SKORER
PEMBENAR
CADDE
YAZARLAR

Uyanın Artık: Barınaklar Yasa Dışı!

.

Milliyet Haber

2015’in son röportajını yeryüzünün en güzel yaratıklarına, hayvan dostlarımıza ve onlara bir türlü layıkıyla teslim edemeğimiz haklarına ayırmak istedim. Bunu yaparken de özellikle bir dernek, barınak veya federasyon yöneticisiyle değil, bir birey olarak bu davayı sırtlanmış götüren biriyle konuşmak istedim.

Fırat Yıldız’a da böyle ulaştım. Fırat, uzun zamandır takip ettiğim çok sıkı bir hayvan hakları savunucusu. Yıllarca ABD’de yaşayıp, orada bu iş için mücadele verdikten sonra şimdi yine memleketinde, kendi gibi özel ve önemli insanlarla büyük bir mücadele veriyor.

Söyleşimize sokaklardan kurtarılmış koca bebek “Yamtur” ve yanımızdan geçen güzeller güzeli bir sarman da eşlik ediyor.

İnsan, hayvan hakları savunucu olarak doğmuyor herhalde?

Ben doğduğumdan beri hayvanlarla beraberdim fakat elbette bir insanın hayvan haklarıyla uğraşması, bilinçlenmesiyle eş zamanlı oluyor. Bir de olanaklarla tabii.

Ne gibi olanaklar?

Kendi kendine evde hayvan haklarıyla uğraştığın zaman hiçbir şey kazanamıyorsun ama insanları yönlendirebileceğin ve geniş kitlelere hitap edebileceğin bir ortam sağladığın zaman çok daha etkili ve büyük çaplı yapabiliyorsun bu işi.

Seninle beraber yaşayan hayvanlar var mı?

Evet, 16 kangalla beraber yaşıyorum, himayemde de 60 kadar hayvan var.

Hayvan haklarından bahsederken aklımızda tutacağımız en önemli şey nedir?

Bizim yapmamız gereken en birinci iş, “Yaşam Hakkı”nı savunmaktır. Ben senin de hakkını savunmak istiyorum, dedemin de hakkını savunmak istiyorum, yaşlıların da, gazilerin, engellilerin de, gökte uçan kuşun da, bütün hayvanların da. Bunlar zaten bir zincir. Biz ilk önce yaşam hakını savunuyoruz fakat maalesef hayvan haklarını savunanlar olarak hala azınlıktayız.

Türkiye’de hayvan haklarını korumak üzere bir yasa var, ne diyor bu 5199 No’lu yasa?

5199, en temelinde sokak hayvanlarının bulunduğu yerde yaşamasını, doğduğu büyüdüğü yerdeki yaşam hakkını öngörüyor. Bu da zaten bizim en başından beri mücadelesini verdiğimiz konu.

Ama sadece sokak hayvanlarının hakkını savunmuyorsunuz, değil mi?

Elbette, fakat bizim memleketimizdeki birincil problemimiz, sayılarının çokluğu sebebiyle sokak hayvanları. Sonra tabii ki sirklerde kullanılan hayvanlar ve yunus parklarındaki yunuslar geliyor, fakat dediğim gibi ilk halledilmesi gereken ve henüz hallolmayan en önemli mesele sokaktaki hayvanlarımız. Yanı sıra “pet” dediğimiz evlerdeki kedi köpekler, çünkü bunların da nüfusu çok yüksek.

Barınaklardakiler?

Evet tabii, sokak hayvanları derken barınaktakileri de kast ediyorum. Orta ölçekli tek bir barınaktan bahsettiğimizde 2000-3000 hayvandan bahsediyoruz ki bu rakam, parklarda ve sirklerde şov amaçlı kullanılan hayvanların toplamına denk düşüyor. Bu yüzden maalesef şimdilik, sosyal medyada ve televizyonlarda yer edinmeye çalışarak haklarını savunduğumuz hayvanlar, sokak hayvanları. Maalesef…

Yasaya geri dönelim, madem bizim ülkemizde hayvan haklarını koruyan böyle bir yasa var, neden işler istediğimiz gibi yürümüyor, neden hayvanlar hala helak oluyor?

