MODA
GÜZELLİK
AİLE
SAĞLIK

Evet orgazm küçük ölümdür ve hemen herkes böyle bir ölümü göze almak ister.

Kadınlarda orgazm sorunu çok konuşulmayan ama hem kadının ruh ve beden sağlığı üzerinde hem de eşler arasında problem yaratabilecek bir konudur. Kadnlarda orgazm problemi sanıldığından çok daha fazladır. Birçok kadın bunu sevgilisinden ya da kocasından saklayabilmekte, bazıları da açıkça söylemektedir.

Farklı biyolojik ve ruhsal örüntüye sahip bireyler olarak düşündüğümüzde bu konuda da tek ve aynı olma halinden bahsedemeyiz. Kinsey raporunda(1950' lerdeki Amerikan toplumunun cinsel eğilimlerine ilşkin en geniş araştırma) bu durum çok net bir şekilde ortaya konmuştu. Günümüzde ise internet arama motorları üzerinden 1 milyar aramayı, araştırmacı yazarlar analiz etmişler ve cinsellikle ilgili günümüz eğilimlerini ortaya koymuşlar. Konumuz bu değil, o yüzden spesifik olarak kadınların orgazm sorunundan bahsedeceğim.

Orgazm sorunu olan kadınların çoğu; hiç orgazm olmamış kadınlar ve masturbasyonla orgazm olabildikleri halde bunu partneriyle birlikte gerçekleştiremeyenler olmak üzere iki kısıma ayrılırlar. “Orgazm olamama” sorununda, ne cinsel ilişki ne de masturbasyon sırasında hiçbir zaman klimaks yani orgazm fazına erişmek mümkün olmamakta. Bazı kadınlar uykuda iken klimaksa erişirler ancak bunu tam olarak anlatamazlar. Bazıları gerçekten orgazm olabilirler ancak kasılmalar çok zayıftır ve orgazm ile ilgili beklentiler, yaşanılandan tamamıyla farklı olabilir.

Azalmış cinsel istekle birlikte çok az lubrikasyonu(vajinal ıslanma) olan ya da hiç olmayan kadınlardan, orgazma çok yaklaşan ancak daha ilerisine kendilerini bırakamayan kadınlara kadar uzanan bir yelpaze içinde, tamamen unorgazmik(orgazm olamama) kadın sayısı çok azdır.

Kadınların çoğu tek başına ya da bir partnerin yardımı ile masturbasyon yaparsa orgazm etkili olabilir. Amerikada yapılan bir araştırmaya göre kadınların sadece % 30 u cinsel ilişki sırasında her zaman orgazm olur.

Bazı kadınlar neden orgazm olamaz?

En basit neden cinsel eğitimin olmayışıdır. Katı ve baskılayıcı yetiştirilme, suçluluk ve kaygı yaratacağından orgazm sorunu yaşanabilir.

Son zamanlarda gevşek pubokoksigeal kasların orgazmı güçleştireceği imancı da ortaya çıkmıştır.

Bir başka neden kendini yetersiz uyarma ya da uyarının bilgisiz veya eli ağır partner tarafından uygulanmasıdır.

Aşırı özdenetimli yani kontrol odaklı kadınlar, kendini bırakmakta güçlük çektiklerinden orgazm zorluğu yaşayabilirler. Böyle bir kadın orgazm sırasında partnerinin gözü önünde bayılarak veya idrar kaçırarak küçük düşeceğini veya kendini aptal durumuna sokabileceğini düşünebilir.

Bazı durumlarda fonksiyon bozukluğu ciddi bir hastalıkla veya -depresyon ve anksiyete tedavisinde kullanılan- ilaçlarla ilişkili olabilir.

Bir başka iddia da doğum sonrası gevşeyen PC kaslarının orgazmı güçleştireceği şeklindedir.

Çözüm yoları nelerdir?

Öncelikle bu konuda kadının partnerine de iş düşmektedir. Seksüel uyum, birbirinin bu konudaki beklentilerine duyarlılık ve sabır göstermeyi gerektirir. İlk başta iyi bir ilişki önemlidir. Kadın ve erkek arasındaki çekimden tutun da bu konudaki karşılıklı geribildirimler de kadının cinsel uyarılmasına katkıda bulunur. Karısıyla hiç öpüşmeyen erkekler vardır, bu durum bile kadını olumsuz yönde etkilemektedir. Bazen kulağa fısıldanan bir söz, sevşirken konuşma, sevişmenin biçimi de etkili unsurlardır. Erkeğin erken boşalma sorunu varsa bunun da çözülmesi gerekir.

Primer unorgazmi denilen hiç orgazm olmayan kadınlarda, genellikle masturbasyona yönelik tutumları bir kez değişince tedavi edilmeleri güç değildir. Tedavide en önemli adım, başlangıçdaki direncin kırılmasıdır.

Cinselliğe dair yanlış ve olumsuz inançların değiştirilmesi.

Fantazi kurmayı denemek ve geliştirmek gerekmektedir yani cinsellik konusuna kafa yormak ve cinsel içerikli materyaller okumak ve izlemek de faydalı olmaktadır.

Ortama bağlı orgazmik fonksiyon bozukluğu yaşayanlar ise, sadece cinsel ilişki ile orgazma erişebilmesi için bazı ilave teknikleri deneyebileceği konusunda bilgilendirilmekte ve ödevler verilmektedir.

Çoğu kadın için ideal olan en azından bazen sadece cinsel ilişki yoluyla orgazma erişebilmektir. Birçok kadın vaginal ve elle uyarmaya birlikte gereksinim duymaktadır.

Sonuç olarak; bu konuyla ilgili yaşanan zorluk hayatınızı ve ilişkinizi olumsuz etkiliyorsa cinsel tedavi almaktan çekinmeyin. Benim çalışma pratiğimde gözlemim, erkeklerin bu durumlarda zamanla kendilerini yetersiz hissedebildikleri veya durumdan olumsuz etkilendikleri yönünde.

Hanımlar, tedavi sürecinde edindiğiniz bilgi ve güveni bir partnerle orgazmı paylaşma sürecine aktarmakta zorluklar yaşayabilirsiniz ancak partnerinizi de dahil ederek, soruna sizin de mutlu olacağınız çözümler bulabilirsiniz.

Yararlanılan kaynak:

Gillan, P.(1987): Cinsel Sorunlar ve Tedavileri El Kitabı. çev. Eker, E., Özmen, M., Özmen, E.. Menteş kitabevi,1. Türkçe Baskı, 1993, İstanbul.

Yazının devamı...

Erkeğin sevme tarzı

Amerika’ da evli erkeklerle yapılan bir araştırmada, erkeklerin %93' ü ikinci bir şansları olsa yine aynı kadınla evlenmek istiyormuş. Buyrun buradan yakın!

