MODA
GÜZELLİK
AİLE
SAĞLIK

Zihnimizi Kemiren Hastalık: OKB

Hepimizin hayatında ufak tefek takıntıları olmuştur. Arabanın kapısını kilitleyip birçok kez kontrol etmek, evden çıkmadan evin kapısını kilitleyip kilitlemediğini kontrol etmek, eşyalar simetrik olmadığı zaman rahatsız olmak gibi... Peki bu takıntılar hayatımızı kabusa çevirecek düzeyde ilerlerse, saatlerimizi takıntılar yüzünden kaybetmeye başlarsak? Eğer ki takıntılı düşüncelerimiz günlük rutinimizi bozacak düzeye gelmeye, belirgin bir sıkıntı verip kişiyi zorlamaya, yaşamla, kendisi ile ve çevresi ile ilişkisini bozmaya başlarsa Obsesif-Kompulsif Bozukluktan (OKB) söz edebiliriz.

Obsesif-Kompulsif Bozukluk (OKB); insanların zihnini ve zamanını kemirerek insanların hayattan zevk alamamasına sebep olan ve ruhsal sağlığını önemli derecede etkileyen psikolojik bir hastalıktır. Obsesif- kompulsif bozukluk, kişinin kendi isteği dışında aklına gelerek tekrarlayan ve rahatsızlık verici düşünce, imaj ve dürtüler nedeniyle yoğun kaygı yaşadığı ve bu sıkıntıdan kurtulmak için bazı zihinsel eylem veya davranışları yapmaktan kendini alıkoyamadığı bir hastalıktır. Halk arasında ‘Takıntı hastalığı’ olarak da tanımlanmaktadır.

Takıntılar, insanın aklına istenmeden ve elinde olmadan gelen rahatsız edici düşüncelerdir. Bu düşünceler geldiği zaman kişide büyük bir sıkıntı oluşur ve kişi bu sıkıntıları ortadan kaldırmak için uygunsuz ve saçma bulduğu halde kendini yapmaktan alıkoyamadığı bazı hareketleri yinelemeye başlar. Bu hareketlere de kompülsiyon (zorlantı) adı verilir. Mesela kirlilik düşünceleri olan kişilerin sık sık ellerini yıkaması kompülsiyona bir örnektir. Bu düşünceler ve eylemler zamanla şiddetini artırır ve kişinin günlük hayatının büyük bir kısmını işgal etmeye başlar. Sonuçta kişinin işlevselliği önemli ölçüde etkilenir.

Yapılan araştırmalarda her 100 kişiden 2-3’ünde hastalığın görüldüğünü saptamıştır. OKB genellikle ergenlik dönemlerinde ve 20-22 yaşlarında görülür. Okul öncesi dönemdeki çocuklarda da OKB hastalığının görüldüğü tespit edilmiştir. Erkeklerde kadınlara oranla daha erken yaşlarda ortaya çıkar. Birinci derece akrabada OKB varsa görülme riski artar.

En Sık Rastlanan Obsesif-Kompulsif Bozukluk (OKB) Belirtileri:

Bulaşma Obsesyonu Ve Temizlik Kompulsiyonu; Kişinin bedenine ve eşyalarına kir, toz, mikrop, idrar gibi etkenlerin bulaşmasından kaynaklı oluşan düşünceler ve bu düşünceleri yok etmek için yaptığı davranışlardır. Kişi de sürekli el yıkama, yiyecekleri sık yıkama, evde kullanılan tabak, bıçak çatal, kaşık gibi eşyaları sürekli olarak takıntılı bir şekilde yıkama görülebilir.

Kuşku Obsesyonu ve Kontrol Kompulsiyonu; En çok görülen obsesyonlardan biridir. Örneğin, kişi evden çıkarken prizlerden fişleri çekmiştir ama duyduğu kuşkudan dolayı kontrol etme isteği oluşur veya kişi kapıyı kilitlemiştir fakat oluşan kuşkudan dolayı sürekli olarak kontrol etme gereksinimi duyar.

Etraftaki Yakın Çevresine veya Kendisine Zarar Verme; OKB hastalığı bulunan bireyler genellikle çevresine, ailesine veya kendine zarar vermekten korkar. Ya da toplu bir yerde ağzından kötü bir söz kaçıracağı için korku duyar. Bunun sonucunda da kişi de içine kapanma toplum içine çıkamama gibi durumlar görülebilir.

Cinsel İçerikli Obsesyonlar; Kişi kendinden beklemediği ya da kendisine yakıştıramadığı düşünceler kurabilir. Toplum içinde çevresindeki insanlarla kendi zihninde çeşitli düşünceler kurabilir. Bunun sonucunda kişi de içine kapanıklık ve toplum içine çıkamama gibi belirtiler görülebilir.

Dini İçerikli Obsesyonlar; Kişi kendi inancına zıt düşünceler kurmaya başlar ve bu düşünceler bireyi oldukça rahatsız eder. Hastada günahkâr bir insan düşüncesi oluşabilir. (İbadet esnasında küfür etme düşüncesi gibi.)

Dokunma Kompulsiyonu; Kişi bir işe başlamadan önce veya evden çıkarken belirlediği bir nesneye dokunma isteği duyar. Eğer dokunmazsa o günün kötü geçeceğini veya kendine bir zarar gelebileceğini düşünür.

Simetri Obsesyon ve Kompulsiyonu; Kişi bazı eşyaları belirli bir sıraya ve düzene göre sıralar. Eğer bir kısmının aynı hizada olmadığı veya eksik olduğu düşüncesi belirirse hasta sıralama işlemini tekrar tekrar yineler. Bunun sonucunda da ortaya çok fazla zaman kaybı çıkar.

Sayma Kompulsiyonu; Kişi de içeriden veya sesli olarak sayı sayma veya belirli duaları tekrarlayarak okuma şeklinde görülebilir.

Biriktirme ve Saklama Kompulsiyonu; Kişide değersiz şeyleri biriktirme veya saklama görülür. Sık görülen bir kompilasyondur. Kişide çöpleri veya kapakları saklama görülebilir. Eğer biriktirdiği çöpleri atarsa hastalanacağını düşünür.

Batıl İnançlar veya Uğurlu Sayı ve Renkler; Bazı kültürlerde yer alan inançlar kişiyi engelleyerek sürekli tekrarlama isteği uyandırabilir. Örneğin; evden sağ ayakla çıkmak, önce sağ ayakkabıyı giymek, suyu belirli yudumda içmek gibi.

