Federal İlaç İdaresi) 2008’de dekonjestan veya antihistamin içeren öksürük şuruplarının, oluşabilecek ciddi ve hayati yan etkiler nedeniyle 2 yaş altına kesinlikle verilmemesi gerektiğini söyledi. FDA öksürük şurupları şişesinin üzerine “4 yaş altına verilmesinin tavsiye edilmediğinin” yazılmasını istedi. Yine 2008’de Amerikan Tüketici Sağlık Ürünleri Derneği “öksürük şuruplarının 4 yaş altına verilmesinin tavsiye edilmediğini” duyurdu.

Öksürük şurubunun çocuklar için uygun olmamasının birden fazla sebebi var.

Yetersiz test: Öksürük şurupları, çocuklar için özelleştirilmiş formul dahi olsa, piyasaya çıkmadan önce genellikle yetişkinler üzerinde test ediliyor. Bu da çocuklarda tam olarak nasıl bir etki yaratacağının anlaşılamamasına yol açıyor.

Dozaja uyulmaması: Öksürük şuruplarına çok kolay ulaşılabiliyor. Öksürük durumunda ebeveynlerin genelde ilk sarıldığı ilaç olduğu için, özellikle uzun süren öksürük vakalarında doktorun verdiği miktardan fazla kullanılması, gün içinde alınması gerekenden daha sık kullanılması, benzer maddelere sahip başka ilaçlarla birlikte kullanılarak etkisinin artması söz konusu olabiliyor.

Yanlış ilaç: Kimi zaman da yetişkinler için yapılan öksürük şuruplarının çocuklara verilmesi sonucu zehirlenmeler ve hatta ölümler görülebiliyor.

İzinsiz kullanım: Öksürük şuruplarını ebeveynlerinin gözetiminde olmadan kullanan çocuklar sanıldığı kadar az değil. Kimi öksürük şurupları içindeki maddelerin uyuşturucu niteliği olması nedeniyle maalesef bilinçsiz çocuklar tarafından istismar edilebiliyor. Bu da zehirlenme vakalarının artmasına yol açıyor.

Öksürükte Ne Zaman Acile ve Doktora Gideceğiz?

Öksürüğe neden olan en yaygın rahatsızlıklardan biri olan viral soğuk algınlığı normal koşullarda 10-14 gün süren ve iyi dinlenme, burun yolunu açık tutmak, bol sıvı alımı gibi basit önlemlerle bu sürecin sonunda kendi seyrini tamamlayıp geçen bir hastalık. Bununla beraber öksürüğe eşlik eden ciddi rahatsızlıklar da var.

Çocuğumuz aşağıdaki çok ciddi belirtilerden birini ya da birkaçını gösteriyorsa, ilk yapmamız gereken internette şifa aramayı bırakıp, bir an önce acilin yolunu tutmak…

Öksürükle beraber görülen ve acile gidilmesi gereken çok ciddi belirtiler

- Çocuğumuz 1 aydan küçükse

- Burnu tıkalı olmadığı halde solunum güçlüğü çekiyorsa

- Öksürükten kriz geçirip bayıldıysa

- Öksürürken dudakları, ağzı ve el parmaklarının rengi maviye dönüyorsa

- Öksürürken ağızdan kan geliyorsa

- Normal zamandan daha az aktif ve hareketliyse

Çocuğumuzda aşağıdaki ciddi belirtilerden biri ya da birkaçı varsa, bir an evvel bir çocuk doktorundan randevu almalıyız…

Öksürükle beraber görülen ve doktora gidilmesi gereken ciddi belirtiler

- Koyu, yeşil ya da sarı balgam varsa

- Nefes alırken ve öksürürken ciğerden gelen bir ötme varsa

- 38 dereceden yüksek ateşi varsa

Nefes darlığı çekiyor, iyi nefes alamamaktan şikayet ediyorsa

Öksürük İçin Ne İyi Gelir?

Çocuğunuzun öksürüğü viral soğuk algınlığından kaynaklanıyorsa, aşağıdaki çözümleri uygulayabilirsiniz.

1- Bol Su İçirin

Öksürüğün en iyi ilacı bol sıvı alımıdır. Boğazın nemli kalması öksürük ataklarını bir nebzeye kadar azaltır. Öksüren çocuğun özellikle kendine ait, kolay ulaşabileceği yerde bir şişe suyunun bulunması ve su içmesinin sık sık hatırlatılması gerekebilir. Geceleri de yatağının başucuna su şişesini koymayı unutmayın.

2- Bal ya da Ballı Bitki Çayı Yapın

Bal, öksürüğü azalttığı eskiden beri bilinen bir halk reçetesidir. Çocuğunuz direkt yutabiliyorsa ve 1 yaşından büyükse,1 çay kaşığı bal verin. Kimileri bala toz şeklindeki zencefil de eklemekte ve macun şeklindeki bu karışımı vermektedir. Balı direkt yutmak zor oluyorsa ılık suya ya da bitki çayına 2 kaşık bal karıştırarak verin. Bu çayın içine birkaç damla limon suyu da eklenebilir. 1 yaşından küçük çocuklara bal verilmesi ölümcül alerji riski nedeniyle uygun değildir.

3- Yastıkları Yükseltin

Öksürükler genelde gece saatlerinde uyku pozisyonu için yatağa yatıldığına artar. Bunun nedeni öksürüğe neden olan mukusun, düz zeminde geniz arkasına kolaylıkla akmasıdır. Çocuğunuz geceleri çok öksürüyorsa yüksek bir ya da iki yastık kullanarak başının gövdesinden yukarıda olması gibi çok basit bir yöntemle öksürüğün azalmasına yardımcı olun.

4- Ortamı Nemlendirin

Soğuk buhar veren bir nemlendirme cihazı kullanarak ya da kaloriferin üzerine bir tas su koyup buharlaşmasını sağlayarak odanın havasını nemlendirin. Ilık duş almak, bir tencerede su kaynatıp içine birkaç damla okaliptus yağı eklemek, çocuğun kafasına bir havlu örterek sıcak buharı 5 dakika kadar solumasını sağlamak da faydalı olabilir. Genel olarak öksürük olan durumlarda odanın ısısı çok sıcak olmamalıdır. Sıcak çocuğu bunaltarak öksürüğün artmasına yol açabilir. Çocuğu uygun şekilde giydirdiğimiz sürece özellikle gece saatlerinde pencereyi aralayarak serin ve temiz hava gelmesini sağlamak faydalı olabilir.

5- Burun Tıkanıklıklarını Açın

Öksürüğün bir nedeni de burunda biriken mukusun gırtlaktan geriye doğru akarak çocuğu öksürtmesidir. Deniz suyu veya evde hazırlayabileceğiniz serum fizyolojik ile çocuğunuzun burnunu yıkayarak mukusun temizlenmesini, burun pasajlarının nemli kalmasını ve çocuğun rahat nefes almasını sağlayın. Bebekler için burundaki mukusu emerek çekmeye yarayan burun aspiratörleri kullanılabilir.

6- Yatak Odasındaki Alerjenlere Dikkat

Öksürüğün bir nedeni de alerji olabilir. Bu durumda alerji yapması muhtemel olan yatak ve yastık kılıflarını sıklıkla ve herhangi bir parfüm içermeyen deterjanlarla yıkayın. Yumuşatıcı olarak sirke kullanabilirsiniz. Zira ticari yumuşatıcılar da yoğun kokularıyla alerji ataklarına yol açabilir. Gerekirse anti alerjik özelliği olan dolgu malzemesiyle doldurulmuş özel yastık/yorgan takımından alın. Tüylü hayvancıkları yataktan kaldırın. Odadaki halının alerji yapmayan özellikte olduğundan emin olun ya da gerekirse halıyı tamamen kaldırın.

7- Bol Bol Dinlendirin

Öksürük söz konusu olduğunda gözlerden kaçan yine çok basit bir öneri dinlencedir. Vücudumuz dinlenme konumundayken daha hızlı iyileşir. Gece uykusu buna güzel bir örnektir. Ancak gündüz dinlenceleri de unutulmamalı. Çocuğunuz çok öksürdüğünde koşmalı, fiziksel efor sarf etmeli aktivitelerden uzak durup, kitap okumak, masa başında resim gibi sanat aktiviteleri yapmak, boya kitabını boyamak, lego oynamak, puzzle yapmak gibi onu meşgul eden, eğlendiren ama fiziksel olarak yormayan aktivitelere yönelmesini sağlayın.

8- Bitkisel Pastil Kullanın

Öksürük durumunda çocuklar için formüle edilmiş doğal, bitkisel pastiller kullanın. Bu pastiller boğazı yumuşatarak, oluşan kuruma hissini giderebilir. Bununla beraber pastillerin yutma ve boğazına kaçma riskinden ötürü 6 yaş öncesinde verilmemesi gerekir. Ayrıca gün içinde kaç adet pastil yenildiğinin de takibini yaparak aşırıya kaçmamakta fayda var.

9- Tuzlu Suyla Gargara Yapın

Tuzlu boğazın arkasaında biriken mukusu ve böylece oluşan öksürük hissini azaltır. Bir su bardağı ılık suya yarım çay kaşığı tuz koyarak iyice eriyene kadar karıştırın. Suyun iyice soğumasını bekledikten sonra çocuğunuza bu suyla gargara yapmasını ve tükürmesini söyleyin. Bu işlem günde birkaç kere tekrar edilebilir. Ancak çocuğunuz gargarayı uygun şekilde yapabilecek ve tuzlu suyu yutmayacak kadar büyük olmalıdır.

10- Ayağa Vicks Sürün

Bilimsel olarak ispatlanmamış olsa da, gece uykusundan önce ayağın tabanına Vicks sürerek çorap giydirip yatmanın bazı öksürüklere iyi geldiği bilinmektedir. 2-5 yaş arasında Vicks sadece göğüse ve sırta sürülür. Vicks’in içerdiği kafur çok alındığında zehirli etki yaratabilen bir maddedir. Bu nedenle ağıza ya da burna sürülmemelidir. Akciğerlerde ani çökme yapabilir. Bronşiyal astımda da Vicks kullanılmamalıdır. Ayrıca 2 yaşından küçük çocuklara Vicks kesinlikle kullanılmamalıdır.

Sonuç

Gördüğünüz gibi “Çocuklarda Öksürük için 10 Pratik Çözüm” yazım, bir takım mucizevi çözümleri içermiyor. Ancak çocuğumuzun doktor tarafından teşhisi konulmuş ciddi bir rahatsızlığı olmadığı sürece, öksürük basit yöntemlerle ortadan kaldırılabilecek ya da etkisi azaltılabilecek bir rahatsızlık… Burada yanlış anlaşılma olmasın. Bütün gece boyunca öksürüp uyuyamayan bir çocuğun içinde bulunduğu durumu her anne gibi ben de tecrübe ettim. Ancak kimi zaman bir sıkıntıdan uzun zaman muzdarip olununca, insan gözünün önündeki seçenekleri göremiyor ve en basit çözümler bazen atlanıyor. Burada verdiğim basit ipuçlarını uygulayarak soğuk algınlığından kaynaklı öksürük konusunda bir iyileşme sağlayacağınıza inanıyorum.