Evliliklerin daha doğrusu evli kalmanın zorluğu konusu hem profesyonelleri hem evlilik kurumunun taraflarını bu kadar meşgul ederken, bu nasıl bir sonuç demez misiniz?

Bu sonuç üzerine kafa yorsanız işin içinden çıkabilmek ne kadar mümkün? Erkeğin 'bağlanma biçimleri' ile ilgili yazılanlara baktığımızda, “bağımsız davranabilmeyi” daha iyi becerdiğini açıklamaya çalışır.

Konu kadın erkek ilişkisi olunca, bir hikaye başlar ve aslında o hikaye hiç bitmez demek geliyor insanın içinden. Amerika’ lı yazar Neil Chethik “Voicemale” isimli kıtabında, erkeklerin evlilik, seks, bağlılık ve sevgi konusunda gerçek düşüncelerinin sanıldığından çok daha farklı olduğunu, yüzlerce kişi ile yaptığı görüşmeler sonucu bulgulamış.

Karısını aldatan erkeklerin büyük çoğunluğunun, eninde sonunda karısına geri döndüğünü siz de etrafınızda mutlaka gözlemlemişsiniz, duymuşsunuzdur. Hele birikinci kadın rest çekmeye başlasın, “boşan” desin ya da evliliği tehdit altına girsin, hemen kuyruğunu sıkıştırıp karısına döner erkek; “Ben aslında karımı seviyorum.”, “Benim karımla bir problemim yok.” demeye başlar. Dışarıda oyun oynamanın cazibesi biter, erkek evliliğin güvenli sularına kendini atıverir.

Bu o kadar karmaşık bir olgudur ki, durumun çok değişkenli doğasını bir çırpıda ortaya koymak gerçekten zordur. Söylenebilecek sebeplerden bazıları şunlar olabilir;

Kadınların evlilikde sorun olarak gördükleri konular -mesela sevgiyi gösterme biçimleri- erkekler için sorun algılanmayabiliyor.

Erkek için kurulu düzeninin bozulması, kendi gelecek tasarımı içerisinde hiç aklına getirmediği ve yüzleşmediği bir şey. Düzeninin devamı, genetiğinin-soyunun devamı ile eşdeğer.

Erkeklerin bir aşk ilişkisini sona erdirebilmelerinin, kadınlara göre daha zor olduğu araştırmalarca ileri sürülmekte. Eğer sona ererse, bir önceki yazımda yazdığım gibi; yalnızlık, depresyon ve durmaksızın geçmişin özlemini duyma hisleri görülmekte. Bu da erkeklerin bağlanma biçimi ile ilgili bir zorluk olması açısından önem taşıyabilir.

Diğer yandan erkek genç yaşta yaptığı evliliği içerisinde, karısı rolündeki kadını 'anne' rolü konumlamasıyla kutsal bir ikon haline getirirken, kendisi için de kendi annesiyle ilgili bilinçdışı içeriği karısına giydirerek, bir aktarım ilişkisi yaşamaktadır. Dolayısıyla çocukken kaybettiği kayıp cennetini, tekrar bulduğu yer karısının yanıdır.

Aslında erkek de, ilişkisinde hoşlanmadığı şeyleri konuşmak istemektedir.

Erkeğin de, bir ilişkide seksin dışında beklentileri ve istekleri vardır.

Erkek de, kendine özgü sevme tarzının anlaşılmasını beklemektedir.

Erkekler evliliğin yürütülmesinde, yaşanan sorunların farkındalığı ve çözümünde kadınlara göre farklılıklar taşısa da, en az kadınlar kadar karmaşık iç dünyaları olduğu da bir gerçek. Anlamak lazım anlamak…

Yazının devamı...

"Sıkılıyorum, öyleyse ergenim"

Ergenlik; yönetmen Reha Erdem' in bir röportajında söylediği gibi bir "bir acılı bahçe". Ergenin dinamik, karmaşık, sancılı, macera dolu, heyecanlı yolculuğunun kapladığı zaman dilimi aynı zamanda yalnız, tekinsiz ve kimliksiz de kaldığı ve psikanalistlerin ikinci doğum olarak tanımladıkları bir geçiştir.

Günümüz gençleri ile ilgili anne-babalaların ve eğitimcilerin görüşleri genel olarak zorlandıkları yönündedir: Çocuklar neden bu kadar asi? Neden bu kadar cüretkar? Hiçbirşeyden tatmin olmuyorlar, sorumsuz, odasından çıkmıyor ya da bizimle doğru düzgün konuşmuyor... Derslerine çalışmıyor, okulda devamsızlıktan kalacak... hep bıkkın ve depresif, geceleri çok geç yatıyor, sürekli bilgisayarda takılıyor ve oyun oynuyor, telefon elinden hiç düşmüyor... arkadaşlarını hiç onaylamıyoruz, alkol kullanıyor gibi.

Psikanalist Talat Parman ergenler ile ilgili yazdığı kitabın adını "Ergenlik ya da Merhaba Hüzün" diye koymuştur. Parman, Françoise Sagan' ın "Merhaba Hüzün" isimli kitabından yola çıkarak ergenliğe dair şunları söyler: "Ergenlik hüzün demektir. Giden ve bir daha gelmeyecek olanın hüznüdür. Giden çocukluktur, biseksüalitedir, anne babayla kurulmuş olan o yoğun bağdır. Gidenlerin yasını tutmak gerekir. Ergenlik bir yas sürecidir ve mutlu ergen yoktur."

Anne ve babaları en çok zorlayan dönem olarak bilinen ergenlik, çocuklar için de anlaşılmaya çalışılan, anlamlandırılmaya çabalanan bir dönem olduğundan deyim yerinde ise her iki tarafın da direksiyon hakimiyetini kaybetmiş hissettiği bir geçiş sürecidir.

Deneyimlediğim şu ki; artık çoğunlukla “ben bir terapiste gitmek istiyorum” diyen ergenlerle çalışmaktayım. Yani anne-babasının “ne istiyorsun?” sorusuna “bilmiyorum” diye cevap veren ergenin gerçekten ne olup bittiğini anlamaya çalıştığı süreçte, bunu bir psikoterapistle anlamak istemesi oldukça yaygınlaşmaya başladı kanımca. İtiraf etmeliyim ki, bu çocukların her birini tanıdıkça içsel zenginlikleri, gündeme dair yorumları, farkındalıkları, dünyaya baktıkları pencere ve insancıl bakış açıları beni inanılmaz etkilemektedir. Çok sıkı bilgisayar kullanan ve sosyal medya _özellikle twitter takipçisi_ olan bu çocuklar dünya ile sandığımızdan daha fazla ilişki içindeler.