TEDAVİ

İlaç tedavisine ek olarak Obsesif Kompülsif Bozukluk’ta Bilişsel Davranışçı Terapinin etkili olduğu birçok araştırma ile gösterilmiştir. Şiddetinin fazla olduğu kişilerde obsesyonları ve kaygıyı azaltmak için ilaç kullanımı ile birlikte Bilişsel davranışçı Terapi etkili sonuçlar vermektedir. Kişinin tedaviye uyum göstermesi ve devamlılığı sağlaması tedavinin başarı oranını artırır.

Instagram: instagram/terapistvolkanpelenk

Yazının devamı...

Özel Öğrenme Güçlüğü: Disleksi

Disleksi, özel öğrenme güçlüğü türlerinin en fazla karşılaşılan çeşididir. Disleksi yeterli zekâ, sosyokültürel fırsatlar ve bireye uygulanan eğitime rağmen verimli okuma becerisi kazanmada meydana gelen beklenmedik ve kalıcı başarısızlıktır. Disleksi bireylere göre farklılık göstermekte; bireyin yapısı, çevresel faktörler, aile desteği, aldığı eğitimin süresi ve etkililiği, bireydeki disleksinin yapısını değiştirmektedir.

Disleksinin belirtilerini şu şekilde sıralamak mümkündür;

* Konuşmayı öğrenmede gecikme,

* Harfleri ve onlara ait olan sesleri yeterince öğrenememe,

* Yazarken/Okurken harf atlama

* Harfleri birbirine karıştırma(b,d,p gibi)

* Rakamları ters yazma (3,6,9 gibi)

* ''6-9'', ''3-8'', ''7-4'' gibi harfleri birbirinden ayırt etmede güçlük

* Renkleri karıştırma

* Sözlü ve yazılı dili organize edememe,

* Numaraları ezberlemede sıkıntı yaşama,

* Akıcı okumada sıkıntı yaşama,

* Uzun okuma parçalarını takip etme ve anlamada sıkıntı yaşama,

* Yazmada güçlüklerle karşılaşma,

* Yabancı bir dil öğrenmede problem yaşama ve

* Matematiksel işlemleri yapmada sıkıntı yaşamadır

DİSLEKSİ HAKKINDA YANLIŞ BİLİNENLER

- Disleksili Çocuklar ''Geri Okuma'' Yaparlar: Bu çocukların, harfleri ve kelimeleri geriye doğru görüp algıladıklarına dair hiçbir kanıt yoktur. Bu çocuklar özellikle; harfleri hafızadan geri getirmede problem yaşamakta, özellikle ‘b’ ve ‘d’ harflerini ayırt etmekte güçlük çekmekte ya da hatalı okuma yapmaktadırlar: ''koş'' yerine ''şok'', ''kedi'' yerine ''yedi'' olarak okuma gibi. Bu hataların nedeni ise çocukda var olan görsel problemler değil, dili işleme ile ilgili sorunlardır.

- Erkeklerin Kızlara Oranla Disleksi Olma Durumu Fazladır: Erkeklerin kızlara oranla disleksi olma durumunun çok daha fazla olduğu kanısı hâlâ araştırma konusudur. Yapılan çalışmalar incelendiğinde tek bir sonuca ulaşmak mümkün değildir. Erkeklerin kızlara oranla disleksili olarak teşhis edilmesinin asıl nedeni erkeklerin cinsiyete özgü davranışlarının şüphe uyandırarak teşhise olanak vermesidir.

- Disleksili Bireylerin Hepsi Özel Yetenekli Bireylerdir: Disleksili bireylerin hepsinin özel yetenekleri olan, yaratıcı ve üstün zekâlı bireyler olduğu yanlış bilinen genellemelerden biridir. Disleksi ile zekâ arasında bir ilişki yoktur; her tür zeka seviyesinde bu problemle karşılaşılabilir. Görsel ve yazılı basında sıklıkla karşılaşılan; ‘Albert Einstein, Walt Disney, Leonardo Da Vinci, Bill Gates gibi başarılı ve zeki bireyler disleksiliydi. Bu nedenle disleksili bireyler zeki ve dahi bireylerdir’ genellemesi tamamen yanlıştır.

- Başarılı Bireylerin Disleksili Olma İhtimali Yoktur: Eğer çocuk okulda başarılı bir öğrenciyse disleksili olma ihtimali yoktur düşüncesi de başka bir efsanedir. Çünkü, disleksinin okulda başarısız çocuklarda oluşacağına olan inancın aksine bazı disleksili çocuklar, yüksek oranda görevlerine yoğunlaşarak ve çok çalışarak okulda oldukça başarılı olabilirler ve başarılı bir eğitim hayatı geçirebilirler, hatta istedikleri mesleklere ulaşabilen bireyler olabilirler. Başarısından dolayı, okul hayatı boyunca tespit edilememiş ya da geç tespit edilmiş pek çok çocuk bulunmaktadır.

- Zekâ ile Disleksi Arasında Doğrusal Bir İlişki Vardır: Disleksili çocukların bir tür zekâ geriliği yaşadıkları düşüncesi gerçeği yansıtmamaktadır. IQ testleri ve disleksi arasında bir bağ bulunamamaktadır. Bu nedenle bu testler, disleksi için bir kanıt olarak kabul edilmemelidir. Disleksili çocukların arasında ortalama zekâ üstünde pek çok çocuğun olduğu bilinmektedir. Kendi alanlarında zirvede olan, başarılı pek çok kişi de disleksili bir birey olduğundan bahsetmektedir. Disleksinin görsel ve işitsel problemlerle bir alakasının olmadığı gibi, zekâ geriliği ile de alakası yoktur.

- Bir Çocuk Okuyabiliyorsa O Disleksili Olamaz: Okuyabilen çocukların disleksili bir çocuk olamayacağı konusundaki inanış da yanlış bilinenler arasındadır. Disleksili çocuklar; kelimelerin şekillerini hafızaya alarak, tanıdık hikâyeleri ezberleyerek, ilk harflerden sonra tahminde bulunarak okuma yapma gibi farklı stratejilerle bir süreye kadar okuma yapabilmektedirler. Fakat hafızaları onları belli bir yere kadar yardımsız götürmektedir. Kelimelerdeki ses birimlerini kodlayamadıkları için kendilerine yabancı gelen kelimeleri okumakta, akıcılıkta problemler yaşayarak disleksinin belirtilerini gösterebilmektedirler. Bu durumda, disleksi sadece okuma öğrenememe problemi olarak algılanmamalı, disleksinin çocuklarda farklı boyutlarda görülebileceği göz önünde tutulmalıdır. Örneğin, bazı disleksililer hiç okuyamazken bazıları okuyabilmekle birlikte okuduğunu anlayamamaktadır ya da kelimeleri karıştırarak okumaktadır.

