Futbol
Basketbol
Voleybol
Yazarlar

Sakaryaspor'a 'sıra dışı' yönetim şart

Sakaryaspor'dan 3 maçta gönderilen teknik direktör Abdullah Ercan, "Başkana bu takıma 6-7 kaliteli oyuncu yeter dedim, beni dinlemediler, tam 18 oyuncu aldılar, bunlardan sadece ikisini ben istedim" demiş.
İlginç... Pek rastlanır bir durum da değil... Sakaryaspor'un transfer yasağı vardı. Son gün açıldı ve Sakaryaspor yarım günde 18 futbolcu alıp belki de dünya rekoru kırdı.
Bu sırada Sakaryaspor takımı 22 futbolcu ile kamptaydı ve çalışmalarını sürdürüyordu. Son günde 18 futbolcu daha gelince, etti size 40 futbolcu...
Sakaryapor soğuk hava deposu mu? Ne yapacak bu kadar futbolcuyu... Kim izledi, kim önerdi bu futbolcuları... Bir günde "yangından mal kaçırır" gibi alınan bu futbolcular o kadar iyiyse, Sakaryaspor neden üç maçta bir puanda... Bu 18 futbolcunun kaçı ilk on birde oynuyor?
Unutulmasın, futbolcuyu alırken para veriyorsunuz, giderken kurtulmak için para veriyorsunuz. Sakaryaspor bu yanlış futbolcu transferlerinden az çekmedi. Buna rağmen akıllanmış, uslanmış görünmüyor. Aynı yanlışlar, aynı iş bilmezlikler artarak ve hızlanarak maalesef sürüyor.
Örneğin, Abdullah Ercan'ı teknik direktör olarak kim önerdi, kim aldı? Abdullah Ercan'ı alan, madem kendisine bu kadar güveniyordu, niye üç maçta gönderdi?
* Abdullah Ercan adı gündeme geldiğinde yönetime bu işi bilenler tarafından "sakın ha" denmesine rağmen ısrarla, inatla niye alındı?
* Son günde alınan bu 18 futbolcuyu kim izledi, alınmasına kim onay verdi? Şu anda takımda bu 18 futbolcudan kaçı oynuyor?
* Bu kadar "taklacı menajerin" Sakaryaspor'da ne işi var? Kulüp nasıl oluyor da menajerlere bu kadar teslim oluyor? Bu kulübün bir izleme komitesi, bir scout ekibi yok mu?
* Sakaryaspor'a hangi futbolcu ile kaç paraya anlaşma yapıldı, menajerlere tek tek ne kadar ödendi, kamuoyundaki tartışmaları ve dedikoduları bitirmek adına bunlar açıklanamaz mı?
* Sakaryaspor bu kadar hesapsız-kitapsız, plansız-programsız transferlerin ve harcamaların faturasını büyük ihtimalle yeniden transfer yasağı gelerek, ligde her hafta yeni bir "kahır mektubu" yazarak ödeyecek. Maalesef böyle olacak... Bugün aldıklarından yarın kurtulmak için gene çuvalla para ödeyecek. Sanki çok parası varmış gibi, sanki para kolay bulunuyormuş gibi...
* Sakarya'da bir milyonu aşkın bir nüfus var. Sınırları Adapazarı'nı aşmış, Türkiye'de saygı gören ve görmeye devam eden Sakaryaspor markası var. Türkiye'de çok az takıma nasip olan müthiş bir seyirci var. Sakaryaspor mutlaka büyüklüğüne ve şanına layık şekilde yönetilmeli...
* Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem Yüce'nin Sakaryaspor tutkusunu ve yardımlarını biliyoruz. Ama bu yardım sadece para bulmakla olmaz. Sakaryaspor'u yönetecek ekibin, parasını pulunu hazırlayarak, ekonomik planını yaparak, futbolu bilen, futboldan anlayan, Sakaryaspor’un parasını kendi parası gibi koruyan, "taklacı menajerlere" teslim olmayan, vizyon sahibi başkan ve yöneticiler tarafından yönetilmesi gerekiyor.
* Sakaryaspor kaçıncı ligde oynarsa oynasın, bu ülkenin en büyük, en tanınmış, en saygı gören kulüplerinden biri... Sakaryaspor'u yönetmek "sıra dışı" iştir. Bunun için alışılmış ekiplere değil, Sakaryaspor’un büyüklüğüne uygun "sıra dışı" yönetimlere ihtiyaç var. Alışılmış yöntemler ve yönetimlerle Sakaryaspor sıkıntıdan, acıdan, üzüntüden başka ne yaşadı? Bu gerçeği artık görün.