Birçok konudaki özgün bakış açıları oldukça dikkat çekicidir. Sorgulayan, sürekli daha çok öğrenmeye çalışan, öğrendikçe labirentte yeni yeni yollar keşfeden ve bu kıvrımlarda ilerlemek konusunda pek de durmaya niyeti olmayan bu çocuklar için elbette bazı güçlükler oluşmaktadır. Bu kadar yoğun, derin ve çok çeşitli bilgi yüklenen çocuğun bütün bunlardan nasıl etkilendiği ve bu kadar bilgi ile ne yapacağı sorusu karşımıza çıkmaktadır. Mesela; anime izleyip manga okuyan bir ergen kendi çekirdek yapısına uygun düşen bir hikaye üzerinden ilişki biçimlerini kurgulayabilmektedir. Bu anime ve mangalar kimi zaman sapkın veya oldukça travmatik bir içerik taşıyabilmektedir; ensest ilişkiler, sonu ağır kayıplarla biten hikayeler gibi. Sosyal medya üzerinden tanışılan başka ülkelerdeki kişilerle oldukça ağır öyküler paylaşılabilmekte ve ergenin duygusal dünyası olumsuz yönde etkilenebilmektedir. Üstelik bunların doğruluğu da tartışmalıdır. Peki ya şu starlar! Star tanımı altında medyada boy gösteren herkes ile özdeşim kurabilir ergen. Starın başına gelen şeyler de ergen için bir başetme durumu doğurabilir.

Öncelikle ergenlik zaten bir yaratım sürecidir. Çocukluğa dair ne varsa, kimliğin bu yapılanma sürecinde yeniden yorumlamak zorunda kalır ergen. Korkmaktadır ve kaygı duymaktadır. Dürtülerin ve çatışmalı arzuların kuşatması altındaki ergen, dış dünya ile uzlaşacak şekilde bunların ifadesini olanaklı kılacak sürecin de yaratıcısı konumundadır ve biz biliriz ki yaratma çok sancılı bir süreçtir.

Ergenlik çağındaki çocuklar hızlı ve şiddetli değişimler yaşar. Bedenleri aniden kontrolden çıkmıştır. Yüzde sivilceler, her taraftan fışkıran kıllar, adet görme, göğüste büyüme, ses değişikliği gibi durumlarla karşı karşıyadırlar. Olağanüstü fakat pek kabul edilemez cinsel düşler yaşarlar. Ergen tüm bu olanlara karşı kendisine ait yeni davranış biçimleri geliştirmek zorundadır. Ebeveynlerinden farklı olarak dünya ile ilişki kurmanın yeni yollarının ortaya çıkmasına işaret eden bedensel ve ruhsal değişikliklere sosyal değişimler de eşlik eder.

Ergenin arkadaş ilişkileri de yeni bir boyut kazanmaktadır. Karşı cinse erotik bağlamda ilgisi artar ve aşk deneyimleri başlar. Ergenlik döneminde çocuklar bireysel kimliklerini oluşturdukları için kendileri ile ilgili plan yapma aşamasına girerler. Arkadaşlarına daha eleştirel ve seçiçi yaklaşırlar. Kendilerinin de incelenmekte olduğunu bildikleri için arkadaşlarının beklentilerine uyum sağlama çabasına girerler. Popüler olma çabaları belirgindir ya da tam tersi içe kapanma.

Ergenlik yaşındaki bir çocuğun yerini belirlemek her zaman kolay olmaz. Kendi özel arkadaş çevresini bulduğunda, hem kendisine hem de çevresine karşı kendisini tanımlamak yolundadır. “Tencere yuvarlanır kapağını bulur” atasözü özellikle ergenler açısından geçerlidir. Ergenlik çağındaki çocuklar kendileri ile aynı ilgi alanlarını paylaşan kişilere eğilim gösterirler. Ne var ki, ergenlikte bu arkadaş bulma süreci bir anda olmaz ya da hemen gerçekleşecek birşey değildir. Belki de çocuğunuz henüz akranları arasındaki yerini almaya hazır değildir ve hayattaki yerini henüz bilmemektedir ya da bilse bile kendisini sınamak açısından ürkeklik göstermektedir. Çocukların hepsinin psikolojik gelişme hızı yaşlarıyla orantılı değildir. Bu nedenle de okul arkadaşları ve komşu çocukları ile karşılaştırma yaparak beklentiye girmek ya da kaygılanmak doğru değildir.

Bazı ergenin tek bir arkadaşı olabilir, bazılarının tek bir arkadaşı bile olmaz. Her ikisinin de bir anlamı vardır. Tek bir kişi ile arkadaşlık etmesi çocuk açısından ergen ortamının korku saçan ve dehşetli kuralcılığına karşı kendini korumanın sağlıklı bir yolu olabilir. Bir kişi ile arkadaşlık etmek henüz olgunlaşmamış ergenin basket maçlarına gitmek ya da aralarına katılmaya henüz hazır olmadığı veya sevmediği bir grupla gezme talepleri karşısında biraz nefes almasını sağlar. Boş zamanlarının her saniyesini kendisi gibi davranan, kendisiyle aynı şeylere değer veren ve kendisine her zaman kabul görme ve güven duygusu veren birisiyle geçirmek, çocuk açısından büyük bir rahatlamadır.

Ergenlik çağındaki bazı çocukların tek bir arkadaşı bile olmaz. Bunlar, aralarından büyük düşünür ve filozofların çıktığı gerçek yalnızlardır. Dünyadaki yerlerini veya dünyada bir yerleri olup olmadığını saatlerce düşünürler. Yalnız bir ergen büyüme sürecinin çok önemli bir aşamasından geçmektedir, herhangi bir gruba ait olup olmadığını ya da hangi gruba ait olduğunu araştırmaktadır. Zamanla yalnızlar değişir, ilişkilerden daha az korkar, başkalarına daha fazla güvenir ve belki de bir grup ya da en azından bir veya iki arkadaş edinmek üzere mantıksız standartları aşağı çekerler.

Önemli olan ergeninizin mutlu olması ya da hayatla biçimlendirdiği özel ilişkisinden hoşnutluk duymasıdır.

Günümüzde anne ve babaların hayatı hiç de kolay değil, ama rağmen ergenin ihtiyaçları var. Ergenlik çağindaki çocuğun duyduğu en büyük ihtiyaç, ne daha sıkı kurallar ne de aklına eseni yapmasına izin verilmesidir. Ergenlik çağındaki çocuğun ihtiyaç duyduğu şey, ‘anlayıştır’. Ancak anlayış gösterirseniz ergeninizi üzen sorunların altında neyin yattığını algılamaya ve doyurucu bir çözüm geliştirmeye başlayabilirsiniz. Ergeninize ‘ilgi’ göstermelisiniz. İlgi göstermek karışmak ve nutuk atmak değildir. Bu, çocuğunuzu artık bir çocuk olarak değil, yetişmekte olan ve yetişkin haline gelmek isteyen birisi olarak görmeye başlamak anlamına gelir.

