MODA
GÜZELLİK
AİLE
SAĞLIK

Tinder, Happn, Antidepresan, İnsan...

Bir süredir gazeteye yazı girmiyordum, belki de bir süredir ben de birşeyleri anlamaya çalışıyorum. Bugün bilgisayarımın başına geçtiğimde, 7 yıl öncesinde gazetede yazmaya başladığım dönem ile bugün arasında geçen zaman diliminde dünyada ve ülkede neler olmuştu?

Neyi asla öngörememiştik veya öngörmüştük de benim-bizim başıma-başımıza gelmez düşüncesine mi kapılıp gitmiştik?

Kişisel yaşamlarımızda köklü bir biçimde neler değişiyordu?

Yüzlerce ölümlere sebep olan toplumsal olaylar, yas tutma-tutamama durumları üzerimizde nasıl bir etki bıraktı?

Sosyal medya nasıl oluyor da yaşamlarımızın tam ortasında ve en torpilli yerinde oturuyor?

Yaşam biçimimizde, alışkanlıklarımızda, ilişkilerde, sevme tarzımızda, çocuklarımızda, iş seçimi ve iş yapma biçimlerimizde nasıl ve ne yönde bir farklılık var?

Ergen çocuklarımız ile ilişkilerde niye bu kadar zorlanmaktayız?

Yetişkin yalnız kadın ve erkek sayısı arttı mı?

Evli kalmak veya evliliği sürdürmek eskisine göre daha mı zor?

Tüketim alışkanlıklarımız, seyahat etme davranışlarımız, yeme içme merakımız nasıl da hızla moda sektörlerine dönüştü?

Peki, Tinder ve Happn gibi kadın ve erkeğin tanışma platformlarına ilgi ve rağbetin bu kadar yoğun olmasına ne diyorsunuz?

Niye bu kadar kaygılıyız?

Kendisini yalnız hisseden insan sayısı arttı mı?

Antidepresan kullanımı niye bu kadar fazla?

Bir terapist olarak yıllar içerisinde edindiğim izlenim; kendi geleceğimizi düşlerken, çocukluğumuzdan itibaren bize anlatılan ve içimizde yer etmiş öykülerden, nesilden nesile aktarılan aile örüntülerinden, mitlerden esinlenmemizin kaçınılmaz olduğudur. Mesela uyumadan önce hep aynı masalları dinlemek için yalvaran çocuklar gibi, o güven veren bildik sonların tekrarlanmasını arzu eder, bunları yeniden sahnelemek için can atarız. Hala pek çok kadının, prensinin gelip onu alıp güvenli bir yere götüreceğini ve orada sonsuza kadar mutlu olacağını beklemesi gibi. Halbuki o beyaz eve girdikten sonra varlığı sona erip, özne olmaktan çıkan çokça kadın hikayesi biliyoruz.

Her ne kadar efsaneler ve edebiyat tarafından şekillendiriliyor olsak da, günümüz insanını tanımlayan asıl şey ise popüler kültürdür. Artık herşeyin farkında olan modern kadın bu romantik senaryonun cazibesi ile tehlikesi arasında sıkışıp kalmıştır. Ya erkekler? Güç odaklı sistemin başarı destanlarını yazmaya çalışan kurbanlardır. Çünkü başarılı olmak, erkek cinsiyetinin iktidar üzerinden yapılanmasıyla doğrudan örtüşmektedir ve toplumsal bir gösteren olarak erkeklik bu başarı alanını korumakla neredeyse eşdeğerdir.

Bugün kabul edelim ya da etmeyelim, kadın ve erkekler artık eskisi gibi mahallede pencereden birbirlerini görüp aşık olmuyorlar. Çoğunluk iş kuleleri ve rezidans tarzı evlere sıkışmış durumdalar. Tinder gibi internet üzerinden eşleşilen uygulamalarla yaşanan çokça hikaye olduğunu bunu kullananlar biliyorlardır, bizler de anlatılanlardan ve çevremizden duyduklarımızdan biliyoruz. Yurtdışında bu uygulamaların sayısı az olmayacak kadar romantik ilişki arayışı odaklı olduğunu ve insanların bu uygulamalarla tanışıp ilişkilerini ilerletebildiklerini orada yaşayan bir arkadaşımdan birkaç yıl evvel duymuştum. Artık burada da bu platformlar üzerinden tanışıp ilişki yürüten veya evlilik sürecine doğru giden ilişkiler olduğunu gözlemlemekteyim. Bu uygulamaların başında saatlerce zaman harcayan kişiler olduğunu biliyorum.

Bütün bu yukarıda sıraladığım sorular kadın erkek ilişkilerini, tek başına bireyleri, ergenleri, çocukları kısacası yaşamı kurgulamayı derinden etkilemektedir. İnsan üzerine kafa yoran tüm sosyal bilimciler _buna maddi kazanç odaklı, bireyi daha yalnızlaştırmaya yönelik ürünler ve imajlar geliştirip süslü sloganlarla bunları sunan kar odaklı araştırmacıları katmıyorum_ , biz terapistler bunları göz önüne alarak çalışmalarımızı yapmak durumundayız.

Ve tüm bu olan bitene tu kaka deyip, söylenip, eleştirip, ahlanıp-vahlanmak yerine artık birer olgu olarak ele almak ve anlamaya çalışmak durumundayız.

Haz ekonomisinin hedonist çocuklarına kızıyoruz belki ancak bu anhedonik bir beklenti de oluşturmamalı. Aklımda kaldığı kadarıyla Bertrand Russell mutlulukla ilgili şöyle birşey söylemiştir:

Ben bu yukarıdaki sorulara daha başka sorular ekler, yazdıkça yazarım... Ayrıca aşağı yukarı bu soruları birçok insan zaman zaman soruyordur da! Bir televizyon kanalının tartışma programında neredeyse her akşam 'insan' masaya yatırılıyor: "İnsan ilişkileri, yaşamın anlamı, insanın nasıl mutlu olacağı gibi konularda uzman olarak davet edilen kişiler saatlerce konuşuyor; öyle yapmak lazım, böyle yapmak lazım diyorlar ya da insanı fizyolojik ve psikolojik olarak tarifliyorlar. Bu bilgiler dinleyenlerin işine ne yönde yarıyor bilmiyorum. Bildiğim şey, insanın ihtiyaçlarının ve yaşamla kurduğu ilişkinin parmak izi gibi eşsiz ve biricik olduğu yani yaşamın genel geçer bir tanımının olmadığı.

