MODA
GÜZELLİK
AİLE
SAĞLIK

Sosyal fobi

İnsan sosyal bir varlıktır denir ya, sosyal fobik olma durumu burada bir paradoks yaratır. Sosyal gruplara katılma, sosyal destek alma, sosyal etkinlikte bulunma gibi sosyalleşme süreçlerinde kişinin içsel engelleri varsa, basitçe mutlu olmakla da ilgili ciddi bir sorun var demektir.

Zeka ve entellektüel kapasitesi çok iyi olan kişilerde bile gerçek performansın ifadesini engelleyen ve sağlıklı, doyurucu ilişkiler geliştirmenin önüne geçen sosyal fobi toplumda yaygın bir bozukluktur.

Küçük düşme ve utanç duyma olasılığı olan koşullarda ortaya çıkar.

Sosyal bağlamda diğer kişiler tarafından incelenme ve yargılanma korkusu vardır.

Korku duyulan koşullardan kaçınılır.

Üniversite öğrencisi birisi çok iyi bildiği halde derste fikrini söyleyemez, şirket kademelerinde önemli yeri olanlar mesleki sunum ve konuşmalarını topluluk önünde gösteremezler. Alışveriş yapamaz, restoranda yalnız yemek yiyemez, yeni birisiyle tanıştırılırken zorlanır, şaka yapılmasından rahatsız olur, misafir kabul etme gibi sorunlar yaşar.

Sonuçta akademik ve mesleki başarısızlık, depresyon, kaygıyı yatıştırmak için alkol ve madde kullanımı ve intihar gibi sonuçlar da sosyal fobinin ciddi bir ruhsal bozukluk olduğunu göstermektedir.

Fiziksel belirtiler; çarpıntı, terleme, titreme, kaslarda gerginlik, huzursuzluk hissi, ağız kuruluğu ve ateş basmasıdır.

Sosyal fobikler kendi kişisel yeteneklerini küçümserler.

Kendilerinden mükemmelliyetçi beklentileri vardır.

Başarısızlığı hep kendilerine yükleme eğilimindedirler.

Kişisel performansını değerlendirmede sadece olumsuz örneklere odaklanır.

Sosyal fobi toplumun tüm katmanlarında görülen ruhsal bir bozukluktur. Bir zamanlar, bu sorundan muzdarip olan ünlüler olduğu da söylenmektedir; Elvis Presley, Winona Ryder, Tom Hanks, Nichole Kidman gibi.

Sosyal fobi, tedavi edilebilir bir ruhsal bozukluktur. Tedavide kimi zaman ilaç da kullanmak gerekebilir.

Olumsuz veya hatalı düşüncelerin yeniden yapılandırılması oldukça önemlidir. Sosyal fobiye sebep olan hatalı düşünceleri örneğin "eğer fikrimi söylersem kimsenin ilgisini çekmez" hatalı düşüncesini gerçeğe uyumlu hale getirecek çalışmalar yapmak,

Kaygı yaratan durumlara zorluk açısından aşamalı olarak maruz bırakmak,

Sosyal becerisi eksik olanlara 'sosyal beceri eğitimi' uygulamak.

Tüm bu tekniklerin uygulanmasının başarılı olabilmesi için terapotik işbirliği, karşılıklı güven ve empati gereklidir.

Nasıl yaşadığımız önemlidir. Sosyal fobi sahip olduğunuz yetilerle yaşamanıza engel olur ve hakettiğiniz hayatın sadece seyircisi olabilirsiniz. Profesyonel yardım almayı bile engelleyen bu durumun devam etmesine izin vermeyin ve mutlaka bir uzmana başvurun.

Sağlıklı günler...

Yazının devamı...

Boşanma sonrası...

Biten bir ilişkinin ardından tek başına kalabilmek... Boşanma aşamasında yaşanan yoğun kaygı ve umutsuzluk duyguları ,oldukça sık karşımıza çıkan bir durum. Eğer kişinin daha önce bekar yaşama deneyimi olmamışsa, kaygının katsayısı bir hayli artmakta.

Tek başına bir eve çıkabilecek mi? Yalnızlık duygusuna dayanabilecek mi? Faturaları kim ödeyecek? Alışverişi yalnız başına mı yapacak? Eşiyle olan ortak arkadaşlarıyla ilişkisini yeniden nasıl düzenleyecek? Ya bir daha kimseye aşık olamazsa? Ya bir daha kimseyi hayatına sokamazsa? Peki şimdi boş kaldığı zamanlarda ne yapacak? Yeni arkadaşlıklar olabilecek mi?

Kısaca yeniden cinsel ve sosyal kimliğini tanımlayabilecek mi?

Kötü giden bir ilişkinin ardından bile, hele bir de evli kalınan süre fazlaysa bu endişeler görülebilmekte.

Boşanmanın ardından yeniden toparlanabilmek için birincisi belli bir zamana, ikincisi bakış açınızı değiştirmeye, üçüncüsü eyleme dönük planlar yapamaya ihtiyacınız var.