Ve ben anladım ki _sizlere şaşırtıcı gelebilir ama ben şaşkınlığımı bir nebze atlattım, her biri ile azımsanmayacak süredir çalıştığım için_ ; günümüz ergenleri bu saçmalıklar dönemini ve dünyayı algılamak, anlamak ile ilgili biz yetişkinlerden epey öndeler. Cinsiyetçilik, homofobi, ayrımcılık gibi konulara karşı çok hassaslar ve sağlam argümanlara sahipler. Kendilerini güvende hissetmiyorlar ve fikirlerini savunurken altyapılarını doldurarak geliyorlar. Bence oturup yeniden düşünmeliyiz; bu çocuklar için daha iyi ne yapabiliriz?

Kendinize şunu sorun: Oğlunuz ya da kızınızla en son ne zaman nitelikli bir süre birlikte oldunuz?

www.esduyum.com

Yazının devamı...

'Empati' kadın işi mi?

Erkek çocuklar gözyaşlarından, çaresizliklerinden ve ruhsal acılarından utandırılarak büyütülür.

Kadınsı ve anaç olanın küçümsenmesi ve değersizleştirilmesi, erkekler için empati yetisinin gelişmesine ve acıyı hissetmelerine engel teşkil ediyor.

Empatiyi, başkasının duygusunun tadına bakabilmek, onun yaşadığı zorluğu ve sıkıntıyı anlayabilmek için onun yerine kendini koyabilmek olarak tanımlarsak, kişilerarası ilişkilerde ne denli onemli olduğunu da anlayabiliriz.

Yapılan araştırmalarda, çocuk hamileliğin son üç ayı içerisinde annenin sesini duymaya, yeni doğmuş bebek ise yaşamının ilk üç günü içindeyken annesinin sesini diğer insanların sesinden ayırt etmeye başlıyor.

Eğer anne çocuğun dünyasıyla ilişki halinde ve ihtiyaçlarına zamanında cevap verebilen, çocuğun duygulanımlarını anlayan, huzursuzlandığında onu yatıştırabilen bir anneyse çocukda da empati yetisi gelişmiş oluyor.

Aksi takdirde anne çocuğa yeterince karşılık vermiyorsa, çocuğun bilinci daralmakta ve buna bağlı olarak dilsel yetileri de sınırlı olmaktadır.

Ergenlik döneminin başlarında erkek çocuk, erkeksi olmak ve görünmek adına dişi olanı küçümseyerek mesela “Kızsal hareketler bunlar” şeklinde aşağılamalarla duygu ağırlıklı algılayışları bilinçdışına itiyor.

Sonra ne mi oluyor?

Erkek bilincin acı ve kaygıyı reddetmesiyle beyinsel etkinlikler sol yarımküreye aktarılıyor ve algılama yetimiz de sonradan buraya yönlendiriliyor. Böylece algılayış giderek daha fazla sol beyin yarımküresiyle, yani duyumsal olanın aktarılmadığı bir yerle sınırlanıyor. Gerçi bir zamanlar kapsayıcı olan bilincimiz yine varlığını sürdürüyor, ama bilinçdışının “yeraltı” nda.

Empati ve keder gibi içe yönelik algılayışların erkek çocuk için önemi ve değeri azaldıkça ve çocuğa korku ve dehşeti bastırması için ne kadar baskı uygulanırsa bilinç daralması o kadar fazla, sağ beyin yarımküresinin algılama olanaklarının bu çocuğun beyninde aldığı yer ise o kadar az olur.

Sol beyin yarımküresinde, toplumumuzda çok değer verilen o bilgiye dayalı yetenekler gelişiyor. Bu şekilde empatik-duyumsal algılama yetisinden ise gittikçe uzaklaşılıyor.

Çocuğunun sol beyin yarımküresinin işlevleri ödüllendiriliyor, ama sağ yarımkürenin işlevi hor görülüyorsa bunun sonucunda bilinçdışı üretiliyor çünkü bastırılanlar temel deneyimlerimizdir.

Yani çaresizliğiyle yalnız bırakıldığında, duyguları tanınmadığında, “var olmadığı” tehdidini hissettiğinde bir çocuğun içinde yükselen dehşet ve korkudur. Bunun aksine eğer bir çocuğa deneyimlerinde annesi tarafından eşlik ediliyorsa ve varlığı tanınıyorsa, o zaman çaresizliği bir tehdit unsuru halınde büyümez.

Empati “kadın işi” olarak görülse de, sağlıklı ilişkiler geliştirmek için gerekli en önemli araçtır. Empati yoksunluğu olan kişilerle beraberlik, yalnızlığın kıyılarında hiç bitmeyen bir yolda yürümek gibidir.

Empatinin yoksunluğu durumunda, öfke ve saldırganlığın veya tam tersi kayıtsızlığın bunun yerine geçeceğini unutmayın.

Daha da ürkütücü olan, bu erkeklik mitinin kadının da yücelttiği bir durum olması. Erkeklerde “kadınsal” olanı aşağılama konusu birçok kadının da gösterdiği bir davranış biçimi. Kadının indirgenmiş bilincinde bunu taşıdığı ve böyle ilişki kurduğu da bir gerçek. Demek ki, önce kadınlar bu erkek mitini sahiplenmekten vazgeçecek.

Yazının devamı...

Sevme yetisi nasıl gelişir?

Yakın ilişki geliştirmenin önünde kökeni erken çocukluk dönemine uzanan psikolojik engeller vardır. Gelişimsel duraklama adı verilen bu erken çocukluk dönemindeki dinamikler oldukça önemlidir. Zorluklarla başa çıkma, bağlanma, başkalarını kabul etme, ayrılığa ve çatışmalara göğüs gerebilme becerisi olan, eşsiz ve tutarlı bir özkimliğe sahip bir kişiliğin gelişimine ilk adım olacak çocukluk dönemindeki gelişimsel başarısızlıklar, birçok psikoloji kuramcısının uzun yıllar inceleme konusu olmuştur.

Ünlü psikanalist Mahler kişiliğimizin, "psikolojik doğum" adını verdiği gelişim sürecinin ürünü olduğunu söylemektedir. Mahler, meslektaşlarıyla birlikte "sıradan annelerin normal çocuklarını" doğumdan üç yaşına dek izlemiş ve şu bulguları elde etmiştir.

0-36 ay arasında, otistik aşamadan(0-2 ay arası), sembiyotik aşama(2-5ay arası), anneden ayrışma ve bağımsız bir benlik geliştirme aşaması(6-36ay arası) na kadar çocuğun bu aşamalardan başarıyla geçmesi sonucu psikolojik doğum gerçekleşir.

