MODA
GÜZELLİK
AİLE
SAĞLIK

Çocukluk Deyip Geçme!

Nasıl bir çocukluk geçirdiğimiz, ileri yaşlarda nasıl bir yetişkin hayatı süreceğimizin belirleyicisi olması açısından, hepimiz için büyük önem taşımaktadır.

Eşlerin neden çocuk sahibi olmak istediği ve çocuğa yüklediği anlam ile başlayan bu süreç hayatta nasıl bir birey olacağımızı büyük oranda etkilemektedir.

Evliliğin ve çiftlerin çocuk sahibi olmaya hazır olup olmaması, gebelik haberinin ailede nasıl karşılandığı, gebelik sürecinde anne adayının içinde bulunduğu ortam ve ruh hali, gebelik sürecinin hem fiziksel hem de psikolojik olarak nasıl geçtiği, doğumun hangi ortamda ve ne koşullar altında gerçekleştiği, doğum komplikasyonlarının varlığı, bebek ile ilk temas, ebeveynlerin bebeği kabul süreci, ebeveynler ile bebek arasındaki bağlanma süreci, eşler arası ilişkiler, bebek ile evliliğin seyrinin değişmesi, anne-baba-çocuk rol ayrımının nasıl yapıldığı, duygu ve düşüncelerin aktarımının çocuğa nasıl öğretildiği, çocuğun davranış ve tutumlarının nasıl şekillendirildiği (ödül,ceza…), çocuğun hem fiziksel hem zihinsel hem de psikolojik gelişim sürenin nasıl ilerlediği, çocuğun sağlık durumu, yeni bir bireyin (kardeşin) aileye katılıp katılmaması, çeşitli sebeplerle -okul, iş, sağlık, görev vs.- çocuk ile ebeveynlerinin ayrışması, çocuğun sosyal çevre ile ilişki kurma biçimi, çocuğun arkadaş çevresi, çocuğun eğitim ve öğretim hayatında karşılaştığı zorluklar, okul başarısı, sosyal becerileri ve yetenekleri, bunların çocuğun ailesi tarafından desteklenip desteklenmemesi, çocuğun okul başarısına ve performansına yüklenen anlamlar, ailenin çocuk ile ilgili beklentileri, kariyer ve meslek planlamasının neye göre yapıldığı, ergenlik sürecinin nasıl yaşandığı, ergenlik sürecinde ailenin tutumu, karşı cinse ilginin varlığı, ilk ilişki deneyimi, yetişkin olma yolunda kurulan hayallerin varlığı ve adımların atılması…

Şeklinde sıraladıkça devamı gelen bu süreç, çocukluğumuzun temel taşlarını oluşturmaktadır. Bu süreçte meydana gelen bir ya da birden fazla sağlıksız durumun varlığı çocukluk hatıralarının bazen kötü anılmasına sebep olmaktadır. Bu durumlar yetişkin hayatında atılamayan ya da atmakta güçlük çektiğimiz adımların kilit noktaları olabilmektedir.

Pek çok psikolojik yaklaşım çocukluk sürecinin kilit noktaları üzerinde durur ve hayatta karşılaşılan problemlerin ancak bu kilit noktalarını bularak aşılabileceğini savunur. Bu yüzden terapi sürecinde başlangıçta alınan çocukluk öyküsü çok önemlidir. Psikolog denildiğinde herkesin zihninde divana uzanmak ve çocukluğuna dönmek çağrışımlarının olması da bu yüzdendir.

Çocukluk döneminde çocuğun zihinsel, fiziksel ve psikolojik gelişimine pek çok şey etki etmektedir. Bu dönemde her bir değişkeni kontrol etmek ne yazık ki mümkün değildir; ancak ebeveynlerle ilgili olan alana müdahale etmek mümkündür. Çocukluk çağının büyük bir bölümünü ebeveynlerin kapladığını düşündüğümüzde bu müdahalenin çocukların sağlıklı birer yetişkin olabilmesi için önemli bir etkiye sahip olduğunu söyleyebiliriz.

Terapi sürecinde çoğunlukla karşılaştığımız çocukluk travmalarının, ebeveynlerin çocuklarına karşı olan tutum ve davranışlarından, ani büyük değişikliklerden (boşanma, kardeş, okula başlama, sağlık problemleri, taşınma, kayıplar, ekonomik krizler, doğal afetler…) ve istismar durumlarından kaynaklı olduğunu görmekteyiz. Bu olayların yetişkinlikteki yansımaları ise kişinin anlam veremediği mutsuzluk, kaygı, huzursuzluk, öfke, çaresizlik, yalnızlık gibi duygular olmaktadır. Gerekli destek alınmadığında ise psikopatolojiler olarak karşımıza çıkmaktadır.