Boşanmanın ardından gelen "Tek başına olma deneyimi", evlilik öncesi tek başınalıktan farklı olarak; artık bir gelişim görevi olan evlenip çocuk yapayım kaygısından uzak ,potansiyel eş arama durumu olmayıp, gerçekten ne istediğinizi daha iyi bileceğiniz, edindiğiniz tecrübe ile kimi istediğizden daha emin olduğunuz, çok daha sağlam dostluklar geliştirebileceğiniz ve kendinize daha çok zaman ayıracağınız bir dönemdir aynı zamanda.

Günümüzde toplumun bekarlara bakışı da eskiye oranla çok daha kabul gören bir statü, mesela birçok kadın ve erkek daha geç evleniyorlar artık.

Boşanma sonrasında ""çivi çiviyi söker" diye hemen bir ilişki peşinden koşmaktansa, kendini ve hayatı yeniden yorumlamak için kendimize zaman tanımalıyız. Boşanma sonrası hayatın en üretken aşamalarından birisidir. Kaybolan zamanların telafisi ve kendiniz için yapmak isteyip de ertelediğiniz şeyler için bir fırsatlar dönemidir. Kaybınızın yasını tutarken diğer taraftan fiziksel, ruhsal ve profesyonel anlamda kendinize yeni ve farklı katkılar oluşturmakla ilgili yaratıcılığınızın arttığını görürsünüz yani kendi kişisel gelişiminize yatırım yaparsınız.

Bana gelen danışanlarımdan biliyorum; boşanma sonrası konuştuğumuz konular üzerinden neye ihtiyaçları olduğunu görerek, erteledikleri şeyleri hızla hayata geçirdiklerine tanıklık ediyorum. Yeni hobiler bulma, arkadaşlarına daha fazla zaman ayırma, dışarıda sosyal etkinliklerde bulunma, yeniden işe girme, işi ile ilgili eğitimlere katılma ve kariyeri için kendine daha fazla yatırım yapma ve yeni yaşayacağı alanı kendi beğeni ve rahatına göre düzenleme gibi konulara yoğunlaştıklarını görüyorum.

Bunları yaparken kaygıları zaman zaman yükselmiyor değil "Acaba başarabilecek miyim?" düşünceleri yoklayabiliyor. Ben size bu konuda bir danışanımın söylediklerini kendi ağzından aktarmak istiyorum;

"Boşanmaya karar verdiğim günlerde herşey karanlık görünüyordu, çok canım acıyordu. Yıllardır alıştığım şeyler vardı ama evliliğim iyi gitmiyordu, düzeltmeyi de denedik olmadı, birbirimize saygımız kalmadı. Çok zor oldu, bu süreci sizinle yaşadık, hiç uyku bozukluğu çekmezdim, boşanma aşaması ve sonrasında uykularım çok bozuldu. Ancak bu öyle bir yolculuk ki bir kere başladı mı geri dönüşü yok, hem o acıyı çekiyosun hem ayakta kalmaya çalışıyorsun ve benim hayatım tamamen değişti, ama kendimi geliştirmek için nasıl çabaladığımı da gördünüz. Verdiğim karar çok doğru bir karardı, şimdi bunu daha iyi görüyorum".

Yukarıda bahsettiğim danışanım, boşanma sonrası bir süre ailesiyle yaşadı, ekonomik olarak biraz toparlandıktan sonra kendi evini tuttu, bu arada bazı kurslara katıldı, eğitimler aldı, arkadaş grubunu genişletti. Boşandıktan 3 yıl sonra birisiyle tanıştı ve çok iyi giden bir ilişkisi var. Önümüzdeki yılın ilk yarısında evlenmeyi düşünüyorlar.

Yukarıda bahsettiğim durum bir hikaye değil, gerçek. İşleri yoluna koymak, kendine gelmek, yeni hedefler koymak, çocuk varsa onları da yeni duruma alıştırmak bunların hepsi kolay olmayan şeyler...Ben yine yukarıda bahsettiğim danışanımın sözlerine yer vermek istiyorum; "Çok acı çektim ama çok değiştim, ne istediğimin fazlasıyla farkındayım, gerçekten büyüdüm".

Hayat yeniden başlayabilir, yeni olan korkutur genellikle ama aynı zamanda heyecanı da vardır. Arzu edilen birlikte yaşlanmaktır elbette ama olmuyorsa, yürütemediyseniz verdiğiniz kararın arkasında durup, kendiniz için onarıcı ve iyileştirici yaşantılara yönelmek durumundasınız. Tüm hayat birikimlerinize yenilerini ekleyerek yola devam. Yolunuzun üzerinde oyun bahçeleriniz var, yeter ki siz o bahçeleri es geçmeyin...

Yazının devamı...

Boşanma kararı

Eğitim sürecimde hocalarımızdan birinin evlilikle ilgili söylediği birşey, evli çiftlerle çalışırken zaman zaman aklıma düşer. "Evliliklerin %90'ı kötü gider, %10' u ise mutludur. Evlenen herkes bu %10' nun içinde olacağını varsayarak evlenir." demişti. Bu söylediği yıllar önceydi. Bugün %10 dilimin düşüp düşmediği ile ilgili bir veri yok ama boşanmaların giderek arttığını ve mutsuz evliliklerin çoğaldığını gözlemliyoruz.