Sevgiyle kalın,

Önemli notlar: Bu blogdaki yazılar bir anne olarak kişisel tecrübelerimden oluşmaktadır. Doktor veya tıbbi ehliyete sahip bir kişinin tavsiyesi niteliğinde değildir. Lütfen sağlık konularında karar vermeden önce araştırmalarınızı yapın, sağduyunuzu dinleyin ve doktorunuza danışın.

Kaynaklar

The Latest Update on Over-the-Counter Cough and Cold Product Use in Children, Leslie A. Briars, PharmD, J Pediatr Pharmacol Ther. 2009 Jul-Sep; 14(3): 127–13, https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pmc/articles/PMC3461939/

FDA – Use Caution When Giving Cough and Cold Products to Kids, https://www.fda.gov/Drugs/ResourcesForYou/SpecialFeatures/ucm263948.htm

Consumer Healthcare Products Association

Yazının devamı...

Cennetin Bir’İnci Günü

“Ne çok bakmışım o sarı saçlarına, yeşil gözlerine. Hem de öyle çok bakmıştım ki kilometrelerce uzakta bile olsam, orada olduğunu görebilecek kadar ezberlemişim. O bana hiç bakmadığından onun yüzünü incelemek benim için hep daha kolay olmuştu. Sarı, uzun kirpiklerinin altından bakan yemyeşil gözleri vardı Uğur’un. Kimi zaman elaya çalan eşsiz bir yeşil… Acaba yıllar sonra kızının kirpiklerinin de o kadar güzel ve uzun olacağı hiç aklına gelir miydi?”

Geleneksel kültürümüzün ta içinden kopup gelmiş, muhafazakar bir aile yapısıyla büyümüş, ürkek, kırılgan, özgüvensiz bir genç kız… Lise yıllarında dört sene boyunca hoşlandığı gence bir türlü açılamamış, sonradan gittiği dershanede tesadüfen aynı sınıfa düşmesine rağmen duygularını yine ifade edememiş, ardından biri İstanbul’da mühendislik, diğeri Ankara’da matematik bölümünü kazanınca yolları ayrılmış iki genç insan… Bir daha asla görüşemeyeceklerini düşünürken hayatın garip bir cilvesiyle tekrar iletişime geçiyorlar.

Süreyya Ülkü Güler’in “Cennetin Bir’İnci günü”, sade ve içten anlatımıyla daha ilk satırdan itibaren sarıp, sarmalıyor bizi. Süreyya’nın lisede tek taraflı olarak kıvılcımlanan yüreği, üniversite döneminde aralarındaki kilometrelerce mesafeye rağmen aşka dönüşürken biz de bir genç kızın kalp çarpıntılarını paylaşıyor, günümüzün hızlı tüketilen ilişkilerine inat, her yudumu sindirerek, saf bir aşkı adeta adım adım takip ediyoruz.

Süreyya’yı sosyal medya hesaplarından takip ediyor, onu, cesur, bilgilendirici, mücadeleci kişiliği ve bir özel çocuk annesi kimliğiyle tanıyorsanız, bu kitabın tamamen Down Sendromu odaklı bir kitap olacağını düşünmüş olabilirsiniz. Oysa Cennetin Bir’İnci Günü, ilk bölümlerinde beklentilerimize ters köşe yaptırarak, bizi lise çağlarındaki duygularımızla buluşturuyor, o ilk aşklarımızı dudağımızın ucunda bir gülümsemeyle anımsatarak, şaşırtıcı bir başlangıç yapıyor.

Kitabın devamında üniversite eğitimi devam ederken ailesiyle ilgili bir gelişmeden ötürü Süreyya’nın yaşamının nasıl değiştiğine tanık oluyoruz. Hayat ona kimi acı, kimi tatlı türlü sürprizler getirirken Süreyya büyüyor, o kırılgan liseli genç kız bedeninin içinden adeta bir kelebek gibi olgun, kendine güvenen, amaçları ve hayalleri peşinden yorulmadan koşan bir genç kadın çıkıveriyor. Bu süreçte dünyaya gelen yeğeni İrem ile sevgi dolu, ancak küçük kızın ciddi rahatsızlığının verdiği belirsizlikle gölgelenen ilişkisine tanık oluyoruz. Henüz evli bile olmadığı halde yeğenine olan derin sevgisi, ilgisiyle, ileride nasıl özenli bir anne olacağının ipuçlarını veriyor Süreyya.

Uğur ile ilişkisi devam ederken bir diğer sürpriz haber yaşamında beklenmedik, bir sayfa açıyor. Girdiği kamu personeli sınavı sonucu Türkiye’nin bir diğer ucuna, Hakkari’ye matematik öğretmeni olarak atanıyor. “Evrenin enerjisi müthiş. Bazen konuşurken ağzınızdan çıkan kelimelere çok dikkat etmek gerek.” diye anlatıyor bu durumu Süreyya. 2011 senesi olmasına rağmen siyasi açıdan hala karmaşık, günlük yaşamın patlama sesleriyle bölündüğü bir coğrafyada, oturduğu apartman şehir şebekesine bağlı olmadığı için taşıma suyla çamaşırlarını/bulaşıklarını yıkarken ve kar nedeniyle araba çıkmayan yokuş yolda düşe kalka okula ulaşmaya çalışırken Süreyya ile birlikte bizim de soğuktan ellerimiz/içimiz titriyor, düşünüyoruz. Ülkemizi, olumsuz koşullarda günlük yaşamına devam etmek durumunda olan doğulu insanımızı ve öğretmenlik mesleğinin her türlü zorluğuna baş kaldıran emeğini düşünüyoruz. Ancak şartlar ne olursa olsun umut veren, “Ekşili dolma sarıyorum kız, gelin hadi!” diyen dostluklar; bir çok çocuğun “matematik ışığı” olmanın gururu ve batıdaki birbirinden kopuk, şehirli yaşama tezat, hayatı güzelleştiren insanlığımız da var doğuda… Süreyya ile birlikte bunları bir kere daha hatırlıyoruz.

Süreyya Hakkari’deki ilk senesinde, yarıyıl tatilinde, süre kısıtından ötürü apar topar evleniyor ve eş durumundan ötürü tayinini istiyor. Nikahı, aile içinde yaşanan tartışmalardan dolayı beklediği gibi gerçekleşmese de, sonrasında ilk tercihi olan okula atanıyor ve memleketi olan Tekirdağ’da göreve başlıyor. Bu meyanda yeğeni İrem’in ilerleyen rahatsızlığına ve vefatına tanık oluyoruz. Hikayenin bu bölümünde sessizce ıslanan yanaklarımızı silip, kafamızı kitaba daha bir gömerek, minik İrem’i ve ailesini bağrımıza basıyoruz. Işıklar içinde uyusun…

Süreyya’nın eşi Uğur’la ilişkisini ve ardından öğretmenlik sürecini anlatan ve yeğeni İrem’in vefatıyla sonlanan ilk bölümünde Reşat Nuri Güntekin’in meşhur romanı Çalıkuşu’nu anımsatan bir hava var. Süreyya önce naif, ancak zaman içinde olgunlaşan, duygusal ama gerçekçi kişiliğiyle bir açıdan Feride’ye benziyor. Eşi Uğur’a duyduğu, uzun süre yüreğinde sakladığı, çeşitli engellerle karşılaşıp uzaktan da olsa canlı tuttuğu aşkı, birebir olmasa da Feride’nin gizli aşkı Kâmran‘ı hatırlatıyor. Kâmran Feride’ye Tekirdağ’daki teyzesinin bahçesinde, salıncakta sallanırken evlilik teklif etmişken, Süreyya ve Uğur’un Tekirdağ’da evlenmesi ne tatlı bir tesadüf değil mi? Süreyya’nın Hakkari’deki görevi, Feride’nin Bursa’nın küçük bir köyü olan Zeyniler’de zor koşullarda yaptığı öğretmenlikle benzeşmiyor mu? Aralarında neredeyse 100 senelik bir süre farkı olmasına rağmen bu iki genç kadının hayat öykülerinin paralelliği okuyanları mutlaka şaşırtacak ve düşündürecek.

Kitabın ikinci bölümü Uğur ve Süreyya’nın bebek istemesiyle başlıyor. Kaybettiği yeğeninin acısını yüreğinde duyumsayan Süreyya, bir kız çocuğunun özlemini çekiyor. Bir ay sonra müjdeli haber geliyor. İlk aylardaki bulantı dışında genel olarak sorunsuz geçen bir hamilelik tablosu var. 12. haftada yapılan ikili testin sonucu biraz şüpheli olsa da doktorun telkiniyle herşeyin yolunda olduğunu düşünüyorlar.

Beklenen doğum tarihine dört gün kala, 38 haftalık hamileyken yapılan doktor kontrolünde bebeği sezaryenle almaya karar veriyor doktor. Süreyya o anı şu şekilde anlatıyor:

”Derken güçlü bir ağlama sesi duyuldu. Dünyaya o değil de ben yeniden gelmiştim sanki. Yeşil ameliyathane çarşafları içinde sardıkları pembe kızım benim… Saçları ıslak, simsiyah. Sağlık kontrolü için yukarıya önce kızımı çıkardılar. Benimse daha yarım saat orada titreyerek işlemlerin bitmesini beklemem gerekiyordu…

…Beni odaya götürdükleri sırada bir hemşire gelip —Doktor bey, babasını çağırıyor— dedi. O cümlede ne vardı bilmiyorum. Olağan ve basit bir cümle olmasına rağmen nedense içime bir ateş düşmüştü. (Uğur) —Sakin ol, ne olacak, bebeği vereceklerdir— diyerek gitti.

Hemşireler beni zar zor yatağa yatırdıktan hemen sonra da içeriye önden Uğur, arkadan da bir doktor girdi. Uğur’un bakışları donuk, gözleri dolu doluydu. Yanıma gelip sıkıca elimi tuttu…

… Uğur daha bana cevap veremeden doktor konuşmaya başladı: Bebeğin Down Sendromlu olduğunu biliyor muydunuz?”

Bu çarpıcı satırlarla beraber başlayan ikinci yarıda, kitabın yazılmasına ilham veren minik İnci’nin hikayesine, bir başka deyişle “Bir Down Hikayesi”ne tanık oluyoruz. Kendi tabiriyle ilk anda dipsiz bir kuyuya düşen annenin, o kuyudan gücünü toplayarak nasıl çıktığını; zaten eksik ve aksak eğitim sistemimizde İnci’nin gerekli olan eğitimleri, terapileri alması için nasıl çabaladığını; kendilerine yanlış bilgi veren doktorla adalet mücadelesini; topluma ve hatta kendi ailesine Down Sendromu’nu anlatırken karşılaştığı zorlukları; güncel hayatta yaşadıkları Down Sendromu’yla bağlantılı sıkıntıları, bunları nasıl aştıklarını ve hayatı güzelleştiren küçük ayrıntıları samimi bir dille anlatıyor Süreyya. Bu satırlarda bir annenin gücüne, kararlılığına ve evladına olan sonsuz sevgisine tanık oluyoruz.