Belki kendi çocukluğumuza dönüp yaşananları telafi etmek mümkün olmayacaktır; ancak geleceğimiz için bunun önemini kavramamız gerekmektedir ki sağlıklı nesiller yetişsin. Bizler de yetişkinler olarak kendi süreçlerimize odaklanmak ve geçmiş yaşantılarımızla barış imzalamak için terapi desteği alma konusunda daha duyarlı ve açık olmalıyız.

Uzm. Psk. Didem ÜNGÖR DÖRTKOL

www.psikologdidemungor.com

@psikologdidemungor

Yazının devamı...

Yoksa Senin Sosyal Medyada Hesabın Yok mu?

İnsan sosyal bir varlıktır. Sağlıklı bir şekilde büyüyüp gelişebilmesi için çevresindekilerle etkileşim halinde olması gerekir. Bu yüzden insan sosyal çevresiyle bir bütündür. Zihinsel ve psikolojik gelişimi, insanın sosyal çevresiyle olan etkileşimi ile paralellik gösterir.

Sosyal çevre ile etkileşimde bulunmanın ve sosyalleşmenin pek çok yolu vardır. Yıllar geçtikçe bu yollar çeşitlenmiş ve farklılaşmıştır. Bazen de amacının dışında kullanılmaya başlanmıştır. Sosyal medya da bunlardan biridir.

Hiç düşündük mü gün içerisinde elimizden düşürmediğimiz telefonlarımız, tabletlerimiz ve bilgisayarlarımız neden var?

Bilginin kaynağına ulaşmak, aktarımı sağlamak gibi temel amaçlarının dışında farklı bir şeyler olmalı ki artık sağlığımız ve psikolojimiz üzerindeki etkileri neden bu kadar konuşulsun?

Sosyal medya insanlara gerçek dünyanın dışında hayal edilen ikinci bir dünyayı sunar. Olduğun gibi değil, olmak istediğin gibi biri olarak görünmeyi sağlar. Psikolojik açıdan bakıldığında bu durum kaygının ve depresif belirtilerin bazen kaynağı bazen de yansıması olabilmektedir.

Sosyal medya kontrollü kullanıldığında kişinin diğerleri ile olan etkileşimini sağlar ve bu da insanın gelişiminin bir parçasıdır. Ancak sosyal medya kontrolsüz ve amacı dışında kullanılmaya başlandığında bazı psikolojik problemleri beraberinde getirmektedir.

Stresle baş etmek için sosyal medya

Hepimiz stresle karşı karşıya kaldığımızda onunla baş etmeye çalışırız. Bazı baş etme yöntemlerini kullanarak stresle ortaya çıkan kaygıyı belirli bir seviyede tutmak için çabalarız. Ancak bu yöntemlerin uzun süreli kullanımı bizi esas çözümden uzaklaştırır. Sadece problemi erteler. Yani kalıcı çözümler sunmaz. Son zamanlarda sosyal medya kullanımı da stresle baş etme yöntemlerinin arasına dahil oldu.

Canımız sıkıldığında, strese girdiğimizde ya da endişe duyduğumuzda hemen telefonlara sarılıp sosyal medya hesaplarımızla meşgul olmaya başladığımızın farkında mıyız?

İnsanın zihnini farklı şeylerle doldurmaya ve kaygı yaratan düşüncelerinden uzaklaşmaya çalışması bir çeşit stresle baş etme yöntemidir ki sosyal medya tam olarak bu işi görmektedir. Sosyal medyada harcanan zaman belki de insanların kaçmaya çalıştığı problemleri olabilir.

Sosyal medya ile hem kendimizi hem de diğerlerini fark ederiz.

Sosyal medya kişinin kendi ile yüzleştiği ve diğer insanları fark ettiği bir platform görevi görmektedir. Sosyal medyayı kullanırken farkında olmadan bir kıyaslama ihtiyacı ortaya çıkmaktadır. Kendi sahip olduklarımız ve diğer insanların sahip oldukları arasında zihnimiz gidip gelir. Bu da kişide hem depresif duyguları hem de kaygıyı ortaya çıkarmaktadır.

Kontrol merkezi olarak sosyal medya

Sosyal medya kişiye sınırsız bir bilgi sağlar. Kimin nerede, ne zaman, kiminle, ne yaptığını öğrenmek için dedektif ya da ajan olmaya gerek yok artık. İnsanlar hakkında bilgi almak çok kolay. Sosyal medyanın bu özelliğe sahip olması da bazı durumlarda kişilerin bu amaç ile kullanımını arttırmaktadır ki bu da bir psikolojik rahatsızlığa işaret eder. Bu durum merakın ötesinde kuşkucu ve kontrolcü düşüncelerin etkisiyle gerçekleşen bir eylemdir. Dolayısıyla sosyal medyayı birilerini takip etmek ve haber almak için kullanıyor olmak yoğun kaygı duygusu içerinde olunduğunu gösterir.