OTİSTİK AŞAMA:

Bebeğin yaşamındaki ilk aşamadır. 0-2 ay arasıdır. Bu aşamada bebek yalnız içsel ihtiyaçlara tepki verir ve uyku süresi uyanıklık süresinden fazladır.

SEMBİYOTİK AŞAMA:

2-5 ay arasıdır. Bebeğin benliği yoktur. Bu anneyle bir olma durumu; sevme yetisi ve ilerideki aşk ilişkileri için bir temel taşıdır. Bu aşamadan başarıyla geçilmesi annenin annelik yapma becerisine, bebeğinse bunu kabul etme becerisine bağlıdır.

ANNEDEN AYRILMA VE BAĞIMSIZ BİR BENLİK GELİŞTİRME:

Ünlü psikanalist Donald Winnicott, duygusal açıdan sağlıklı bebek yetiştirmek için kusursuz bir anne olmak gerekmediğini, "yeterince iyi bir anne" olmanın yeterli olduğunu söyleyerek tedirgin annelere büyük bir iyilik yapmıştır. Bebeğin annesi "yeterince iyi bir anneyse", bebek annesinden ayrışıp bir özkimlik oluşturmaya başlayabilir. Anneden ayrışıp bağımsız bir benlik geliştirme süreci dört aşamada gerçekleşir:

Ayrışma

6-9 ay arası. Bu aşamada bebek dünyayı gözleriyle, elleriyle, ayaklarıyla ve ağzıyla keşfeder. Ayrışmanın başlangıcı, yumruğunu emmeye başlayan bir bebekte gözlenebilir. Bebeğin yüzündeki hayret ve sonsuz merak ifadesi, hem ağzındaki, hem de yumruğundaki hissin kendisine ait olduğunu ve bunu istediği zaman tekrarlayabileceğini anlamaya başladığının işaretidir. Bebeğin ilk gerçeklik sınavının bu olduğunu söyleyenler vardır.

Bebek ancak kendisiyle kendisi olmayanı ayırt ettikten sonra şeyleri, yani insanları, ilişkileri, ve eşyaları içselleştirmeye başlayabilir. Bebeğin ilk sevgi nesnesi olan anne, ilk içselleştirilen şeydir.

Pratik

10-16 ay arası. Çocuk anneden ayrılma pratiği yapmaya başlar. Dünyayla aşk yaşamaktadır. Bu aşamada çocuklar emekler ve yürür, "anneden uzaklaşma" oyununa bayılırlar. Annenin bu uzaklaşmaya tahammül edebilmesi ve çocuğun ihtiyaç ve tercihlerini tanıyarak bağımsız benliğin oluşumunu teşvik etmesi gerekir.

Yakınlaşma

17-24 ay arası. Bağımsızlık giderek artarken zaman zaman geri adımların atılmasıdır; ayrılığın ardından anne sevgisine koşulur. Annenin çocuğun kendisinden uzaklaşmasına izin vermesi, ancak yeni kazanılmış bu bağımsızlık ürkütücü hale geldiğinde ona sarılıp yanında bulunması önemlidir.

Bireyselliğin pekiştirilmesi

24-36 ay arası içselleştirilen sevgi nesnelerinden olan çocuğun iç dünyası, çocuğun tutarlı duygusal ilişkiler kurmasını, isteklerini erteleyebilmesini, zorluklarla başa çıkabilmesini ve bağımsız bir benliğin tadını çıkarmasını sağlar.

Niye bunları anlatma gereği duydum: Bireyselleşmiş bir kişi, ilk heyecan geçtikten sonra bile, zorluklara, hayal kırıklıklarına ve saldırılara rağmen uzun süreli aşk ilişkileri sürdürebilir. Bu kişiler doyumu erteleyebilir, kaygıya tahammül edebilir ve bağımsız bir ego sahibi olmaktan dolayı memnuniyet duyarlar. Kendilerini ötekinden ayırt edebilir ve ötekinin bağımsız kimliğinden keyif alabilirler.

Yukarıdaki gelişim aşamalarından herhangi birinde bir travma yaşanması, ayrılık korkusuna veya kendini ilişkinin içinde kaybetme korkusuna neden olabilir. Çocuğun yakınlık ihtiyacı, bağımsızlığı vaktinden önce teşvik eden veya ihtiyaç duyduğunda çocuğunu savunmayan bir ebeveyn tarafından zedelendiğinde, çocuk terk edilme korkusu ve alışılmadık derecede kuvvetli bir yakınlık ve birleşme ihtiyacı geliştirir. Bu bilinçdışı gereksinimler, yaşamının ileriki dönemlerinde çocuğun romantik eş seçimlerini ve çiftlerin arasındaki dinamiği etkiler.

Sevme becerisi bir bütün olarak tanımlanabilir. En üst noktasında, tam cinsel doyumlu, derin ve istikrarlı bir ilişki kurabilme becerisi yer alır, bu, anneyle sembiyozdan ayrılma ve bağımsız ve ayrışmış bir benlik geliştirme sürecindeki başarının bir işaretidir.

En alt noktasında ise, aşk ve cinsellik içeren yakın bir ilişki kurma aczi yer alır ki bu da, bireyselleşmede ciddi bir başarısızlığa işaret eder. Gelişim sürecindeki başarısızlık ne kadar erken aşamada yaşanmışsa ve yol açtığı sarsıntı ne kadar büyükse, sevme kabiliyetinin o kadar sekteye uğradığı düşünülebilir.

Yararlanılan kaynaklar:

Kernberg, O.F. (2003). Aşk İlişkileri Normallik ve Patoloji. çev. Yılmaz, A. Ayrıntı Yayınları, İstanbul.

Pines,A.,M.(2005). Aşık olmak. Sevgililerimizi neye göre seçeriz? çev. Mercan Yurdakuler Uluengin, M., Y. İlietişim Yayınları, 2010, İstanbul.

www.esduyum.com

Yazının devamı...

Narsistin aşkı "ben ve ben" ilişkisidir.

Aşık olma kapasitesi, kadın ve erkek beraberliğinin olmazsa olmaz unsurudur. Bir kadın ve bir erkek aşkı sözkonusu olduğunda, ilişki derinleşemiyorsa taraflardan birinin veya her ikisinin narsisistik özelliklerinin ön planda olduğu düşünülmelidir.

Mitolojide, Narkisos(narcissus) su perilerinin gözdesi genç bir adamdır. Ona çok aşık olan su perisi Eko, bir gün ona yaklaşır ve Narkisos tarafından reddedilir. Buna çok üzülen Eko, geride yalnızca yankılanan sesini bırakarak yok olur gider. Diğer su perileri Narkisos’ un cezalandırılmasını isterler ve tanrılar, Narkisos’un da karşılıksız bir aşk yaşayarak cezalandırılmasına karar verirler. Narkisos, bir gün dağdaki bir su birikintisinde kendi yansımasını görür ve buna aşık olur. Elini değdiğinde bir türlü ulaşamadığı gölgesine dalıp gider ve en sonunda suya düşerek boğulur.