Öncelikle şunu çok net söyleyeyim, Dünya üzerinde 5199’un yani Türkiye’deki hayvanları koruma yasasının üstüne geçen bir yasa yok. Mevcut yasa aslında son derece iyi bir yasa. Elbette eksik, yetersiz yanları var, fakat genel anlamda özellikle sokak hayvanları endeksli çok iyi bir yasa.

Peki sorun nerede?

Sorun şu ki, biz bu yasayı bilmiyoruz. Bilmeyince de kullanamıyoruz. Bilinmediği ve kullanılmadığı için de hükümet ve yerel idareler tarafından son derece kolay ihlal edilen ve ihlalden de öte sömürülen bir yasa haline gelmiş, öyle de devam ediyor.

Biz şimdi bu yasa ile ilgili çok ciddi değişiklik teklifleri verdik. Amacımız yasayı ileri götürmek. Burada çok mühim bir mevzu var: Yasa, aslında tek başına hiçbir şeydir. Yasayı yürüten uygulama yönetmelikleridir. Sen yasaya istediğin maddeyi koy, iş uygulama yönetmeliğine geldiğinde adam onu istediği hale getirebilir.

Nasıl yani? Bir örnekle açıklar mısın?

En çarpıcı örneği, benim de deliler gibi mücadelesini verip mecliste kavga çıkarttığımız deney konusu.

5199 der ki, kedi köpek üzerinde deney yapılamaz. Yasa noktayı koymuş. Fakat ardından bir uygulama yönetmeliği çıkarıyorlar ve diyorlar ki, her ne kadar kedi köpek üzerinde deney yapılamaz dense de, şöyle şöyle şartlar olursa kedi ve köpekler üzerinde deney yapılabilir. Senin orada deliler gibi mücadele ettiğin yasa maddesi iki tane bürokrat tarafından hiç ediliveriyor.

Dolayısıyla önümüzdeki süreç, Ocak ayı, çok kritik. 5199’la ilgili değişim teklifimiz şu anda Genel Kurul’da. Çünkü yasa Meclis’ten bu haliyle çok büyük ihtimalle geçecek. Fakat esas geçtikten sonra her şey uygulama yönetmeliğinde bitecek.

Bu yönetmelikler hazırlanırken “kendin çal kendin oyna” gibi bir durum söz konusu gibi duyuluyor, öyle mi?

Hükümet aslında Türkiye’nin öne çıkmış Sivil Toplum Kuruluşlarını (STK) çağırmakla yükümlü. Fakat konuya hakim ve elbette bir sürü şeye karşı duracak bu insanları çağırmak yerine kendilerini onaylayacak insanları çağırıyorlar.

“Biz” derken, siz kimsiniz?

Biz sadece hayvan hakları savunucularıyız. Melda Onur, Aylin Nazlı Aka mesela, fiilen milletvekili olarak değil, hayvan hakları savunucusu olarak bizim yanımızdalar. Ben tekstilciyim, digger arkadaşlarım inşaat mühendisi, film senaristi, doktor vs, yani işinde gücünde, hayatta pozisyonu olan her yaştan ve meslekten güzel dostlar. Biz bu şekilde Meclis’e çıktığımızda oradakiler de şaşırıyor. “Siz burada ne yapıyorsunuz, başka işiniz yok mu?” diyorlar, “Biz buraya hayvan haklarını korumaya gelmişiz”, diyoruz, “asıl siz ne yapıyorsunuz, neden işinizi yapmıyorsunuz?”

Meclis’te bir milletvekilinin ağzından çıkmış laftır şu: Sokak köpeklerini ekonomiye kazandırmamız lazım. Bu mantıkla mücadele ediyoruz. Dolayısıyla ne kadar güçlü olursak mücadelemizde o kadar yol kat edebilecegiz.

Ne demek bu, “Sokak köpeklerini ekonomiye kazandırmak”?

Hayvanların Çin’e satılmasından, bedenlerinden biyoenerji üretilmesinden tut, aklının almayacağı korkunç fikirler bunlar.

Maalesef hayvanlarla katiller arasında Meclis’te ancak 15-20 kişi duruyoruz.

Yasada değişiklik derken, tam olarak neden bahsediyoruz, öneri nedir?