Yazının devamı...

Yetmez ama evet

Galatasaray, Süper Lig’de son maçında Kasımpaşa karşısında ne oynadıysa Şampiyonlar Ligi’nin ilk maçında Brugge karşısında da aynı futbolu oynadı. Galatasaray hızını, hırsını, hevesini ve futbolunu fazla değil, biraz ileri taşıyabilse, bu Brugge’ü güle eğlene yenip gelirdi. Neyse, grup üçüncülüğünün bu kadar önemli olduğu bir ortamda, Fatih Terim’in deyişiyle “yenemiyorsan yenilme” anlayışı fena değil... Yani hesap-kitap işine girince, gene de yetmez ama evet... Hele

Muslera’nın önlediği iki müthiş tehlikeyi düşününce...
Galatasaray maçın son on dakikası dışında maalesef kadronun, kalitenin hakkını veren bir futbol ortaya koyamadı. Özellikle Şampiyonlar Ligi’nde alıştığımız Galatasaray’ın gerisindeydi. Allah’tan karşısında gerçekten “sıradan bir takım” görüntüsünün dışına çıkamayan Brugge vardı.

İlk yarıda Nagatomo arkasına o kadar çok adam kaçırdı ki, Fatih Terim’in “Bana sol bek lazım” diye feryat edişi aklıma geldi. Hayret, bu kadar uzuna rağmen hava toplarına genelde Brugge vurdu. Hele Dennis’in daha 7. dakikada kaçırdığı... Kale boşken topu dışarı atması Galatasaray adına büyük şanstı.

Bir şans da Galatasaray’a geldi. Brugge savunmasının ikramında mutlak gol pozisyonuna giren Babel, o topu kaleci Mignole’ye değil, ağlara nışanlamalıydı.
Galatasaray ikinci yarıda bir de Seri’nin süper topuk pasında Feghouli ile önemli bir fırsatı kullanamadı. Genelde akılda kalan Brugge atakları ve üst direkten dönen toplarıydı.

Falcao iyi marke edildi. Ayrıca Falcao’dan her maçta gol ya da goller beklemek futbolun olağan akışına aykırı... Falcao bazen parlayacak, atacak; bazen duracak.

Futbolun doğasında bu var. Falcao’yu bir “futbol ilahı” gibi görmek, Falcao’ya da zarar verir, Galatasaray’a da... Falcao büyük golcü, buna kimse itiraz edemez.

Ama her maçın kurtarıcısı değil...
Galatasaray orta sahası henüz beklenen sertliği yakalamış değil... Nzonzi “kibar” oynuyor, yani ısırmıyor, kimsenin canını yakmıyor. Seri bu maçta biraz daha göründü ama yeterli değil... Lemina henüz ortada yok.

Galatasaray’da kabul edelim ki, Şampiyonlar Ligi’nin hakkını verecek çok güçlü bir kadro ve bu ligin en önemli hocalarından biri Fatih Terim var. Ama bizim, bildiğimiz, tanıdığımız, alıştığımız Galatasaray henüz ortada yok. Böyle bir ortamda Brugge maçı ile başlamak Galatasaray’ın büyük şansı oldu. Dileriz şans kapıyı her zaman çalar.

Oynanan futbolu, takımın heves ve iştahını görünce, ister istemez Galatasaray’ın bu şansa her zamankinden daha fazla ihtiyacı olduğunu düşünüyor insan..

Yazının devamı...