- Disleksi Yalnız Medikal Tedavi Yöntemleri ile Tedavi Edilebilir: Disleksinin medikal bir teşhis ve tedaviyle iyileşme göstereceği anlayışı gerçeği yansıtmamaktadır. Disleksi medikal bir tedavisi yoktur ve ilaç tedavisi ile iyileşemez. Disleksi, okuma konusunda uzmanlaşmış bireylerin uygulayacağı değerlendirme yöntemleriyle teşhis edilir ve eğitsel yöntemlerle tedavi edilir. Özel bir eğitim yapılmadan disleksi kendiliğinden düzelmez. Yani, disleksi tedavi edilemeyen bir öğrenme güçlüğü değildir. Tedavisi vardır, sadece bu tedavi medikal değil eğitseldir. Okuma deneyimleriyle daha fazla karşı karşıya kalan ve etkili bir stratejiyle eğitim verilen disleksili çocuklarda okumadaki güçlüklerin büyük oranda aşıldığı görülmektedir.

AİLEYE ÖNERİLER

- Özel öğrenme güçlüğü özel bir profesyonellik gerektirir. Bu konuyla ilgili psikoeğitim ve psikiyatrik destek; alanında uzmanlar tarafında sağlanmalı ve işbirliği içinde olunmalıdır.

- Çocuğun anlayamadığı konularda sabırlı olunmalıdır. Çünkü bu çocuklar tembellikten değil zorlandığı için anlayamamaktadırlar.

- Öğrenme güçlüğü yaşayan çocuklarda arkadaş ortamında hata yapmalarından kaynaklı olarak özgüven duygularındada azalma olabilir. Aileler disleksili çocuklarına bunun zeka ile ilgili bir problem ve hastalık olmadığını, zamanla aşılabilecek bir durum olduğunu ifade etmeliler ve motive etmelidirler.

- Diğer çocuklarla kıyaslanmamalıdır.

- Öğrenme süreci eğlenceli hale getirilmeli ve ilgi çekilmelidir.

- Başarısız durumlarda da onu sevdiğinizi hissettirin.

- Tutarlı davranmaya özen gösterin. Birgün sabır gösterirken diğer gün yaptığı bir hata da sinirlenmeyin.

- Okuldaki öğretmeni ile işbirliği ve iletişim halinde olun.

- Özgüvenini arttırmak için sosyal faaliyetlere yönlendirmeye özen gösterin.

- Boncuk dizme gibi dikkat egzersizleri uygulayabilirsiniz.

- Evde birtakım sorumlulukar verilmeli ve başarıları ödüllendirilmelidir. Bu çocukların cesaretle çok ihtiyacı vardır.

- Hergün mutlaka beraber oyunlar oynayın.

- Disleksili çocuk ne yapacağını bilmekte zorlanabilir ve unutabilir. Bu nedenle onun hayatını düzene sokmak ve liste yapmak oldukça önemlidir. Hayatını düzenleyici listeler ve hatırlatıcılar fayda sağlayacaktır. (Oyun oynama, ders çalışma ve dinlenme zamanını belirleme vb.)

- En önemlisi aileler öğrenme güçlüğü olan çocuğa sevgi ile yaklaşmalıdır. Her koşulda sevdiğinizi sözel ve davranışsal olarak hissettirin.

Instagram: instagram/volkanpelenk

Yazının devamı...

Uyuyamama Hastalığı: İnsomnia

İnsomnia, uyku saatlerinde düzensizlik, ani gece uyanmaları, uyandıktan sonra tekrar uykuya dalmada güçlük, sabah çok erken saatlerde uyanma gibi belirtileri olan yaşam kalitesini ciddi anlamda etkileyen yeterli sürede ve dinlendirici uyuyamama hastalığıdır.

İnsomnia Belirtileri

- Uykuya geçmede zorlanma

- Uzun süre uykulu kalamama

- Çok erken uyanma

- Yorgun ve sinirli hissetme

- Gün içinde uykulu hissetme

- Ruh halinde değişmeler

- Motivasyon eksikliği

- Dikkat, konsantrasyon ve hafıza problemleri

- İşte, okulda veya araba sürerken hata yapma

- Baş veya mide ağrıları

- Uyku konusunda düş kırıklığı ve üzüntü hissetme

Bu belirtiler üç aydan kısa süreli devam ediyorsa ''akut insomniadan'', haftada en az üç kez ve en az üç aydır olması halinde ise ''kronik insomnia'' dan bahsedebiliriz.

Uyku problemi olan insanların önemli bir kısmında uyku hijyeninin düzenlenmesi ile önemli bir iyileşme sağlanmaktadır. Uyku hijyeni konusunda aşağıdaki detaylara dikkat etmek gerekir.

Sağlıklı Bir Uyku İçin Öneriler

- Yatarken çok aç ya da aşırı tok olmayın. Çok acıkırsanız hafif şeyler yemeye özen gösterin.

- Alkol,sigara,kahve, kola ve çikolata gibi uyarıcı maddeleri uyumaya yakın almayın.

- Uyku gelmeden uyumak için yatağa girmeyin.

- Yattığınız odayı ve yatağınızı olabildiğince sadece uyku için kullanmaya çalışın.

- Uyku saatlerinizi belirleyin. Ortalama aynı saatlerde yatmaya ve kalkmaya özen gösterin.

- Uyunmuyorsa uyumak için çaba sarf etmeyin, Uyuyamadığınız için kaygılanmayın, kaygı uykunuzu iyice kaçırır. 20 dakika sonra hala uykuya dalamadıysanız yataktan kalkarak başka bir meşguliyet bulun( kitap okumak, müzik dinlemek vb.), uykunuz gelince yatağa girin.

- Gündüzleri uyumamaya çalışın. Eğer uyuyacaksanızda bu şekerleme uykusu 20-25 dakikayı geçmesin.

- Doktorunuza danışmadan uyku ilacı kullanmayın. Doktor tavsiyesi olmadan kullanılan uyku ilaçları geçici olarak bu durumu azaltsada ilerleyen dönemde uykusuzuluk probleminizi arttırabilir.