Güler, hayatından özel bir kesiti oldukça yalın, objektif ve bir o kadar da duygulu bir şekilde anlatıyor. Kitabın içinde son derece üzücü olayların dile getirildiği bölümler olmasına rağmen, insanın içini ezen bir demagoji yapmadan dile getirilmiş duygular… Hikayeyi tamamlayınca Süreyya’nın aslen rakamlarla uğraşan bir matematik öğretmeni olduğuna inanamıyorsunuz. Sanki ilk kitabını kaleme almış acemi bir yazar değil de, uzun süren edebiyat geçmişi olan bir usta gibi…

Zaman içinde adeta evrim geçiren kişiliği, duyguları, gururu, isyanları, sevinçleri, korkuları, kayıpları, aile içi çatışmaları, aşkı, azmi ve hepsinin üstünde sevgi dolu anne yüreğiyle çok gerçek, çok içimizden bir kadının hikayesi Süreyya’nınki. 2017 senesinde Arkadya Yayınları’ndan çıkan Cennetin Bir’inci Günü’nünde, hayatın çok başındaki genç kızlar, bebek bekleyen anne adayları, özel çocuk sahibi olan ve olmayan tüm anneler (ve elbette babalar) kendilerinden bir parça bulacak. Eminim siz de benim gibi elinizden bırakamadan, kimi zaman kocaman bir gülümsemeyle, kimi zaman gözlerinizde yaşlarla, ama mutlaka beğeniyle ve bir solukta okuyacaksınız. Hayatının zorluklarla dolu olduğunu düşünenler, yeni başlangıçlar için cesaret arayanlar da mutlaka alsın bu kitabı. Zira, “Nereden biliyorsunuz hayatın altının, üstünden daha güzel olmayacağını?”

Not: Süreyya, İnci ve Uğur’u yakından tanımak için daha önce BebekveBen’de yayımladığım Sıradışı Aileler: Down Sendromu ve İnci yazımı okumayı unutmayın.

Yazının devamı...

Çocuğumu Aşılatmalı mı, Aşılatmamalı mı?

Çocuğunuza ne zaman, hangi aşıları yaptırdığınızı hatırlıyor musunuz? Çocuklarını büyütmüş olan ebeveynler, aşı denildiğinde hafızalarını şöyle bir yoklamak ihtiyacı duysa da, okul çağından küçük çocukları olan ebeveynler için, aşı konusu henüz tazedir. Ülkemizde 6 yaşın altındaki çocuklara, çoğu 2 yaşına gelmeden önce olmak üzere, 30’a yakın aşı yapıldığını biliyor musunuz?

Çocuklarımızın sağlığı bizim için her şeyden önemli. Bu nedenle onları hastalıklardan korumak için tereddütsüzce aşılatıyoruz. Ancak bütün ebeveynler bizler gibi düşünmüyor.

Batıda son dönemlerde aşı karşıtı grupların oluştuğunu biliyor musunuz? Peki, aşı karşıtı insanların eğitimli kişiler arasından da çıktığını söylesem, şaşırır mısınız?

Aşının pek de sorgulanmadan uygulandığı ülkemiz için aşı karşıtlığı yeni bir kavram olabilir, ancak, bazı konuları önceden tartışıp kulak dolgunluğu yaratmanın faydalı olduğunu düşünüyorum.

Aşı Yaptırmalı mı? Yaptırmamalı mı?

Bu yazımda sizleri Amerika’da aşı konusunda yapılan tartışmalarla tanıştıracağım. Aşı karşıtı grupların ileri sürdüğü her iddianın karşısında, aşı yandaşlarının savunmaları yer alıyor.

Yazıda vereceğim bilgiler ışığında, aşağıdaki soruların yanıtını arıyorum:

Ayrıca, tartışmaları okurken, belki daha önceden merak ettiğiniz bazı konular da gözünüze çarpabilir. Mesela aşıdan sonra neden ateşlendiğimiz gibi…

1- Aşıların Yan Etkileri Var…

Aşı karşıtları, aşıların kısa ve uzun dönemde ciddi yan etkileri olduğunu ileri sürmektedir. (1)

İlaçlar, ameliyat ya da aşı… Her tıbbi uygulamanın yan etkisi vardır. Ancak doktorunuz size bir tedavi ya da tıbbı uygulama öneriyorsa, faydalarının yan etkilerinden daha fazla olduğu için önermektedir. Çoğu aşı uygulamasının en sık görülen yan etkisi, aşılama bölgesinde ağrı/kızarıklık ve hafif ateştir. Uygulanan kişilerin çok küçük bir yüzdesi , aşının yan etkileri nedeniyle ciddi şekilde rahatsızlanır.

Bulaşıcı Çocuk Hastalıkları Uzmanı ve Atlanta’daki Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezi’nde görevli olan Dr. Rishi Desai, bu konuda rotavirüs örneğini vermektedir. (2): ” Bulgularımıza göre, rotavirus aşısından dolayı ölen her 1 çocuğa karşılık, aşı olan 400 çocuk, ölümcül rotavirüse karşı korunmaktadır. Yine aşıdan dolayı hastaneye kaldırılan her 1 çocuğa karşılık, aşı yapılan 841 çocuk, rotavirus nedeniyle hastaneye kaldırılmaktan kurtulmaktadır.

2- Aşı Yüzünden Hasta Oldum…

Aşı karşıtları, sağlıklı insanların aşı nedeniyle hastalandıklarını ileri sürmektedir. Aşı sonrasında yaşanabilen ateşi de buna örnek göstermektedir.

Aşı bir mikrobun zayıflatılmış ya da öldürülmüş halidir. Bu zayıf/ölü mikrop, insan bünyesine girdiğinde, vücut bunu yabancı bir madde olarak tanımlar ve bağışıklık sistemi mikroba karşı savaş açar. Mikrop zayıf/ölü olduğu için de bağışıklık sistemi savaşı kazanır. Böylece o hastalığın mikrobu vücuda bir daha girdiğinde, vücut o hastalığı nasıl yeneceğini hafızasına yazmış olur. Yani aşı sayesinde, o mikroba karşı bağışıklık kazanılmış olur.

Aşı sonrasında belli ölçülerde ateş normal, hatta sevindiricidir. Bunun nedeni, mikrop ile bağışıklık sisteminin savaşıyor olmasıdır. Ateş ile beraber oluşan yüksek ısı, vücutta daha fazla alyuvar ve antikor üreterek mikropları öldürür. Yani aşıdan sonra gelen ateş, bağışıklık sisteminin çalışıyor olduğunun işaretçisi olup, hastalık olarak değerlendirmemek gerekir.

3- Aşıyı Bebeğim Büyüyene Kadar Ertelesek…

Aşı karşıtları aşıların en azından bebekler büyüyene kadar ertelenmesini önermektedir. 6 yaşın altında olan çocuklar, aşı programı dahilinde yakın aralıklarla pek çok aşıyı olurlar. Küçük çocukların bağışıklık sisteminin henüz gelişmemiş olması nedeniyle, bazı ebeveynler, bu kadar aşıyı vücutlarına yüklemenin hasta olmalarına yol açabileceğini düşünmektedir.

Çocukların bağışıklık sisteminin yetişkinler kadar gelişmemiş olduğu doğrudur. Ancak bu durum aşı yaptırmamak için değil, aksine, aşı yaptırmak için en önemli sebeplerden biridir. Gelişmemiş bağışıklık sistemleri nedeniyle çocuklar hastalıklara karşı daha savunmasızdır. Ayrıca mideleri daha az asit ürettiğinden, ağız yoluyla mideye giren bakteri ve virüslerin üremesi için daha uygun bir ortam vardır.

Ayrıca aşı ile verilen virüsler, bebek ve çocukların narin bağışıklık sistemi düşünülerek, bağışıklık sistemini bozmayacak kadar zayıflatılmıştır. Aşı ile verilen mikropların oranı, bebeklerin/çocukların günlük yaşamda karşılaştıkları olumsuz çevresel etkenlere kıyasla okyanusta bir damla kadardır.(3)

4- Sağlık Tercihi Kişisel mi?

Aşı karşıtları, aşının kişisel bir sağlık tercihi olduğunu, devletin zorunlu aşı programları ile buna karışmaya hakkı olmadığını ileri sürmektedir.

Çok büyük bir toplulukta bir-iki ailenin aşılanmamayı seçmesi büyük bir fark yaratmaz. Çünkü aşılı bireylerin çok olduğu bir toplumda, aşısız bireylerin çevresinde, sağlıklı insanlardan meydana gelen görülmez bir kalkan (sürü bağışıklığı - herd immunity) vardır. Dolayısı ile aşısız insanlar da sağlıkla yaşantılarına devam edebilir. Ancak toplumda genel eğilim aşı yaptırmamak yönünde olursa, sadece bir adet hasta kişinin bile topluma girmesiyle bağışıklık sistemi bozulabilir ve salgın hastalıkların yolu açılabilir.

Buna en güzel örneklerden biri kızamıktır. Tarihin tozlu sayfalarına gömüldüğü sanılan ölümlü çocuk hastalıkları fazlasıyla canlı ve gerçektir. 2017'nin sadece Ocak ayında Avrupa çapında WHO (Dünya Sağlık Örgütü)ne rapor edilen 500'ün üzerinde kızamık vakası görülmüştür. Sadece Romanya'da kızamık yüzünden 17 ölüm rapor edilmiştir. Bu ölümler aşılanma oranlarının düşük olduğu yerlerde daha fazladır. Kızamığın genel bir salgın olarak yayılmasını önlemek için gerekli olan aşı oranının %95 olduğunu WHO (Dünya Sağlık Örgütü) açıklamıştır. (4)

5- Boşuna Aşı Yapılıyor…

Aşı karşıtları, aşı yapılan bazı hastalıkların artık görülmediğini, bu hastalıklar için aşı yaptırmanın sadece aşı üreticisi ilaç şirketlerine para kazandırmaya yaradığını söylemektedir.