Aslında biz yasanın değiştirilmesini önlemeye çalışıyoruz. Çünkü 5199’un en önemli maddesi olan hayvanların yaşadıkları yerdeki yaşam hakkıyla ilgili bölümü tamemen ortadan kaldırmak istediler. “Beslenme odakları” diye bir şey uydurdular, hayvanları dağların tepelerindeki barınaklara tıkmaktan tut, evdeki kedi köpek sayısına, hatta bunların boyuna kilosuna karışmaya ve el koymaya kadar uzanan bir yasa tasarısı hazırladılar. Yasa, meclisten geçmek üzereyken Melda Onur’un sayesinde son anda biz buna dahil olduk ve çok ciddi mücadeleler verdik, sonunda resmen kavga dövüş bu tasarıyı döndürdük.

Hayvanları seven, korumak isteyen, onlarla yaşamanın ne güzel bir şey olduğunu bilip bunu kaybetmek istemeyen pek çok insan var. Ama çoğu ne yapacağını bilmiyor. Bize ne iş düşüyor Fırat?

Bu yasanın ve sonradan çıkarılacak uygulama yönetmeliğinin hayvanların lehine olması için bütün hayvan hakları savunucularını tüm kalbimle desteğe çağırıyorum, hepimizin elinden gelenin en iyisini yapmamız lazım.

Mesela, bizim avukata ihtiyacımız varsa ben nasıl avukat olayım ya da veterinere ihtiyacımız varsa ben nasıl veteriner olayım? İşinin ehli, bilgi, donanım sahibi insanların da pek çok konuda görüşleri ve desteği gerekiyor. Yasayla mücadele ederken Türk Tabipleri Birliği Başkanı, Veteriner Hekimler Odası Başkanı geldi konuştu mesela, bunlar hep etki yapacak şeyler.

Bir süredir yurt dahilinde geniş çaplı eylemler yapılıyor, bu eylemler işe yarıyor mu?

2007’de Amerika’dan Türkiye’ye dönüş yaptığımda Çin Konsolosluğu’nun önünde “Kürke Hayır” demek için bir eylem yaptık, 7 kişiydik, 2 kadın eylemcinin üstünde kürk vardı. Pankart yaptırmıştık, her birimiz elimizde 4 pankart tutmak zorunda kaldık. 41 polis, 17 basın, 7 eylemciydik, diyeceğim o ki biz bu noktadan çıktık. O zamanlar ne dediğimizi bile anlamıyorlardı. Artık binlerceyiz.

Nasıl oldu bu iş? Hayvan haklarını korumak isteyen insanlar birbirine nasıl ulaştı?

Sosyal medyanın tabii ki çok büyük katkısı var. Önce arkadaş çevrelerimize anlattık, okuldan dostlar, iş hayatından insanlar. Onlar da “Bu adam, bu kadın ne diyor?” diye dönüp baktılar. Çıkış noktamız aslında birer birer insanlara ulaşarak oldu. Sonra büyüdük.

Şimdi eylemleri beraber organize ettiğimiz insan sayısı 100’ü geçiyor. Otobüsler ayarlıyoruz filan. Artık eyleme gelen 3000-4000 kişiyi bile beğenmiyoruz.

Ne gördü insanlar bu eylemlerle?

Eylemler sayesinde insanlar yalnız olmadıklarını gördü, ait olma duygumuz gelişti, aslında hayvan hakları diye bir şey olduğunu ve bunu savunarak Meclis’e çıkabildigimizi gördüler.

Aslında konuşurken çok basit şeylermiş gibi gelebilir fakat sen şimdi doğum günü partisi yapsan elli kişiyi belki zor toparlarsın, biz insanları Taksim’e ve belki de ne yazık ki polisten dayak yemeğe çağırıyoruz. Binlerce insan, İzmir’den, Ankara’dan, Karabük’ten kalkıp geliyorsa demek ki koskoca bir yol at ettik.

Barınak konusuna gelelim, sağlıklı veya tedavisi yapılmış bir hayvanın ölene kadar kafeste kalması doğru mu?

Çok enteresan bir şey söyleyecegim, şu andaki yasada ve yenilenecek yasada “Barınak” diye bir şey yok, çünkü barınak yasadışı bir ortam. Barınağın yasadaki karşılığı “Rehabilite Merkezi”dir. Bunların da sayıları bellidir. Buralarda sirkülasyon olmalı, yani getirdiğin hayvanın tedavisini yapacak ve sonra yaşadığı yere geri bırakacaksın. Hayvanı hapsetmeyeceksin, hayvanlara bulundukları, yaşadıkları yerlerde sahip çıkacaksın, oralarda koruyup kollayacaksın.