Geziyor, ekiyor, biçiyor

Falcao eli belinde rakip ceza alanı içinde bekleyen “beleşçi” golcülerden değil... Geziyor, ekiyor, biçiyor... Rakip ceza alanına da giriyor, savunmasına yardım etmek için kendi ceza alanına da... Rakip yarı alanda sağa, sola, ortaya, her yeri dolaşıyor.
Bencil değil, takım oyununa saygılı... Bu kadar hareketli santrfor olunca, elbette rakip savunmanın “yerleşik düzeni” de bozuluyor. Üstelik Monaco da tiyatro kıvamında maç izleyen 3 bin seyirci önünde oynarken, Aslantepe’de 50 bin duygulu, tutkulu taraftar önünde oynayacak. Galatasaray’ın uğraştığına değdi, çok iş yapar.
Lemina’yı tanımlarken “Ya ölür, ya öldürür”, diye rakibi önünde mücadeleden asla yılmayacağı çok vurgulandı. Gördük ki, Lemina sakatlanıp çıktığı kısa süre içinde sadece oyunu ve rakibi bozan değil, oyunu kuran ve oynayan bir oyuncu özelliği olduğunu da gösterdi. Hem savunma, hem hücum... Sanki iki yönlü... Yerine giren Ömer Bayram... Eğer Galatasaray on birinde “İsimler değil, cisimler” oynayacaksa, bu Ömer Bayram’ın ilk on bir için her zaman şansı var.
Galatasaray’da Türkiye’nin en iyi hocası ve bizim Süper Lig ortalamasının çok üstünde bir takım var. Bunu hakkıyla sahaya yansıtıyor mu derseniz, en azından şimdilik hayır...
Buna rağmen her rakip için zor takım Galatasaray... Falcao’yu tutsanız, solda bir başka bela Babel var. Takımın en iyisi, en etkilisi... Babel’i kestiniz, sağda Feghouli... Arkasında hemen Mariano... Eskiler gölgede kalmasın, Belhanda’nın hakkını da teslim etmek gerekiyor.
Galatasaray rakip alanda ve hücuma çıkarken bu kadar etkiliyken, orta sahası ve savunmasında halen rakibin kalesine çok kolay gelmesine izin veriyor. Özellikle Luyindama’nın maç içinde çok değişken görüntüsü var. Çok kötü işler de yapıyor, çok iyi işleri de...
Kasımpaşa, çok ciddi bir fırsat yakalamasa bile diğer takımlar gibi Galatasaray kalesine kolay gitti, rakip yarı alanda rahat pas yaptı, oyunu kurdu ve topu taşıdı. Özellikle ikinci yarıda... Galatasaray kendi yarı alanında rakibi bu kadar rahat nasıl oynatır?
Kasımpaşa’da Quaresma bazen etkiliydi. İlhan çalıştı, Ben Youssef ile Veysel savunmada iyi boğuştu. Ama Süper Lig seviyesinin üstündeki bir kadroya karşı, yani Galatasaray’a karşı oynuyorsanız bunlar yetmez, daha fazlasına, hatta çok daha fazlasına ihtiyaç var.
Galatasaray sahada hocasız oynamaya alıştı ama bu kadarı biraz fazla kaçtı. Fatih Hoca’nın cezasının 19.05’te açıklanması, sistemli, planlı, programlı hatta maksatlı uygulamalar olsa bile, kulübenin 10 ayda toplam 31 maç ceza alması olağandışı bir durum... Hadi diyelim maksat var, % 50 indirime gidelim, nereden baksanız gene 15-16 maç ceza yapar. Galatasaray kulübesi bu öfke ve gerilimi, toplumun çoğu kesiminin iddia ettiği gibi gerçekten “takımın motivasyonu” için mi yapıyor, bilemem... Ama her şartta Galatasaray kulübesinin bu öfke ve gerilim konusunda çok ciddi, çok gerçekçi bir özeleştiriye ihtiyacı var. “Azı karar, çoğu zarar” diye boşuna söylememişler.

Yazının devamı...

Gözümüzün pası silindi...