Düzenli ve zorunlu olan aşı uygulamaları sayesinde, gerçekten de pek çok gelişmiş ülkede belli hastalıklar yok olmaya yüz tutmuştur. Bununla beraber, uluslararası seyahatlerin çok yaygın olduğu ve izole bir toplumdan bahsetmenin neredeyse imkansız olduğu günümüzde, aşı yaptırmanın gerekliliği ortadan kalkmamıştır. WHO (Dünya Sağlık Örgütü)'nun açıklamalarına göre:(5)

2015 yılında kızamıktan dolayı dünya çapında 134,200 ölüm gerçekleşti. Bu her gün 367 ölüm ya da her saat 15 ölüm anlamına geliyor. Ölenlerin çoğu 5 yaşın altındaki çocuklardı.(5)

Kızamık aşısı sayesinde 2000-2015 senesi aralığında dünya çapında oluşabilecek ölümlerin %79'u engellenmiştir. Bu 20,3 milyon kişinin hayatının kurtulması demektir.

2015'de bir yaşına giren dünya çocuklarının %85'i rutin aşı programının parçası olarak 1 doz kızamık aşısı yaptırılmıştır. 2000 senesinde bu oran %73'dü.

2008 yılında dünya çapında yaklaşık 164,000 kişi kızamıktan hayatını kaybetmiştir. Hapşırma ve öksürme sırasında havaya saçılan taneciklerden bulaşan kızamık, hamilelerde düşüklere, erken ya da ölü doğumlara yol açmaktadır.(6)

6- Aşı Yüzünden Çocuğum Otistik Oldu…

Aşı karşıtları, aşı içindeki bazı maddelerin toksik olduğunu, zorunlu aşı programları ile birden fazla aşının aynı anda verilmesinin, bebek/çocuk vücudunda olumsuz etki yaratacağını söylemektedir. Bu fikirlerine dayanak olarak verdikleri bazı araştırmalara göre, bu maddeleri içeren aşıların yapılması nedeniyle, çocuklarda alerji, otizm, beyin hasarı, beyin iltihabı, okuma güçlüğü rahatsızlığı, öğrenme ve davranış bozuklukları görülmektedir.

Aşı içindeki bazı maddelerin nadiren bazı bireylerde alerjik reaksiyona yol açtığı doğrudur. Bazı maddeler ise, tek başına ele alındığında toksik gözükmekle beraber, oranları insanlara zararlı olmayacak kadar düşüktür.(7) Her ne kadar aksini iddia eden birkaç araştırma olsa da, aşı ile yukarıda belirtilen rahatsızlıklar arasında kesin bir bağlantı olduğu bilimsel olarak kanıtlanmamıştır.

Örneğin 1998 senesinde yayınlanarak, kızamık/kabakulak/kızamıkçık aşısının otizme yol açtığını öne süren ve tıp dünyasında çok yankı bulan bir makale, ebeveynlerde korku ve aşıdan kaçınma durumu yaratmıştır. Yapılan araşma sonucunda, makalenin baş yazarı olan doktorun tıbbi gerçekleri çarpıttığı anlaşılmıştır. Ayrıca doktorun “aşılamanın çocuklarını otistik yaptığını düşünen” aileleri savunan hukuk firmasından maddi destek gördüğü tespit edilmiştir. Sonuç olarak doktorun tıp lisansı iptal edilmiştir.(8)

2002 senesinde yayınlanan ve 537,303 Danimarkalı çocuğun 1991-1998 senesi arasında gözlenmesiyle hazırlanan bilimsel araştırmaya göre kızamık/kabakulak/kızamıkçık (MMR) aşısının otizme yol açmadığı sonucuna varılmıştır. (9)

Otizm henüz sebebi tam olarak bilinmeyen, bu nedenle aileleri endişelendiren ve çaresiz bırakan, çok hassas bir konu. Bu konuda ailelerin endişelerini ve çözüm bulma konusundaki yılmak bilmeyen çabalarını gayet iyi anlıyor ve onları destekliyorum. Otizmle yaşayan ailelerin bu konuya çözüm bulmaya çalışırken aslı olmayan kaynaklardan gelen söylentilere inanmamalarını, tıptan başka bir kaynağa güvenmemelerini gönülden diliyorum.

7- Aşılar Çok Pahalı

Aşı karşıtları, aşıların aile bütçesine yük bindirdiğini söylemektedir.

Ülkemizde ‘Ulusal Aşı Programında” yer alan ve TC Sağlık Bakanlığı tarafından çocuklara yapılması zorunlu olduğu belirlenmiş olan aşılar Sağlık Ocaklarında ücretsiz olarak yapılır.

Aşının maliyeti, aşılanmama yüzünden oluşacak hastalıkları tedavi maliyetinden çok daha ucuzdur.

Aşının Fayda/Zarar Analizi

Yukarıda verdiğim tartışmaları tek bir tabloda özetlersem:

Bu bilgiler ışığında aynı soruları yeniden soruyorum:

Aşı Konusunda Ne Düşünüyorum?

Aşılara karşı çıkma fikri yeni değil. Aksine aşıların ilk uygulanmaya başladığı 1700’lü yıllardan beri, çeşitli sebeplerle aşı karşıtı olan gruplar her zaman olmuştır. Ancak aşının bilimsel olarak kanıtlanmış faydaları her zaman ağır basmıştır.

Aşılama sayesinde çocuk felci, çiçek hastalığı, tetanoz, difteri gibi hastalıklar yüzünden yüzbinlerce insanın sakat kaldığı ya da öldüğü dönemler, dünyanın büyük bir kısmı için geride kalmıştır. Bu durumu, titizlikle takip edilen aşı kampanyalarına borçluyuz. Yine de, maalesef, hastalıklardan arınmış bir dünyada yaşamıyoruz. Bu nedenle aşı yapmanın gerekliliği ortadan kalkmıyor. Aşılama yayın olarak ihmal edildiğinde, toplumdaki korunma oranı düşerek tarihin tozlu sayfalarına gömülmüş hastalıklar yeniden hortlayabiliyor. İnsanların iç içe yaşadığı, izolasyonun neredeyse imkansız olduğu günümüz dünyasında, aşılama sadece sizi ve ailenizi etkileyen kişisel bir tercih değil, tüm toplumu etkileyen bir sorumluluk.

Sonuç olarak benim bu konudaki görüşüm, bilimsel çalışmaları ve istatistiksel ortalamaları takip etmek yönünde. Nadir görülen birkaç vakadan ya da yan etkiden dolayı, aşılara tü-kaka deyip, aşı olmayı reddetmek doğru gelmiyor. Zaten bu mantıkla düşünsek, yan etkilerinden dolayı hiçbir ilacı içmememiz gerekir.

Ben ebeveynlerimizin bu konudaki sağduyularına güveniyor ve batıda yaşanan ve 2017 senesinde dahi ölümlerle sonuçlanabilen “aşıyı reddetme” yaklaşımının ülkemizde oluşmayacağını umuyorum.

Sevgiler,

Tanla

Yazının devamı...

Hayır Demeden, Özgür Çocuk Yetiştirmek

Üst üste gelmeseydi valla yazmayacaktım, ama bir anne olarak beni düşündürdü bakalım siz ne diyeceksiniz? Konu şu: Bir-iki gün arayla birkaç anneden duydum: Birisi “Evde karar aldık, biz oğluma hiç hayır demiyoruz.” diyor. Öbürü 2, 3, ve 5 yaşındaki üç çocuğu için “Hayır demeden yetiştirmeye karar verdik çocuklarımızı, böyle daha özgürler… İstedikleri zaman yatıp kalkıyorlar, istedikleri yerde istedikleri şeyleri yiyorlar. Biz böyle mutluyuz.” diyor. Bir diğer anne 8 yaşındaki çocuğuna hemen hiç hayır demiyor. “Artık büyüdü, kendi kararlarını versin, doğruyu yanlışı ayırt etsin, özgür olsun.” diyor. Bir de eskiden duyduğum bir baba vardı “Annem, babam benimle ilgilenmezdi, çok mutsuz bir çocukluk geçirdim. Ben çocuğumla ilgileneceğim, hiçbir söylediğine hayır demiyeceğim, her istediğini yapacağım…” demişti. Kulağımda yer etmiş. Kısacası bizim yaşlarımızdaki bazı ebeveynler arasında yeni trend çocuğa asla hayır demeden büyütmek… Gerekçesi de daha özgür çocuklar yetiştirmek…

Bakalım bu trend neden çıkmış? Bazı uzmanlar diyor ki:

Çocuğa sık sık hayır derseniz, çocuk dünyayı olumsuz-negatif bir yer olarak algılar. Bu da büyüdüğünde negatif bir insan olmasına, liderlik etmeye çekinmesine yol açabilir.

Kim çocuğunun negatif bir yetişkin olmasını ister ki… Kaldı ki çocuğa hayır denildiğinde ardından gelen mızmızlanma, ayağı yere vurma ve ağlamalarla baş etmeyi kim ister? Bu nedenle belki de evet demek daha kolay… Çünkü evet pozitif bir kavram. Bir de evet deyince, çocuk o an için gülümseyince dünyalar bizim oluyor değil mi? Belki de hep evet diyerek, biz de özgür çocuklar yetiştiren iyi bir ebeveyn oluyoruz.

Hiç hayır duymadan yetişen bir çocuğu sizce nasıl bir gelecek bekliyor? Biraz beyin jimnastiği yapalım.

Çocuğun iyi kötü 6-7 yaşına kadar (anaokuluna gidiyorsa 3-4 yaşına kadar) çoğu zamanı evde geçiyor, ilk terbiyeyi aileden alıyor. Hiç hayır duymayan, yemesinde içmesinde, yatmasında kalkmasında hiçbir sınır olmayan, sonsuz özgür bir çocuk anaokuluna ya da ilkokula başlayınca ne olacak? Belki o çocuk hareketlerinde hiç kısıtlama olmadığı için ileride dahi bir sanatçı ya da bilim adamı olur. Sanırım pek çok ailenin sonsuz özgür çocuk yetiştirirken gizliden gizliye hayali bu… Ya da ilk verdiğim örneklerden hareketle çocukken kendi ailelerinden bulamadıkları ilgi ve özgürlüğü kendi çocuklarına sonsuz bir şekilde vererek, bazı ebeveynler manevi bir tatmin yaşıyor olabilir. Kim bilir? Ancak başarılı sanat ürünleri ya da bilim ürünleri veren o dahi çocukların büyük çoğu bunu özgür düşüncelerinin yanısıra disiplinli çalışmaları sayesinde gerçekleştiriyor. O başarılı çocuklar belli bir saatte yatıp, belli saatte kalkıp, ilgi alanları neyse o konuya bir gün içinde saatlerini veriyor ve bu düzeni uzun yıllar boyunca sürdürdükten sonra başarılı ürünler vermeye başlıyor.