T.C. yasalarına göre barınaklar sadece hayvanları tedavi etmek, kısırlaştırmak ve aşılamak amaçlı kullanılan yerlerdir. Düşkün, yardıma muhtaç veya yeni doğum yapmış anne hayvanların barınması, iyileştirilmesi ve bakılması için vardır.

Neden kapatılmıyor peki barınaklar?

Kağıt üstünde hayvan haklarını korumak için kurulmuş STK’ların pek çoğu, aynı zamanda zulme de ortak oluyorlar. Üç kuruşluk rant için barınakları meşru hale getiriyorlar.

Barınakları savunan hayvanseverler de var?

Bir dönem hayvanseverler “Barınaklar kapatılmasın” diye imza topladı, düşünebiliyor musun? O zaman Meclis’te gülüyorlar bize, “Önce siz kendi içinizde birleşin” diyorlar. Önce hayvan haklarını savunan insanları, hayvan hakları konusunda bilgilendirmek lazım. Bilinçsizce bunun mücadelesini veremeyiz…

“Sokağa bırakalım da ölsün mü, araba mı çarpsın, hiç olmazsa barınağa bırakalım, uzun yaşasın.” diye bir görüş var.

Evet ne yazık ki, bir de diyor ki, “Barınaktaki hayvan beni görünce çok seviniyor.” Elbette sevinecek, hayvan nasıl sevinmesin, yirmi dört saat kafeste ve bazen günler sonra tek gördüğü insan sensin. Biz kaldırana kadar barınaklar var olacak. Türkiye’nin bir gerçeği bu maalesef. Fakat biz bu barınakları kaldırana kadar aileler çocuklarını da alıp hayvanların nasıl zor şartlar altında yaşamaya çalıştığını görüp, bilmeyenlere de anlatabilirler.

Hayvan haklarını savunan insanların aynı çatı altında, ortak bir amaç uğrunda birbirleriyle uyum içinde mücadele ediyor olması gerekmez mi, neden bu kavga ayrılıklar?

Bu da ayrı bir mevzu. Bazen ortam tam bir cadı kazanına dönüşüyor. Kimse kimseyi sevmedigi gibi herkes herkesin kuyusunu kazma derdine düşüyor. Halbuki söz konusu başka bir canlının hayatıysa senin bu canlının hayatı üzerinden pazarlık yapma, orta yolu aramaya hakkın yok. Ne de bu hayvanların hayatlarını sonlandıracak veya kısıtlayak bir yasayı kabul etmeye hakkın var. Böyle bir lüksümüz yok, olamaz. Bizim yapacağımız tek şey, şimdi bu yasanın en iyi haliyle çıkması için sonuna kadar mücadele etmek.

Çünkü hükümet aslında bizim kalabalığımızdan, tepkimizden korkuyor. Bu yasa çıkmadıysa bizim birlikte gösterdiğimiz reaksiyon sayesinde çıkmadı.

Bir de hayvanat bahçeleri var.

Allahaşkına, kara panterin, parsın, aslanın Darıca’da ne işi var? Biz çocukken internet filan yoktu. Hayvanat bahçesinin çıkış noktası nedir, insanları eğitmek, diyecek ki, “Bak bu fil, bu gergedan”, çocuklar da fili, gergedanı tanıyacak. Ama artık bu devir kapandı bitti, bir tık’la kutuba bile gidebiliyorsun şimdi, hiç tanımadıgın hayvanların yaşadığı yerleri, en ücra köşeleri bile görebiliyorsun.

Hayvanat bahçelerinde hayvanlar işkence görüyor. Parsın kafesinde yazan açıklamayı okusan, “Günde 30 kilometre koşması gerekir, büyük alanlarda avlanır, gölgeyi sever” vs. Ama gel gör ki, hayvanın bulundugu yer 100 metrekarelik kafes. Hayvan orada doğup, orada yaşayıp, orada ölmek zorunda bırakılıyor. Yunus parkları için de aynı şey. Hiçbir havuz, açık denizler kadar büyük olamaz. Yunuslar, açık denizlerin sokak köpekleridir, özgür olmalılar.