Vay vay vay. Dünya şampiyonu olsan böyle başlayamazsın... Fenerbahçe maça sanki “iştah şurubu“ içip çıkmış gibiydi... Şimdiye kadar rastlanmayan bir coşku, tempo, her yerde baskı, rakip savunmanın arkasına atılan ve golle burun buruna getiren paslar, kusursuz bir pas trafiği, tutkulu bir oyun... Ne ararsanız Fenerbahçe’de hepsi vardı... Öyle ki Fenerbahçe 15. dakikada 1-0 öne geçtiğinde, Trabzonspor daha Fenerbahçe ceza alanına girmemiş, girememişti... Üstelik bu ilk çeyrekte Fenerbahçe adına kaçan, kaleci Uğurcan‘ın kurtardığı çok iyi iki pozisyon daha vardı...
- Trabzonspor büyük takım... Maçın abartısız 80 dakikasını Fenerbahçe, bazı bölümlerde de bunaltıcı bir baskı kurarak oynadı, Trabzonspor geride kalan 10 dakikada başrolü kaptı... Fenerbahçe 80 dakikada ancak bir gol bulurken, ilk yarının ortalarında dengeyi kuran Trabzonspor’a golü bulması için 10 dakika yetti. İddia ediyorum, Fenerbahçe’nin bu baskısından hiçbir takım skoru dengede tutarak çıkamazdı. Trabzonspor bunu başardı, hatta çok önemli iki - üç pozisyonu da kullanamadı...
-Fenerbahçe maçı ilk yarıda kaçırdı. Dakika bir gol bir değil, saniye bir gol bir olurdu. Bu fırtına başlangıçta önemli pozisyonlar yakaladı ama biri dışında kullanamadı. Rodrigues‘in direkten dönen topu, Tolga’nın “ben atayım“ sevdasından banko pozisyonda olan arkadaşlarına final pasını vermeyişi, elbette kaleci Uğurcan‘ın müthiş kurtarışları Fenerbahçe‘nin farkı açmasını engelledi...
-Fenerbahçe, Trabzonspor yarı sahasında mükemmel paslar yaptı, müthiş üçkenler kurdu. Trabzonspor savunmasının arkasına etkili toplar attı. Max Kruse geldiği günden beri en etkili maçını oynadı. Vedat Muriç, takımın hücumdaki merkeziydi. Gol atamadı ama arkadaşlarına müthiş toplar dağıttı, koşu yollarını açtı. Fenerbahçe bu baskılı oyunda kalesinde seyrek ama çok ciddi tehlikeler yaşadı. Burada da genç kaleci Altay ortaya çıktı. Bir yanda Uğurcan, diğer yanda Altay. Türk futbolu emin ellerde.
-Bu Nwakaeme inanılmaz bir adam. Perşembe akşamı AEK karşısındaki mücadelesini gördükten sonra, Fenerbahçe maçında yürüyemez sanıyordum. Adam resmen dokuz canlı. Sol kulvara rayları döşüyor, bir gidiyor, bir geliyor. Neredeyse tutulması mümkün olmayan bir adam. Ekuban’ın hakkını da teslim edelim.. Stoper Hüseyin Türkmen her maçta “Türkiye’nin en iyisi“ olma yolunda hızla ilerliyor...
- Fenerbahçe‘nin iki temel ve tehlikeli sıkıntısı var. Zanka “canlı bomba“ gibi. Allah boy vermiş ama hiçbir hava topunda yok. Buna Ekuban‘ın attığı beraberlik golü de dahil. Sonrasında bir ıska geçti, Nwakaeme’nin kaçırdığı mutlak pozisyonda rakibine tehlikeli bir dokunuş yaptı. İkincisi, Fenerbahçe savunmadan hücuma çıkarken gereksiz ve çok tehlikeli pas kayıpları yapıyor. Rakip yarı sahadaki kusursuz pas organizasyonunu, kendi yarı alanından çıkarken başaramıyor, beceremiyor... Bir anlamda ateşle oynuyor...
- Fenerbahçe‘nin penaltı beklediği pozisyonda top bacaktan sekip ele geldi, penaltı değil. Nwakaeme‘nin penaltı beklediği pozisyonda da Zanka‘nın itmesi penaltı yaratacak şiddette değildi.
- Fenerbahçe maçı ilk yarıda kaçırdı. Ligin en güçlü kadrolarından biri olan Trabzonspor karşısında beş net gol pozisyonu buldu, biri dışında sonuca gidemedi. İkinci yarıda doğal olarak tempo bayağı düştü, Trabzonspor’da Fenerbahçe kalasine gelmeye başladı. Hatta Sosa‘nın mutlak pozisyonunu kaleci Altay iyi karşıladı.
-Fenerbahçeli , bu beraberliğe rağmen takımından memnundur diye düşünüyorum. Büyük savunma yanlışlarına rağmen bu sezon çok farklı bir Fenerbahçe izleyeceğiz gibi... Trabzonsporlu, İstanbul‘da kaybetmeden dönmenin mutluluğunu yaşıyordur... Aslında bu maçın kazananı, iyi futbol, iyi mücadele isteyen, futbola özlem duyanlar oldu. Süper Lig seviyesinin üstünde bir karşılaşma izledik ve açıkcası gözlerimizin pası silindi...

Yazının devamı...