Yazının devamı...

Bir meslektaşımın kaleminden...

Uzun yıllar mesleki alanda hizmet vermiş, çokca hikaye biriktirmiş, bugün hala bu birikimlerle öğrenciler, veliler ve çeşitli kurumlarda eğitim çalışmaları yapan, yeni açtığı ofisinde Ankara' da hizmet veren değerli meslektaşım psikolog Ali Orhan' ın ilişkiler ve evliliklere dair yazdığı üç kitap yayınlandı.

Değerli meslektaşım ilk kitabı "GEÇİNMEYE GÖNLÜN VAR MI? da şöyle birşey söyler; "Birbirini seven ve bunu ifade eden eşlerin çocukları kendilerini daha güvende ve huzur içinde hissedecekleri için sorunları daha az, başarıları daha fazla olacaktır." Bugünlerde benzer bir ifade çocuk psikologları tarafından da ileri sürülmüştür; "Mutlu veya mutsuz anne-baba; çocuk için 'üçüncü ebeveyndir' ". Konunun ne denli önemli olduğu malum!

Evlilik kurumu son yıllarda hızla değişime uğradığından, hem terapistlere başvuruda ciddi bir artış olmuş hem de biz terapistlere bu konuda daha farklı açılardan çok yönlü bakabilme ve çalışma zorunluluğu doğurmuştur. Yazar da konunun ne denli önemli olduğunu bildiğinden kitabında ele aldığı konulara kültürümüzün kendine has birikimini de katarak farklı bir okuma zevki yaratmış; eş seçiminden, düğüne, evlilikteki rollere, çiftlerin aileleri ile ilgili tutumlarına, aşka, iletişime, alışkanlıklara, sevgiye, aldatmaya ve boşanmaya kadar birçok konuda akıcı bir dille mesleki bilgi ve deneyimlerini aktarmış. İstemiş ki okuyanlar çok zorlanmadan kendi ilişkilerine bu kitaplardan katkı sağlasınlar. Oldukça da iyi bir iş çıkarmış, kutluyorum kendisini.

Sonra yazar, evliliğin hiç de kolay bir süreç olmadığına atıfta bulunmak üzere "EVLİLİĞİN İLK 50 YILI ZORDUR" isimli bir kitaba daha imza atmış;

"Eğitimler esnasında katılımcılara, süngerin özelliğini sorarım. genellikle verilen cevaplar; sünger su çeker, su çeker birgün gelip su çekmez ve çektiği suyu sızdırmaya, süngerin rengi değişmeye başlar şeklindedir. Ailedeki sünger kimdir? diye sorduğumda katılımcıların çoğunluğu kadın olduğunda kadın, erkek oranı yüksekse erkek olarak cevap verilmektedir. Ailedeki sorunları kim çekiyorsa sorun da ondan çıkmaktadır. Buradaki mesele, süngerin iyice şişip düşmeden önce arada bir sıkılmasıdır. Peki bu sıkma işini kim yapacak ve nasıl olacak?"

Evet kitapta yazar, yukarıda alıntı yaptığım metafor ile anlatılmak istenen zorluğun çiftlerin en başından kök aile ile "vedalaşamama" ları konusunun önemline değinerek çocuklardan, cinsel yaşama birçok önemli konuda yine kendine has dili ile önemli şeyler söylemekte.

Tabii "vedasızlık" ın sadece evlilikte değil yaşamın pek çok döneminde kişileri derinden etkileyen bir olgu olması sebebiyle, sevgili meslektaşım bu konuda da bir kitap yazmaktan geri durmamış; "VEDASIZLIK"

Kİtapta da yazdığı gibi "Aslında her veda yeni bir merhabadır" ancak "veda" laşmak / yas tutmak o kadar kolay bir durum olmadığından ufak ufak kayıplar bir gün koca bir yas haline gelebilmekte ve kişilerde öfke, depresyon, bozuk kişilerarası ilişkiler gibi sonuçlara yol açmaktadır. Biliyoruz ki yas tutmadan aşk kapasitesi gelişmeyeceğinden sağlıklı bir ilişki için en erken ayrılmaların ve kayıpların yası da sağlıklı bir biçimde tutulabilmiş olmalı, eğer tutulamadıysa bunların anlaşılması için kişilerin kendilerini anlama çabaları olmalı, gerekirse yardım almalıdır.

"Vedalaşamama" isimli kitabında da sevglili meslektaşım Ali Orhan yaşadığı topraklardan vedalaşamadan ayrılan topluluklardan, bebeklikteki ayrılmalara, okul mezuniyetinden aşk ayrılıklarına ve ölüme; vedalaş-a-madan yaşanan kayıpların güçlüklerinden bahsederken aynı zamanda "veda-laşabilmeyi" nasıl yapabileceğimizi anlatmış. Anlatırken kısa hikayeleri, anektodları ve Anadolu bilgeliğinin konuyu ele alma biçimini harmanlamayı da ihmal etmemiş.

Efendim sizlere de alıp okumak, okurken faydalanacağınız paragrafların altını çizmek kalıyor. Kalem tutan eller her zaman zihinlerdeki çok kıymetli hazineleri, istediğimiz gibi kullanabilmek üzere bizlere sunarlar, zihinlere sağlık... Kalemin dert görmesin; sevgili Ali Orhan.

www.esduyum.com

https://www.instagram.com/rnarikan/?hl=tr

Yazının devamı...

Siyah lale

Alexander Dumas’ ın ‘Siyah lale’ adlı bir romanında kusursuz bir siyah lale yetiştirene büyük bir ödül vardır. Sonrasında bu lale için iki adam arasında kıyasıya bir kavga başlar… Siyah lale sonunda yetişmiştir yetişmesine ama oldukça büyük bedeller ödenmiştir. Kitap şu cümle ile biter: “Sadece çok büyük acılar çekenler mutluluğun anlamını bilirler.”

Bugün DÜNYA KADINLAR GÜNÜ, bu sebepten olacak ki bu hafta lale soğanlarım açarken her kadın ’siyah bir lale’ gibi diye düşündüm; eşsiz, zahmetli ve çok özel.

Kadınlar… Bin yılların acısıyla, hüznüyle mayalanmış, fırtınalar, poyrazlar, karayallerle savrulmuş, meltemlerle harmanlanmış, yeryüzündeki yağan, akan, duran sularla demlenmiş… Biriktirmiş, biriktirmiş, yürüdüğü yollar hep destansı öykülerle örülmüş.