Pek çok kişi için boşanma; resmin bozulması, yalnızlık, gelecekten umutsuzluk ve başarısızlık duygusuna yol açar. Bazı kişiler mutsuz bir evliliği sadece resmin bozulmasını, parçalanmasını istemediği için yürütürler. Tabii bilinçaltı resimlerimiz de mutlu sonla biten filmlerden ve masallardan kareler taşıdığından hayal kırıklığı ve öfke dayanılır gibi değildir. Bir danışanım boşandıktan hemen sonra "Ama ben yaşlanınca onunla elele tutuşup yürümek istiyordum" demişti ağlayarak.

Elbette birlikte anılar biriktirdiğimiz veya öyle umduğumuz birini kaybetmek acı verici bir deneyim. Kişinin kendini yaralı, ihanete uğramış, kandırılmış, yıllarından çalınmış hissedebileceği bir süreçtir bu.

Zaten hukuksal boşanma gerçekleşmeden "duygusal boşanma" aşamasından geçilmiştir ancak ayrı yaşamaya geçildiğinde kaybedilen sadece eş değil bir yaşam biçimi ve kimliktir. Boşanan kişi sosyal ve cinsel kimliğini yeniden tanımlamak durumundadır. Tabii ki geleneksel cinsiyet kimliğine bağlı olanlar daha fazla zorluk çekecektir.

Ayrılık sürecinde yaşanan duygular yas sürecinde yaşananlarla benzerdir. Bu süreçler inkar, kendini insanlardan ayırma, öfke, kaybedilenleri geri almak için pazarlık ve son olarak gerçekleri kabul etmektir. Evliliği bitirmeyi istemeyen taraf genellikle "herşey eskisi gibi olacak", "değişeceğim" şeklinde yaklaşımlarda bulunarak karşısındakiyle pazarlık yapar. Bu ise ayrılığı isteyen tarafı daha da uzaklaştırır.

Sıklıkla karşılaştığım bir durum da terapi için gelen bazı çiftlerde, taraflardan biri veya her ikisi ne evliliğin içinde ne de dışında olabilmekte ve her iki durumda da kayıp ve mutsuzluk yaşamaktadırlar. Böyle bir durumda ise çiftler kendilerine yüklenmek yerine; bu çatışmayı anlayıp, acele etmemeleri ve verecekleri karar için bir sürece ihtiyaçları olduğunu anlamalıdırlar.

Bir başka sorun, ilişkiyi bitirme konusunda daha istekli olan taraf karşı tarafa derin bir suçluluk ya da acıma hisseder. Bu nedenle evliliğin devam etmesi sağlıklı bir durum değildir. Daha çekimser olan taraf ise reddedilmiş olmayı kabullenemez ve o da yoğun bir öfke duyar.

Kopan bir ilişkiden arda kalan duygusal bağlardan vazgeçmek oldukça zordur. Bununla birlikte, sona ermiş olan bir ilişkiye duygusal yatırım yapmaktan vazgeçmek de önemlidir.

Acı, hayatımızın çeşitli dönemlerinde karşımıza çıkar ama eğer acının içinden geçip, üstesinden gelebilirsek ödül, daha güçlü bir benlik ve zenginleşmedir. Ayrılma aşamasında derin bir yalnızlık ve gelecekten umutsuzluk yaşayabilirsiniz. İçinde bulunduğunuz ilişkiye kendinizden o kadar çok yatırım yapmışsanız, ilişki sona erdiğinde benlik değeri ve benlik saygısı duygularınız paramparça olur. Yapmanız gereken, kişisel gelişiminize yatırım yapmaya başlamaktır bu boşanma sürecinden daha rahat geçmenizi sağlar.

Boşanma sonrasında kişi kırıldığı ve reddedilmiş hissettiği için "Bir daha sevebilecek miyim" veya "Ben sevilecek biri değilim" gibi duygular yaşayabilir. Boşanma sonrası benliğinizi onarmak için kendinize zaman vermelisiniz.

Şuna inanın; eğer kayıp bir ilişkinin içindeyseniz, kendinizin yok olduğunu hissediyorsanız, kendinizi artık değerli hissetmiyorsanız ve olmayan birşeyleri oldurmaya çalışıyorsanız, artık çok öfkeliyseniz ve kısaca mutsuzsanız boşanmak dünyanın sonu değil!

Anais Nin "Hayat kişinin cesaretiyle orantılı olarak daralır ya da genişler" demiş. Yüzleşmek kolay değil biliyorum ancak ilişkinizde geldiğiniz nokta artık ciddi bir mutsuzluksa zamanı gelmiş demektir. "Birşeyi geride bırakmanın yolu onunla yüzleşmek, daima yüzleşmektir, hemen yüzleş" demiş Joseph Conrad da.Tek başınıza yapamıyorsanız mutlaka profesyonel yardım alın, inanın iyi gelir.

www.esduyum.com

https://www.facebook.com/rusennur.arikan

Yazının devamı...