Hayata dönüş

Bu işte bir yanlışlık var ama ben daha çözemedim. Galatasaray geçen yıl devre arasında Luyindama ile Marcao’yu aldığında, “Allah... Bu stoperleri nereden buldular” diye alkış ve övgü yarışına girmiştik. Ama adamların yarım devrede makyajı bozulup cilası döküldü. Bu sezon bir maç Marcao, bir maç Luyindama... Bir maç Marcao, bir maç Luyindama... El ele verdiler, “ölümcül hata” yarışına girdiler. Her maçta biri nöbete geçiyor. Her maçta biri Galatasaray’ı resmen yakıyor. Sonra ayıkla pirincin taşını...
-Aslında maçın tamamında Galatasaray daha baskılı olan taraftı. Ama oynuyorsun oynuyorsun, bir hata yapıyorsun, insan değil, “taş duvar” olsan yıkılırsın. Galatasaray bu yarışı götürecekse, savunmasına ve orta alanının kırılganlığına bir çare bulması lazım... Sadece bu değil; iki bek Mariano ile Nagatomo hücumda göz kamaştırıyor da, savunmada “açık kapı” gibiler. Gelen geçiyor... Kapıyı çalma ihtiyacını bile hissetmiyorlar!
-Belhanda oynarsa eleştiriliyor, oynamazsa aranıyor. Hangisi doğru? Bana göre oynamalı... Ama adamda bir “arıza” olduğu kesin... Durup dururken, üstelik oyunun başı sayılacak bir dakikada gördüğü sarı kartın hiçbir mazereti ve açıklaması olamaz. Ömer Bayram derseniz, gitti-geldi, etkili toplar kesti, iyi mücadele etti. Takıman en “ucuz” futbolcusu olarak, takımın en “pahalı” oyuncularından daha iyiydi. En ufak temasta yerde elli takla atması tek olumsuz tarafıydı.
- Babel’in golüne VAR “ofsayt” dedi, ben “YOK” diyorum. Ofsayt yok... VAR ile verilen penaltı doğru, ardından gelen ikinci sarıdan kırmızı da... Kaleye direkt giden topa elleri öyle açık müdahele edemezsin. Petro Henrique’nin ikinci sarısı derseniz, sanki göstermese daha iyiydi... Kayseri’nin beraberlik golü nizami...
-Kayserispor, Pedro Henrique’yi iyi yakalamış. Sağ kanatta iyi işler yaptı. Ancak arkasındaki Lopes’in kendisine katkısı unutulmamalı... Ancak Kayseri ikinci yarıda ciddi baskı yedi, 9 kişi kalmasına rağmen iyi mücadele etti. Aslında oyun 1-0 devam ederken, Mensah’ın kaçırdığı gol Kayseri’nin kaderini çizdi.
-Emre Mor, topu kaybedene kadar ayağında tutmak zorunda değil... Takımın en fazla top kaybeden oyuncusu... Ayrıca Galatasaray forması giyen bir oyuncu göstere göstere ikinci sarıdan kırmızı kartla oyundan atılmaz. Bu üçüncü maç, Galatasaray’da üçüncü kırmızı... Ne oluyoruz beyler...
- Kayseri iki eksikle oynarken bile Galatasaray maçı koparıp götüremiyorsa, bu işte bir yanlış değil, tepeden tırnağa yanlış var demektir. Galatasaray’ın attığı ikinci golün bile rakip savunmaya çarpıp ağlara gittiği unutulmasın...
-Galatasaray’ın imdadına Adem Büyük yetişti... Belli ki Adem bu sezon Galatasaray’ın altın golcüsü olacak gibi... Galatasaray geçen hafta bir son dakika golüyle yıkılmıştı, bu defa bir son dakika golüyle hayata döndü... Olağanüstü önemli bir galibiyet bu... Gerçekten olağanüstü... Ama şu unutulmasın; Galatasaray son yılların en dağınık, en güvensiz görüntüsünü veriyor.

Yazının devamı...

Kadro var, ‘icraat’ yok

Galatasaray’ın karşısına çıkacak takımın hocası olsanız, elinize rakibin kadrosu geldiğinde çekinir, hatta ürkersiniz. Kabul edelim ki Falcao gelse de, gelmese de Süper Lig’in en güçlü kadrosu Galatasaray’da... Ama bu kadro adının, gücünün, yeteneğinin hakkını veriyor mu derseniz, hayır vermiyor. En azından şimdilik vermiyor. Zaten verse, lige iki maçta bir puanla başlar mı?