Sadece ‘aşk’ da teslim olmuş, bu huyunu da pek bir sevmiş. Ama ne Goethe ve Freud’ un ‘kadının sadık olması hususunun dış görüntüsü ile alakalı olduğu, baştan çıkarıcı görünen kadının aşık erkeği şüpheye düşürdüğü ve uygun bir partner olmadığı” görüşlerine kulak asmış, ne de Shakespeare’ in Kral Lear eserindeki, kralın küçük kızı Cordelia babasının oyununa gelmiştir.

Selvi boylum al yazmalım filminde “sevgi emektir” diyen de bir kadındır. Kuşkusuz emeğin ne olduğunu en iyi ‘O’ bildiğinden, bunu kadının söylemesi de tesadüf değildir.

“Toplumlar derin dönüşümler geçirmekte, bununla birlikte erkek huzursuzluğu ve erkek şiddeti ne yazık ki daha da artmış görünmekte. Kadınların istekleri yeni endişeleri yaratmakla birlikte, her iki cins de bu olayın içerimleriyle hesaplaşmak durumunda” diyor sosyolog Giddens.” Giddens, doğrudan cinselliğin yanı sıra evlilik ve aileyle de ilişkili olan bu değişikliklerin sosyolojik açıdan oldukça manidar etki ve sonuçları olacağını ayrıntılı bir biçimde anlatıyor. “Kadınların artık eş olmak istemeyip, eş istediklerinin” bulgulandığını ileri sürüyor(Mahremiyetin Dönüşümü).

Evet, kadınlar iş yaşamı, sosyal yaşam, annelik, eş rolü, dostluk, güzelleşme ve daha birçok konuda eskisinden oldukça farklı ancak bu farklılaşmanın ona bazı mucadeleler vermesi gereken yeni cepheler yarattığı aşikar. Erkeksi alanlarda neredeyse erkeklerle kafa kafaya gelen kadınların diğer rollerine dair tanımları ve eylemleri değişim göstermekte, bu değişim erkeği de yeni bazı rolleri üstlenmek zorunda bırakmaktadır. Çoğu zaman kadındaki bu değişimin erkeği kaygılandırmasından dolayı, ikili ilişkilerin zorlandığı görülmektedir; hatta bana kalırsa kadını ve erkeği yalnızlaştıran önemli unsurlardan biri budur.

Kadın artık karşı cinsle; işte veya evde beraberken ötekinin kimliğinde erimemek adına kendi kimliğine sahip çıkmaktadır. Bu onun temel bir varolma biçiminin yeniden tezahürüdür. Bu uğurda akıtılan çok gözyaşı ve kan vardır. Asla kazanmak zorunda bırakıldığı ve büyük zorluklarla elde ettiği insan olma haklarından vazgeçmek niyetinde değildir. Ne yazık ki hala mucadele edilmesi gereken hemcinsleri vardır ve üzülerek söylüyorum ki bunların çoğu çocuktur!

Ama yukarıda da vurguladım ya “Sadece çok büyük acılar çekenler mutluluğun kıymetini bilirler.” Kadınlar mutluluğun kıymetini bildiklerinden, mutlu etmeyi de iyi bilirler. Bulundukları yeri cennete çevirirler. Yoktan var ederler. Bebeklerini dünyaya onlar hazırlar, bir yastık gerekirse başlara göğüslerini, dizlerini yastık ederler.

O göğüsler ki, bir o memeden bir bu memeden çevresinde kendinden bildiğini emzirmekten ölene kadar vazgeçmezler. İyi ki varsınız, varız.

Yazının devamı...

Yeni yılda karar alma üzerine bir yazı

Yeni bir yıla doğru kapı aralandı… 2016 için de yolun sonuna geldik gelmesine de, hemen hemen hepimiz için kabus gibi geçen bir yıl oldu dersem, kimse karşı çıkmaz herhalde. Tüm acılara, kaygılara rağmen 2017’ den beklenti ve dileklerimizi oluştururken, kişisel olarak içgörü kazanmamız gereken en önemli unsurlardan birinin kanımca “karar vermek” olduğunu düşünüyorum. Karar alma-karar verme süreçleri insan yaşamında geçmiş-bugün-gelecek üçlemesinin kemiğini oluşturan en önemli yaşam unsuru olarak görünüyor. Bugün karar alma süreçlerinin sağlıklılığına dikkat ve çaba konusu çok daha fazla önem arzetmekte diye düşünüyorum. O zaman “karar alırken neler oluyor?” bir bakalım.

Karar vermek bazı kişiler için neden zordur? Yalnızca evet diyemediği için değil, hayır da diyemediği için adeta felç olan kişiler vardır. Bireyin karakter yapısı, hayat boyu yapılan sayısız seçim ve vazgeçilen alternatiflerden oluşmaktadır.

Karar, dilemek ile eyleme geçmek arasındaki köprüdür. Karar vermek, kendini bir eylemin akışına adamak demektir. Psikanalist Irvin Yalom “Eğer ardından hiçbir eylem gelmiyorsa gerçek bir karar olmadığına, bunun kararla flört etmek olduğuna, başarısız bir karar olduğuna inanıyorum ben” diyor.

Samuel Beckett’ in “Godot’ yu Beklerken” i yarıda kesilen kararlar abidesidir. Karakterler düşünür, plan yapar, bunu kesinleştirir, fakat karar veremezler. Oyun şu konuşmayla sona erer.

Vladimir: Gidelim mi?

Esragon : Hadi gidelim.

[Sahneleme talimatı]:] Kimse kıpırdamaz.

Karar verme sancısı ile terapiye gelen danışan sayısı hiç de az değildir. Bu karar genellikle de bir ilişki veya kariyeri ile ilgilidir. Biz terapistler danışanınlarımızın, kararla ilgili kaygısının bilinçdışı anlamını kavramasına yardımcı oluruz. Öncelikle geçmişteki kararlara yönelik krizleri tararız. Tedavi hedefi, özellikle hastanın belirli bir kararı vermesine yardım etmek de olabilir, hastanın o kararı ve ilişkili olanları uyuma yönelik bir biçimde vermesini sağlamak için çatışmalı alanları çözmek de.