Mitolojiden yola çıkarak psikiyatride “narsisizm” başliğı altında, çeşitli alt gruplarda da isimlendirerek bir tanı kategorisi oluşturulmuştur. Bizim konumuz ise “narsisistik aşktır”. İlişki içinde kendisini yalnız ve değersiz hisseden kişilerin, bu özelliği tanıyıp ona göre karar vermeleri, doyumlu ve mutlu bir birliktelik yaşayabilmeleri için oldukça önemlidir.

Narsisistik kişilik, öteki ile kurduğu ilişkide “sen” e yatırım yapamayan, libidinal(cinsel,yaşam) enerjiyi kendisinden karşısındakine akıtamayan kişilerdir. Bu kişilerin birçoğu aşık olamazlar. Rastgele cinsel ilişkilere girerler, sanki aşıkmış gibi görünürler ama aslında değildirler.

Başka kişiler tarafından çekici ve değerli bulunan kişilere daha çok cinsel heyecan duyar. Bu aşk gibi görünse de geçici bir hevestir. Çünkü heyecan duyduğu kişiyi ele geçirdikten sonra, “fetih” ihtiyacını doyurur. Sonrasında arzuladığı bu kişiyi hızla değersizleştirme süreci işler ve hem cinsel heyecan hem de kişisel ilgi hızla ortadan kalkar.

Cinsel heyecan duyar ve orgazm olur ama bir aşk nesnesine yatırım yapamaz. Cinsel eylem sırasında daha çok yatakta seyirci konumunda olabilir. Tam anlamıyla cinsel deneyime kendini kaptırması genellikle zordur. Bu nedenlerle çeşitli düzeylerde sapkın cinsel fantazileri vardır.

Narsisistik kişilerde, karşı cinsi idealleştirme salt cinsel bir ilgiden ibarettir. Ötekine ilgi cinsel alanla sınırlı kalmıştır. Derinlemesine bir ilişki kapasitesi gelişmemiştir.

Arzu duyduğu ve beraber olduğu kişinin, kendisini sahiplenip sömüreceği korkusunu çok yoğun bir biçimde yaşar. Narsisiste göre, bütün ilişkiler “sömürenlerle sömürülenler” arasında yaşanır ve “özgürlük” bundan kaçışın tek yoludur. Zaten aşkın nesnesi olan kişi de kendi ego ihtiyaçlarının giderilmesine yönelik bir araçtır. Yolunun üzerinde deposuna benzin doldurduğu istasyonlardan biridir; sadece istasyon.

Narsisistik kişiler geçici olarak birlikte oldukları kişiyi, sonrasında “küçük görerek” değersizleştirip uzaklaşırlar. Bu aslında kendi bilinçdışındaki kadına karşı kıskançlık ve öfkenin yansıtılmasıdır. Erken dönemde anneye duyulan aşk-nefret ilişkisinin sağlıklı olarak bütünleştirilememesidir.Böylece ilişkiye girdiği kişiyi yıkıcı bir şekilde yok etme isteğinin verdiği kaygıdan; o kişiyi değersizleştirerek kaçıp kurtulmaya çalışır.

Bu kişilerin henüz “fethedilmemiş” kadınlarla birleşme fantazileri vardır. Hayran olunmaya muhtaçtır, bütün ilişkilerini bu ihtiyaç üzerinden kurar.

Karşısındakinin verdiği şeylere şükran duymaz. Kendisinden beklentiye girilmesinden de hoşlanmaz. Benmerkezci bir talepkarlık vardır.Talepler karşılanmadığında ise öfke biriktirir.

Sadistik, mazoşistik ve yıkıcı narsizm tipleri vardır. Aşk ilşkisinde de bunların yansımaları görülür.

Yani, narsisistin aşkı “ben ve ben” ilişkisidir. Kurduğu ilişkiler, sık sık sönmeye mahkum olan egosunu şişirmeye yöneliktir. Bunun karşısında “Niye bana vermiyorsun?, Niye beni görmüyorsun?” demek sadece havanda su dövmektir!

Gidene “yas” tutmaz çünkü hiçbir yatırımı yoktur hatta bununla da övünür. Hemen diğerine geçiş yapar ama o da “Ayna ayna söyle bana kim en güzel güzel ve güçlü bu dünyada?” sorusuna alacağı iyi cevaplar için. Ta ki ayna; “Senden başka da güzel ve güçlü var biraz ötede” diyene kadar. Sonrası mı? Bu başka bir yazının konusu olacak kadar uzun…

Yazının devamı...

Genç çiftler; hemen boşanma kararı vermeyin!

Genç evlilerde evlilik terapisinin daha etkili olduğu konusu, sadece benim klinik deneyimlerimden yola çıkarak ileri sürdüğüm bir görüş. Bu görüş, orta yaşlı çiftlerin evlilik terapisinden olumlu sonuç almayacağı anlamına gelmiyor ancak evliliğinin ilk yıllarında evlilik danışmanlığı alan çiftlerin daha çabuk sonuç aldıklarını ve sorunlar kemikleşmeden hem ilişkilerine dair hem de evlilik kurumuna dair bir anlayış geliştirip, daha doyumlu ve mutlu beraberlikleri sürdürdüklerini gözlemlemekteyim.

Evliliğin ilk bir yılında en çok yaşanan sorunlardan biri; düğün arifesinde ve düğün töreninde aileler ile ilgili karşılıklı yaşanan sorunlar. Erkeğin ailesinin gelini baştan onaylamamasından tutun da ev eşyası, gelinlik seçimi, takı meselesi gibi konularda kayınvalidelerin olaylara mudahil olması ve buna benzer konularda ilk kırılmalar yaşanıp, sonrasında bunlara bağlı geliştirilen tavır koyma durumları ilk tehlike sinyalini vermekte.

Evlenince herkesin ailesi badem gözlü olduğundan, bu konular sebebiyle çiftler aile yüzünden birbirleriyle çatışmaya girmeye başlıyorlar. Arkasından çiftler bir de çocuk sahibi olunca, hem ailelerle ilgili çocuğun da içinde olduğu ilişkiye dair yeni düzenlemeler hem de çocukla birlikte gelen yeni sorumluluklar, genç çiftlerin ilişkisini daha bir zora sokabiliyor. Öfkeler de giderek katlanıyor.

İnanmakta zorluk çekebilirsiniz ancak onbeş-yirmi sene geçmiş evliliklerde bile kadınlar, düğün öncesi ve sonrasında yaşanan sorunları hiçbir zaman unutmayıp, üzerine de yenilerini koyarak yıllarca besleyip sorunlar iyiden iyiye büyüyünce, meseleyi anlatmaya ilk oradan başlıyorlar.