-Kendinizi Konyaspor’un sol beki Ferhat’ın yerine koyun. Karşısında ele-avuca sığmayan Emre Mor var. Emre tehlikesini savuşturuyor, bu defa Feghouli’yi karşısında buluyor. Feghouli gidiyor, gerilerden Mariano kopup geliyor. İnsanın başı döner, sarhoş olur, dağılır. İşte Galatasaray’da rakibi, rakip oyuncuyu darmadağın edecek bir kadro var ama henüz “icraat” yok.
- Nzonzi gelince, Seri biraz daha öne çıktı, biraz daha göründü. Ama “Barcelona, bonservisi için 50 milyon euro verdi” denilen adam mı derseniz, asla değil... Bu konuda birileri bizimle dalga geçmiş olmalı... İkinci yarıda Jevtoviç’e basışı da VAR’a gitmeden kırmızı olmalıydı.
- Nzonzi’den ne haber diye soranlara; Sevilla’da, Roma’da ortaya koyduğu görüntünün gerisindeydi. Ama bunu ilk maça verelim Nzonzi iyi oyuncu... Ancak son 15 dakika gösterdi ki, Galatasaray’ın savunma yumuşaklığına henüz çare olamadı.
-Konyaspor ilk beş dakikada ciddi anlamda etkili oldu. Sonrasında, yenik duruma düşene kadar sadece Galatasaray’ı durdurmaya ve kovalamaya çalıştı. Allah’ı var, savunmanın göbeğinde Ali Turan ve Anicic kendilerini parçaladı. Orta alanda, sonradan boyama değil, doğuştan “civciv” kafa olan Jonsson muhteşem bir direniş gösterdi. Son saniyede attığı beraberlik golü hiç kuşkusuz bu muhteşem direnişin ödülü oldu.
- Galatasaray ilk beş dakikanın dışında maçı adeta rakip ceza alanının çevresinde oynamasına rağmen, özellikle ilk yarıda akılda kalan , “Bu da nasıl kaçtı” denilecek tek pozisyon bile yaratamadı. Bu yarıda Luyindama, Nzonzi, Diagne, Donk gibi “kulelerin” tek hava topuyla bile buluşamayışına şaşırdığımı söylemeliyim.
- İkinci yarıda Feghouli gerçek yerine, sağ kenara geçince müthiş bir rüzgâr yarattı. Öyle ki, bu rüzgârla Konyaspor savunması “kuru yaprak” gibi sağa-sola savrulmaya başladı. Feghouli vurdu, Serkan karşıladı, Adem vurdu, Serkan çıkardı, Babel vurdu, kılpayı dışarı gitti. Galatasaraylılara bu saç-baş yolduran pozisyonlar için aslan payını kaleci Serkan’a verebilirsiniz, “futbolun mucizesi” diyebilirsiniz, vuruş becerisindeki eksikliğe bağlayabilirsiniz. Ama ne olursa olsun ilk 60 dakikanın golsüz geçilmesi inanılacak gibi değildi.
- Konyaspor golü yiyince “Korkunun ölüme faydası olmadığını” anladı. Ligin hücum gücü en zayıf takımlarından biri olmasına rağmen Galatasaray yarı alanına yerleşti. Tam o sırada bir de Seri atılmaz mı? Ne olursa olsun, Galatasaray takımının kendi sahasında, kendi seyircisi önünde bu kadar geri çekilmesi, zamana oynamayı beceremeyişi şampiyon kadroya asla yakışmadı. Bir panik, bir dağınıklık, maçı izleyenler gözlerine inanamadı. Son saniyede gelen beraberlik golünde Konyalı oyuncular birbirine girdi, top sahipsiz kaldı, o kadar zaman geçti, buna rağmen Galatasaraylı tek oyuncu bile o topa müdahele edip uzaklaştıramadı.
- 5-0 bitse “Normal” diyeceğimiz maç 1-1 bitti. Galatasaray maç boyu ezici baskısına rağmen kaçırdığı gollerin, son 15 dakikada bir eksik kalışın ve son derece “berbat” savunma anlayışının faturasını çok ağır ödedi. Konyaspor 15 dakika geldi, golünü attı, puanını aldı ve gitti. Futbolun şakası da yok, acıması da... Bunu bir kez daha anladık. Umarım Galatasaraylı oyuncular da anlamıştır.