- Işık, ses ve gürültü gibi uyaranlar uyumayı zorlaştırır. Uyuduğunuz ortamı olabildiğince bunlardan uzak tutun.

- Yatağa girmeden önce rahat olmak önemlidir. Bu nedenle ılık bir duş alabilirsiniz ya da gevşeme egzersizlerini uygulayabilirsiniz.(Derin nefes alın. Derinden ve tamamen nefes almanız rahatlamaya yardımcı olabilir. Gözlerinizi kapatın ve derin nefes alıp nefesinizi derinden daha derin yapın. Burnunuzun içinden nefes alın ve ağzınızdan dışarı bırakın. Ayaklarınızdan başlayarak, kaslarınızı olabildiğince gerginleştirin. 10 saniye kadar bekleyin ve daha sonra rahatlayın. Vücudunuzdaki her kas grubu için bunu yapmaya devam edin.)Ayrıca stresi azaltmak ve derin uyuyabilmek için her gün düzenli olarak 20-30 dakikalık fiziksel egzersizler yapın.(Fiziksel egzersizler vücut ısısını arttıracağı için uyumadan 5-6 saat önce yapmaya özen gösterin)

- Göz hareketleri yapmak, uykunuzun gelmesini sağlayabilir. Bilimsel araştırmalarla da kanıtlanan bu durum uyku gelmesi için hormon salgılanmasını sağlar. Yani melatonin salgılanmasına yardım eder. Yapılacak hareket, gözlerinizi kapatmak ve üç kere çevirmektir.

- Yatakta televizyon izlemek, kitap okumak, ders çalışmak, yemek yemek, var olan sıkıntılarınızla ilgili düşünmek gibi eylemlerden vazgeçin. Beyniniz bu eylemleri uyku ile bağdaştırır ve uykuya dalmanız zorlaşır.

- Cep telefonunun ışıklı uyaranları uyku kalitesini bozar. Uyurken cep telefonunuzu kapatın yada yattığınız yerden uzaklaştırın.

- Uyku ile ilgili sıkıntılarınız uzun zamandır devam ediyorsa, gündelik yaşamınızı belirgin biçimde etkiliyorsa ve önerilenleri denediğiniz halde devam ediyorsa bir uzmandan yardım alın.

Instagram: instagram/volkanpelenk

Yazının devamı...

Ruh Sağlığınız İçin ''Affedin''

Genellikle affetmenin, nefret edilen kişiyi suçsuz bulmak anlamına geldiğini düşünürüz. Oysa affetmek, geçmişteki olumsuz anıların yükünden kurtulmak, olumsuz duyguların yaşamımızı kontrol etmesine son vermek demektir. Affetmek sanılanın aksine, bir hatayı görmezden gelmek demek değildir. Geçmişte yaşadığımız deneyimleri unutmak anlamına da gelmez, tam tersi yaşananları bir ders olarak görmek ve aynı tuzaklara düşmemektir.

Affetmek, insanın kendi kendine verdiği en büyük sınavlardan biridir. Gururunu kırmış, destek vermesi gereken yerde yarı yolda bırakmış, yalan söylemiş, aldatmış birini ya da birilerini affetmek onlarla tekrar görüşmek anlamına gelmez veya onlara aynı cömertlik ve iyi niyetle yaklaşmak anlamına da... Onları affetmek tamamen kişinin kendisi için yapacağı en büyük lütuftur. Onların kırıklıklarını ve yaralarını yüklenmeden yola devam etmek için. Uzun vadede bu kişinin kendini de affetmesini kolaylaştırır. Başkasını affedemeyen kendi yanlışları ya da hatalarını affetmekte de zorlanır ve sürekli kendine hesap sorar ve kendi hatlarını da büyütür. Halbuki başkalarını affetmek kendini affetmek ve kendiyle barışık olmanın en güzel temiz yollarından biridir.

Nefret yaşamdan zevk almamızı, insanların güzel yanlarını görmemizi engeller. Nefret dolu bir yaşam, mutsuz bir yaşamdır. Gerektiğinde hataları da söylemek karşıdaki kişinin kendisini düzeltmesini sağlar. Tabi ki bunu kendimizin de hataları olduğunu, kusursuz olmadığımızı, o kişinin de bizim hakkımızda fikirleri olabildiğini unutmayarak yapmamız gerekir. Öfke, kin...gibi duygular insana zarar verir ve affetmemek, affedilmeyeni daha kötü yollara sevk eder. Unutmayın ki bir tane yaşamınız var. Bunu uzun değil, anlamlı ve iç huzuruyla geçirmek istiyorsanız affedin.

Affetmenin ne olduğunu öğrenmek için önce "affetmenin ne olmadığını" öğrenmek gerekir. Affetmek bize tokat atana diğer yanağımızı uzatmak değildir. Yapılan hata'ya tekrar davetiye çıkartmak da değildir. Kendimizi savunmayacağımız anlamına da gelmez, bir kaçış yolu da değildir. Affetmenin ne olduğunu tam manâsı ile anlamak için gerilere gitmek, konuyu bir hayli irdelemek gerekir.

NEDEN AFFETMELİYİZ?

Kızdığımız bir insanı bağışlamak, aslında insanın kendini özgürleştirmesidir. İnsanın, özgürleşmesiyle kuruntular, içsel konuşmalar sona erecektir. Affetmek geçmişin etkisinden kurtulmak, özgürleşmek demektir.

Elisabeth Kübler Ross ve David Kessler, “Yaşam Dersleri” adlı eserlerinde şöyle söylüyorlar. Bütün bir hayat yaşayabilmemiz için bağışlamamız gerekir. Bağışlama acılarımızı ve yaralarımızı iyileştirmenin yoludur. Hepimiz incinmişizdir. Doğruyu söylemek gerekirse büyük bir olasılıkla başkalarını da incitmişizdir. Sorun bu incinmenin yaşanması değildir, bizim bunu bağışlayamamamız ya da bunu unutamayacak olmamızdır. İncinmeye devam eden şey bu acıdır.“

Affettiğimizde ise;

• Duygusal ve fiziksel stresten kendimizi arındırmış oluruz.

• Geçmişin acılarından kurtulur ve bugünü yaşamaya başlarız.

• O anda ve devamında büyük bir mutluluk hissederiz.

• Psikolojik ve fiziksel sağlığımızı güçlendiririz.