Daha evliliğe ilk adım attıkları zaman, her iki aileye de önce 'biz' olma halini gösteremeyen genç çiftler, sonrasında doğal olarak herşeyin birbirine karıştığı, karşılıklı suçlamaların bir türlü bitmediği ve kendilerini koruyamadıkları bir ilişki yaşıyorlar.

İstatistiklere göre evliliğin ilk yıllarında boşanma sayısının, sonraki yıllara göre daha fazla olması tesadüf değil. Bu süreci daha normal yaşayan çiftler ya da yaşadıkları sorunları 'biz' olma bilinciyle aşabilenler evliliklerinin devamını sağlayabiliyorlar.

Öte yandan evliliğin ilk yılları 'uyum süreci' olması sebebiyle de önemlidir. Evliliğin getirdiği sorumluluklara adaptasyon ve bekarlık döneminden evliliğe geçişte yaşanabilecek bazı zorlukları aşabilmek için, iyi bir iletişim ve başetme becerileri gerekir. Bunları geliştirebilmek için ise zamana ihtiyaç vardır.

Özellikle ilk iki yıl dikkatli olmak gerekir. Birbirinize gösterdiğniz ilgi ve önem, ortak zaman geçirme, para harcama, eğlence anlayışı, ev ve dışarıdaki işlerin yürütülmesindeki paylaşım, ailelerle ilişkiler ve cinsel uyum gibi konularda yaşanabilecek çatışmalar ilişki oturana kadar doğru bir biçimde yönetilmelidir.

Evliliği yani ilişkiyi yürütebilmek bazı donanımları gerektirir. Bu donanımlara sahip olmak kişisel olgunluk isteyen birşeydir ama bu da durduğunuz yerde kazanılmaz.

İlişkinin tam da içinde olarak, karşı tarafı anlamaya çalışarak, karşı tarafın da haklı olabileceğine ihtimal vererek, onun ihtiyaçlarını da anlayarak, eleştiriye açık olarak, özeleştiri yaparak, duyguları konuşarak, sürekli karşı tarafı suçlamadan davranabilmek hem sizi, hem ilişkiyi geliştirir.

İlişkilerde kırılmaların olması son derece normaldir. Zaten bu kırılmalar başladığında ilişkinin içinde durabiliyor ve bunları çözmeye çalışıyorsanız, o zaman aranızda bir ilişki olduğundan sözedilebilir. Birlikte çözüm üretilen ve halledilen her kriz sonrası, ilişki bir adım ötesidir artık; daha güçlenmiş ve zenginleşmiş olarak...

Baktınız zorlanıyorsunuz, o zaman uzman yardımı almaktan lütfen çekinmeyin! Sorunlar kronik hale gelmesin veya onca emek ve hayalle kurulan evlilikler bitmesin diye...

www.esduyum.com

Yazının devamı...

İş dünyasında zor yöneticiler

Tarihsel olarak hep var olan ama herhalde hiçbir zaman çağımızdaki kadar ruhlarımızı kemirmeyen birşey var: Başarısızlık ve statü kaygısı.

Çalışma pratiğimde, kimi zaman çeşitli kademede yöneticilere, kimi zaman da bunların altında çalışan kişilere danışmanlık yapmaktayım. Yöneticilerle çalışırken en çok rastladığım zorluk ingilizcede "control freak" denilen ve "kontrol delisi" anlamına gelen özelliğin yanısıra, mükemmeliyetçi, öfkeli ve narsistik durumları sıralayabiliriz.

Peki ya bu yöneticilerle çalışan kişiler? Onların durumu ne? Böyle yöneticilerle çalışan kişilerde zamanla ne tür ruhsal zorlanmalar oluyor derseniz; motivasyonun ve dolayısıyla iş veriminin düşmesinden, kaygı bozukluğu ve depresyona kadar giden bir süreçten söz edebiliriz. Kendi kişisel özelliklerinden kaynaklanan durumları şimdilik bir yana bırakalım ve bu konu ile karşı karşıya kalan birinci ağızdan deneyimlediği şeyi bir dinleyelim:

"Moda sektöründeyim, baskılı kumaş satıyorum. Stilistlerle geziyorum, onlar müşteriye prezantasyon yapıyor ben de satış sözleşmeleri, fiyatlar ve ödeme şartları gibi satışla ilgili herşeyi yapıyorum. Fuarlara gidiyor, kreasyon sempozyumlarına katılıyorum. Müşterilerim ve iş arkadaşlarım arasında çok seviliyorum, seviyorum. Ancak bir patronum var; Beni herkes, müşteriler de dahil çok severken o sürekli aşağılıyor. Bir gün iltifat ediyor, çok kibar sonra 10 gün psikolojimi mahvediyor. 'Sekreterin yanına git nasıl mail yazılır öğren, burası anaokulu değil' diyor. 1 aydır oradayım hemen herşey için azarlıyor, hiç sebep yokken sebep üretiyor ve ürettikten sonra öyle konuşuyor ki neredeyse hak vericem. Sonra şimdi çekilebilirsin diyor ve hiçbir söz hakkı tanımıyor. Düşünüyorum bir genel müdür neden çok sevilen, sipariş getiren, işe girdiği andan itibaren iyi ciro yapan birisinin böyle önünü kesmek ister ki?"

İdari, mühendislik, teknik, satış, pazarlama, tekstil, banka, eğlence, yeme içme, sağlık, güzellik, insan kaynakları gibi çeşitli iş kollarında çalışanlar hiç de az olmayan sıklıkta işyeri ilişki problemleri ile ilgili olarak bize başvururlar. Geldiklerinde öfkeli, tahammülsüz, tükenmiş ve kaygılı ruh hallerine tanıklık ederiz. Elbette çalışanların kişilik özelliklerine veya ruhsal yapılanmalarına bağlı olarak yaşadıkları, sebebiyet verdikleri durumlar da söz konusudur. Ancak burada öncelikle yöneticilerin çalışanlar üzerindeki etkilerinden kısıtlı yerimizin elverdiği ölçüde bahsetmek istedim. Kurumsal bir şirkette birim müdürü olan bir başka danışanımın söylediklerine de yer vermek istiyorum.

"Yöneticim için eğer o gün birşeyler ters gitmişse veya o da yukardan bir eleştiri almışsa bir şekilde öfkesini bizden çıkartıyor. Kendisinden daha insanca davranış bekliyorum, bazen kızdığında hakaret içeren sözler kullanabiliyor. Kum torbası olmak istemiyorum, bizi kum torbası yapmasın. Bazen ona iş ile ilgili birşey anlatmak veya öneride bulunmak istediğimde dinlemiyor. Sadece kendi dediği doğru gibi davranıyor. Yazdığım maillerde bile mutlaka düzeltecek birşey bulup geri gönderiyor. Herhangi bir hata gördüğünde aşağılayıcı konuşuyor."