Yazının devamı...

O sene, bu sene mi?

Fenerbahçe’nin son dakika golü gelince, benim de aklıma Ersun Yanal’lı son şampiyonluk geldi. O şampiyonluk yılında Fenerbahçe kaç tane maçı son dakika golleri, hatta uzatma dakikalarında attığı gollerle kazanmıştı. Başakşehir karşısında sıkıntılarla geçen bir doksan dakikanın ardından, uzatmada gelen galibiyet golü, Fenerbahçelilere daha sezonun başında “Acaba yeniden mi?” hayalini ve hedefini yaşatmaya başladı.
* İyilerden başlayalım. Vedat Muriç müthiş... Her hava topunu alıyor... Çok çalışıyor... Ayağındaki topu kaptırmıyor. Her rakip atakta savunmasına yardım ediyor. Golleri atıyor. Ayağıyla, kafasıyla değil, kalbiyle oynuyor, yüreğini ortaya koyuyor. Ben yakın zamanda bir futbolcunun kendisini bu kadar geliştirdiğini görmedim.
* Gene Emre, gene Emre... Adam “antika” gibi... Yıllar geçtikçe, adam eskidikçe daha değerleniyor, daha da kıymete biniyor. Helal olsun... Elbette Ozan Tufan... Yeni transfer gibi... Orta sahadan sağ beke geçti, hiç sırıtmadı, takımın en iyi birkaç adamından biriydi. Geçen hafta 20 dakikalık oyunuyla belli etmişti, Tolga Ciğerci geliyor.
* Fenerbahçe yenik kapattığı ilk yarıyı önde bitirebilirdi. Önce Vedat’ın, sonra Deniz’in direkten dışarı giden topları ciddi anlamda şanssızlıktı. Ancak özellikle ikinci yarının ilk 15 dakikasında Fenerbahçe 3-0 yenik duruma da düşebilirdi. Visca’nın direkten dönen topu Fenerbahçe adına mucizeydi. Hemen sonrasında Edin Visca’nın mutlak kaçırdığı pozisyon Altay gibi iyi bir kaleciye sahip olmanın avantajıydı.
* Ancaaak... Kazanırken eksiklerini göreceksin... Fenerbahçe’nin geri dörtlüsünün üç adamı “devşirme” oyunculardı... Orta sahadan bozma iki bek Ozan ile Dirar, gene orta sahadan bozma stoper Jailson... Fenerbahçe takımı 60 metrelik kaleci vuruşundan gelen asistle gol yer mi? Fenerbahçe savunması Mert’in bu 60 metrelik asistinde iki adamla yakalanır mı? Jailson gerçek bir stoper olsa aut çizgisinde Crivelli’den o çalımı yer mi? Crivelli demişken, Jailson’u geçişi, Altay’ın üstünden ve adeta sıfırdan gol vuruşunu yapışı mükemmeldi. Bu müthiş golün dışında sahada hiç görünmedi ve oyundan alındı.
* Fenerbahçe takımı çok uzun yıllar sonra lige ikide iki yaparak başladı. Galibiyetler gerçeklerin üstünü örtmesin... Fenerbahçe’nin çok iyi bir beke, çok iyi bir stopere ve mutlaka Vedat Muriç’e alternatif bir golcüye ihtiyacı var. Hatta 39 yaşındaki Emre’nin sırtına bu kadar yük bindirmek hakça mı? Çok açık ama çok açık görünüyor; Fenerbahçe bu savunma ile bu yarışı zor götürür.
* Başakşehir’de Azubuike ve Mossoro müthiş oynadılar. Çok baskı yaptılar, Başakşehir özellikle maçın ilk 10 dakikasında ve ikinci yarının ilk 15 dakikasında müthiş pozisyonlar kaçırdı. Alabileceği bir maçtı, kaybetti... Bu takımda halen, geçen yıl Antalya’da 12 gol atan Mevlüt Erdinç yok, inanılır gibi değil...
* Fenerbahçe’nin haftaya rakibi Trabzonspor... Üstüne basa basa söyleyeyim, asla öküzün altında buzağı aramıyorum. Ancak Fenerbahçe her sezon nasıl oluyor da lige bu kadar zor fikstürlerle başlıyor. Bu sadece şans, kader, kısmet mi, yoksa bir planlama mı? Meraktayım..