RUH SAĞLIĞINIZ İÇİN ''AFFEDİN''

Size bir görev verildiğini düşünün. Zincirle elleri bağlanmış bir adam var. Zincirin ucu sizin elinizde. Ve siz bu adamı zapt etmekle sorumlusunuz. Zincirin ucunu bırakamazsınız. Yemek yerken ve yatarken bile teyakkuz halinde olmalısınız. Ne kadar zor değil mi? Zincir hem onu hem de bizi bağlıyor aslında. Zincirin ucunu bıraktığımızda serbest bıraktığımız sadece o adam değil aynı zamanda kendimiz de oluruz. Çünkü en az onun kadar biz de o zincirin esiri olmuşuzdur. Belki de zincir ondan daha fazla bizi esir etmektedir.

Affetmemek bu örneğe benzer. Affetmediğimiz kişiyi zihnimize hapsederiz. Zihnimiz devamlı o kişi ile meşgul olur. O kişinin yaptığı hata zihnimizin içinde dolaşıp durur. Düşüncelerimiz o kişiye ve onun yaptığı hataya tutsak olur. Affetmek zihnimin ve düşünce dünyamızın kapısını açmak ve hata işleyeni serbest bırakmaktır. Zincirin ucunu bırakmaktır. Bunu yaptığımız anda üzerimizden büyük bir yük kalkacaktır. Bu konuda yazılmış çok güzel bir öykü vardır:

Bir zamanlar affetmenin değerini oğluna anlatmak isteyen bir baba oğluna bir görev verir. Der ki: sana karşı her kim bir hata işlerse bir patates alacaksın üzerine hata işleyenin adını yazıp şu çuvalın içine atacaksın. Ve bu çuvalı yanında taşıyacaksın. İnsanlar hata işledikçe çuvalın içine patates atacaksın. Çocuk bir haftaya boş çuvalla başlar. Zamanla arkadaşlarının hataları olmaya başlar ve çocuk her bir hata için çuvala patates koyar. Çuval hafta sonuna doğru o kadar ağırlaşır ki artık çocuk çuvalı taşıyamaz olur. Babasına çuvalı taşıyamadığını söyler. Babası çuvalın içindeki patateslere bakmasını ve affettiği hataları çuvaldan çıkarmasını söyler. Çocuk başta hiçbir hatayı affetmek istemez. Ancak zamanla çuvalı taşıyamaz olur. Ve içlerinden bazı hataları affeder. Sonunda bir karar alır ve tüm hataları affeder. Böylece müthiş bir hafiflik yaşar.

Evet her affedilmeyen hata ruhumuza esir eder ve ona yük olur. Öyleyse muhatabımız için olmasa bile kendimiz için gelin affedelim.

"İlk özür dileyen en cesur, ilk affeden en güçlü, ilk unutan en mutlu…" Osho

Instagram: instagram/volkanpelenk

Yazının devamı...

İlişkilerde Duygusal Manipülasyon

İlişkinizde nefes alamadığınızı mı hissediyorsunuz? Partneriniz sizi durmadan eleştiriyor ve kendinize duyduğunuz güveni yok mu ediyor? Hayatınız onu mutlu etmeye çalışmakla geçiyor ve hep başarısız mı oluyorsunuz? Sosyal hayatınızdan uzaklaştınız mı? O halde, duygusal manipülasyona maruz kalıyor olabilirsiniz.

Bir ilişkide kadın ya da erkeğin diğerini duygusal baskı altına alıp, hareket alanını kısıtlamasına, emin olunan konularda bile sürekli bir tarafın haksız çıkması ve kendisini sinmiş hissetmesine duygusal manipülasyon denilmektedir.

Herkesi memnun etme çabası, olumsuz duygulardan kaçınma isteği, hayır diyememek, sınırlarınızın olmaması, öz güven eksikliği, kontrol edilme isteği duygusal manipülasyona uğramanızı daha hassas hale getirir.

Manipülatif bir karakterin temel özelliği aslında yaptığı bütün eylemleri partneri için yapıyor ve fedakarlıkta bulunuyormuş izlenimi yaratmasıdır. Her şeyin kusursuz bir yansımasının yaşandığı ilişkide; mutsuz olan tarafın mutsuzluğu basit yargılamalarla küçümsenmeye başlanır. ''Gerçekten buna mı kırıldın?'', ''Bunu düşündüğüne inanamıyorum.'' Kırgınlıkları bile küçümsenen kişi, kendisine duyduğu saygıyı ve güveni tümden yitirmeye çok yaklaşır. Manipülatif karakter küçük oyunlarla partnerini ince ince işlerken, ustalıkla kendisini mağdur gibi gösterir. Partnerini sürekli eleştirerek kişiliğine yön verir, ona kendi isteklerini unutturur, özsaygısını tüketir. Bunun sonucunda depresyon, bağımlılık başlar ve mağdur kaçıp kurtulma yetisini de yitirir.

Duygusal manipülasyona maruz kalan kişi ne yapmalı?
Duygusal manipülasyondan korunmanın ilk yolu bunu fark ettikten sonra fazla vakit kaybetmeden kişisel sınırlarınızı koruyarak kendiniz koruma altına almak olmalıdır. Sürekli istek ve ihtiyaçlarınızı baskı altına alarak, manipülatörün kendini iyi hissetmesi için çabalayarak, karşındakinin tüm sorumluluklarını üstlenerek yalnızca süreci daha da kronikleştirirsiniz. Bunların hiç biri problemi çözmede ve kendinizi iyi hissetmede uzun vadede işlevsel değildir. Dengeyi yeniden sağlamak için bu işlevsel olmayan tutumlardan uzaklaşmak gerekir. Kararlı olarak, kişisel sınırlarınızı belirleyerek ve bunların savunucusu olarak ilişki tercihlerinizi gözden geçirmeli ve gerektiği zaman profosyonel yardım almalısınız.


Instagram: instagram/volkanpelenk

Yazının devamı...

Ruh Eşinizi Seçerken Aramanız Gereken 13 Özellik

1- SAĞLAM BİR KİŞİLİK
Güvenilir ve dürüst olmalıdır. Yalan söylememesi, verdiği sözü yerine getirmesi gibi. Başkasına yalan söyleyen size de söyler, istediğini elde etmek için başkasını kullanan sizi de kullanır. Kişilik bozukluğu olan bireyleri tanımak kolay olmaz; toplumda kabul gören bir dış görünüşü olabilir. Sizin veya başkalarının güvenini kazanmada ustalaşmıştır. Tatlı dillidir. Büyüleyici sözler söyleyebilir. İstediğini elde etmek için ne diyeceğini çok iyi bilir, eğlenceli ve samimi davranabilir. O nedenle fark edilmeleri zordur. Ama evlendikten sonra(istediğini elde edince) birden değişmeye başlar. ''Evlendikten sonra düzelir, ben değiştiririm'' gibi sözlerle kendinizi kandırmayın. Çünkü sizin onun üzerindeki etkiniz azalır, onun da sizin için kendini düzeltme güdüsü düşer.