William James “Akla uygun karar” diye adlandırdığı karar verme biçimini şöyle tarif etmektedir: Belirli bir hareket tarzının lehinde ve aleyhinde iddiaları düşünür ve bir alternatif üzerinde karar kılarız. Hesapların mantıklı bir şekilde dengelenmesidir; bu karara tam bir özgür olma duygusuyla varırız.

Kararlar neden zordur?

Karar ve karar verilen eylem arasında ne olur? Neden bazı kişiler karar vermeyi olağanüstü derecede zor bulurlar? Gerçekten danışanların hemen hemen hepsinin bir kararla boğuştuğu görülmektedir: Önemli bir ilişki ile ilgili olarak ne yapmak gerektiği, evli kalmak mı boşanmak mı istediği, okula dönüp, dönmemek konusu, çocuk sahibi olup, olmama konusundaki çelişkileri gibi.

Bazen de danışanlarım ne yapmak zorunda olduklarını bildiklerini söylerler -içkiyi ya da sigarayı bırakmak, rejim yapmak, insanlarla tanışmaya çalışmak veya yakın bir ilişki kurmaya çalışmak- ama karar veremezler yani kendilerini bunu yapmaya adayamazlar. Hatta bazıları neyin yanlış gittiğini bildiklerini söylüyorlar örneğin, çok kinciler, işkolikler veya isteksizler ama değişmeye nasıl karar vereceklerini bilmiyorlar.

Bu verilmemiş kararlarda oldukça acı veren birşeyler vardır, kararların zor oluşunun temel nedeni “seçeneklerin dışlanması” dır. Ancak ne yazık ki, her evet için bir hayır olmalıdır. Bir şeye karar vermek her zaman başka bir şeyden vazgeçmek anlamına gelir. Vazgeçmek karara eşlik eder hep. İnsan seçeneklerden, çoğu zaman bir daha ele geçmeyecek seçeneklerden vazgeçmek zorunda kalır. Kararlar acı verir, çünkü olasılıkların sınırlılığını ifade eder; ve insanın olasılıkları ne kadar sınırlıysa ölüme o kadar yaklaşır.

Wheelis, kararın yolculuktaki dörtyol ağzı ve vazgeçişin de seçilmeyen yol olduğu şeklindeki metaforda konuyu çok güzel bir biçimde ifade etmektedir:

Bazı insanlar dörtyol ağızlarında oturur, aynı anda ikisine de giremedikleri için iki yola da girmezler, orada yeterince otururlarsa yolların sonunda birleşeceği ve böylece her ikisini seçmenin de olası hale geleceği yanılsamasının tadını çıkarırlar. Olgunluk ve cesaretin büyük bir kısmı böylesi feragatlerde bulunabilme yeteneğidir ve aklın büyük bir kısmı da insanın mümkün olduğunca az şeyden vazgeçmenin yollarını bulma yeteneğidir.

Bazı insanlar için karar vermek, bütün kararlarının kötü ve yasak olduğu deneyimini yaşatan anne ve baba yüzünden suçluluk duygusu yaşandığı için zordur. Böyle kimseler karar vermeye hakları olmadığını hissederler. Yetişkinlikte büyük kararlar, hem ayrılık korkusundan ve hem de baskın olan diğerine karşı çıkmanın verdiği suçluluktan kaynaklanan sıkıntılı bir durum yaratırlar.

Bir de varoluşsal suçluluk vardır; kişi eğer büyük bir değişim kararı verirse sahip olduğu tek hayatında ne kadar çok şeyi feda ettiğini, gereksiz yere harcadığını düşünebilir. Geçmişteki enkazdan sorumlu olduğu ve çok uzun zaman önce değiştirebileceği anlamı çıktığında geçmişteki hareketlerinin ezici sorumluluğunu kabul etmesi gerekir ve bu kolay değildir. Suçlulukla başa çıkmanın en iyi -belki de tek- yolu telafidir. İnsan geriye doğru iradesini kullanamaz. Ancak geleceği değiştirerek geçmişi telafi edebilir.

Karar her başarılı terapi seyrinde merkezi rol oynar. Değişim mekanizmasını harekete geçiren şey karardır. Çaba olmadan hiçbir değişim olası değildir ve karar çabanın tetiğidir. Terapistin görevi, danışanı özgürce seçim yapabileceği noktaya getirmektir.

Karar vermenin, bir kararla ya da karar vermemeyle sona ermediğini hatırlamak önemlidir. İnsanın tekrar tekrar yeniden karar vermesi gerekebilir. Bir kararı uygulayamama onu sonsuza dek “boşa harcamak” anlamına gelmez ve bir sonraki karar için herhangi bir anlam taşıması da gerekmez; ama böylesi bir başarısızlıktan çok şey öğrenilebilir.

Ayrıca, bir karar vermeye hazır olmadığınız veya karar veremediğiniz zamanlar olabilir. Terapist danışanın böyle bir zamanda karar vermeme kararını destekleyerek ona rahatlık sağlayabilir.

Karar kaçınılmazdır ve her yerde vardır, insan hayatta kalmak için bile karar verir.

İnsanın karar verme şekli büyük önem taşımaktadır. Karara aktif yaklaşım, insanın kendi gücünün ve kaynaklarının aktif kabulüyle uyumludur.

Her kararda bir ödül vardır. Eğer kişi bir karara bağlı kalamazsa, içinde kendine ait bir ödülü barındıran başka bir karar verdiği varsayılmalıdır. Ancak dikkat çekilmesi gereken nokta, ödüllerin kişiyi ketleyici değil, ileriye doğru geliştirici olması durumudur. Danışanımın değişmek istememesi bir karardır ve somut veya sembolik ödülleri vardır -örneğin yakınlarından ilgi görmek, sürekli yardıma ihtiyacı olduğunu göstermek. İşte bu ödül insanın ileriye doğru gelişimini engelleyen bir ödüldür.

Yarattığınız dünyayı ancak siz değiştirebilirsiniz ve değişimde tehlike yoktur. İyi seneler...

Yararlanılan kaynak:

Yazının devamı...

"Ve kederi de yaşamalısın, namusluca, bütün benliğinle"

İnsanın yaşadığı olaylardan ders çıkarması bir yeti midir? “Dersini almış da ediyor ezber” diyen türkülerimiz gibi ezber ettiğiniz dersleriniz var mı? Ezber etseniz bile, “Bu bana çok iyi ders oldu” deseniz bile “Yine yaptım aynı hatayı” dediğiniz olmuyor mu?