Aldatma: Üç kişilik ilişki olmaz!

Kadın ve erkek başlangıçta birbirlerine büyük sözler vermelerine rağmen sadakatsizlik neden dizboyu?

Çokeşlilik gerçekten cinsiyete özgü birşey mi?

Kadın ve erkek niye aldatır? Bagışlamak nedir? Bağışlanabilir mi? Yani "Aşk herşeyi affeder mi?"

Bu konuda kültürler arası bir ölçüde fark olsa da, hemen hemen tüm kültürlerde erkeğin aldatmasına görülen hoşgörü kadın için geçerli değildir.

Edebiyatta ve sinemada, kadının bu konuda konumlanması suçlama, ayıp, utanç, suçluluk ve ceza üzerinedir.

Anna Karanina, Madam Bovary, Carmen, Shakespeare'in Othello'sunda kadınlar ya kendilerine biçtikleri ceza ile ya da Othello'da olduğu gibi sevgilisinin kendisini boğmasıyla ölürler.

Zeki Demirkubuz'un "Masumiyet" filminde de kocasını aldatan kadın, erkek kardeşi tarafından sevgilisiyle birlikte ölüme mahkum edilmiştir; sevgilisi ölmüş kendisi şans eseri hayatta kalmıştır.

Kadına bazı toplumlarda evlilik dışı ilişki zina olarak kabul edildiği için ölüm cezası verilmektedir.

Erkek ve kadının 'aldatma' nedenlerine dair bir takım genelgeçer inançlar vardır. Ancak bunların ne kadar gerçekçi olduğu da tartışılır.

- "Kadın aşık olduğu erkekle seks yapar"

- "Kadın tek gecelik ilişkilerden nefret eder"

- "Kadın evliliğinde mutsuzsa aldatır"

- "Kadın aldatınca kendini suçlu hisseder"

- "Erkek çokeşlidir ve bunun için aldatır"

- "Erkeğin yattığı kadının karısı ya da sevgilisi olması önemli değildir"

- "Kadınlar aldatmayı sadece duygusal nedenlerden dolayı yapar"

- "Kadın için erkeğin görünüşü önemli değildir"

- "Kadının aldatması öç alma ve misilleme sebebiyledir oysa erkeğinki ihtiyaçtandır"

- "Erkek aldattıysa kim bilir karısı yeterli değildir" ...

Bu gibi algıların veya inaçların yeniden sorgulanması gerekebilir.

Çünkü kadın için seks ve sessizlik yanyanadır. Kadınlar cinsel yaşamları hakkında erkekler gibi konuşmazlar. Bu nedenle kadınlar konusunda ileri sürülen soruların doğruluğu muammadır. Ekonomik ve sosyal açıdan güçlü kadınların son yıllarda cinsellik konusundaki serbestlikleri daha gözönünde yaşanmaktadır. Bu grupdaki kadınlara bakıldığında, erkeklerden daha farklı yaşamadıkları aşikardır.

Kadın konuşmamakta ama erkekler gibi yapmaktadır.

Erkeğin aldatma davranışı ile ilgili "Çokeşli olduğundan yapar" mottosunu cepte tutalım ama erkeğin aldatma serüveninin; zaten ihtiyacıdır, çapkınlıktır ve hatta çapkın olması prim yapan da bir etikettir. Üstelik bu etiket bir yapıştı mı bu sefer buna uygun davranışlar beklendiğinden artık bunun karşı cinsle 'sevişme' değil 'çalışma' şeklinde ilişkilere dönüşmesi durumlarını da gözardı etmeyelim lütfen!

Anneyi memnun etmeye çalışan 'hoppa çocuk Don Juan kılıklı adamlar', 'kastrasyon kaygısı' yaşayanlar, erken yaşta evlenip fazla ilişki deneyimi olmayan 40 yaş üstü kişilerin 'ergen aşkları', 'işyeri flörtleri', 'iyi gitmeyen evlilikleri' olanlar, erkeklerde 'artan gelir düzeyi', aldatılmanın veya aldatmanın olduğu durumlar.

Bir de erkeğin aldatma davranışını, başarısızlık ve yetersizlik kaygısını yoğun olarak yaşadığı durumlarda, daha çok gösterdiğini biliyor musunuz? Aynalanma ihtiyacı çok fazla arttığı için bunun en kolay yolu olarak kadınlara koşmaktadırlar kendileri. "

"Ne kadar soylusun ve boylusun" sözlerini duyduktan sonra geçici olarak rahatlarlar ama bu çok kısa sürer, benliğin ihtiyaçları öncelikle içeriden beslenmek zorunda olduğu için!

Aslında erkek de kadın da her ikisi de iyi bir seks ve iyi bir ilişki ister. Aldatma davranışına öncelikle bu pencereden bakmak gerekir. Ancak sosyal ve kültürel etmenlerin aldatma davranışı üzerinde cinsiyetler arası yarattığı fark özellikle bizim toplumumuzda baktığımızda, son 15-20 yılda giderek kapanmış gibi görünmektedir.