2- ÖZDEĞERİNİ ALGILAMA YETENEĞİ
Kendimle ilgili ne düşünüyorum? Nasıl biriyim? Diğer insanlarla ilişkim nasıl? Başarı ve başarısızlıkla nasıl baş ediyorum?

Öncelikle kendi ruh sağlığınızdan emin olmanız gereklidir. Kendi sorunlarınızı çözmeden bir ilişkiye girerseniz, ilişkiniz yalnızca kendinizi tamamlama çabalarınızdan öteye gitmez. Öz güveniniz yoksa kendinizi onaylatmak için başkasına bağlanırsınız.

Duygusal olarak sağlıklı kişileri nasıl tanırsınız?


Öz güveni az olan kişiler genelde çekingendirler ya da fazlaca böbürlenirler, kendini över, zorba davranışlarda bulunurlar. Öfke patlamaları sık yaşar, küfürlü konuşmalar sergilerler.

3- ÖFKE DENETİMİ
Bireyler evlilik öncesi flört döneminde öfkelerini denetlemeyi öğrenmelidirler. Kavgalarını başarıyla çözümleyebilmelidirler. İyi evliliklerde çiftler; kişisel doğrularından ödün vermeden idare etmeyi öğrenmişlerdir. Partneriniz öfkesini kontrol etmeyi öğrenmiş olmalıdır.

Çözümlenmemiş öfke kişinin bağışıklık sistemini zayıflatır. Bazın insanlar öfkeyi kendilerine yöneltirler, kendilerini suçlar veya kendilerini çaresiz hissederler. Öfkenizi gerçekten kontrol edebilirsiniz. Bunun kilit noktası, kendinizi doğru biçimde algılamanız ve kuvvetli bir öz güven duygusu yaratmanızdır. Çatışma hattını seçerken dikkatli olun, bu çok önemli mi? Karşı karşıya gelmeye değer mi?

4- ELE AVUCA SIĞMAZLIK
Böyle kişiler enerjilerini son kertesine kadar tüketirler, hiç bir şeyden memnun olmazlar, zor mutlu olurlar, hep uç noktalarda gezerler, hayatta nereye gitmek istediklerini ve ne yapmak istediklerini bilmezler. Dengesiz bir kişiliğin kıyılarında kararsızca gezinirler. Delilik sınırına yakın bir kişiyle uğraşmak zordur. Bir cümleyle onları açıklayacak olursak:

5- AİLE KONUSUNDA UZLAŞMA
Evlenince çocuk sahibi olmak istiyor mu? Ya da kaç yaşında çocuk sahibi olmak ister? Sizin DNA'nızı taşımayan çocuğa ebeveyn olmak ister misiniz?

6- AİLE GEÇMİŞİ
Partnerinizin ailesinin ilişki ve iletişim biçimi, aile içindeki çatışmaları çözme becerileri, sorunları ele alış şekli, bir arada iken birbirlerine yaklaşımı önemlidir. Hepimiz aile içinden öğrendiğimiz davranış kalıpları ile yetişiyor ve kendimiz için ''doğru'' olarak tanımladığımız şeyleri aile yaşantımızda öğreniyor ve davranışa geçiriyoruz. Bu sebeple, karşıdaki aileyle ilişki içinde olmalısınız ve onları gözlemleyebilmelisiniz. ''Sağlıklı olmayan aileler, yeni sağlıklı olmayan ailelerin olmasına sebep olacaktır.'' ''Unutmayın! Bir tek kişiyle evli olmazsınız, onun ailesiyle de evlisinizdir.'' Olası eş adayının ailesini araştırın. Birlikte olduğunuzda aile fotoğraflarına bakın, birbirleri ile ilişki ve iletişim biçimine dikkat edin, ailenizle benzer ya da farklı dini inançlarına sahip olup olmadığını gözlemleyin. Eş adayınızın ailesinin sorunları çözme biçimine bakın. Karşılıklı olarak aileleriniz hakkında düşüncelerinizi samimiyetle ama karşıdakini kırmadan paylaşın. Ailelerinizin ikisine de onlara önem verdiğinizi gösterin.

7- BENZER ENERJİ SEVİYELERİ
Bireylerin birbirine yakın enerji seviyeleri olan ilişkiler daha başarılı olur. Biri oldukça enerjik, diğeri yatağa bile gitmekten bile üşeniyorsa sorunlar başlar. Unutmayın! Düşük enerji zayıf bir ruhsal yapıya dayanmaktadır.

8- RUH HALİNİ YÖNETMEK
Ruh hali değişimini uçlarda yaşayanlarla baş etmek oldukça zordur. Ani öfkelenmeler, nedeni bilinmeyen/anlaşılamayan sinirlilik-sakinlik durumu. Ruhsal iniş-çıkış halinin yoğun yaşanması. Bir gün size deli gibi aşık, göklere çıkaran biri ertesi gün, olan olumsuzluğu sayıyor. Ruhsal tutarsızlık ilişkide uyumu bozar.

9- TUTKU
Yüksek motivasyona sahip rekabetçi, gayretçi bir insan her durumdan memnun olan ''bırak herşey olacağa yere varır'' diyen bireyle beraber olmaktan hoşlanmaz. Tutku düzeylerindeki farklılık ilişkinin ilerleyen dönemlerinde sorunların çıkmasına sebep olur. Kimisi çocuklarına tutku ile bağlıdır, kimisi işine tutku ile bağldır. Her iki çift de hırs konusunda uyumlu olmalıdır.

10- İLETİŞİM
Genelde çiftler; sanki karşısındaki onun düşüncelerini okuyormuş gibi, kendisi birşey anlatmadan kendisini anlamasını/anlaşılmayı bekler. Karşımızdakinin, bizim ne düşündüğümüzü ve ne hissettiğimizi anladığını var sayarız. Oysa iyi bir iletişimde karşımızdakine ne düşündüğümüzü ve hissettiğimizi açık bir şekilde söylemeliyiz. Ve o zaman çiftler arasında sağlıklı iletişim gelişir ve birbirlerinin ne zaman, nasıl tepki vereceklerini önceden kestirmeye başlarlar ve uyumluluk artar.