Sosyal medya bağımlılık yapar mı?

Sosyal medyanın kontrollü kullanıp kullanılmama konusu çok görecelidir. Bunun bir zaman kısıtlaması ya da içeriğinin belirlenmesi mümkün değildir. Kontrol tamamen kişinin kendindedir. Kişinin hangi durumlarda ve zamanlarda sosyal medyayı ne amaçla kullandığı aslında bağımlılık konusunu gündeme getirir. Eğer kişi bunu bir baş etme yöntemi olarak kullanıyor ve kendini istemediği (kaygı, karamsarlık, çaresizlik, mutsuzluk, suçluluk…) duyguları yaşamaktan alıkoyuyorsa sosyal medya kullanımı kişide bağımlılık yaratma ihtimali ön görülebilir.

Hayalimdeki dünya sosyal medya

Sosyal medya denetimi olmayan ve gerçekliğin ölçülemediği bir ortam. Bu da kişilerde gerçek olmayan ancak olmasını istedikleri bir imaj çizmeleri için büyük bir fırsat. Mutlu anların bu kadar sık paylaşılır olması da bununla bağlantılı. Hayatı mükemmel yaşamaya çalışan ancak kendi eksikleri ile yüzleştiğinde hissettiği derin acı ile baş etmek için sosyal medyayı kullanan insanlar içinde olmak istedikleri mükemmel yaşantı tablosuna ulaşabilmektedirler.

Sosyal medyayı hepimiz kullanıyoruz.

Sosyal medya bir şekilde hepimizin hayatına dahil oluyor. Bu demek değildir ki sosyal medyayı kullanan herkes psikolojik olarak problemlerle mücadele etmektedir. Ancak sosyal medyanın kullanım şekli ve içeriği psikolojik problemleri saptamamız konusunda biz uzmanlara fikir vermektedir. Bir sorunun tek bir kaynağı ve belirleyicisi yoktur. Bu yüzden sosyal medyayı kullanıyor olmak kişiyi etiketlemek için doğru bir yöntem değildir. Fakat dikkat edilmesi gereken bir konudur. Kendinizde ya da sevdiklerinizde sosyal medyanın kullanımına dair belirgin değişiklikler fark ettiğinizde bir uzmandan fikir almanız faydalı olacaktır.

Uzm. Psk. Didem ÜNGÖR DÖRTKOL

www.psikologdidemungor.com

@psikologdidemungor

Yazının devamı...

Sosyal Medya Bağımlısı mısınız?

Şu an bu yazıyı sizlerle paylaşırken bile sosyal medyayı kullanıyorum. Sosyal medya denilen iletişim aracı günümüzün kaçınılmaz bir gerçeği. Faydaları, zararları derken bu yazı epey uzar ama bu benim işim değil, uzatmayacağım. Ben, işin bağımlılık kısmını ele almak istiyorum.

Neden elimiz devamlı telefonda ya da tablette?

O meşhur uygulamalara günde kaç kez giriyoruz hiç saydık mı acaba?

“Paylaştığım fotoğraflar kaç beğeni aldı?”, “Mehmet de gördü mü acaba?”, “Ayşe bugün nereye gitmiş?”, “Caner bugün hiç paylaşım yapmadı, hasta mı acaba?” şeklindeki bu sorulara yenilerini eklemek çok kolay.

Hepimiz bu sorulardan birkaçını alımızdan geçirmişizdir bugün. İyi ama neden? Bundan 20 yıl önce ihtiyaç hissetmediğimiz şeyler, bugün vazgeçilmezimiz oldular.

Çünkü bu durum bir noktada insanın psikolojisine dayanıyor. Kendimize dair bir şeyler arıyor, buluyor ve onu kullanıyoruz.

Hepimiz farklı amaçlarla kullanıyoruz bu ortamları ama ben “bu sosyal medya bende bağımlılık yaptı” diyen kesime değinmek istiyorum daha çok.

Bir şey neden bağımlılık yapar ki insanda? Muhtemelen o şey bir ihtiyacımızı karşılıyor olmalı. İşin magazinel kısmını bir kenara koyarsak, sosyal medya bizi besliyor; ama sağlıksız olarak. Bu yüzden bağımlılığa dönüşüyor zaten.

Hiç düşündük mü “acaba fotoğrafımı kaç kişi beğenmiş“ diye 20. kez telefonu elimize aldığımızda beğenilme, değer görme ve sevilme gibi bazı temel inançlarımızın yarım kalmış olabileceğini?

Ya da “acaba erkek arkadaşım nerede, niye bir şey paylaşmadı, şu kızın fotoğrafını da beğenmiş” diye huzursuzlanıp devamlı ondan bir ipucu bulmaya çalışırken güvensizlik, şüpheci ve paranoid özelliklerin bizdeki varlığı hiç aklımıza geldi mi? Yoksa “merak ediyorum“ deyip geçiştirdik mi?