Peki böyle davranan yöneticilerin bu davranışlarının temel dinamikleri nedir? Acaba kendilerinin de farkında olmadıkları hangi bilinçdışı kaygı onların davranışlarını yönlendiriyor? Niye bu yöneticilere "zor yöneticiler" deniliyor.

Çeşitli yönetici tiplerinden en zorlayıcı olanlarından ilki aşırı kontrol odaklı, mükemmeliyetçi, ya hep ya hiç tarzı yaklaşan, aşırı detaycı özellikler gösteren obsesif kişilik özellikleri olan yöneticilerdir. Bu kişiler; kolay iş delege edemeyen, hata odaklı, ekibin insiyatif kullanmasına sürekli engel olan, alt kademelerdeki çalışanların yaptığı işleri sürekli kontrol eden ve onlara iş konusunda güvenmeyen hatta kimi zaman kendi işi olmayan işleri de takip eden veya yapan, kaygılı kişilerdir. Kendileri de bu davranışları nedeniyle genellikle oldukça yorgundurlar. Bazen tükenmişlik sendromu gösterirler. Kimi zaman agresif tutumları vardır. Temel kaygı "ya kontrolü tamamen kaçırır da bir daha toparlayamazsam ve gücümü kaybedersem" düşüncesinin yol açtığı duygu durumudur. Ve böyle çalışmak ve yaşamak bir yönetici için de son derece zor ve yıpratıcıdır.

Bir diğer yönetici tipi ise, bu kontrol odaklı duruma eşlik eden bir kaygı durumu taşır. Bu da; birlikte çalıştığı kişiyi veya kişileri "tehdit" olarak görmesidir. Bu ne demek; rekabet halinde olduğunu düşündüğü kişiler vardır ve onların kendisinin yerine oynadığını düşünmektedir. Bu sebeple onlara karşı sürekli temkinli, eleştiren, küçük düşürücü, öfkeli, yaptıkları işi takdir etmeyen ve gelişmelerine engel olacak davranışlarda bulunabilir.

Bir başka yönetici tipi ise, pasif-agresif davranır. Kendi istediğinin yapılmadığını düşündüğü durumlarda dolaylı öfke çıkartır mesela; tam mesai bitimine yakın iş verir veya izin almak zorunda olan çalışanı zora sokar, izin kullandığının ertesinde iş yoğunluğunu artırır, v.b. gibi.

Bir diğeri ise ne zaman patlayacağı belli olmayan, öfke yönetimi güçlüğü olan yöneticidir. Herkesin içinde bağırabilir, azarlayabilir, çalışanı oldukça zor durumda bırakabilir. Baskıcı bir tutumu vardır.

En son narsistik tiplerden sözedeceğim. Narsist yöneticinin sürekli olarak "ben senden üstünüm, daha iyiyim" vurgusuna ihtiyacı vardır. Ekip üyelerini pek dinlemez, değerli katkılarda bulunmak isteyenleri düş kırıklığına uğratır. "Bu iş böyle yapılacak" diyen bir yönetici, çalışanlarını katkıda bulunmaya motive etme şansı azdır. Narsist yönetici kendisi ile ilgili geribildirimlerde çok hassas davranır, kırılma eşiği düşüktür ve kendisine eleştiri geldiğini düşünürse çok kırıldığı ve değersiz hissettiği için aşırı öfke gösterebilir. Daha benmerkezci bir tavrı vardır. Çalışanı takdir etmez, yetkilendirme pek yapmaz. Ekibinin duygusal ihtiyaçlarına duyarlılık göstermez. Daha çok, bir üstünden alacağı kendi takdir beklentisine odaklıdır. Eğer üstündekiler ile sorun yaşamışsa ekibindeki üyeler bundan payını alabilir.

Bir yönetici, altında çalışanların verimli, doyumlu, üretken, ileriye dönük olarak potansiyelini ortaya çıkaran ve yaratıcı bireyler olmasını istiyorsa kendisinin de bazı özellikleri taşıması ve geliştirmesi gerekir.

Bir kere iyi bir yönetici, iyi dinleyici olmalı ve dinlediğini gösteren geribildirimleri de vermelidir. O zaman devreye "empati" yeteneği girer. Birlikte çalıştığı kişilerin duygusal durumlarını, ihtiyaçlarını, taleplerini, iş ile ilgili sıkıntılarını ve önerileri gibi durumları anlamak ve cevap vermek için yönetici empatik olmak durumundadır.

Yöneticilere bazı önerilerde bulunacak olursak:

Çalışanları üretken ve pürüzsüz işler halde tutan kilit unsur "iletişimdir". Ekibinizdeki insanlar birbirinden çok farklı düşüncelere, iş yapma tarzlarına, birbirleriyle ilişki kurma ve fikirlerini ifade etme biçimlerine sahip olabilirler. Bu farklılılklara açık olmak gerekir. Evet bu farklılıklar uğraşılması çok zor şeyler olmakla birlikte, ekibinizi dinamik ve etkin kılan şeyin bu nitelikler olabileceğini gözardı etmemelisiniz.

Yöneticilik özelliklerinizi çalışanlarınızın gereksinimlerine uyarlayın. Yetki üstlenmeyi başaranlara hareket alanı tanıyın, beceri ve özgüvenlerinin pekiştirilmesine gerek olanları destekleyin.

Güven dolu bir ortam yaratın.

Kişi değil davranış odaklı olun.

Hiyerarşinin her basamağındaki, tüm çalışanlara saygı ve özenle yaklaşın.

Herkesin fikirlerini ciddiyetle gözden geçirin.

Her zaman adil, nazik ve kibar olun.

Asla diğerlerini küçük düşürmeyin.

Hata yaptığınızı veya bir sorunun cevabını bilmediğinizi itiraf edin.

Birinin günah keçisi ilan edilmesine ya da haksız yere suçlanmasına katlanmayın.

Çalışanlarınızın profesyonel gelişimine fırsat ve destek verin.

Motivasyonu yüksek ve deneyimli insanlara bazı görevler devredin.

Son olarak;

Kendi davranış biçimlerinizin başkalarını nasıl etkilediğinin bilincinde misiniz ve bu etkinizi tarif edebilir misiniz?

Karmaşa ve karışıklıkta soğukkanlı olmayı başarabiliyor musunuz?

Diğer insanların gerksinimleri, meseleleri ve profesyonel hedefleri ile ilgileniyor musunuz?

Ekibinizdekiler de kendilerine özen gösterdiğinizi onaylarlar mıydı?

Gergin ya da rahatsız durumları hafifletmek için mizahtan faydalanabiliyor musunuz?

Yazının devamı...

© Copyright 2019

Milliyet Gazetecilik ve Matbaacılık A.Ş.