Asla hayır denmeyen bazı günümüz çocukları da büyük ihtimalle bir şekilde okuyup meslek sahibi oluyorlar. Ancak büyüme sürecinde onlarla aynı sosyal ortamları paylaşan insanlar sizce neler düşünüyor? Evde sınırsız özgürlüğe sahip olan bir çocuğun aynı davranışları okulda da devam edeceğini varsaymak çok da yanlış olmaz. Ancak evin tam tersine okulda mutlaka bazı kurallar var. Sınıfta öğretmen arkadaşlarına kitap okurken susmayan (çünkü canı şarkı söylemek istiyor), arkadaşının elinden boya kalemini gönlü istediğince alan (çünkü o mavi kalemle boyamak istiyor), herkes belli bir aktivite yaparken yerde yatıp tepinen (çünkü aktivite kurallarına uymak ona göre değil), gece keyfine göre bir saatte yattığı için sabah yataktan kalkmak istemeyen, okula gitmek istemeyen ve sırasında uyuklayan, öğle yemeğinde sebze verilince elinin tersiyle itip şeker ve patlamış mısır yemek isteyen özgür çocuğumuz… Sanırım böyle bir çocuğu okula vermeye de gerek yok öyle değil mi? Çünkü çocuk okulda uyumsuz ve mutsuz, çevresindeki arkadaşlar mutsuz, öğretmen şikayetçi… Bu çocuğu okula göndermek yerine evde eğitim vermek daha mantıklı. Sonsuz özgür çocuk yetiştirmek isteyen aileler buna hazır mı?

Şimdi bazı arkadaşlar “Okula gidiyorlar da iyi mi oluyor? Okulda sanki çok ideal bir eğitim mi veriliyor. Çocukları belli bir standarda göre yontup, hayal gücünü öldürüp, tek tip insan yetiştiriyorlar.” diyecekler. Belki de haklısınız. Standart okul sistemini oturup da savunmayacağım kimseye… Zaten bence modern zaman okullarındaki temel sorun eğitim kısmının atlanıp, öğretime yüklenilmesi… Bir başka deyişle insanı insan yapan, terbiye ve güzel kişiliği besleyen eğitimin yok denecek kadar az olması, onun yerine bilgiye dayalı öğretime ağırlık verilmesi. Einstein’ın dediği gibi “Eğitim, insanın okulda öğrendiği her şeyi unuttuğunda arta kalandır.”

Bana göre okullarda çocuğun hayal gücünü destekleyen, onu ileride daha başarılı, özgür ve mutlu bir birey haline getirecek pek çok şey öğretilebilir. Mesela basit matematiği herkesin öğrenmesinde yarar var. Matematik doğanın ve evrenin kendisidir. Ancak türevler, integraller gibi ileri matematik konuları yerine insan hakları, sosyal yaşama becerileri, doğaya saygılı yaşam, temel insan psikolojisi çok daha ağırlıklı ve uygulamalı olarak öğretilmeli gelişmekte olan bir çocuğa… (Bu dersler var da kitap ezberlemekten ileri gidiyor mu?) Elbette ileride matematikçi ya da fizikçi olmak isteyen çocuk da türevi, integrali özgürce öğrenebilmeli… Ancak okulun en önemli işlevlerinden biri insan olmak, birey olmak ve toplumla uyumlu bir şekilde yaşamayı öğrenmek olmalı. Kaynakların sınırlı, yaşamın ölümlü olduğu bir dünyada, beğensek de beğenmesek de bazı kurallar var. Hiçbir şey olmasa bizi sınırlayan bir zaman var. Çocuğu sonsuz özgür bırakmak yerine yabancıların deyimiyle “pain in the ass – baş belası” olmadan yaşamayı, başkalarına sıkıntı vermemeyi, özgürlüklerini toplumun dışına itilmeden yaşamayı öğrense çocuklar daha iyi olmaz mı?

Asla hayır denmeyen, her dediği yapılan, her istediği alınan çocukların aile içinde giderek şişen egosu onları küçükken şımarık, büyüdüğünde de herkesin yaka silktiği bir yetişkin olmaya aday hale getiriyor. İleride örneğin iş yaşantısında kendisine hayır denilince, sinirlenen, sonsuz hayal kırıklığı yaşayan, hayırı kabul etmeyi bilmeyen bir yetişkin olmanın kime faydası var?

Asla hayır demediğimizde çocuğumuz sizce özgür mü oluyor yoksa hayır kelimesinin anlamını mı bilmiyor? Her dediğine evet denilen çocuk sizce kendi kendine “Bir yerde durmalıyım, bu isteğim de fazla oldu mu diyor” yoksa daha fazlasını mı istiyor? Kendine güven, kendini sevmek, kendini gerçekleştirmek gibi kavramların fazlasıyla ön planda olduğu bir dünyada yaşıyoruz. Kimileri fiziksel ya da maddi anlamda beğenilmeyi, sosyal ortamlarda beğeni almayı yaşam amacı haline getiriyor. Özgür çocuk yetiştirmek de bazıları için bunun bir uzantısı. Çocuğa hayır demediğimizde kendine güveninin artacağını, istekleri yapıldığı için kendini daha değerli hissedeceğini, kendini harika bir insan olarak görerek (umarız) bir yaratıcılık geleceğini ve büyük işler başaracağını düşünüyoruz.

Ancak çocukluktan itibaren kendini muhteşem ve benzersiz bir insan olarak gören, her dediği yapılan, bir çocuk sizce başkalarının ihtiyaçlarına karşı empati ve şefkat duygularını geliştirmeye fırsat bulabilir mi? Sıkıntı yaşamasın, yüzü düşmesin diye ailede evetlerle büyüyen çocuk hayatın içine girdiğinde hayırla ya da olumsuzlukla karşılaşınca ne olacak?

Özgür çocuk yetiştirme gayesiyle hayır demeden çocuk büyüten ailenin yetiştirdiği çocukla, hayat mücadelesinde çocuğa ayıracak zamanı olmayan (acı ama gerçek), kendi ailesinden gelen duygu eksiğini çocuğunda kapatmaya çalışan, ya da çocukla ilgilenmediği için herşeye evet diyen ailenin yetiştirdiği çocuğun davranışlarının ilerde nasıl farklı olacağını biri bana açıklayabilir mi?

Aile belki hiç hayır demeden çocuk yetiştirmekle gurur duyuyor ancak kabul etseniz de etmeseniz de o çocukları daha sonra topluma uyumlu hale getirmek için okulda öğretmenler, iş yerinde müdür, evlenince eşi uğraşıyor. Yani ailenin vermediği disiplin aile dışında yetişkinler tarafından verilmeye çalışılıyor. Bir de hayır olmayan bir ailedeki disiplin boşluğundan yönelilen alkol, uyuşturucu gibi bağımlılıklar var ki, istatistiklere göre hiç de az değil.

Bazı ebeveynlerin kaçırdığı bir nokta var. Uzmanlar “Çocuğun sağlıklı gelişmesi için çocuğa sık sık hayır demeyin” derken cümlenin devamı da var. “Hayır kelimesini sarf etmeden hayır demenin pozitif ve yaratıcı yollarını bulun” diyor uzmanlar. Bakın Attachment Parenting (Türkçe’ye Doğal Ebeveynlik olarak çevrilmiş ama aslında ebeveynle çocuk arasında bağ kurulması anlamında) kurucusu Dr. Sears “Nasıl Pozitif Bir Şekilde Hayır Denir?” makalesinde neler anlatmış:

Dr. Sears’ın önerilerine bir ek de benden.

Güncel bir örnek de bizden… Bütün gün okulda yorulan Can, eve gelince acıkmış oluyor. Akşam yemeği hazırlanana kadar kimi zaman dolabı açarak bir parça çikolata yemek isteyebiliyor. Akşam yemeğinin hemen öncesinde yenilen çikolata, bedenine gereksiz yere şeker yüklemesi yaparak sahte bir tokluk hissi yaratacak. Buna “Hayır” demektense, “Elbette çikolata yiyebilirsin ama yemekten sonra…” diyoruz. “Neden?” diyor Can alt dudağını bükerek, “Ben şimdi yemek istiyorum.” O zaman da “Şimdi aç olduğunu biliyorum. Ancak seni çikolata değil, yemeklerin büyütecek ve güçlendirecek. O çikolata dolapta duruyor ve senin. Yemekten sonra yiyebilirsin.” dediğimizde biraz kırgın baksa da mantığını anlıyor ve ısrarından vazgeçiyor. Görüldüğü gibi söylediğimiz hayırın çok da yaratıcı bir yanı yok. Çikolatayı neden yemekten önce yememesi gerektiğinin gerçek nedenini söylemek ve ne zaman yiyebileceği konusunda güvence vermekten ibaret konu. Bunu söylediğim için çocuğumun özgürlük duygularının derinden sarsıldığını düşünmüyorum. Sadece sağlıklı beslenmeyi ve bazı ihtiyaçları karşılamak için beklenebileceğini öğreniyor.

Başkalarının ebeveynliğini eleştirmeyeceğim, sonuçta herkesin özgürlüğü -toplumdaki diğer insanların özgürlüğüyle çakışmadığı sürece- kendine… Kimi çocuğa asla hayır demez, kimi her şeye hayır der, kimi de hayırla evet arasında bir denge kurmaya çalışır. Bana göre hayır demeden sonsuz özgür çocuk yetişeceğini düşünmek büyük bir yanılgı… Sınırlarını bilmemek, hem çocuğun kendisi için, hem de ileride gireceği sosyal ortamlarda karşılaşacağı insanlar için sıkıntı veren bir durum. Hayır demeden çocuk yetiştirmek çocuğa geçici bir süre özgürlük hissi verebilir. Ancak çocuklar sınırlarını bilince kendilerini daha güvende hissediyor. Kendisiyle ilgilenen, sağlıklı kararlar almasına yardımcı olan bir ailesi olduğunu bilmek çocuğa güven veriyor. Dozunda söylenecek hayır ile hem özgür, hem de saygılı bir çocuk yetiştirmek mümkün. Kaldı ki hiçbir kural olmadan sonsuz özgürlükle, bir başka deyişle kaos ortamında yetişen çocuk kendi ailesi için de zaman zaman zor oluyor. Gece geç saatlere kadar oturan bir çocuk uykusunu alamazken, anne/baba da kendilerine özel yetişkin saatinden mahrum kalıyor örneğin. Neden bir aile kendini bu şekilde sıkıntıya sokar, bunu da aklım almıyor.

Ne dersiniz? Sizce hiç hayır demeden özgür çocuklar mı yetiştirmek mi? Yoksa dozunda söylenecek hayır ile hem özgür, hem de uyumlu bir çocuk yetiştirmek mi? Fikirlerinizi aşağıda yorum olarak bırakın…

Sevgiler,

Yazının devamı...