Tekrarlarımız, tekrarlarımız… Hep aynı şekilde kurduğumuz ilişki tarzlarımız, benzer seçimlerimiz, iş yaşamında aldığımız kararların ve sonuçlarının aynılığı, hayatımıza aldığımız sevgililerimizin birbirine benzerliği… Size tanıdık geliyor mu?

"Bir musibet bin nasihatten iyidir" atasözünü bilirsiniz. Yaşadığımız bir olayın bizi başka bir yere taşıması, çoğaltması, bakış zenginliği katması, güçlü kılması ve daha bir uyanıklık hali olması, en sonunda aydınlanma dediğimiz farkındalığa ulaşmamız bazı kişilik özellikleri gerektiriyor;

Öncelikle içine bakabilme yeteneği olmalı,

Özeleştiri yapabilmeli,

Kayıp ve acı yaratan durumun ardından, kendi başına bir süre kalmaya ve süreci deneyimlemeye, anlamaya tahammülü olmalı,

Karşı tarafı suçlamak yerine, olayların bu duruma gelmesinde kendi payı üzerine düşünerek, aynayı kendine tutabilmeli,

Dönüştürme yeteneği olmalı…

Yaşadıkları üzerine kafa yorup derinleşmek, kendiyle yüzleşmek yerine kullanılan bazı savunma mekanizmaları vardır. Savunma mekanizması, bireyin başedemeyeceği bir durumla ilgili ortaya çıkabilecek kaygıdan ve durumun yol açacağı sonuçlardan kendisini korumak ve bunu sürdürmek için bilinçsizce geliştirdiği psikolojik stratejilerdir. İnkar, yansıtma, mantığa büründürme gibi. Kişi bu savunmaları kullanarak seçimlerinin, davranışlarının sonuçlarını görmezden geldiği için, gelişimsel çizgide de duraklamalar olur.

Beyin araştırmacıları, beynin ön korteksinin ders alma özelliğinden sorumlu olduğunu ileri sürmüşler. Beynin ön korteksi iyi gelişmemişse, ders alma özelliği eksik olabiliyormuş. Bu biyolojik bakış açısının geçerliliği şüphesiz tartışmaya açıktır ancak ruhsal açıdan baktığımızda bazı kişilik bozukluklarında da ders alma yeteneğinin zayıf olduğunu veya pek olmadığını biliyoruz.

Kişiliğin sağlıklı gelişiminde önemli bir rol oynayan yaşadıklarından öğrenme kapasitesi, yaşam boyu devam eden bir süreçtir. Benim görüşüm; kendini yaşadığı ana bırakabilen, gerektiğinde yaşadıklarını sahiplenen, yüzleşmenin yarattığı duygu durumunun içinden geçebilen, tutkuyla yaşayabilen ama aklını da duygularına sokabilen kişilerin ders alma yetilerinin de iyi olduğu yönünde.

Tekrar tekrar aynı hataları yapan kişilere baktığınızda, iş yaşamında birden fazla başarısızlık yaşamış, para kayıpları olan, ikili ilişkilerde acı çekmesine rağmen tekrar ve tekrar aynı karakter özelliğinde insanlarla birlikte olan ve kendileriyle ilgili anlattıkları hikayelerde hep benzer içeriğin olduğu durumlara tanıklık edersiniz.

Çevresinde yaşayan insanların bu duruma bir türlü anlam veremedikleri, “Nasıl oluyor da hep aynı hataları yapıyor?” diye hayıflandıkları veya hayrete düştükleri olur. Cevabı kısaca “Ders alma yetenekleri” yoktur.

Bir şeyi, zarar gördüğünüz ve kayıp yaşadığınız halde tekrarlıyorsanız, kendinizle ilgili anlamanız gereken iç engelleriniz var demektir. Bununla ilgili yardım almanız yaşam kalitenizi arttırırak, ruhsal doyumu olan bir birey olarak hayata devam etmenizi sağlar. Ataol Behramoğlu şiirinde söylemiş;

"Ve kederi de yaşamalısın, namusluca, bütün benliğinle

Çünkü acılar da, sevinçler gibi olgunlaştırır insanı"

www.esduyum.com

Yazının devamı...

Bağlanma kaygısı - "Issız adam"

Çalışma pratiğimde, yıllar içerisinde kimi zaman kadın kimi zaman erkek danışanlarımın, kendileri veya sevgilileri ile ilgili hikayelerini dinlerken, bağlanma kaygısı zorluğunun ne kadar çoğunlukta olduğunu düşünüyorum. Daha ilk karşılaşmada tamamen bedensel yakınlık üzerinden yaklaşanlar, tam ilişki derinleşecekken kaybolanlar, ilişkiyi sabote edenler. Hep tekrar eden ilişki kurma biçimleri, hep aynı şekilde sonlanan öyküler...

Bir zamanlar “Issız adam” diye bir film izlemiştik ve film konusu sebebiyle epey ses getirmişti.Film gündemden düşmüş veya size an itibarı ile demode gelmiş olabilir ama konusu her daim güncelliğini koruyacak; en azından yaşadığımız yüzyılda. Uzun zaman olmasına rağmen hemen herkesin film ile ilgili birçok şeyi hatırladığını, bir çok kişinin filmi birkaç kez izlediklerinden ve filmin o dönem getirdiği sesten dolayı tahmin ediyorum.

Bu filmi seyreden herkes, film üzerinden kendisiyle ilgili birşeyi yeniden deneyimleyerek çıktı. Adama kızdı, kızı begendi. Aşkı hissetti ya da tam tersi oldu; kendini ıssız adam gördü. Böyle davranan adamın kadın üzerinde sadistik bir iktidar gücü bile hissediliyordu; "O" bircok kadınla birlikte olabilirdi ve terk edebilirdi.

Filmin önemli sahnelerinden birinde yasanan diyalogda, Alper Ada’ya “ben böyleyim, neden aramaya gerek yok” derken, acaba durum gerçekten sadece bu muydu, böyle olmak mıydı? Peki bizler, bu sahnelere tanık olan üçüncü kişiler, bir neden aramaya kalksak ya da Alper neden aşkını tepiyor, neden annesinin onay verdiği bir kızı hiç bir neden olmaksızın terk ediyor ve kendini yalnızlığa itiyor, neden düzenli, sürekli ve derinlemesine bir ilişkiyi doyasıya yaşama şansı varken, cinselliğe indirgenmiş bir gecelik ilişkilerden yana kullanıyor tercihini dersek, gerçekten bir neden yok ve sadece bu insan böyle istiyor diyebilir miyiz? Ya da kızla yaşadığı doyurucu bir cinselliğin gecesinde kendini sokağa atıp, sadece cinsellik üzerine kurduğu ilişkilere tekrar dönme ya da dönmeme bocalamasına girdiğinde, bunu sadece adamın cinsel arzusu çok yoğun ya da değişiklik arıyor diye kestirip atabilir miyiz? Bana sorarsanız, bu olay bu kadar basite indirgenemeyecek kadar derin ve karmaşık. En azından Freud’un ruhsal açıdan sağlıklı insan seven, sevilen, çalışan ve üreten insandır tanımına uymuyor tüm bu olanlar.