Veya “en yakın arkadaşım benden habersiz o çantayı almış, kahvesiyle de paylaşmış” diye düşünüp sinirlendiğimizde yetersizlik hissine kapılmış olma ihtimalimizi hiç düşündük mü?

Büyük bir çoğunluğumuz bunları fark etmeden, o telefonu elimize alıyoruz ve saatlerimizi onun başında harcıyoruz. Bir davranışın alışkanlığa dönüşmesi oldukça kolay. Birkaç kez onu tekrarlamak yeterli olacaktır. Ama bu alışkanlık bağımlılığa dönüşmüşse, orada patolojiyi düşünmek gerekir.

Tıpkı yoksunluk çekmek gibi, sosyal medyadan uzak kalmak bizi kaygılandırıyor, öfkelendiriyor ve mutsuz ediyorsa dikkat! Sosyal medya bağımlısı olmuş olabilirsiniz. Sosyal medya içimizdeki hangi boşluğu dolduruyor diye düşünmek gerekebilir.

Uzm. Psk. Didem ÜNGÖR DÖRTKOL

www.psikologdidemungor.com

@psikologdidemungor

Yazının devamı...

İçinizdeki Çocuğa Temas Etmekten Korkmayın!

Sağlıklı yetişkin duygularının farkında olan, neye ihtiyacı olduğunu bilen ve mantığıyla duygu ve düşünceleri arasında dengeyi kurabilen kişidir.

Çoğumuzun bir yetişkin olarak yapmış olduğu en büyük hata, içimizdeki çocuğun ihtiyaçlarını ve duygularını susturup mantığı ön plana alarak çevremize sorumluluk sahibi olan, olgun bir yetişkin imajı vermeye çalışmaktır. Bu amaç uğruna omuzlarımıza gereğinden fazla ağır yükler alarak kendimizi zorluyoruz aslında. Çoğu zaman içimizdeki çocuğun varlığını inkar ediyor ya da onu bastırıyor veya bir ebeveyn misali onu kontrol etmeye çalışıyoruz.

Ancak öyle anlar geliyor ki hiçbir sebep yokken; bazen öfkemizi kontrol edemiyor, bazen kontrolsüzce ağlıyor, bazen de nedensiz yere kaygılanıyoruz. Zaman geçtikçe bu durumu yaşama sıklığımız artıyor, olanlara anlam veremiyoruz. Bu duygu ve davranış değişiklikleri sıklaştıkça endişe duymaya başlıyoruz, bir şeylerin yolunda gitmediğini düşünüyoruz. Değişiklikler altından kalkılamaz bir hale dönüştüğünde ise bir uzmandan destek almaya karar veriyoruz.

Terapi sürecine başlayan aklı karışmış olan yetişkine terapist, sağlıklı bir yetişkin olması konusunda yardımcı olur. Birlikte bir yolculuğa çıkarlar. Bu yolculukta aracı danışan kullanır, terapist ise ona rehberlik eder. Terapi sürecinin hızı ve yönü danışanın kontrolündedir. Terapist uygun sorularla danışanına içindeki çocuğa temas etmesini sağlar. Bir yerlerde sıkışıp kalmış ve ihtiyaçları göz ardı edilmiş o çocuk bulunduğunda danışan esas problemini ve onun kaynağını görmüş olur. Bunu iyileştirmek ve değiştirmek terapinin esas hedefi haline gelir. Danışanın belirlediği hedef doğrultusunda artık araç hızlanmaya başlar. Varılmak istenen nokta ve duraklanacak istasyon danışana bağlıdır. Fakat çoğu zaman danışanlar, farkında olarak yaşamayı öğrendiklerinde, terapi sürecini kendilerine yaptıkları bir yatırım olarak gördüklerinden terapiye devam etmek isterler.

Terapi sürecinde danışan sağlıklı bir yetişkin olarak içindeki çocuğa karşı koşulsuz sevgiyle yaklaşır. Onun ihtiyaçlarının ve yarım kalmışlıklarının bilincine varır ve onları yetişkin yanıyla kendisi tamamlamaya çalışır. Aksi taktirde diğer insanlar tarafından bunların karşılanamayacağını bilir. Böyle bir beklenti içerisinde olmanın kendisi için zaman kaybı olduğunun ve diğerlerine aşırı sorumluluk yüklemekten başka bir şey olmadığının farkına varır.

Terapide kişi kendine ve iç dünyasına temas etmeyi öğrenir. Problemlerin kaynağı da çözümü de buradadır zaten. Kişi bunu başarabildiğinde sağlıklı bir yetişkin olarak hareket eder ve sağlıklı kararlar alır.

Uzm. Psk. Didem ÜNGÖR DÖRTKOL

www.psikologdidemungor.com

@psikologdidemungor

Yazının devamı...