Kendi içinizdeki olup biteni anlayıp sonra da onu karşınızdaki kişiye doğru ifade etmeyi öğrenirseniz ilişki sağlıklı yürür. Sorunlar daha aza indirgenir. Bazen duyarsınız Buradaki sorun kendilerini ifade edebilme yeteneklerini geliştirememeleridir.

11- ÇATIŞMALARI ÇÖZÜMLEME
En uyumlu çiftlerde bile zaman zaman çatışmalar olacağı için çiftler çatışma çözme becerilerini geliştirmelidirler. Her birinin diğerinden farklı tecrübeleri ve fikirleri vardır ve bu farklılıklar çatışmaları doğurur. Çatışmayı çözmek için verdikleri çaba onları güçlendirir ve onların daha iyi insan olmalarını sağlar.

12- SOSYALLİK
Çiftlerden biri dışarı çıkmak , başkaları ile vakit geçirmekten hoşlanırken; diğeri sadece evde oturmayı veya sadece eşiyle zaman geçirmek isteyebilir. Eşin aşırı sahiplenici, sosyalleşmeye izin vermeyen bir yapıda olması ilişkiyi zedeleyebilir, birbirlerine saygı ve anlayış gösteremeyeceği için, bir arada iken sorun yaşayabilirler.

13- UYUM SAĞLAMA YETENEĞİ
İlişki sürecinde değişim kaçınılmazdır. Hayatta bazen felaketlerle karşılaşılır; deprem, ölüm gibi ya da yeni durumlar ortaya çıkar; evlilik, doğumluluk, yaşlılık gibi. Tüm bu durumlarda partnerinizin ve sizin uyum sağlama becerisinin kuvvetli olması gerekir. Geliştirilebilen bir yetenektir. İnsanlar farklı durum ve olaylarla karşılaştıkça ve yeni deneyimler edindikçe, yeni bir duruma uyum sağlayabilme yeteneği de artar. Öz güveni yüksek olan bireylerin uyumluluk düzeyi de yüksek olur.

Instagram: instagram/volkanpelenk

Yazının devamı...

''Hayır'' Demeyi Öğrenin

Oscar Wilde ''Sadık Arkadaş'' adlı hikâyesinde zengin bir değirmencinin en yakın arkadaşı talihsiz bahçıvan Hans’ı anlatır. Zavallı bahçıvan, değirmencinin kölesiydi aslında. Değirmenci ''rica'' ile durmadan bir şeyler talep eder, ''hayır'' cevabını da kabul etmez. Eh, sonuçta Hans da ''hayır'' diyebilen biri değildir. Her şeyini değirmenciye verir, tüm hizmetlerini de görmektedir. Değirmencinin karısı ve çocuklarının da isteyecek bir şeyleri hep olur. Ama fırtınalı bir havada gene değirmenci için koştururken Hans’ın başına bir sürü kaza gelir. Ve ölür. Kıssadan hisse: ''Hayır'' diyememek öldürmese de süründürür. Doktorunuza, sevgilinize, eşinize, patronunuza ve başkalarına “hayır” demekte zorlanıyor musunuz? Yalnız değilsiniz. Bu bir sorun; hem de en yaygınlarından biri.

''Hayır'' diyememek birçok insanın çok sık görülen özelliklerinden birisidir. Başkalarına hayır diyememek nazik bir davranış gibi görülse de aslında bir çeşit korkudur. ''Hayır'' demek yerine karşısındaki insanın beklentisine cevap vermek zorunda kalmaktır. Karşımdaki insan beni sevmezse ! ya da ilişkimiz biterse ! ya da aramız açılırsa, ya da bana kırılır ve arkadaşlığımız zarar görürse şeklinde bir tedirginlik duyulur.

Toplumumuzda başkasını kırmamak için, kendi istek ve gereksinimlerini ihmal ederek, başkalarının isteklerine ''hayır'' diyemeyen çok sayıda insan bulunmaktadır. Çoğu zaman ''hayır'' demenin karşıdaki insanı kıracağı, üzeceği, onu yok saymak anlamına geleceği, ilişkileri zedeleyeceği, karşıdaki insanın istekleri yerine getirildiğinde ilişkilerin daha iyi yürüyeceği düşünülür. Oysa kendi istek ve gereksinimlerinden kolayca vazgeçerek, sürekli karşıdakinin istek ve gereksinimlerini karşılamak, kısa vadede ilişkilerde olumlu etki yarattığı gibi, uzun vadede ilişkileri olumsuz etkilemektedir. Böyle durumlarda karşımızdaki insan veya insanlarla sınırlarımızı koruyamadığımız için bir süre sonra sürekli vermek, karşımızdakiler için en doğal hak haline gelir.

''Hayır'' demeye başlamadan önce, neden her daim ''evet'' demek zorunda kaldığınızı anlamalısınız. Muhtemelen çocukluktan bu yana size söylenenleri yapmak zorunda kaldığınız için, kendinizi evet demeye mecbur hissediyorsunuz. Çocukluktan bu yana, bireyler sosyalleşmelerini hayır demek üzerine değil; paylaşma, birlikte hareket etme gibi güdüler doğrultusunda evet demek üzerine kuruyor. Hayat da bu temel üzerine inşa edildiğinden, özellikle bazı insanlar için talepkar olmak zorlaşıyor. Aynı zamanda, başkaları tarafından beğenilme güdüsü de bu tutumda oldukça etkili oluyor. Genel istatistiklere göre de kadınlar bu konuda erkeklerden daha fazla evet demek zorunda kalıyor. Dahası, hayır diyemeyen insanlar, hayır demeyi bir uyumsuzluk göstergesi olarak algılayarak negatif bir tutum olduğuna kanaat getiriyor.

Hayır deme korkusu, sadece beynimizde olan bir durumdur. Eğer nasıl hayır demeniz gerektiğinden emin değilseniz, duruma göre aşağıdaki farklı ''hayır'' deme yollarını kullanabilirsiniz:

''Hayır'' Demenin Yolları
- ''Hayır'' demeniz gereken durumlarda ''hayır dersem en kötü ne olur?'' sorusu ile olabilecekleri düşünün. Örneğin; yakın arkadaşınızın sizi dışarda bir ortama sohbet etmeye çağırdığı bir günde; ona hayır derseniz size alacağı tepki, göstereceği kızgınlıklar gibi gerçek sebepleriniz olabilir.