Peki Alper' i bu sağlıklı gidişattan kaçıran nedir? Ne oluyor da bu ilişkinin içinde duramıyor? Ne oluyor da takıntılı bir şekilde kendini kaybedercesine cinselliğe saldırıyor önüne gelenle?

Orada değildim, ama yaşadığı şeyin aslında cinsellik olmadığını söyleyebilirim. Bana sorarsanız, aslolan cinsel arzularını doyurmak değildi yaşadıkları. Alper her ne kadar yüzleşmek istemese de, Winnicott “kadın ve erkegin biseksüel yapıya sahip oldugunu, kadınsı elementin 'olma' yasantısında, erkeksi elementin de 'yapma' yasantısında ifade buldugu” nu söyler.

Önce 'ben' kavramı gelişir. Veren, sahiplenen, koruyan, kollayan bir anneyle kurulan yakın ve sıcak ilişki, anne bebek ilişkisi 'olma' duygusunun gelişimine katkıda bulunur, ben varım duygusunun yerleşmesine yardımcı olur. Ben; duygularımla, düşüncelerimle varım. Benliğin bu saglıklı ve baskılanmadan, bir parcasının yok olmadan gelişimi, 'öteki' kavramının da gelişmesine yardımcı olur. “Ben”in sınırları çizildiğinde, bir de 'öteki' olduğunun ayırdına varırız. Ötekinin varlığı, ötekinin istek ve ihtiyaçları, ötekinin duygu ve düşünceleri anlam kazanır zihnimizde, tıpkı ben gibi. Bu gelişimi takip eden 'yapma' süreci ise 'ben' in sağlıklı geliştiği durumda, sağlıklı işleyen bir mekanizmadır. Ben düşünürüm, ben üretirim, ben ilişki kurarım ama karşımda bir de öteki vardır.

'Olma' kavramının, yani 'ben' in gelişmediği durumda 'yapma', hem olmanın hem de yapmanın yerine geçer. Var olduğumu hissetmek için daha fazla yapmam gerekir, daha fazla yapmalıyım ki, olduğumu hissetmeliyim. Ben nerede bitiyorum, öteki nerede başlıyor bilmiyorum. Ben ne istiyorum bilmiyorum, acaba yaşıyor muyum, var mıyım? Birisi beni çimdiklesin uyandırsın. Var olduğumu, benliğimin olduğunu, yaşadığımı hissettirsin bana. Çok korkuyorum; dağılmaktan, parçalanıp yok olmaktan korkuyorum. Biri beni tutsun, biri bana dokunsun, biri beni hissetsin ki ben de yaşadığımı hissedeyim. Bunu hissedebilmek için daha çok yapmalıyım; bir bara gidip önüme ilk çıkan insanla temas kurmalıyım ki bu temas sıkıntımı, kaygımı alsın, beni yatıştırsın.

'Olma' duygusu olmadığında, Alper’ in yaşadığı gibi içsel bir boşluk, hiçlik ve kendi olamama duygularının geliştiğini biliyoruz. Kendi istek ve duygularını yeterince tartamayan Alper’in, bunların nedenlerini bilmesi de beklenemez. 'Öteki' nin ayırdına varamayan Alper günü birlik ilişkilerle benliğini hissetmeye çalışırken, daha sağlıklı bir yol çizen Ada kendini bu ilişkiden kurtarmasını bilmiş, yeniden bir hayat kurmayı, evlenip, çocuk sahibi olmayı başarabilmiştir.

Gelelim, birden fazla kez filme gitme ihtiyacı icinde olan seyircinin, aslında deneyimlediği şeyin ne olduğuna? Herkes filmde kendisinden bir parça buldu. Kendi deneyimlerinin bir yansımasını buldu. Hikâyeleri az ya da çok benzese de esas olan, Ada’ yla özdeşleşenlerin “anlaşılmamış, fark edilmemiş, görülmemiş ve değersiz” hissetmiş olmalarıydı. Bana öyle geliyor ki; bu filmi tekrar tekrar seyretme ihtiyacı, geçmişte yaşanan travmatik bir duygusal deneyimi tekrar tekrar yaşantılayarak düzeltme, bu sefer farklı bir sona ulaşma umuduydu.

Çünkü Ada’ ya filmde böyle bir değer atfedilmişti; o doğru ve düzgün bir kadındı ve Alper’in karşısına çıkan bir fırsattı. Aslında Alper’in takıntılı bir şekilde yaşadığı cinsel deneyimlerin yerine geçebilecek, Alper’ in gerçekte temelde yatan ihtiyaçlarının görülmesi, sahiplenilme, kabul edilme, duygularını yatıştırma, aynalanma gibi en temel ihtiyaçlarına cevap verebilecek bir kişiydi. Ama Alper, Ada’yı seçerek sağlığa yönelmek ile sağlıksız kalmak arasında bocaladı durdu. Onun sağlıksız benliğini sakladığı korunaklı kale duvarları vardı, kimsenin kendisine fazla yaklaşmasına ve bu kadar derinden deneyimlemesine izin vermiyordu, şimdi birden bu kale duvarını yıkıp Ada’yı hayatına alması çok zordu. Ama bu kalenin içinde de bir o kadar yalnızdı ve birinin bir gün o kale duvarını delip kendisine ulaşmasına, temas etmesine o kadar ihtiyacı vardı.

Filmde Alper’in bu ikilemi üzerine kurulmuştu. Sağlıklı ve sağlıksız tarafları arasında gitti geldi. Sonunda, makus kaderinden kurtulamadı ve sonsuza dek o kale içinde yalnız ve ıssız kalmaya mahkum oldu. Alper’in bu yönü, izleyicilerin derinde yatan yalnızlık duyguları ve görülme, sevilme, sahiplenilme gibi en temel ihtiyaçlarına da ışık tutuyordu; hepimizde var olan en temel ihtiyaçlar.