Gelelim evlilik dışı ilişki yaşayanlara; bunu eşlerine anlatmalı mıdırlar? Yani paylaşılsa mı iyi paylaşılmasa mı?

Uzmanların görüşleri farklıdır. Bir grup, paylaşıldığında yalan dolan bittiği için daha güçlü bir bağ olacağını öne sürerler. Başka bir görüşe göre ise "sonuna kadar inkar et", "yakalanınca da az şey anlat" şeklindedir. Çünkü oluşacak duvarın ömür boyu yıkılmayacağını belirtmektedirler.

Peki diyelim ki yakaladınız ya da aldatıldığınız ortaya çıktı. Bu durumda tercihiniz ne yapmaktan yana olurdu?

Eğer evliliğinizde bir aldatma durumu ile yüzyüze geldiyseniz, evliliğinizin bir süredir nasıl gittiği ile ilgili de yüzleşmeniz gerekebilir. Aldatılan eşin çok üzüldüğü ve yaralandığı böylesi durumlar bir süredir iyi gitmeyen bir ilişkinin iyileşmesi yönünde çaba göstermek için bir kırılma noktası olabilir.

Bana başvuran bu durumdaki çiftlerin aldatılma hikayelerini dinledikten sonra evliliklerinin son 1-2 yılına odaklanırım ve maalesef durumun bu son 1 ya da 2 yıldır hiç de parlak olmadığını anlarım. Daha sonra bunu çiftlere yeniden göstermeye çalışır ve bu üzücü durumu fırsata çevirmek konusunda birlikte konuşuruz.

Eğer evliliğinize yatırımınızı çekemiyorsanız, eşinizi gerçekten kaybetmek istemiyorsanız 'bağışlamak' da bazen bir yoldur.

Bağışlamak, çoğu kez ötekinin zaafına karşı bir yardımdır. Bir şans vermek ve onarmasına fırsat vermektir. Gerçekten çabalıyorsa, onarmak için çok uğraşıyorsa kırılan kalp, gurur ve acı rehabilite olabilir. Birlikte yarattığınız onca güzelliğin önemi çok daha fazla olmalıdır. İlişkinizin büyük, önemli ve görünen kısmı birlikte ördüğünüz yıllar olmalıdır. Bağışlarsanız kendi gücünüzü de görürsünüz.

Önemli olan ilişkinin buna değip değmeyeceğine karar vermektir. Kötü giden bir ilişkiyse, zaten aldatma sonuçtur ve inceldiği yerden kopacaktır.

Bir uzmandan yardım almanızı da oneririm, kesinlikle üçüncü bir gözle daha objektif olabilir ve duygularınızı birlikte çalışabilirsiniz.

Elbette aldatan tarafın anlayışı, aldatılan tarafın öfkesinin karşısında durabilmesi, çabalaması, karşısındakinin tekrar değerli hissetmesini sağlayacak davranışlarda bulunması gerekecektir. Tekrar tekrar olayı sorgulamak ve kıyaslamalar yapmak aldatılan taraf için sözkonusu olabilmektedir. Tüm bunlara anlayışla yaklaşmak ve biraz sabretmek gerekir.

Bağışlayan taraf da; her defasında bu olayı temcit pilavı gibi gündeme getirmemeli, duygularını uygun bir dille anlatmaya çalışmalıdır. Sonuçta ilişki zaten yara almıştır, konuşa konuşa orta yol bulunmaya çalışılmalıdır.

Öte yandan evlilik dışı ilişki yaşayanlar; üç kişilik ilişki olmaz. Üçü de ilişkiyi yarım yaşayacağından hiç kimse ilişkiyi tam olarak yaşayamaz. Üstelik sürekli yalan dolan ve kurmaca ile giden bir hayata siz de bir süre sonra yabancılaşır ve yorulursunuz.

Bir şeye "evet" demek diğerlerine "hayır" demektir ve bu bir seçimdir. "Evet" dediğimde ya "hayır" dediklerim diyecekseniz ta baştan 'adanmış' bir ilişkiye hazır değilsiniz demektir. Ne istediğinizi bilip ona göre seçiminizi yapınız...

Aklıma psikiyatrinin duayenlerinden merhum Leyla Zileli' nin söylediği bir cümle geldi: "Nerede üçgen varsa, orada cehennem vardır". Anne- baba- çocuk üçgeninde daha önce bunu yaşamış olabilirsiniz, tekrar kendi cehenneminizi yaratmayınız.

http://www.esduyum.com/

https://www.facebook.com/rusennur.arikan

Yazının devamı...

Herkes beni sevsin!

İnsan, sosyal bir varlık olarak tanımlanır ve bireyselleşme sürecinde bireyselliğini korurken aynı zamanda toplumla da uzlaşı içinde yaşar. Ancak bu dengenin bozulmasına sebep olan bazı düşünme biçimleri vardır; kişinin mutluluğunu ve özgürlüğünü ciddi biçimde baltalayan, kendisi olmasına bir türlü izin vermeyen, bireysel kimliğini ifade etmekten alıkoyan, başkalarının memnuniyetini önceliğine alan ve kişiyi giderek yalnızlaştıran düşünce kalıplarına sahip kişilerden sözediyorum.