Çocuğum oto koltuğuna oturmak istemiyor

Instagram’da haftada en az bir kez rastlıyorum. Aile arabada seyahat ediyor, anne önde, 2-3 yaşındaki çocuk arkada… Müzik sonuna kadar açılmış, keyifle radyodaki şarkıya eşlik ediliyor. Çocuk arka koltukta ayakta dikiliyor. Müziğin temposuna göre kah iki koltuğun ortasına gidiyor, kah sola, kah sağa geçiyor, bazen arka koltuktan anneye sarılıyor. Alttaki yorumlara bakıyorum. Genelde “Ayyy, harika!“, “Sesiniz ne kadar güzel“, “Kuzum ne kadar güzel eğleniyor maaşallah.” diyorlar. Sadece bir kadın, ezilip, büzülüp, biraz da çekinerek “Ama ufaklık keşke oto koltuğuna otursaymış.” diyor. Uvvvv! Ne yaptın sen bacım! Küfürden beter. Hemen cevaplar geliyor: “Annesinden iyi mi bileceksin.“, “Yine geldi keyif bozucular…“. Anne de rahat: “Trafik zaten ilerlemiyor, çocuk sıkıldı. Sonra bağlarız teyzesi…” diyor. Bu tabloda size ters gelen şey, keyifle seyahat eden aileye müdahale eden kadınsa bu yazıyı en çok siz okumalısınız…

Gerçek Tablo

Çocuklarda oto koltuğu, yetişkinlerde emniyet kemeri takmanın önemi güzel ülkemde bir türlü anlaşılmadı, anlaşılamıyor. Rica etsen olmuyor, “Çok önemli!” desen “Biliyoruz” diyorlar, ama uygulayan yok. Israr edince “Aman sen de abartıyorsun, şuradan şuraya gideceğiz, bir tek senin çocuğun mu kıymetli!” diyorlar. Böyle diyenlere “Evet çocuğum kıymetli. Senin çocuğun da kıymetli, bütün çocuklar kıymetli. Bu nedenle oto koltuğu şart…” diyorum.

2011 senesinde Can’ı doğuracağım hastanede hamilelik/annelik/bebek bakımı eğitimi almıştım. Eğitimin bir parçası da bebek güvenliğiydi. “Bebeğinizi araba koltuğuna bağlamadan hastaneden çıkmanıza izin vermezler.” dediler. Hastanedeki eğitimden eve dönünce ilk işim internetten yeni doğanlara uygun araba koltuğu bakmak oldu. Uzun araştırmalardan sonra Chicco Keyfit 30 Infant Car Seat‘te karar kıldık. Yaklaşık 1-1,5 sene sonra Can mevcut koltuğuna artık sığmamaya başlayınca Britax Frontier 85 Combination Booster Car Seat‘ terfi ettik. Yeni koltuğumuzu şu anda 5 yaşında olan Can için kullanmaya devam ediyoruz ve Can yaklaşık 54 kilo olana kadar bize hizmet edecek.

Çocuklarda oto koltuğu kesinlikle taviz verdiğimiz bir konu değil. Can hastaneden çıktığı gün oto koltuğuna oturdu. Bugüne kadar da bir gün bile oto koltuksuz seyahat etmedi. Türkiye’ye tatile giderken ya kendi koltuğumuzu götürdük ya da güvendiğimiz akrabalarımızdan onların artık kullanmadıkları oto koltuklarını ödünç aldık. Oto koltuğu bulamadığımız durumlarda yürüyerek dolaştık ya da evde kaldık. Çünkü hiçbir seyahat ya da gezme çocuğumun sağlığından ve yaşamından önemli değil.

Şimdi bazı arkadaşlar diyor ki…

Dost acı söylermiş derler, mazur görün. Laf aramızda çocuklarda güvenli seyahate azami dikkat gösterirken, kendi yaşamımı da seviyorum. Kemer takmasını hatırlatmayı hakaretle eşdeğer sayan yurdum insanı bir yana, ben arka koltukta seyahat ederken bile kemer kullanırım. Sıkılsam da, oflasam da, 10 saatlik yola gitsem de, sadece köşedeki bakkala gitsem de kemerimi takarım. Direksiyonuma çok güvensem de, eşim çok dikkatli araba kullansa da takarım. Çünkü siz ne kadar iyi bir sürücü olursanız olun, trafikte kontrol edemediğimiz bir de karşı taraf var. Bununla beraber güzel yurdumun bazı güzel insanları, hani o eğitimli, kültürlü diye bildiğimiz kişilerin bir kısmı emniyet kemeri takmak istemiyor. Bir de, arabanın emniyet kemeri alarmı ötmesin diye kemeri önce kilitleyip, sonra üzerinden çıkaranlar var, onu da ne siz sorun, ne ben söyleyeyim.

Bizde çocuklarda oto koltuğu zorunluluğu rivayate göre 2010 senesinde geldi. Şaka gibi 55 liralık da cezası varmış. Verelim 55 lirayı çocuk rahat rahat seyahat etsin değil mi? Zaten oto koltuğu cezasını uygulayan bir trafik polisi olduğunu bugüne kadar duymadım.

Neden Çocukta Oto Koltuğunda Israrcıyım?

Çocuklarda oto koltuğu kullanmanın ve doğru şekilde bağlanmanın önemini bir de rakamlarla anlatayım…

Hatta sadece rakam vermeyeyim, görsel seven arkadaşlar için de videosunu da ekleyeyim. Bakın çarpma anında oto koltuğuna bağlı olan ve olmayan çocuklar ne şekilde etkileniyor?

Hangi Oto Koltuğu?

Ülkemizde 2007 senesinde Karayolları Trafik Yönetmeliği’nin 150. maddesinde çocukların oto güvenliği şu şekilde düzenlenmiş:

Bir de 1 Haziran 2010 tarihinden itibaren “Otomobillerde çocuk koltuğu zorunlu oluyor. AB’ye uyum süreci kapsamında Karayolları Trafik Yönetmeliği’nde yapılan değişiklikle 1 Haziran 2010’dan itibaren 36 kilograma kadar çocukların bindiği tüm taşıtlarda çocuk oto koltuğu bulundurulması zorunlu hale geliyor.” gibi gazete haberleri var. Ama resmi gazetede arama yapmama rağmen oto koltuğuyla ilgili böyle bir düzenlemeye rastlayamadım. Bulduğum linkler de çalışmadı. Çalışan bir resmi gazete linkinin yerini bilen, gören, işiten varsa haber verirse memnuniyetle kaynaklarıma eklerim.

Özetle Türkiye’deki düzenlemede çocukların çocuk bağlanma sistemlerinin kullanılması zorunlu gözükmekle beraber, bağlama sistemlerinin standartları hakkında bir düzenleme göremedim.

Bizim yaşadığımız Texas eyaletinde geçerli olan “2016 Senesi İçin Çocuk Yolcularda Oto Seyahati Güvenlik Önerileri”(4) ise şöyle:

Oto Koltuğunun Alternatifi Yok Kardeşim!

Uzun lafın kısası, bizler 20-30-40 yaşlarında birer yetişkin, birer anne, babayız. Çocuk, yaşı ne olursa olsun, 18 yaşına gelene kadar adı üstünde çocuk. Onun sağlığından ve güvenliğinden biz sorumluyuz. Onun adına sağlık ve güvenlik kararlarını biz vereceğiz. Çocuk isterse oto koltuğuna oturmak istemesin, kemer takmak istemesin, ağlasın, kriz geçirsin. Bu konuda esneme yok. Oto koltuğunu çocuğumuz doğmadan önce alacak, arabayla seyahat etmeye başladığı ilk günden itibaren kullanacağız. Oto koltuğunu çocuğa sevdirmek için binbir türlü öneri, yöntem var. Gerekirse hepsini tek tek uygulayacak ve çocuğumuzun rahat ettiği, severek oturduğu koltuğu bulacağız. Çocuğumuz illa alışacak. Hoşlanmasa bile kabul edecek. Oto koltuğunda, emniyet kemerinde tutarlı davranacağız. Bazı günler öyle, bazı günler böyle yok. Çocuk hasta diye, yol kısa diye, annemiz kucağında tutmak istediği için, kuzenimizin arabasına sığışmak için, çocuğumuz kemerden sıkılıp ağladı diye, tatili zehir ediyor diye güvenlik tercihlerimizi değiştirmeyeğiz. Çocuk ağlar ve susar. Ağlamaktan hiçbirşey olmaz. Ama oto koltuğu kullanmamaktan, emniyet kemeri takmamaktan olur. En önemlisi biz de kemerimizi takmadan seyahat etmeyeceğiz. Çocuğumuza örnek olacağız. Kendimizi düşünmüyorsak, kaza esnasında kontrolsüzce sağa sola savrulan bedenimizle çocuğunuzu ezmemek için o kemeri takacağız.

Çocuğumuzu seviyorsak, sağlığına ve güvenliğine özen gösteriyorsak, o oto koltuğuna oturulacak, o kemer takılacak arkadaş! Bunun alternatifi yok!

Sevgiler,

Yazının devamı...

Çocuklar ve Sizin İçin Harika Bir Aktivite: Taş Boyama

Yarıyıl tatilinde çocuklarla başbaşayız. Özellikle soğuk havalarda evden dışarı fazla çıkamayınca yapacak aktivite sıkıntısı çekiyor muyuz gençlik? Heveeeeet! diye höyküren sesleri duyabiliyorum. İtiraf edelim, çocuk oyunlarının bazıları biz ebeveynlere sıkıcı gelebiliyor. Ancak bu sefer değil! Size ufaklıkları ve sizi hiç sıkılmadan saatlerce oyalayacak harika bir önerim var: Taş boyamaya ne dersiniz? Öyleyse kolları sıvayalım ve taş boyama için gerekli malzemelerle işe başlayalım.

Malzemeler

Sizi bu soğuk havalarda gerçekten dışarı çıkarmak istememiştim. Ancak taş boyamaya gerekli malzemeleri almak için bir seferlik favori kırtasiyeniz ya da hobi mağazanızın yolunu tutmalısınız. Ama söz, gerekli altyapı yatırımlarını yaptıktan sonra alacağınız malzemeler sizi uzun süre idare edecek ve çok eğleneceksiniz. Ha online sipariş de verir de “Ben malzemelerin ayağına neden gideyim, malzemeler bana gelsin!” diyebilirsiniz, işte onu bilmem :) Bu malzemeleri Türkiye’de büyük kırtasiyelerde, hobi mağazalarında ya da online olarak bulabileceğinizi tahmin ediyorum.

Taş Nasıl Boyanır? – Adım Adım Açıklama

Boyanmış Taşları Nasıl Değerlendirebilirsiniz?

Bizim ilk denememizde yaptığımız objelerin basitliğine bakmayın, boyanmış taşlarla harika objeler yapılabiliyor. İşte taş boyayarak hazırlanan harikalara dair fikirler:

Ne dersiniz? Yarıyıl tatili bitmeden çocuğunuzla beraber denemeye değer mi?

Yazının devamı...