Az ya da çok hepimiz yalnızız. Belki Alper’in Ada’yı seçimi, bu derin yalnızlık duygusunu gidermesi, hepimize ilaç olacaktı. Ada’nın bunu başarması hepimiz için böyle bir kahramanın olabileceğini ya da bizim böyle bir kahraman olabileceğimizi gösterecekti; “yalnız hüzünlü bir insanın” kurtarıcısı olma arzusuna hizmet edecekti. Ama maalesef yalnızlık ve ıssızlık kazandı. Ada da, Alper de derin arzuları, paylaşma ihtiyaçları, hayallerini bir yana bırakıp geldikleri hayata geri dönmeyi tercih ettiler.

Hangimiz böyle bir bocalama yaşamadık ki hayatta, karşıdakine ne kadar güvenip ne kadar teslim olabiliriz, ne kadar onun için bir şeylerden vazgeçebiliriz, ya ona evet dediğimizde hayır dediklerimiz. Neyi kaçırıyoruz, bir şeye evet dediğimizde nelerden mahrum kalacağız. Hangimiz bu çatışmalara girmedik ki, ya da hangimiz sırf bu nedenle hayatın bize sunduğu fırsatları kaçırmadı ki?

Not: Filmin vizyonda olduğu yıl, film ile ilgili tartışmalarımızdaki katkılarından dolayı Dr. Sibel Mercan' a teşekkür ederim.

www.esduyum.com

https://www.instagram.com/rnarikan/?hl=tr

https://www.facebook.com/rusennur.arikan/

Yazının devamı...

Evlilik konsepti değişti mi?

Evlilik terapisi için başvuran çiftlerin sayısında eskiye göre oldukça farkedilir bir artış var ve onlarla çalışırken odanın içinde ne kadar çok öfke var.

Niye beni anlamıyorsun? Niye bu kadar bencilsin? Niye bana yardım etmiyorsun? Niye çocukla sen de ilgilenmiyorsun? Niye bana zaman ayırmıyorsun? Niye işyerinde çok vakit geçiriyorsun? Akşam olunca bir çift laf etmiyorsun! Niye benimle sevişmiyorsun? Facebook’da ne yapıyorsun? İnstagram' da niye onu beğendin?

. . . . . . .

Modern toplumun çiftler üzerinde etkili yeni ve anlaşılması gereken sorunları var mı? Varsa neler?

İstanbul gibi büyük metropellerde çoğu insanın iş temposu, başarı kaygısı, trafik kabusu, ekonomik zorluklar, kendine ayırdığı zamanın azlığı gibi nedenlerle bezgin, canı darda, patlamaya hazır bomba misali haller içindeyken, evlilik gibi bir kurumun sorumluluğu ve bağlayıcılığı çok mu lüks kalıyor?

Evlilik konsepti geçmişte olduğu gibi bugün de sosyal, ekonomik ve kültürel yapıların ayrılmaz bir parçasıdır. Zaman değişti, toplum ve üretim ilişkileri değişti, öyleyse evlilik de zamanın ruhuna uydu mu?

Günümüzde, çiftlerin ilişkilerdeki beklentilerinin dönüştüğü ve günümüz toplumunun hızlı değişimine tepki vermeye zorlandığı dinamik ve sosyal transformasyonlar çağında yaşıyoruz.

Kişilerin terapistlere getirdiği sorunlar, kendi kişisel gelişim sürecindeki sorunların dışında, güçlü bir biçimde hissettiği sosyal baskıları da yansıtmakta.

Günümüz tüketim toplumu kişilerin duygusal tatminlerini sağlayamadığından, bütün beklentileri aile içi tatmine yöneltti. Evliliklerde kadın ve erkeğin birbirlerinden beklentisi arttı: Romantik aşk, sevgi, arkadaşlık, koruma, güven, iyi seks… Tamam da ortaya bir çelişki de çıktı; beklentiler kadın ve erkeğin duygusal kapasitelerini aştı. Kadın ve erkek birbirlerinin bu ihtiyaçlarını karşılayacak yeterlilikte değildi.

Günümüzde bireycilik, kişisel tatmin ve otonomi ön plana çıktı fakat bireysel ihtiyaçlar ailenin iyiliğinden sonra gelmeli gibi bir anlayış, günümüz evlilikleri için en önemli sorun yaratan unsur haline geldi. Evlilik anlayışında önce aile gelmeli düsturu, kendi bireysel ihtiyaçlarını da önemseyen bireyi köşeye sıkıştırdı.

Evliliğin ve ailenin aşk, mutluluk ve huzur olarak sunulduğu ve dış dünyanın tehdit algılandığı bir çağda yaşıyoruz. Dış dünyanın acımasız, sömüren, yalnızlaştıran, korkutucu ve giderek bireyi hiçleştiren yapısı sebebiyle evliliğe mutluluk ve doyum vereceği yönünde çok şey yüklendi dolayısı ile evlilikten eşlerin beklentileri de arttı.

Sosyal yabancılaşma yaşayan, sosyal bağlarından giderek kopan yalnız birey bu yüksek beklentilere cevap veremeyince, evlilikte hayal kırıklıkları da arttı. Hayal kırıklığı öfke yarattı, öfkeli kadın ve erkek birbirine kabile savaşı açar hale geldi.

Birbirlerine en acımasız sözleri söylemekten, şiddet kullanmaya, giderek duygusal ve fiziksel uzaklaşmaktan, aldatmalara kadar uzanan sorunlar yumağı terapistlerin kucağına daha sıklıkla konmaya başladı.

Bu sebepledir ki terapistlerin de, danışanlarının değişen sosyal ihtiyaçlarını karşılamaları gerekiyor. Terapistin tek bir doğru yerine, her çift için özgün olabilecek durumları gözönünde bulundurup, çalışmasını günümüz ihtiyaçları çerçevesinde yürütmesi gerekiyor. Tabii ki geleneksel olanı da gözardı etmeden, evliliği iyileştirecek her konuda çiftlerin neye ihtiyacı olduğunu belirleyerek hiç kuşkusuz çok verimli bir yol izlenebilir.

Herşeyden önemlisi ise, ilişkide ve evlilikte kişinin kendisini anlamadan, kendi farkındalığı oluşmadan eşiyle sağlıklı bir ilişkiyi kuramayacağını bilmesi gerekiyor. Terapistin bu yönde de çalışması gerekiyor.