Bu öyle bir zorluktur ki kişiler farkında olmadan, hayat ile bağları kopmuş, daha öfkeli ve giderek kendisine yabancılaşmış bir duruma gelirler.

'Başkalarının ne dediği' ne göre yaşayanlardan, başkalarının kendisi hakkında sürekli yargıda bulunduğunu düşünüp ona göre davrananlardan, sürekli dış referanslarla hareket edenlerden, kendisine ait bir fikri ve inisiyatifi ortaya koymaktan çekinen kişilerden bahsediyorum.

Her girdikleri ortamda sınanma kaygısı yaşayanlar, girdikleri ortamlarda sürekli performans göstermesi gerekiyormuş gibi düşünenler, sürekli onay alma beklentisi ile yaşayanlar için hayat gerçekten de çok zor olmalı.

İnsanları kırmaktan korkmak, hayır diyememek, olumsuz bir duygusunu dile getirememek, "Herkes beni sevsin" diye beklemek. Tüm bu davranışların temelinde yatan kaygı ise; 'Yalnız kalmaktan korkmak'.

Bu kişilerin öykülerine bakıldığında genellikle ebeveynlerinde benzer özellikler bulunmakta ya da ebeveyn ile güvenli ilişkinin kurulamamış olduğu anlaşılmakta.

Kişinin kabul görmeyeceği düşüncesi nedeniyle kendi rengini ortaya koymaktan kaçınması, reddedilmekten korkması, küçük düşme kaygısı, sevilmeyeceği endişeleri, ilgi gösterilecek birisi olmadığı düşüncesi, insanların kendisinden uzaklaşacağı ve yalnız kalacağı gibi hatalı düşünceler ve yanlış inançlar kişinin hayatını olumsuz yönde etkilemekte ve yönetmektedirler.

Bu kişiler giderek sosyalleşmekten kaçınmakta, çevresindeki insanlar ile ilgili yanlış ve hatalı yorumlar yapmakta, insan ilişkileri bozulabilmekte en sonunda da yalnızlaşma ve depresyon ile sonuçlanan bir durum ortaya çıkmaktadır.

Burada ironik olan şudur; genellikle başkalarının kendisi hakkında ne düşündüğü konusunda 'falcılık' yapıp ona göre hareket edenler, aslında kendi düşündükleri şeyi karşısındakine yansıtıp sanki onun düşüncesiymiş gibi algılamaktadırlar. Bu insan ilişkilerindeki bir yanılsamadır ve böyle yaşamaya çalışmak çok zordur.

Yeni tanıştığı insanların olduğu bir ortamda kişinin; "Ben söze başlarsam kimse söylediklerime ilgi göstermez" düşüncesiyle suskunluğu tercih etmesi tamamen kendi ürettiği düşünce ile ilgili bir durumdur ancak bunu karşı taraf düşünüyormuş gibi algılar. Bu yansıtmaları sık sık kullanan kişiler, ilişkilerinde de ciddi zorluklar yaşarlar.

Düşünce şemaları erken yaşlardan itibaren yanlış örgütlenmiş olduğu için, kişiler arası ilişkilerde objektif olarak anlama, yorumlama ve tepki verme davranışları gösteremezler.

Bir dönem böyle davranmanın doğru birşey olduğunu öğrendiğinizden, uzun zamandır böyle davranıyor olabilirsiniz ancak kabul edersiniz ki hayatınıza ağır bedelleri oldu.

Bu durumun üstesinden, bir uzman desteği alarak gelmek mümkündür. İnsan olduğumuzu unutmadan, insan olmaya izin vermek, yaşadığımız gezegende herkesin elinden geldiğince yaşamaya çalıştığını düşünmek gerek. Monteigne "Her insan varoluşumuzun bütün biçimlerini içinde taşıyor" demiş, doğru söze ne denir?

Yazının devamı...

Alıştım!

"Ben herşeyin bir bir yok olmasına o kadar alıştım ki

Ve her şeyin bir bir varolmasına o kadar alışacağım ki

Bilirsin neler için çarpmıyor bir yürek..."

Edip Cansever

Alışmak, peki ama neye? Yaşadığın yere, oturduğun eve, yaptığın işe, gittiğin yola, baktığın manzaraya... Öyle ya İstanbul boğazı' nın güzelliğine bile alışmıyor mu insan? Güzelliğe alışmak! Ne demek ki bu? İki anlamı var sanki; biri vazgeçememek güzel olandan, ikincisi artık heyecanlanmamak, bakıp geçmek ve sıradanlaşması güzel olanın.

İnsanın bağımlılığı mıdır alışması. Alışmak TDK sözlüğünde hem "sürekli ister hale gelmek" olarak tanımlanıyor, hem de "etkisini yitirmek" olarak.

Peki bizimki alışkanlığa dönüştü artık ne demek ki? Hayır iyi mi, kötü mü? Nereye çekelim bu sözü?