Ne Menem Bir Şeymiş Bu Montessori

Bir süre önce zavallı bir modern anne Facebook hesabında çocuğuyla beraber yaptığı bir Montessori etkinliğini paylaşmıştı. Her paylaşımın altına olumsuz bir yorum yapmadan rahat edemeyengillerden biri altına hemen bir yorum ekleştirmiş: “Bu ne yav, minicik çocuklara bezelye ayıklatmayı bize etkinlik diye yutturuyorlar.” O esnada iş mi yapıyorum, ne yapıyorum, elim meşgul, bu tür durumlar için sakladığım pekbilmişlik madalyasından o yorumcu bünyeye takdim edemedim. Bunun yerine ortam bir anda dalgalandı, dünya siyah-beyaza dönüştü, 20 sene öncesine (vay babam vay, yaşlanmışız) flashback yaptım. Sene 1995… Mevsimlerden sonbahar… Sicilya :) … Üniversite öğrencisiyim. Anlatıyorum bak çok matrak hikaye, dinle…

O sene hayatımda en çok etkilendiğim ilk 10 film arasında girmeye aday Braveheart (Cesur Yürek) çıkmış. Bir değil, iki değil, manyak mıyım bilmiyorum ama, 7 kere sinemada izlemişim. Sanırım Türkiye gişesinin büyük kısmı benim ve arkadaşlarımın öğrenci harçlığından çıkmıştır. Gençlik işte sevgili okur, gençlik… Bu da yetmemiş evde, tatilde, komşuda olmaya bakmadan televizyon kanallarında ne zaman bulursam tekrar seyretmiş diyalogları ezberlemişim. Manyaklığa gel…

Braveheart’ı bugüne kadar hiç izlememe şuursuzluğunu yapmış olanlar için tek cümlelik özet: Bir İskoç köylüsü olan William Wallace’ın eşini öldüren İngiliz askerlerinden intikam almak için başlattığı kişisel öç hareketinin bir ulusun bağımsızlık yolunda uyanışına dönüşünü anlatır. Nispeten tarihi gerçeklere dayanan filmde aşk, intikam, savaş, politika, komedi ve dibine kadar duygu vardır, özellikle final sahnesinde ağlamayan insan değildir, taştır. Buraya nereden geldik derseniz, az önce havamı bulup Braveheart’ın soundtrackini de koymuşum ki media playera, dua edin konumuz bu olmadığı için birkaç paragrafla kurtulacaksınız. Neyse, sabırlı olursanız Montessori konusuna döneceğim inşallah. Filmde Wallace’in Sterling savaşından hemen önce İskoç askerlerini gayrete getirmek için yaptığı bir konuşma vardı, hiç unutmam. Sterling savaşından önce askerlerin çoğu William Wallace’ı hiç görmemiş, ancak onun hakkında kulaktan kulağa yayılan, İngilizleri nasıl tepelediğini anlatan abartılı kahramanlık hikayelerini duymuştur. Wallace’ın savaş meydanında yaptığı konuşma şöyle başlar:

– Wallace: Sons of Scotland, I am William Wallace.

– Young soldier: William Wallace 7 feet tall.

– Wallace: Yes, I’ve heard. Kills men by the hundreds, and if he were here he’d consume the English with fireballs from his eyes and bolts of lightning from his arse.

– Wallace: İskoçya’nın oğulları, Ben William Wallace.

– Genç asker: William Wallace is 7 feet uzunluğundadır. (2 metre 13 cm)

– Wallace: Evet, duydum. Yüzlerce adam öldürmüştür ve eğer burada olsaydı İngilizleri gözlerinden çıkan ateş topları ve *ıçından çıkan şimşeklerle mahfederdi.

Haçan şimdi bunun Montessori ile ilgisi ne diyeceksiniz? Oraya geldim canım. Türkiye’de Montessori şu anda bir nevi İskoçların Wallace’ı gibi. Her yerde onun hakkında konuşmalar yapılıyor, bilen bilmeyen ileri-geri konuşuyor, Montessori efsanesi yayıldıkça yayılıyor. Şu anda çok moda diye çok fazla eğitimini alınmadan ve bunun ötesinde felsefesini çok da özümsenmeden Montessori okulları, Montessori sınıfları açıyorlar. Moda gibi birşey. Hal böyle olunca, popüler olup da doğrusu çok bilinmeyen herşeyin başına gelen Montessori’nin de başına geliyor. İnsanlar Montessori hakkında efsaneler üretmeye başlıyor. Daha kötüsü bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olanlar tıfıl İskoç askeri gibi Montessori’yi çocuklara sistematik olarak bezelye ayıklatmaktan ibaret sanıyor.

Yok efendim,

– Montessori’de şöyle yataklar, böyle masalar, böyle iskemleler olacakmış. (7 feet)

– Montessori sadece zengin çocuklarının işiymiş. Montessori aktiviteleri yapmak için özel materyaller satın alınması gerekiyormuş. Materyaller çok pahalıymış. (fireballs from the eyes)

– Montessori sınıflarında kimsenin anlamadığı bir terminolojiyle konuşuyorlarmış… (lightning from the arse)

Popüler olanı küçümsemek iş ya… Bezelye ayıklatmak aktivite miymiş? Zalim kadınlar çocuklarına ev işlerini yaptırıyorlarmış da bunu Montessori aktivitesi olarak yutturuyorlarmış. vs. vs.

Canım kardeşim. Montessori aktivitesi deyince bilemiyorum senin o güzel hayal dünyanda neler canlandı ancak Montessori gerçekten bir İskoç şehir efsanesi değil. Maria Montessori 7 feet bilem değil ki, aktivitesi öyle olsun. Aksine hanım teyzemiz, bir tane bile kadın öğrencinin olmadığı Roma Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden ileride meslektaşı olacak adamların, öğretmenlerinin ve hatta bizzat kendi babasının sistematik yıldırma çabalarına boyun eğmeyerek 1896 senesinde söke söke mezun olmuş. Hayatını çocukları gözlemeye ve bilimsel pedagojiye adamış, onlarca bilimsel makale üretmiş, 1952 senesinde de tonton bir ihtiyarcık olarak hayata gözlerini yummuş bir kadın. Çocukların kendi inisiyatifi ve doğal yeteneklerini pek çoğu pratik hayat deneyimlerinden gelen oyunlar yoluyla geliştirmeye çalışan bir sistem geliştirmiş. Çocukların kendi hareketlerini kontrol edebilmeleri, bağımsızlıklarını kazanıp kendilerine yetecek hale gelebilmelerini ve böylece toplumun başarılı birer bireyi olmaları hedeflemiş. Fena mı etmiş? Bizim millet okumayı, hele ki okuyup profesör olmuş kadınları pek sevmez, belki de kadının yaptığı işleri bezelye ayıklamaya indirgemeleri bu yüzden.

Maria Montessori’nin felsefesinde belirttiği pratik hayat egzersizleri “Ön Egzersizler“, “Uygulamalı Egzersizler“, “Görgü ve Nezaket Egzersizleri” ve “Hareket Kontrolü Egzersizleri ” olarak dörde ayrılıyor.*

--- Ön egzersizlerde çocuklar bir sıvıyı bir yerden bir yere dökme (sürahiden bardağa dökme gibi), katlama (çamaşır katlama, peçete katlama) ve taşıma (kendi tabağını, bardaklarını taşıma vs.) yeteneklerini pratik ediyor.

--- Uygulamalı Egzersizlerde, günlük hayatta kendi kendilerine yetmelerine yardımcı olacak el yıkama, diş fırçalama, masanın tozunu alma, yeri süpürme gibi becerileri öğreniyor.

--- Görgü ve Nezaket Egzersizlerinde günlük hayatta karşılaştıkları kişilerle kibarlık ve nezakete dayalı iletişim kurmayı öğreniyorlar. Gündüz sınıfa girince günaydın demek, toplu olarak bir iş yaparken sıranın kendisine gelmesini beklemek, arkadaşlarını ısırmamak, onlara tükürmemek vs.

--- Son olarak Hareket Kontrolü Egzersizlerinde çocuk büyük ve küçük motor gelişimine yardımcı olacak hareketleri öğreniyor. Mesela çatal-bıçak kullanmak, dar bir yerde dengede yürümek gibi…

Sizi bilmem ama bana göre pratik hayat egzersizlerini bir çocuğun ilkokuldan önce öğrenmesi, sayı saymak, yazı yazmak, okumak gibi akademik becerileri öğrenmesinden çok ama çok daha önemli. Bir çocuğun önünde akademik eğitim alacağı uzun yıllar olacak. Ancak topluma uyum sağlama, kendi başına idare edebilme gibi hayat becerilerini ilkokuldan çok daha önce kullanmaya başlayacak ve bir ömür boyu bunlara ihtiyaç duyacak. Hele ki bu beceriler çocuğun doğasında olan merak faktörünü oyunla birleştirerek sunuluyorsa…

Çocuğunuza aldığınız onca pahalı oyuncak dururken evdeki tavaları, tencereyi, elektrikli süpürgeyi oynamayı neden tercih ettiğini hiç düşündünüz mü? Belki de bu, çocuğun bitmek tükenmek bilmeyen gözlem ve taklit yeteneğinde gizli. Çocuklarımıza 3 yaşında sayı saymayı, 4 yaşında İngilizce konuşmayı öğretmeyi marifet sayıyoruz ama 5 yaşındaki çocuk ayakkabısını kendi bağlayamayınca, bir bardak suyu sürahiden kendine bardağına boşaltamayınca bunda bir beis görmüyoruz. Hele ki erkek çocuğu söz konusu olunca kah kah pek de hoşumuza gidiyor bu beceriksizlikler. Sonra da üniversiteye gelip bir elektrik faturasını yatırmayı bilmeyen, kendi başına bir yumurta kıramayıp, karnını doyurmak için karısının eve gelmesini bekleyen yetişkinlere evriliyor bu çocuklar. Belki de mecut pratik yaşam becerilerini öğretmekteki beceriksizliğimiz yüzünden gülünecek durumda olanlar bizleriz.

Uzun lafın kısası, Montessori aktivitesi deyince bezelye de ayıklar çocuklar, çorap da katlar, yeri geldiğinde 4 yaşındaki çocuk bulaşığa da yardım da eder. Bezelye ayıklamak sizin için iş olabilir ancak ilgi duyan çocuk için (ki bu işle ilgilenmeyecek 2-3-4 yaşında bir velet tanımıyorum) bulunmaz bir eğlence, bir aktivitedir. Montessori aktiviteleri için pahalı materyallere gerek yoktur. Materyal dediklerimiz hepimizin evlerinde yer alan, gündelik olarak kullandığımız aletlerdir. Biraz kafa çalıştırmak suretiyle okul öncesi bebeleri oyalayacak onlarca aktivite bulunabilir. Montessori aktiviteleri gözden çıkan ateş topu, *ıçtan çıkan şimşek ya da günümüzün moda deyimiyle “etkinlik” kılığında bizlere yuttururulan ev işleri değil, hayatın ta kendisidir. İşte tam bu nedenle üzerinde biraz düşünmeyi, okunmayı ve tabii ki uygulanmayı hak etmektedir.

******************

Görelim bakalım nasılmış bu aktiviteler diyenlere Montessori Aktiviteleri

Kaynak

* infomontessori.com

Yazının devamı...