Şimdi Kısırkaya’da 30.000-40.000 köpek kapasiteli bir dev barınak yapılıyor. Nedir bu?

Bu barınak da A’dan Z’ye yasalara aykırıdır. Üstelik mahkeme kararı olmasına rağmen maalesef İstanbul Büyükşehir Belediyesi bu kararı uygulamıyor. Şu anda bütün belediyelere gönderilen bir genelge ile “Sizler artık köpekleri toplamayın, biz bütün köpekleri toplayıp, burada kısırlaştıracağız.” dediler. Böyle bir hikaye yazdılar daha doğrusu.

40.000 köpek kapasiteli bir barınak yapılmasında bir iyi niyet olabilir mi? İBB, eğer hükümet değişirse, yapılan bu barınaktan dolayı, kamuyu zarara uğratmaktan hapse girecek. T.C. yasaları son derece açık, sen yasadışı bir bina yapıyorsun ve mahkeme kararı ile binanın yasa dışılığı belgelenmiş, fakat devam ediyorsun. Senin benim, hepimizin trilyonlarca parasını oraya gömüyorsun. Bunu görmek ve karşı çıkmak için hayvansever olmaya bile gerek yok.

40.000 köpekli bir barınak neden yapılır?

Oraya 40.000 köpek koymak için yapılır! 5199’a göre sağlıklı bir köpegi barınakta tutman yasak. İzole etmektir bu, soykırımdır.

Böyle bir tesiste, her 150 hayvana 1 veteriner lazım, bu da 2000 veteriner demek. Her 100 hayvan için en az 1 işçi tutman lazım. İnanılmaz bir istihdam. Bunların parasının hepsini biz verecegiz. Bu hayvanlar yemek yiyecek, yaralanacak, tedavi olacak. Sen bu 40.000 hayvana layıkıyla bakabilecek misin?

Ne olacak peki?

En sonunda olacağı şu, birisi çıkacak ve bir soru önergesiyle diyecek ki, “Ey İBB, sen bu sokak hayvanlarına kaç trilyon harcıyorsun? Belediye cevap verecek, “100 trilyon.” Bu sefer o adam/kadın diyecek ki, “Benim çocuğum yere çıplak basıyor, sen bu 100 trilyonla neden benim çocuklarıma bakmıyorsun, okul yapmıyorsun da parayı köpeklere çarçur ediyorsun?”

İşte o an, hiçbirimiz, hiçbir hayvan hakları savunucusu toplum önüne çıkıp o köpekleri savunamayız. Orada bir insanın çocuğunu savunmasıyla karşı karşıya kalırsın. Bunun sonu da oradaki bütün hayvanların öldürülmesidir. Bunun için çok akıllı olmaya gerek yok. Ben ABD’deyken aynısı orada yaşandı. Şu an sokakta, barınakta köpek falan kalmadı, hayvanları öldürmek için düpedüz bahanedir bu.

Nihayet medyada bu haberler yer bulabiliyor, demek ki bir şeyler iyileşiyor?

6-7 yılda dev aşamalar kaydettik, yeterli değil ama yine de aldığımız yol çok büyük. Şurada oturup bunu konuşmamız bile bunu gösteriyor. Eskiden böyle bir şey yoktu ki, mahallede arkasından “deli” denen kadınlar ve kendilerine “kedici, köpekçi” denen amcalar falan vardı. Üstelik yapayalnızdı bu insanlar.

“Panter Emel” geldi aklıma.

Emel Yıldız, evet haklısın. Ortada sosyal medya, örgütlenme diye bir şey yokken, konu medyada hiç ilgi görmezken Panter Emel tek başına çok mücadele vermiştir. Kediye tecavüz eden adamı elindeki çantasıyla dövmüşlüğü vardır. Yasa yok, ne yapacak? Bunlar radikal, çok önemli insanlar. Elbette ironic durumlar yaşanmıştır, komik durumlara da düşülmüştür, hepimiz düşebiliriz ama Panter Emel gibi insanlar farkındalık yarattılar ve mevcut durumdaki payları çok büyük.

Bir adım, bir adım daha… bu şekilde yürüyor ve büyüyor her şey.