Alıştıysak bir zamanlar yanıp kavrulduğumuza, sevdiğimize, yarimize, etkisini yitirdi anlamında mı? Yoksa acıya alışmak gibi mi sevginin artık alışkanlığa dönüşmesi! "Allah dağa taşa ölümü vermiş dayanamamış ama insana vermiş dayanmış" der eskiler. İnsanın alışma potansiyeli çok mu fazla? Müptelaya yatkınlık insana mı özgü, ne dersiniz?

TDK' da diğer bir anlamı, "bağlanmak, ısınmak" olarak belirtilmiş alışmanın. Aslında bu anlama sahip çıkmak gerekir. Bağlanmak sağlıklı bir ilişki kurma biçimidir, "yanmaya başlamak, tutuşmak" anlamında kullanıldığında ise zorlayıcı bir hal alır alışmak. Bağımlılık düzeyindeki alışkanlıklarımız, bünyeye zarardır, canımızı soğurur. Yaşam destek ünitesi gibi olmaya başlarsa hayatımıza aldığımız kişiler, kayıp bir "ben" den de sözedebiliriz.

Birlikte olduğumuz kişiye zamanla alışmamak mümkün değildir; kokusuna, tenine, sesine, sevme biçimine, nazına, sözüne...

Alıştığımız şeyler, sevdiğimiz zaman ruhun ruha, bedenin bedene iyi geldiği şeyler olmalı ve bunların etkisini yitirmesine izin vermemek için insan elinden geleni yapmalı.

"Alışmak sevmekten daha zor olmamalı", alışmanın tadına severek varmalı. Onca zaman emek varsa, onca zaman yoldaşlık, yokluğuna da o kadar kolay alışmamalı gidenin ya da gitmek zorunda kalanın.

Kötü muamaleye, baskıya, zorbalığa ve sömürüye alışmak da var. Çirkin kentleşmeye, trafiğe, ilişkilerin yozlaşmasına "alıştık" dendiğini de biliyoruz.

Alıştığımız şeylerin yaşam kalitemizi yükselttiği, "alıştım sana" dediklerimizin bize hayatı yaşanılır kıldığı ve bize alışanlara insana yakışır şekilde davrandığımız alışkanlıklarımız olsun...

Yazının devamı...

İnsan ruhuna bodoslama dalamazsınız!

Mesleki pratiğimde, 'değişimi gerçekten arzu eden' danışan sayımın gittikçe arttığını gözlemlemekteyim. Çağımızın insanı kendi mutsuzluğuna çare aramakta daha kararlı olabilir mi acaba? Bireysel ihtiyaçlarının daha çok farkında olan ve bu ihtiyaçlarını karşılamak için daha çok çaba harcayan insanlar çoğunlukta artık.

Niye psikoterapi almak gerekir?

Gittikçe karmaşıklaşan dünyada kişiden yeni ve değişik uyum çabaları beklenmektedir. Toplumsal ve siyasal alandaki güvensizlikler, ekonomik baskı, iş yaşamındaki rekabet, romantik ilişkilerdeki değişim süreci, hızlı tüketim gibi birçok yaşam gerçeği ruhsal dünyamız üzerinde olumsuz etkiler yaratmaktadır.

Günümüz bireyi, karşılaştığı zorluklara karşı koymakta kendini yetersiz ve güçsüz görmekte ve uyumu gittikçe bozulmaktadır.

Bireysel gelişimin önünü açan en önemli şey 'bilme' halidir. Bilme bir taraftan acı verici gibi görünse de öte yandan uyanışın getirdiği aydınlanma kişiye zamanın ve mekanın kesiştiği her durumda kendi varoluşuna ilişkin bir alan verir. Bu varoluş hali artık hayata dair kontrolün daha çok kendisinde olduğu ve benliğin daha çok güçlendiği bir hissetme halidir.

Psikoterapiyi, kişinin kendini tanıması ve anlaması yani kendi ile uğraşmayı göze alması süreci olarak tarifleyebiliriz. Kendi gelişim sürecindeki aktörleri ve duygularını terapist ile birlikte "oda" da yeniden deneyimleyen ve bunların yeni anlamları ve kabulleriyle kendi hayatında düzenlemelere giden danışanların terapinin ilerleyen süreçlerinde, hüznün ağır bastığı bir duyguyla bununla ilgili olarak dile getirdikleri ifadeler şunlardır:

"Nasıl oldu da bugüne kadar bu şekilde yaşadım?

"Neleri kaybettim?"

"İlişkilerimi ve seçimlerimi şimdiki farkındalığımla deneyimleseydim, hayatım farklı olur muydu?

"Sanki yarı uykuda gibi yaşamışım"

"Keşke size daha önce gelseydim..."