Stresi Hepimiz Yaşıyoruz Ama Onu Yeterince Tanıyor Muyuz?

Stresi hepimiz hayatımızın bir noktasında yaşıyoruz. İster büyük bir şehirde yaşayalım ister küçük bir kasabada, ister çok ünlü bir iş adamı olalım ister maddi güçlük çeken bir emekçi, ister küçücük bir çocuk olalım ister yılları devirmiş deneyimli bir çınar, ne olursa olsun nefes alıyor ve hayatta bir şeyler için mücadele ediyor olmak, stresle karşı karşıya bırakıyor hepimizi. Çünkü yaşıyor olmak eşittir stres demektir aslında.

Stres nedir?

Bilimsel olarak stresin ne olduğuna baktığımızda, vücudun çeşitli içsel ve dışsal uyaranlara karşı verdiği otomatik tepkiler olarak tanımlandığını görüyoruz. Psikoloji alanının perspektifinden ise stres, kişinin baş edebilme gücünü aşan ya da zorlayan durumlarla karşılaştığında kendini koruyabilmek ve hayata devam edebilmek adına ortaya koyduğu otomatik tepkilerdir.

Stres bir etki tepki mekanizmasıyla çalışır. Stres etkeni stres tepkilerini oluşturur. Bu tepkiler fiziksel, davranışsal, psikolojik ve zihinsel belirtiler olabilmektedir.

Fiziksel belirtilere baktığımızda, kişide görülen bedensel yakınmalar karşımıza çıkmaktadır. Bunlar kalp atışının hızlanması, tansiyon yükselmesi, terleme, nefes darlığı, baş ağrısı, mide bulantısı, sindirim bozukluğu, alerji, yorgunluk şeklinde kendini gösterebilir. Fiziksel belirtiler ilerlediğinde kişiyi doktor doktor gezdiren şikayetler haline gelebilmektedir.

Davranışsal belirtilere baktığımızda uykusuzluğu, yoğun uyuma isteğini, yeme alışkanlığında değişiklikleri, iştahsızlığı, sigara ve alkol kullanımındaki artışları görmekteyiz.

Psikolojik belirtileri ise gerginlik, öfke, panik hali, sürekli ve artan endişe, bunalmışlık hissi ve çaresizlik duygusu olarak karşımıza çıkmaktadır.

Stresin zihinsel belirtileri ise kontrolsüz düşünceler, unutkanlık, dağınıklık ve karışıklık, odaklanmada güçlük, motivasyonda ve performansta düşüş, dikkat eksikliği, muhakeme gücünde azalma şeklinde kendisini gösterebilir.

Bu belirtilerin çoğu, kaynağını bilmediğimizde, kişiyi doktor doktor gezdiren ve bir dolu muayene ya da tetkikin ardından fiziksel olarak bir bozukluğa rastlanılmayan şikayetler olarak kalmakta ve uzmanların “psikolojik destek almalısınız” dediği noktada kişide daha büyük bir endişe yaratan belirtilerdir.

Neler stres yaratır?

Peki neler stres yaratır diye baktığımızda, satırlar belki de sayfalar dolusu strese kaynaklık eden olay ve durumları yazmanın mümkün olduğunu görüyoruz. Ama genel birkaç başlık olarak yazdığımızda stresin kaynaklarını; geçmiş yaşantılar (deneyimler, öğretiler…), tamamlanmayan işler (keşkeler), içsel çatışmalar (belirsizlikler, beklentiler, hayaller, hedefler…), travmatik olaylar (kazalar, kayıplar, şiddet…), günlük yaşantılar (ev, iş, okul, trafik…), kişiler arası ilişkiler (sevgili, eş, aile, arkadaşlar…), spesifik yaşam olayları (evlilik, doğum, iş değiştirme, taşınma, iflas…), sağlık (hastalıklar, ameliyatlar, beslenme, madde kullanımı…) gibi kategoriler altında toplamak mümkün olacaktır.

Psikolojik açıdan baktığımızda ise stres; öfke, suçluluk, pişmanlık, üzüntü, utanç, hayal kırıklığı, endişe, kaygı duygularını ortaya çıkarmaktadır. Bu duyguların altında ise; “Ben yetersizim, ben değersizim, ben sevilmezim, ben çaresizim, ben güvende değilim, ben kontrolde değilim!” temel inançları vardır ki bunlar da kişinin stres altındayken hem vereceği tepkiyi belirler hem de kişinin stresle baş etme becerilerini ortaya koyar.

Herkes stres yaşıyor deyip geçmemeli!