Sen hayvanların ve haklarının kurtuluşu nerede görüyorsun?

Hiç tereddütsüz, çocuklarda ve gençlerde. Biz maalesef “hayvanların etinden, sütünden, postundan yararlanılır”ı bize öğreten ders kitaplarıyla büyüdük. Bize, o hayvanlar bunlara mecburmuş gibi empoze edildi. Keşke seçmeli degil, mecburi ders olarak hayvan ve doğa hakları okullarda çocuklara anlatılsa. Çocuk sevmek zorunda değil ama en azından bu bilinçli bir tercih olurdu.

Şehirdeki çocukların hayvanlara dokunması yasak gibi bir şey, çoğunlukla anne babaları kaynaklı, hayvanlarla iletişim kuramıyorlar. Öte yandan varoşlardaki çocuklar sokakta daha özgür ama onlarda da işler başka türlü yürüyor. Hayvanlara eziyet oralarda çok fazla. Bu konuda ne yapmalı?

Haklısın, varoştaki adam karısını dövüyor, karısı çocuğu, çocuk çıkıp hayvanlara eziyet ediyor. Yerel STK’ların bu konuda girişimde bulunmaları lazım. Gelir düzeyi yüksek okullardan ziyade esas hedef banliyöler olmalı. Biz şimdi iyi bir semtte konuşuyoruz seninle mesela ve yolda gelirken üç tane köpek kulübesi gördük, kedi evleri gördük. Ama varoşlarda bunlara rastlayamıyoruz, dolayısıyla oralarda da olmalıyız, anlatmalıyız.

İnsan ancak konuşa konuşa bilinçleniyor, eğer bunu okullarda ders olarak veremiyorsan, benim gibi gönüllü insanlar haftada bir iki gününü bu çocuklara ayırarak bu işi yapabilir. Sempozyum vererek, hayvan haklarıyla ilgili konuşmalar yaparak çocukları kazanabiliriz.

Sen doğruyu söyleye söyleye göstere göstere devam edersen, insanlar bir şekilde işin içine dahil oluyorlar. Çocukları eğitebilirsek 10 yıl sonra partisi bile olur Türkiye’nin.

Aslında çok da duygusal insanlarız. İçimiz yanıyor, ama işte bazen sesimiz çıkmıyor.

Kadıköy’de bir eylemde iki kadın gelmişti, biri koltuk değneğiyle, öteki tekerlekli sandalyeyle. Düşünsene kendileri engelli insanlar, kendi hakkını aşmış, hayvan haklarını savunmaya gelmişler, bunlar çok kıymetli şeyler. Aslında koruma iç güdümüz ve bu konudaki aktivizmimiz dünyaya örnek olacak nitelikte. Gönül rahatlığıyla söyleyebiliyorum bunu.

Diyelim ki sokakta bir hayvanı yaralı bulduk, ne yapmalıyız?

Yine hayvanseverlerin yaptığı baskı ve tazyikle büyük şehirlerde artık şahane bir uygulama var. Bulunduğun yerin ihbarını Alo 153’ü arayarak yaptığında hayvan ambulansları geliyor ve hayvanı alıp, tedaviye götürüyor. Buraya kadar her şey şahane fakat yine belediyelerin öldürme faktörü devreye girmesin diye kurtardığın hayvanın takibini yapman gerekiyor. Mesela, “Ben Teşvikiye Camii’nin yanından bir kedi teslim etmiştim, ne durumda?” dediğinde bir hayvanın canını kurtarmış oluyorsun, takip çok önemli.

Ayrıca, otobanlarda hayvanlar araba çarpmasıyla degil, arkadan gelen arabanın ezmesiyle ölüyor. Dolayısıyla önce yaralı hayvanı kenara çekmek ve öyle yardım çağırmak veya etmek lazım.

Peki, sokakta bir hayvana eziyet edilirken gördük?