Yine yaklaşık bir yıldır terapi sürecinde olan erkek bir danışanımın iznini alarak en son yaptığımız görüşmede ifade ettiklerini kendi ağzından aktarıyorum;

"Kadıköy çarşıdan sık sık geçerim, işim dolayısıyla birçok kimse tanırım orada. Oradaki esnaf şimdilerde benim onlarla selamlaşmam ve konuşmam ile ilgili olarak bana geribildirim vermeye başladılar. Daha önce genellikle başım önümde, kimseyle konuşmadan, çok da etrafıma bakmadan yürüdüğüme ilişkin şeyler söylüyorlar. Şimdilerde onlarla ilişki kurmama şaşırmış gibiler. Yani oradaki insanlarla ilgilenmeye başladım, merak ediyorum. Bir başka şey, bizim evin önünde kocaman bir ağaç var(mış). 5 senedir ne ağacı olduğunu bilmiyordum. Birkaç hafta önce dallarının kıpkırmızı olduğunu ve onun vişne ağacı olduğunu farkettim, bu beni çok şaşırttı.

Bugüne kadar farkında olmadığım şeyler bana neler kaybettirdi acaba? Çevremdeki insanlarla ilişkilerim daha güçlü ve derin olabilirdi. Hiçbirşey yapamazsam onları anlamaya çalışırdım. Bilincim bulanık gibiydi sanki."

Karen Horney, insanoğlunun içinde kendini gerçekleştirmeye yönelik doğal bir eğilim olduğunu söyler. İrvin Yalom ise terapistin görevinin danışanın gelişiminin önündeki engelleri kaldırmak olduğundan sözeder. Tıpkı Karen Horney' in "Kişinin önündeki engeller kalkarsa meşe ağacında yetişen bir palamut gibi olgun, tamamen kendini geliştirmiş bir hale geleceğini" söylemesine gönderme yaparak.

Freud, "Şeytanı kağıt üstünde ya da yokluğunda öldüremezsiniz, önce onu diriltmeniz gerekir" demiştir. Biz terapistlerin yaptığı da danışanlarımızla bir ortaklık içerisinde geçmiş ilişkilerindeki kişileri ve duyguları tekrar diriltmek ve bu sefer oyunu kazanmaktır.

Ancak psikoterapi almaya karar veren kişileri konuyla ilgili olarak maalesef bir kaos ve güvensiz bir ortam beklemektedir. Bu konuda yardım vermeye hazır, etik olmayan işler yapan, profesyonel çalışan kişiler olduğu ve adeta terörize bir ortamın olduğu mesleği gerçek anlamda yapmaya çalışan kişiler tarafından kaygıyla izlenmektedir.

Psikoterapi almaya karar verdiğinizde kimden alacağınız konusunda iyi bir araştırma yapmanız gerekmektedir. Psikoterapist olmak oldukça uzun soluklu ve yıllarca süren bir eğitimi ve çalışmayı gerektirir. Bu alanın son yıllarda popüler olması sebebiyle meslekten olmayan, hatta hiçbir şekilde ilgisi bulunmayan bazı kimselerin bu işe soyundukları, yaptıkları görüşmelere "terapi" kendilerine gelenlere de "danışan" dediklerini meslektaşlarımla birlikte üzülerek izlemekteyiz.

Bu işin şakası yoktur. İnsan ruhuna bodoslama dalamazsınız. Gelen kişiye hazır olmadığı yorumlar yaptığınızda o kişide geriye dönülmesi zor olan yaralar açabilir hatta dağıtabilirsiniz. Meslekten yeni mezun, ya da kendilerine ilişki danışmanı, kişisel gelişimci, ilişki koçu, yaşam koçu tanımlamasıyla "danışan"(!) gören bazı kişilerin kapalı odalarda neler yaptıklarını zaman zaman bize gelen danışanlarımızdan üzülerek işittiğimiz sıkıntı duyulacak öyküler olabilmektedir.

Klinik tecrübesi olmayan, psikoterapi eğitimi almayan, meslekte yeterliliği kabul edilmiş kişilerden uzun süre süpervizyon almamış, bu konuda yeterliliği bilinen yurtiçi, yurtdışı okul ve enstitülerden gerekli eğitim ve sertifikaları bulunmayan yani meslekten olmayan kişilere en mahrem alanınızı açmak ve profesyonel yardım beklemek son decere sakıncalıdır. Aşırı süslenmiş, birtakım kongre ve toplantıları terapi eğitimi gibi gösteren özgeçmişler, birkaç aylık ne olduğu belli olmayan eğitimlerle farklı farklı meslek gruplarından kişilerin kendilerine terapist görünümü vermeye çalışmaları çok rahatsız edici bir boyuta ulaşmıştır.

Konu "insan" olunca hassasiyet de bu kadar keskin olmalıdır diye düşünüyorum. Bu konuyu, uzun bir çalışma ve zahmet sonunda psikoterapi yapmaya cesaret edebilen saygıdeğer meslektaşlarıma yapılan bir haksızlık olarak gördüğümden daha fazla sesiz kalmak istemedim.

Siz ve yaşamınız biricik. Bu yazının yazılma amacı, sizinle en özel yaşamsal öykülerinizi bilimsel bir zeminde ve bir sanatçı duyarlılılğı ile çalışacak profesyonellere ulaşmanız ve daha titiz bir yaklaşımda bulunmanız içindir.

Yazının devamı...

© Copyright 2019

Milliyet Gazetecilik ve Matbaacılık A.Ş.