Yazının devamı...

Zamanı geri saran adam

Bizim ligde ilk 20 dakika içinde aynı takıma üç penaltı çalınması pek görünür bir şey değil... Arda Kardeşler ilk penaltıyı çalmasa bir şey demem. Hatta daha doğru olurdu. İkincisi tartışmasız penaltı... Üçüncüsünde elle buluşma var mı, yok mu, elli defa izle çok belli değil... Gühahı da, sevabı da VAR‘ın boynuna...
Takımda Alman liginde bugüne kadar penaltı kaçırmayan Max Kruse var. Türkiye Süper Ligi’nin ustası Emre var. Topun başında Moses... Öyle yavaş vuruyor ki, kaleci köşeyi anladı mı gol olma şansı sıfır... Sanki mahalle maçında çocuğun koruduğu kaleye penaltı atıyorsun. Daha bir hafta önce Süper Kupa finalinde gördük. Eloğlu penaltının başına geldi mi, kalecinin gözünün üstüne çakıyor.

- Fenerbahçe maça çok iyi başladı. Hemen diyeceksiniz ki “karşısında rakip mi vardı.” Doğru Gazişehir diye bir takım yoktu. Zaten bu görüntü ile devam ederlerse kusura bakmasınlar, geldikleri gibi giderler. Ama biz geçen yıl ne maçlar, ne takımlar gördük. Düşenler bile Fenerbahçe‘ye ikişer üçer atıp gittiler.
- Fenerbahçe aşırı iştahlıydı. Her yerde bastı, temaslı oynadı, hızlı hücuma çıktı, çok iyi pas yaptı.. En önemlisi Fenerbahçe artık yerden ve havadan rakip savunmanın arkasına top atmaya başladı... Vedat Muriç‘in golünü tarifi mümkün değil, görmek lazım... Ayrıca Vedat eli belinde “beleş“ top beklemiyor... Sahanın her yerinde arı gibi çalışıyor...
- Süper Lig’de “kırkına merdiven dayayan“ bir delikanlı var; Emre Belözoğlu... Pas böyle atılır... Sağına dön 5 metre, soluna dön 3 metre, öyle kandırmaca değil... Sağa dönüyor 30 metre gönderiyor, sola dönüyor 20 metre atıyor, arkadaşlarının koşu yoluna topu bırakıyor... Adam Benjamin Button gibi... Zamanı geri sarıyor ...
- Fenerbahçe yıllar sonra rakip savunmanın arkasına top atmaya başladı... Değerli dostumuz Prof. Dr. Tarık Esen‘in ifadesiyle Alex‘ten bu yana Fenerbahçe ilk defa rakip savunmanın arkasına top atıyor... Bu işin ustası Max Kruse... İnanılmaz toplar attı... Attığı toplar ya gol oldu ya rakip kalede büyük tehlike yarattı...
- Fenerbahçe hızlı hücum etti... O uyutan, esneten, insanın göz kapaklarına tonlarca yük bindiren hücum anlayışından eser yoktu... Gerektiğinde deparla bindirdi, gerektiğinde pas oyunuyla... Pas oyununda Fenerbahçe’nin önemli bir mesafe aldığını söylemeliyiz... Unutmadan; kısa süre oynamış olsa bile Tolga Ciğerci iyi geliyor ...
- Zanka için soru işaretlerim var... Rakip çok seyrek, çok etkisiz gelse bile öyle “ Fenerbahçe aradığı stoperi buldu” dedirtemedi... Kazanırken eksiği göreceksin... Mutlaka kaliteli bir stopere ihtiyaç var... Bundan sonrası Başakşehir, ardından Trabzon-spor... Her takım Gazişehir olsa sorun değil de, bu ligin birbirinden önemli takımları var...
- Fenerbahçe çok ama çok uzun süren “esmer günlerinin“ ardından, Kadıköy‘de gece vakti güneş gibi parladı... Üstelik Galatasaray, Beşiktaş, Başakşehir‘in 3‘er, Trabzonspor‘un 2 puan kaybettiği ilk haftada sadece “Bereketli ve liderliği getiren“ bir haftayı sadece üç puanı kazanarak değil yanına güveni, morali, futbola dönüşü katarak tamamladı... Yeter mi? Elbette yetmez ama evet ...

Yazının devamı...

© Copyright 2019

Milliyet Gazetecilik ve Matbaacılık A.Ş.