Her ne kadar “stres” sözcüğü bize tanıdık gelse de, aslında onunla yaşarken bizim bedenimizde, beynimizde, davranışlarımızda ve psikolojimizde nasıl etkiler yarattığını çok fark edemiyoruz ya da strese karşı sadece anlık çözümler üreterek zamanı kurtarmaya çalışıyoruz. Bu da bazen bazı fiziksel ve psikolojik rahatsızlıkları göz ardı etmemize sebep olabiliyor. Herkes hayatın belirli zamanlarında strese maruz kalıyor ancak herkesin stresle karşı baş etme becerisi ve stres toleransı farklıdır. Kişilik özelliklerimiz, geçmiş deneyimlerimiz, genel ruh halimiz, sağlık durumumuz, sosyal desteğimiz, entelektüel seviyemiz gibi daha pek çok faktör strese karşı verilen tepkilerin kişiden kişiye farklılaşmasına sebep olmaktadır. Herkes aynı olaya maruz kalası benzer tepkilerin ortaya çıkacağı anlamına gelmez. Bu noktada kendimizi tanımak ve stresle baş etme becerilerimizi geliştirmek gerekir. Strese karşı toleransımızı arttırmak bizi hem bedensel hem de ruhsal rahatsızlıklardan koruyacaktır. Bu da psikolojik destek alarak kendi terapi sürecimizden geçmekle mümkündür.

Uzm. Psk. Didem ÜNGÖR DÖRTKOL

Web sitesi: www.psikologdidemungor.com

Instagram: @psikologdidemungor

Yazının devamı...

Dikkat! Teknoloji psikolojinizi bozabilir.

Gün geçtikçe teknoloji daha da ilerliyor ve hayatımızın her alanına yayılmaya devam ediyor. Kuşkusuz bu gelişmeler hayatımızı oldukça kolaylaştırıyor ve bilgiye her an ulaşabiliyoruz. Gencinden yaşlısına herkesin hayatının ortasına yerleşen teknoloji hepimizin vazgeçilmezi haline geldi.

Peki ama bu vazgeçilmezlik bizi nasıl etkiliyor?

Herkes hayatımıza olan katkılarından bahsederken, ben konuyu biraz daha psikolojik boyutuyla ele almak istiyorum.

Geçenlerde bir TV programında teknolojik gelimeler, siber saldırılar ve siber güvenlik planları hakkında konuşulurken, konuklardan biri “bu işin içinde olmak kendimi güvensiz hissettiriyor ve paranoyam artıyor” dediğinde, diğer konuklar aslında gelişen teknolojinin bir o kadar da kendilerini olumsuz etkilediğini fark ettiler. Bir anda programın odak noktası değişti ve konuklar teknolojiye dair endişelerini dile getirmeye başladılar.

Sonra düşündüm de, seanslarda bazı danışanlarımın sık sık dile getirdiği izleniyor/dinleniyor olma endişesini ve sürekli kendilerini/başkalarını kontrol etme ihtiyacı hissettiklerini hatırladım. Bir de teknoloji bağımlılığından yakınan danışanlarım aklıma geldi.

Teknoloji çoğunlukla bağımlı kişilik özellikleri olan insanları olumsuz etkiliyor.

Bağımlı kişilik özelliklerine sahip olan kişilerin ilişkilerinde de bağımlı hale geldiklerini söylemek yanlış olmaz. Bu kişiler teknolojiyi genelde bir baş etme olarak kullanırlar ve ilişkilerine dair duydukları endişelerini teknoloji ile azaltmaya çalışırlar.

Bazen çevremizdeki kişiler; akıllı telefonlardaki uygulamalara sıklıkla girerek karşıdaki kişinin uygulamalarda en son ne zaman çevrimiçi olduğuna, mesajlarının iletilip iletilmediğini okunup okunmadığını kontrol ettiğine, en son ne zaman kiminle ve nerede yer bildirimi yaptığına, kimlerle fotoğraf paylaşımı yaptıklarına bakarlar. Hatta belki de zaman zaman bizler bile yapıyoruz bu davranışları.

Bazen de önemli bir konu hakkında konuşurken hepimiz yaparız, acaba telefonu kapattım mı diye kontrol ederiz. Bazen ise dokunmatik ekranlı telefonlarımızda yanlışlıkla parmağımız dokunarak bazı özellikleri açtığımız olur, hemen endişe duyarız. Kendimizi tehlikede hissederiz, güvensizlik duyarız.

Kullandığımız teknolojik cihazlarda pek çok özelliğin bulunuyor olması bu endişeleri yaşamamıza sebep olabiliyor, normal de; ancak bu endişenin boyutu ve hayatımızı ne kadar etkilediği önemlidir. Eğer bu endişe kişiyi çok huzursuz ediyor ve kişi endişe yaratan düşünceleri aklından atamıyorsa, bunun altında yatan farklı sebepler olabilir, araştırılması gerekir.

Ayrıca bu cihazlar elden düşmüyor ve yokluğu daha çok endişe yaratıyorsa teknolojiye bağımlı hale gelmiş olabiliriz, dikkat etmek gerekir.