Polisi arayacaksın. Polis sen şikayette bulunduğunda gelmek zorunda, aslında hayvana yapılan eziyetle ilgili bir yetkisi yok fakat polis aynı zamanda senin güvenliğinden sorumlu. Dolayısıyla, bu insan bu hayvana zarar veriyorsa bana da verir mantığıyla polise başvurmalısın. Bu arada ne yazık ki eziyeti yapan bir şahıssa, çok zor bulunuyor. Fakat, eziyeti yapan bir belediye ise, belediyeler senin elinin altında, bir belediyenin hayvana zulmünü belgeledigin an o belediyenin cezasız kalma ihtimali yok. Belgelemek için ya videoya çekeceksin ya da olayın o anda seri fotograflarını çekeceksin ve bunun güncel olduğunu da ispatlaman lazım. Ardından Orman Bakanlığı’nın kendi bölgendeki müdürlüğüne başvurmalısın.

İnsanların şikayetçi olmamalarında bir yandan işin cezasız kalacağı ile ilgili bir “Böyle gelmiş böyle gider” yılgınlığı var, bir yandan da “Aman başım ağrımasın” kaygısı taşıyorlar. Hakikaten baş ağrıtan bir süreç mi bu, şikayetçi olma durumu?

Hayır tabii ki, sonuçta ortada bir yasa var, sen şikayetçi olduğunda dağ gibi 5199 No’lulu yasaya istinaden şikayetçi oluyorsun. Gidip dilekçeni veriyorsun, ihbar ediyorsun ve takip ediyorsun. Güvenilir STK’lardan da bu konuda destek alabilirsin, hiç olmadı, beni arayın, ben takibini yaparım!

Tekrar ediyorum, ispat etmek için sadece söz varsa, elbette çaresiz kalırsın, fakat belgelediğin her suçta kesinlikle sonuç alırsın.

İş yine hukuka kalıyor desene? Bir yandan kendi sokağımızdaki hayvanlara bakarken, öte yandan büyük resimde yasa için mücadele etmeliyiz.

Aynen öyle. Yasaya mutlaka güvenmek zorundayız, çünkü yasalar herkes için var. Yasaya güvenmeyi kestiğin an zaten iş bitmiş oluyor. Güveneceğin, arkana alacağın başka neyin var ki? Dolayısıyla önce yasadaki eksiklikleri ve yanlışları afişe etmemiz ve onarmamız gerek. Ancak yasayı, yasanın eksiğini, ne yapmamız gerektiğini bilip, ortak bir bilinçle mücadelemizi kazanabiliriz.

Önümüz kara kış, sokak hayvanlarının şartlarını iyileştirmek için neler yapabiliriz?

Her zaman söylediğimiz gibi, evlerimizin önüne, sokaklara Bir Kap Yemek, Bir Kap Su koyalım.Yemekten daha da kritik olan su. Hayvan belki 3 gün aç durabilir, ama susuz duramıyor.

Anne babalar, evdeki yemek artıklarını çocuklarına toplatıp aslında bir çok canlının kendilerine fazla gelen yemeklerle doyabileceğini çocuklarına göstersinler, dışarı çıkıp beraber besleme yapsınlar.

Kuşlar için kuru ekmekleri kışın ağaca asmak gerek, yağmurda, karda yerdeki ekmekler telef oluyor.

Kedilerin içinde sıcak kalacakları kutular yapılabilir fakat kutuları yüksek ve gerektiğinde kedinin kolayca kaçabilecegi yerlere koymak lazım ki, sığınmaları için yaptığımız kutular onlar için ölüm kapanı olmasın. Köpekler bazen bu kutularda onları sıkıştırabiliyor.

Styling ve Fotoğraflar: Harika Özcan

Yazarın Diğer Yazıları

  1. Çünkü Mutluluk Gibi, Yenilik de “Ev Yapımı”
  2. "Gerçek Bir Kadın Gibi!" | Biraz Sen, Biraz Ben
  3. "Bir Ülke Dolusu Mutsuz Kadınla Mutlu Olunmaz"
  4. Bir Yolu Seçmeyi Reddediyorsak, Başka Bir Yolu Seçiyoruz Demektir
  5. Ceylan Ertem'le Askıda Ne Var?
  6. "İlişkiler Pijama Rahatlığında Yaşanmalı"
  7. Uyanın Artık: Barınaklar Yasa Dışı!
  8. Hem De Nasıl Fit Bir Anne!
  9. "Jilet Gibi Bir Dudağa Kırk Dakikamızı Veriyoruz"
  10. Tanıştırayım, o bir IRONMAN

© Copyright 2019

Milliyet Gazetecilik ve Matbaacılık A.Ş.