Oğlum Bilgisayara, Telefona ve Tablete Saldırıyor

Okurlarımdan Amir, küçük oğlunun ekran kullanımıyla ilgili sorun yaşıyor. Amir taa İran’dan yazıyor…

Eşim ve 3 yaşında oğlumuzla birlikte İran’da, Urmiye sehrinde yaşıyoruz. Oğlum Canalp bilgisayar, tablet ve akıllı telefonlar gibi cihazları kullandığımızda sabırsızca saldırıp elimizden almaya çalışıyor. Bu duruma bir çözüm getiremedik şimdiye kadar. Bu konuyla ilgili tecrübelerinizi cok merak ediyoruz.

Selam Amir,

Çocukların ekran kullanımıyla ilgili sorunu nasıl yanıtlayacağımı düşünürken kendimi birden çok yaşlı hissetim ?? Neden mi? Bizim neslin ekran kullanımıyla, çocuklarımızın ekran kullanımı arasında dağlar kadar fark var. Televizyonun renksiz olduğu zamanı hayal meyal hatırlıyorum. Bilgisayarla üniversite çağında tanıştım. Babam ilk bilgisayarımızı eve getirdiğinde fare (mouse) tutmayı bilmiyordum. Cep telefonları çıktığında gereksiz olduğunu düşünmüştüm. Bana göre insan ya işinde ya da evinde olurdu, her ikisinde de sabit telefonlar varsa cep telefonuna ne gerek vardı… Sokağa çıktığımızda biriyle buluşacaksak trafiği de göz önüne alarak yer/saat bildirir, genelde sorun yaşamazdık. Zaman ne kadar çabuk değişti. Hayatımıza belli bir yaştan sonra girseler de şu anda tüm bu elektronik cihazlar ayrılmaz bir parçamız.

Oğluma bakıyorum. Televizyon, cep telefonu, tablet ve akıllı telefon gibi aygıtlar doğumundan beri var. Hepsini kullanmasını biliyor ve eminim ilerleyen senelerde bizden daha iyi kullanır duruma gelecek. Teknoloji yaşantımıza pek çok fayda kattığı gibi daha önce gündemde olmayan bazı sorunlara da yol açıyor. “Madem teknoloji sorun yaratıyor, kullanmayıversinler!” diye işin içinden çıkmak kolay, pratik ya da doğru değil. Bunun yerine bilinçli pek çok aile çocuklarının ekran kullanımını denetleme yoluna gidiyor. Çocuğun uygun içeriğe, uygun süre boyunca erişmesine izin veriyor.

Amir’in sorusundan hareketle, ekran kullanımı konusunda ailelere yardımcı olacak bazı önerilerim olacak. Sorunun aslında iki yönü olabileceğini düşünüyorum. Birincisi, çocuğun ekran kullanımının makul bir sürede ve uygun içerikte olması, ikincisi, çocuğun teknolojik aletleri kullanırken doğru davranışlar sergilemesi… Çocukların ekranla ilgili olumsuz davranışlarının da sebeplerini ele alıp, bunlara çözümler bulmaya çalışacağım.

Çocuğunuzun Ekran Süresini ve İçeriğini Belirlemek

Uzmanlar 2 yaş altı çocukların televizyon, bilgisayar, tablet, telefon gibi cihazları hiç kullanmamasını, bu cihazlara maruz kalmamasını öneriyor. Ben de kendi oğlum için bu uyarıyı büyük ölçüde uyguladım. Çocuk ne kadar küçükse bu konuda düzen oluşturmak o kadar kolay. Örneğin onun ayakta olduğu saatlerde televizyonu açmayın. Bilgisayar/tablet gibi cihazları onun eline vermediğiniz gibi, siz de onun yanında elinize almayın. Telefonu sadece birinden telefon geldiği zaman kullanın. Diğer zamanlarda çocuğun erişemeyeceği bir noktada tutun. Sürekli telefon ekranına bakarak zamanınızı geçirip, çocuğa bunun doğal birşey olduğu izlenimini vermeyin. Zaten özellikle bir yaşın altında çocuğun yemeğiydi, uykusuydu, oyunuydu, ev işleriydi derken gün içinde kendinize ayırabileceğiniz zaman neredeyse kalmıyor. Siz de benim gibi elektronik cihazları kullanmayı seviyorsanız, kullanımınızı çocuğunuzun uyku saatlerine denk getirebilirsiniz. Can iki yaşından önce ben çoğunlukla böyle yaptım.

İki yaşından sonra Can’ın kontrollü olarak televizyon, bilgisayar ve cep telefonu erişimine izin verdik. Siz de kendi bakış açınız ve koşullarınız dahilinde çocuğuzun ekran erişimi koşullarını belirleyin. Bu konuda bizim yaklaşımımızı daha önce uzun uzun yazdığım için tekrar aynı noktaları dile getirmeyeceğim. Can’ın hangi cihazlara, hangi programlara, ne kadar süreyle eriştiğini Amerika’da Oğlumun Okul Öncesi Medya Erişimi – 1 ve Amerika’da Oğlumun Okul Öncesi Medya Erişimi – 2 yazılarımdan okuyabilirsiniz. Şu anda Can 4,5 yaşında ve hala linkteki yazılarımda bahsettiğim şekilde elektronik cihazlara erişiyor. Sadece sevdiği televizyon programlarına birkaç program daha eklendi. Ayrıca o yazılarımdan farklı olarak iki gün önce iPad aldık. iPad’a daha önce test ederek onayladığımız, Can’ın yaşına uygun bazı uygulamaları yükledik. Evimizde bulunan diğer tüm teknolojik cihazlar gibi Can’ın iPad’e erişimini de günlük toplam ekran erişim süresinin bir parçası olarak kabul ederek, belli süreler dahilinde tutacağız.

Çocuğun ekran süresini belirlerken en büyük handikap bizzat biz evbeveynlerin yaklaşımından kaynaklanıyor. Bugün sokağa çıkıp, sosyal ortamlara girdiğimizde pek çok çocuğun elinde akıllı telefon ya da tablet, gözler ekrana kilitlenmiş, dünyadan kopuk bir şekilde ebeveynlerinin yanında oturuyor, birşeyler oynuyor ya da izliyorlar. Evdeki durum da farklı değil. Çocuğun ekran kullanımını sınırlandırmak istiyoruz ama -eğri oturup, doğru konuşalım- evde oluşan sessizlik ortamı bizim de işimize geliyor. Dışarıda restoranda yemek yerken geçirilecek birkaç saati hadi konu dışında tutalım. Ama evde çocuğumuzun ekran başında ne kadar zaman geçirdiğini, ne kadar süreden sonra ekranın faydalı/eğlenceli/eğitici bir araç olmaktan çıkıp amaç haline geldiğini önce kendimiz sorgulayalım. Elektronik cihazlar çocuk bakıcısı ya da çocuğumuzun en iyi arkadaşı haline geldiyse orada durup düşünmekte fayda var.

Çocuğun uygun içeriğe erişmesi konusunda da, piyasada bilgisayar, tablet ve cep telefonu kullanımını sınırlayan pek çok uygulama var. Eğer çocuğunuz yeterince büyükse ve bu cihazları kullanırken başında durma şansınız yoksa, bu uygulamaları kullanarak çocuğunuzun ekran karşısında geçireceği zamanı ve erişebileceği uygulamaları sınırlayın. Örneğin iPad ayarlar menüsünün altında kısıtlamaları belirleyebileceğiniz şifreli bir alan var. Bilgisayarla internet erişiminde internet tarayıcınıza aile kontrolü ekleyin. Televizyonu kullanma süresi dolunca mutlaka kapayın ve çocuğun kanallar arasında serbestçe dolaşmasına izin vermeyin. Çocuğun yaşına uygun olmayan video oyunlarını çocuk ne kadar ısrar ederse etsin satın almayın. İlkokul öncesi çocukların cihaz kullanımı sırasındaysa birebir yanında olun. Ekranda olan bitenler sizin kontrolünüzde olsun. Ekranda aniden beklemediğiniz bir içerik çıkarsa (uygun olmayan bir reklam ya da görüntü) bu içeriği çocuğun kendi kafasının içinde yorumlamasına izin vermeyin. Mutlaka çocuğa uygun bir biçimde açıklayın.

Bunun dışında televizyon ve bilgisayar gibi elektronik cihazları özellikle okul öncesi çağdaki çocuğunuzun odasına lütfen koymayın. Bu cihazlar salon gibi ortak alanlarda bulunsun. Böylece hem kontrollü kullanım sağlanır, hem de cihazların yaydığı manyetik dalgaların sağlık üzerindeki olumsuz etkisi azalmış olur. Ayrıca yemek saati gibi saatlerde tüm cihazları kapatarak ailece yüzyüze zaman geçirin.

Çocuğunuzun Ekran Kullanırken İstenmeyen Davranışları ve Çözümleri

Amir’in tarif ettiği gibi çocukların elektronik aletlere saldırmasını son dönemde pek çok ailede gözlemliyorum. Eğer bu davranış rahatsız edici boyutlara gelmişse, davranışın kökenine inerek nedeni tespit edilmeli ve nedene bağlı olarak çözüm yaratılmaya çalışılmalı diye düşünüyorum. Amir’in yazdığı mesaj kısa olduğu ve fazla detaylı olmadığı için Canalp’in bu şekilde davranmasının altında yatan koşulları bilmiyorum. Ancak her aile duruma eleştirel bir gözle bakarak sorunları tespit edebilir. Çocukların elektronik cihazlar çevresinde hırçın davranışlarının nedenlerinden bazıları şunlar olabilir:

Amir,

Oğlun Canalp’in elektronik cihazlara yaklaşımıyla ilgili sorduğun soruyu bu şekilde yanıtlamaya çalıştım. Teknoloji kullanımı konusunda hepimizin belli alışkanlıkları var. Ancak çocuğumuz olduktan sonra hem kendi sağlığımız, hem de çocuğumuzun sağlığı için davranışlarımızın bir kısmını değiştiriyoruz. Teknolojiyi kullanmak da buna dahil. Çocuğumuzun ekran kullanımı için ailece kurallar koymak, bu kuralları çocuğa açıklamak ve tutarlı/sabırlı bir şekilde uygulamak şart. Ayrıca hassas cihazların nasıl kullanılacağını öğretmek, doğru davranışlarımızla çocuğumuza en başta kendimiz örnek olmak da hepimizin hayatını kolaylaştırır diye düşünüyorum.

Sevgiler,

Önemli notlar: Bu blogdaki yazılar bir anne olarak kişisel tecrübelerimden oluşmaktadır. Doktor veya tıbbi ehliyete sahip bir kişinin tavsiyesi niteliğinde değildir. Lütfen sağlık konularında karar vermeden önce araştırmalarınızı yapın, sağduyunuzu dinleyin ve doktorunuza danışın.

Yazının devamı...

© Copyright 2019

Milliyet Gazetecilik ve Matbaacılık A.Ş.