Teknoloji bağımlılığı ele alınması gereken bir başka konu; ama teknolojinin özelliklerinin kötüye kullanıldığı bir dönemde olduğumuz düşünülürse, bağımlı kişilik özellikleri taşıyanların daha çok tehlike altında olduğunu unutmamak gerekir.

Uzm. Psk. Didem ÜNGÖR DÖRTKOL

www.psikologdidemungor.com

https://www.instagram.com/psikologdidemungor/?hl=tr

Yazının devamı...

İlişkilerde sınır problemi

İLİŞKİLERDE SINIR PROBLEMİ

Toplumumuzda insanlar sıklıkla ilişkilerinden şikâyet etmekte ve ilişki problemleri için psikolojik destek alma ihtiyacı hissetmektedirler.

Bu problemler çoğunlukla benzer sebeplerden kaynaklanmaktadır. Partnerlerin birbirlerinin yaşantısına fazla müdahale ediyor olması, çiftlerin birbirlerini değiştirmeye çalışması, aile büyüklerinin çocuklarının büyüdüklerini kabul etmeyerek çiftin ilişkisine dahil olmak istemeleri, ev ve iş yaşantılarının iç içe geçiyor olması vb. sebepler çoğu zaman çiftlerin ilişkilerinde problemler yaşamasına sebep olmaktadır.

Aslında bakıldığında, temel sorun yetişkinlerin kendilerine ve çevresindekilere sınır koyamamalarından kaynaklanmaktadır.

Sınır koymak, Türk toplumunda insanların belki de en çok zorlandığı; ama bir o kadar da gerekli ve önemli bir davranıştır. Genellikle kolektif kültürel yapımızla çeliştiği için sınır koyma davranışı bencil olmakla karıştırılır. Kendi duygu ve düşüncelerine öncelik veren, bireysel değerlerini önemseyen kişiler, ne yazık ki toplumumuzda “bencil” insanlar olarak etiketleniyorlar.

Halbuki sınır koymaktan kasıt, sağlıklı bir yetişkin olarak bireyin kendi duygu ve düşüncelerini rahatça ifade edebilir olması, yeri geldiğinde çevresindekilere “hayır” diyebiliyor olması ve kendi kararlarını almak konusunda sorumluluk bilinci içinde olmasıdır.

Bir yetişkinden ilişkilerinde kendini özgürce ifade edebiliyor ve karşısındakilere sağlıklı sınırı koyabiliyor olması beklenir. Kişi ancak o zaman sağlıklı ilişkiler içinde bulunabilir ve kendini rahat hissedebilir. Aksi takdirde iç içe geçmiş ilişkilerden ve ilişki problemlerinden kaçmak imkansızdır.

Uzm. Psk. Didem ÜNGÖR DÖRTKOL

https://www.psikologdidemungor.com/

https://www.instagram.com/psikologdidemungor/?hl=tr

Yazının devamı...

"Ben psikolog olmak istiyorum!"

Üniversite sınav sonuçlarının açıklanmasının ardından sıra geldi tercih dönemine.

Etrafımdaki gençler yoğun bir stres ve gelecek kaygısı içindeler. Gençlerimizin büyük bir çoğunluğu için üniversite tercihi, gelecek demek. Onların açısından bakıldığında, çok da haksız sayılmazlar aslında.

Üniversite, tercih, meslek seçimi, iş hayatı, gelecek gibi kavramlar öylesine birbiri ile bağlantılı hale geldi ki, biri söz konusu olduğunda diğerlerine dair düşünceler otomatik olarak gençlerin zihninden geçiyor ve buna dair inançları aktif hale geliyor. Sağlıklı, işlevsel olan ve gerçekçi düşünceler gençlerimizi motive ederken; gerçekliği çarpıtılmış ve işlevsel olmayan düşünceler yoğun kaygıya sebep oluyor.

Televizyonlarda, internette, sokaklarda pek çok üniversitenin reklamları bulunuyor ve açıkçası bu da adayların aklını karıştırıyor. Etraftakilerin söylentileri, tanıdıkların önerileri ve çevredekilerin merakı bu süreci zorlaştıran bir başka faktör oluyor ne yazık ki.

Bunca alternatifin içerisinde bu süreçte doğru bir karar vermek konusu elbette ki tartışılır, yani kime ve neye göre doğru; ancak üniversite ve meslek seçiminde sağlıklı karar vermek mümkündür.

Bu süreçte hem eğitim alanında hem de psikolojik yönden destek alınması ve gençlerimizin bilinçli bir şekilde tercih yapması en sağlıklı olanıdır.

Sağlam kaynaklardan bu desteği almak ve mesleğinde uzun yıllar tecrübe edinmiş kşilerle görüşme fırsatı yakalamak bu süreci kolaylaştıran bir adım olacaktır.