- ''Hayır'' kelimesini doğru zamanlarda kullanın. Yine örneğimiz arkadaş olsun. Arkadaşınızın her sohbet isteğine sınır koymamalısınız tabi. Ancak gerçekten koymanız gerekli durumlarda ''hayır'' kelimesini kullanarak gerçek durumunuz ne ise sakince ifade edin.

- Ben dili kullanın. ''Hayır'' kelimesinin içinde bulunduğu bir cümlenin en yumuşatıcı hali ben kelimesi ile buluştuğu andır. Sizi dışarıdaki bir ortama sohbete çağıran arkadaşınıza ''üç gün önce buluştuk ve görüştük'' demek yerine, ''nasılsın'' kelimesini duyduğunuz anda gerçek durumunuzu yansıtan ''eşimle ve çocuklarla ilgilenmem gerekiyor'' gibi cümleler ile maça bir sıfır önde başlayın.

- Düşüncelerinizi susturmak ''hayır'' demenizin en kolay ancak uygulaması da bir o kadar zor yoludur. ''ben hayır dersem…'' ile başlayan ve diğerlerinin ne söyleyeceği ile biten cümleleri karşısında yine geri adım atmak istemiyorsanız düşünmeyi bırakmalısınız. Artık kendinizi düşünmenin vakti geldiğini ve kendini düşünmenin de en kolay sözcüğünün ''hayır'' olduğunu artık biliyorsunuz.

- ''Hayır, yapamam.'' cümlesini kullanın ''Hayır'' demenin en net hali. ''Hayır'' demek için çok fazla düşünmeyin ve bazen de direkt olarak ''hayır'' demeyi deneyin. Bunu yaptıktan sonra, karşılaştığınız tepkinin aslında hayal ettiğinizin yarısı kadar olmadığını bile göreceksiniz.

- Dürüst, açık, net ve kararlı olun. Yalana başvurmadan durumunuzu anlatarak net bir şekilde hayır deyin.

- Beden dilinizle de hayır deyin. Gözleriniz, duruşunuz ve ses tonunuz söylediklerinizle uyumlu olsun.

- Zaman isteyin. ''Önce biraz düşüneyim, sonra sana cevap veririm.'' Bu cümle, ''hayır'' demekten çok, ''belki'' demek anlamına gelir. Eğer size teklif edilen şey ilginizi çekiyorsa ama henüz ''evet'' demek istemiyorsanız, bu cümleyi kullanabilirsiniz.

- Liste yapın. Geçen hafta kaç kez ''evet'' dediğinizi listeleyin. Tamam dediğiniz şeylerden ötürü kendinize kızgın mısınız? Darılmış, gücenmiş ya da içerlemiş hissediyor musunuz? Maddi ya da manevi kayıplarınız var mı? Değerlendirin.

Instagram: instagram/volkanpelenk

Yazının devamı...

Evliliği Bitiren Nedenler

1- YALAN: Güven duygusu, insanın en temel duygularındandır. Sağlıklı bir evlilikte eşlerin birbirine karşı güven duyması ve dürüst olması oldukça önemlidir. Eşlerden birinin yaptığı hatadan dolayı dürüst olup bunu en başında ifade etmesi o an için problem oluştursa da karşılıklı iletişim ile çözülebilir ancak hataların yalanlarla devam etmesi, söylenen yalanın ortaya çıkmasıyla birlikte ilişkide güven problemini ortaya çıkaracağından dolayı telafisi mümkün olmayan bir sürece çiftleri sokabilir ve evlililiği çatırdamasına sebep olabilir.

2- ALDATMA: Evlilik birlikteliği içerisinde eşlerden birinin gizli bir ilişkisinin ortaya çıkması yani sadakatsizliği evliliği bitiren en önemli sebeplerdendir. Bu süreç eşler arasında ciddi bir krize yol açar ve kriz iyi yönetilmezse güvensizlik ve kuşku çift ilişkisinin içine girip sonsuza kadar orada kalabilir ve boşanmaya zemin hazırlayabilir.

3- CİNSEL PROBLEMLER: Evlilikte cinsellik herşey değildir ama çok şeydir. Eşlerden birinin cinsellik konusunda isteksiz oluşu veya yaşanılan cinsel problemler sonucu tedaviye yanaşmaması evliliği temelinden etkiler ve ilişkiyi boşanma sürecine sürükleyebilir.

4- AŞIRI KISKANÇLIK: İlişkilerde dozajında olan kıskançlık ilişkiyi canlı tutar ve çiftleri birbirine yakınlaştırır. Aşırı derecede kıskançlığın en önemli sebebi eşler arasındaki iletişim problemleridir. Kıskanan eşin ''beni gör, seni kaybetmek istemiyorum'' çağrısına kıskanılan eş olumlu cevap veremezse suçlamalara ve sürekli kavgaya dönüşür. Kıskanılan eşin de ''bana güvenmiyor'' algısına sebep olarak gizliden gizliye evliliği yıpratır ve boşanmaya sebep olabilir.

5-ŞİDDET VE AŞAĞILAMA: Eşlerin herhangi bir durumda sürekli birbilerini küçük gören söz ve davranışta bulunması, ayrıca evlilik sürecinde oluşan problemlerin iletişim ile çözülememesi ile birlikte oluşan öfke patlamaları ve şiddet evlilik sürecini derinden etkiler ve boşanmayı tetikler.

6- EKONOMİK NEDENLER: Eşlerden birinin işsiz kalması, maddi beklentilerin altında kalan evlilik yaşamı, işsiz kalan eşin iş aramadaki isteksizliği ve sorumsuzluğu çiftler arasındaki gerginliği tetikleyerek boşanmaya sebep olabilir.

7- İLGİSİZLİK: Evlilik yaşamında eşlerden birinin sürekli başka hobilerle uğraşması, iş yaşamına daha fazla vakit ayırıp evine özen göstermemesi, arkadaşlarıyla eşinden daha fazla vakit geçirmeye çalışması; güvensizlik, kaygı ve buna bağlı olarak kurgusal düşüncelere sebep olarak evlilik kurumunu temelinden sarsabilir.

8- PSİKOLOJİK PROBLEMLER: Çiftlerden birisinde varolan veya sonradan ortaya çıkan psikolojik rahatsızlar, tedavi olmaya yanaşmaması diğer eşin ondan uzaklaşmasına neden olarak boşanmaya yol açabilir.

Instagram: instagram/volkanpelenk

Yazının devamı...

© Copyright 2019

Milliyet Gazetecilik ve Matbaacılık A.Ş.