Bu nedenle evlilik terapisi, niyet ve hedef evliliği iyileştirme olduğu sürece, ihtiyaca göre iki kişi birlikte veya ayrı ayrı çalışmayı gerektirecek biçimde yürütülebilir.

Ne iyidir ki yardım almak için başvuran yeni evli çift sayısı da oldukça fazla. Genç çiftlerde boşanmaların oldukça arttığı son yıllarda, çözüm arama çabası içinde olan çiftlerin de olması çok sevindirici. Oldukça iyi sonuçlar aldığımızı belirtmeliyim.

Evliliğin kurtarılmasından ailenin tüm üyeleri kazançlı çıkar. Gelin; kadın ve erkeğin birbirlerini anlayacakları yollar olduğunu, bunun için önce kendi motivasyonlarınızı, duygularınızı ve tepkilerinizi anlamanız gerektiğini görün. Sonrası anlamlı bir yaşam, güven ve derin bir hikaye…

Yazının devamı...

Ben eşya değilim!

Karşınızdaki size nesne(eşya) gibi davranabilir, sakın duygusal olarak düşmeyin, bu onun sorunu!
Yaşamak kaç kişiliktir? Tek kişilik bir yaşam düşünülebilir mi?

Peki ikili ilişkilerde beraberliği oldu bittiye getirmeye çalışan yeni nesil ilişki cambazları 'kazanç' olarak gördükleri deneyimleri ruhsallığın neresinde depoluyorlar acaba? Anlam kaynaklarını bu deneyimler üzerine kurguluyorlarsa, kendileri ile ilişkilerinde ciddi bir tökezleme her zaman sözkonusu ne yazık ki! İlla ki bir bedel ödenir mesela; yalnızlıki ya da kendine yabancılaşma gibi.

Geçici olarak tek başına kalma isteğini ve bazı ruhsal hastalıkları dışarıda tutarsak, kim istekli olabilir ki tek başına geçirilecek bir hayata? Yaşam en çok biriyle derin ve huzur veren bir beraberlik sözkonusu ise daha anlamlı ve yaşanılır olur desem, kaç kişi karşı çıkar acaba?

Ötekine duyduğumuz ihtiyaç tüm yaşam serüvenimizde hep var; tıpkı zaman zaman yalnız kalmaya ihtiyaç duyduğumuz gibi. Birlikteliğimiz içinde yalnız zamanlar yaratabilme, ister arkadaşlıklarla ister daha özel biriyle; eşle, sevgiliyle temas halinde kalarak en ideali olur elbette yani bağlı olma, bağımlılık değil.

Sosyal paylaşım ağlarına bu kadar bağlanmak, sürekli olarak cep telefonu ekranına kafa önünde bakmak, bir arkadaşıyla bir yerde oturmuş sohbet ederken sık sık tuşlara basıp mesaj kontrolü yapmak da hep bağlı kalma ihtiyacını ortaya koymuyor mu? Sürekli teknolojik olarak bir yerlere bağlanma durumu var son zamanlarda! Bizim bahsettiğimiz bağlanma biçimi bu değil tabii ki.

Peki bağımlılığa dönüştürmeden bağlı olabilme yani bağlanma ne kadar mümkün? Arkadaşımız, eşimiz veya sevgilimizle ilişki halindeyken, onun benliğine katılıp, tekrar dışarı çıkabiliyor muyuz? Bireysel alanlarımız var mı? Onun hobilerine ve arkadaşlıklarına saygı duyuyor musunuz yoksa kıskanıyor musunuz veya kendinizi terkedilmiş gibi mi hissediyorsunuz?

Sağlıklı bir duygusal bağ geliştirebilme, bazı özellikler gerektirir; otonomi, esneklik ve beceriklilik gibi yani yalnız kaldığında yaşantı yaratabilme, sevdiğinin istekleri ve ihtiyaçlarını anlayışla karşılayabilme, yeni ilişkiler geliştirebilme ve kendinden keyif alabilme. Yalnız kalamayan kişinin, kendine tahammülü yok gibi bir düşünce geliyor insanın aklına…

Kendinden keyif alan insanın yanına diğerleri gelmek ve onunla vakit geçirmek isterler. İnsan kendisini mutlu etmeyi becerebiliyorsa, başkasını da mutlu edebilir. Kendisiyle kavga eden birisi size de yansıtmalar yapar çünkü o gözden görür ötekini de. Kendinden hoşnut olan ve siyahıyla, beyazıyla, grisiyle yani tüm renkleriyle kendisini olabildiğince kabul eden kişi bir çekim alanı yaratır ve sevilmek de kendiliğinden gelir.

Bağımsız olmak adına ilişkide derinleşememek, bölük pörçük ilişkiler kurmak, sadece cinsel birlikteliği önemsemek bağımsızlık değildir. Ötekinin benliğini hapsetmeye çalışmak, hayatının merkezine almak, onsuz birşey yapamaz hale gelmek, yaşamı sadece eşle veya sevgiliyle kapsüle almak da bağlı olmak değildir.

Bağlı olmak, özne olmayı gerekli kılar. Özne olma hali kayboluyorsa tehlike var demektir, sınırlarınız eriyor demektir. Özne olmayı korumazsanız, karşıdaki de size nesne gibi davranır yani eşyalaştırır veya hiçleştirir, tıpkı sizin kendinizi yok ettiğiniz gibi. Ne kadar ben olabilirseniz o kadar varsınız, ben olduğunuzda ötekiyle bir olabilirsiniz yoksa immün sistemin bozulup artık bazı hastalıkları tanımaması gibi ötekini de sizin benliğinizi tanımaz, onunki de sizi!

Özneden diğerine yani karşımızdakine giden duygusal bir yatırım vardır, biz birisine emek ve zaman harcar, paylaşımlarda bulunur, dünyamızda yer açar, onu sever ve bağlanırız; buna sadakat denir. Karşıdaki kişide ise bunun karşılığı minnet ve şükrandır; sadakatine ve bağlılığına.

Eğer gerçekten özne olabiliyor, karşınızdakini özne olarak görebiliyor ve bağlı olmayı becerebiliyorsanız , umarım bağlı olduklarınız size şükran duyuyordur. Siz zaten şükran duymayı da bilirsiniz.

Yazının devamı...

© Copyright 2019

Milliyet Gazetecilik ve Matbaacılık A.Ş.