Üniversite Tercihlerinde Psikolojiyi Seçmek

Bir psikolog olarak, bu mesleğe merak sarmış ve bu alanı tercih etmek isteyen gençlerimiz için kendi tecrübelerimi paylaşmak ve bir nebze de olsa süreçlerine katkıda bulunmak isterim.

Her meslek grubu için belki öyledir; ancak psikoloji ciddi ilgi ve merak gerektiren bir alandır.

Psikoloji insanı, onun doğasını, düşünce-duygu-davranış sistemini; sadece psikolojik olarak tek boyutlu değil; fiziksel, nörolojik, evrimsel, sosyal, kültürel gibi pek çok boyutuyla ele almaktır. Bu yüzden de önemli ölçüde merak gerektirir ve tabi ki bununla beraber disiplinli çalışmayı da şart koşar.

Bu alanı düşünen gençlerimiz için öncelikli tavsiyem, kendi karakteristik özelliklerini ve kişisel meraklarını bu boyutta değerlendirmeleridir. Psikoloji birilerine yardım etmek iç güdüsüyle değil, insanı anlama motivasyonu ile okunur.

Psikoloji ülkemizde yeni yayılmaya başlayan ve gelişmekte olan bir bilim dalı olduğu için, psikoloji eğitiminde ingilizcenin önemi büyüktür. Üniversitelerde çoğunlukla ingilizce eğitim verilir, yabancı kaynaklar kullanılır ve öğrencilerin ingilizce ile ilgili hiçbir problemi olmadığı varsayılarak psikoloji öğretilir.

Dolayısıyla dil öğrenmekle ilgili sıkıntı yaşayanlar veya bu konuya yeteneği olmayanlar bu alanı tercih ederken bu konuyu da değerlendirmeye almalıdırlar. Çünkü bunun için de ekstra bir yıl gibi bir süreyi hazırlık eğitimi için ayırmaları gerekir.

Psikoloji okumak isteyen gençlerin büyük çoğunun hayalinde klinik psikoloji vardır. Çünkü psikolojinin diğer alanları çok fazla bilinmemektedir. Örneğin; nöropsikoloji, öğrenme psikolojisi, gelişim psikolojisi, adli psikoloji, spor psikolojisi, eğitim psikolojisi... gibi alanlar da psikolojinin diğer uzmanlık alanlarıdır; ancak çok bilinmediği için ve üniversitelerde yüksek lisans programları arasında çok fazla yer almadığı için bir seçenek olarak görülmemektedir. Dolayısıyla da klinik psikoloji alanında büyük bir yığılma yaşanmakta ve pek çok üniversite de bu talebi karşılamak adına bölümün kalitesini göz ardı ederek master programları açmaktadır.

Ancak bu durum işverenler açısından bilindiği için, hizmette kaliteyi tutturmak adına çok seçici davranmaktadırlar. İş bulma sürecinde akademik başarı, kişisel ilgi alanlarınız, uzmanlığınız ve mezun olduğunuz üniversitenin kalitesi büyük önem taşımaktadır.

Dört yıllık psikoloji lisansını tamamlamak genelde iş bulma sürecini zorlaştıran bir faktördür. Alanda lisans üstü eğitimlerini tamamlamış pek çok akademisyen ve meslektaş olduğu için lisansın üzerine bir ilgi alanı belirlemek ve ona uygun uzmanlık eğitimi almak gerekir. Bu yüzden de psikoloji diğer mesleklere nazaran daha uzun süre eğitim gerektirir. Bu da ekstra bir zaman ve maliyet demektir.

Fakat tüm bu zorlu sürecin sonunda psikoloji insanın yaşantısına çok şey katar. Anlamaya, anlamlandırmaya önce kendinden başlar insan. Farkındalığı artar. Bu da kişiye bir meziyet kazandırır. İlişkilere, olaylara, dünyaya bakışı farklılaşır, ki bu da kişinin hayatını daha anlamlı hale getirir.

Bu nedenle psikolojiyi bir bilim dalı okumak meşakatli bir süreç; ancak kazanımları büyüktür.

Ayrıca üniversitenin dışında psikolojiye, genel olarak insana dair bir şeyler okumak, dünya görüşünüzü genişletecektir.

Şimdiden tüm gençlerimize başarılar diliyor, karar verme sürecinde her şeyden önce kendilerine dönüp "Ben ne istiyorum, neyi yapabilirim ve bu beni mutlu eder mi?" sorularını sormalarını öneriyorum.

Yazan: Uzm. Psk. Didem ÜNGÖR

www.psikologdidemungor.com

https://www.instagram.com/psikologdidemungor/

https://twitter.com/Psk_DidemUngor

Yazının devamı...

© Copyright 2019

Milliyet Gazetecilik ve Matbaacılık A.Ş.