Futbol
Basketbol
Voleybol
Yazarlar

Yapma Da Costa

İspanya ve Portekiz’in grubundasın. En kolay maçın İran. Tek kale oynayıp son dakikada kaybediyorsun. İkinci maçtan mutlak puan alman gerekiyor ve 4’te gol yiyip 86 dakika üstün oynamana rağmen gol bulamıyorsun. Bu tabloda kupaya veda etmen kaçınılmaz olur.

Daha ilk yan top...

Biliyorsun adamın ne yapacağını ama yine de tutamıyorsun. Ani gelişen bir atak da değil. Maçın hemen başı. Doğru pozisyon al ve konsantre ol. Tüm kontrol sende. Ama Ronaldo böyle biri işte. Tek vücut hareketiyle Da Costa’yı ve Fas savunmasını gönderdi. Maçtaki tüm dengeyi bozan isim oldu. Önce Messi’yi dün de Ronaldo’yu stattan izleme şansım oldu.

İkisi arasındaki temel fark Ronaldo’nun müthiş konsantrasyonu ve iştahı. Tek eksik olan Dünya Kupası’nı istiyor. Bir dahaki kupayı kazanmak için çok daha yaşlı olacağını biliyor. Maçtaki temel etken zaten kendisi oldu. Ronaldo’yu dışarıda tuttuğumuzda Fas’ın özellikle hücumda çok daha etkili bir takım olduğunu söylemek lazım.

Kupaya devam etmek için son şansıydı. Erken gol yemesine rağmen oyun anlamında hemen reaksiyon verdi. Sayısız pozisyon buldu. Özellikle yan toplarda. Tüm maç oyunu kontrol etmek hem de Portekiz’e karşı kolay değil. Bırakın dengeyi kurmayı biraz daha dikkatli olsalar öne bile geçebilirlerdi. Ama İran maçında olduğu gibi topu çizgiden geçiremediler. Açıkçası Fas için acı bir durum. İki maçı da oynadığı oyunla kazanması gerekirken sahadan mağlup ayrıldı. Eğer iyi bir golcüleri olsaydı şu anda gruptan çıkmışlardı.

Portekiz teknik direktörü Santos’un, Quaresma’yı oyuna almaması dikkatimi çekti. Savunmada hata yapma potansiyeli büyük olan ve mecburen ikinci yarı açık oynayacak rakibine karşı farklı ve faydasız hamleler denedi. Formunun zirvesinde olan ve kariyerinin olgunluk dönemini yaşayan Quaresma olsaydı Portekiz maçı çok daha erken bitirebilirdi.

Yazının devamı...

Issız adam

Polonya, Euro 2016 çeyrek finalisti. Şampiyon Portekiz’e elendiler. FIFA sıralamasında ise 8. sırada. Özetle Avrupa ve Dünya’nın en iyi 8 takımı içinde yer alsa da dün ortada böyle bir takım yoktu. Buraya gelirken rakibi Senegal’e göre çok daha zorlu bir elemeden geçti. Lider olarak gruptan çıkıp Rusya vizesi aldı. Beş yıldır da teknik direktör Nawalka yönetiminde çalışıyor. Maç öncesi tüm veriler Polonya lehindeydi. Ancak mücadele çok farklı geçti. Senegal daha atletik ve yaratıcı bir takım. Özellikle bu tip takımların en büyük sıkıntısı taktik anlayış ve disiplin oluyor. Beni maç boyu Senegal’in en çok bu yönü etkiledi. Hızlı, atletik, agresif, çift forvet ve etkili orta sahayla hücum oynarken savunmada rakibine alan bırakmamak gerçekten büyük başarı.

Bunun mimarı da kuşkusuz teknik adam Aliou Cisse. Daha önce önemli bir tecrübesi bulunmayan genç çalıştırıcı kenardan takımını çok iyi yönetti. Takımının panik yapmasına hiç izin vermedi. Özellikle gol yenen son bölümde. Sanki saha içinde gibi oyuna müdahale etti. Oyun olarak üstün oynasa da Senegal’e maçı hediye edenin Polonya olduğunu da belirtelim. İlk yarıda Piszczek’in kendini yere bırakması, ikinci yarıda Krychowiak’ın gereksiz geri pasında Senegal cezayı kesti ve haklı bir galibiyet aldı. Sonuçta burası Dünya Kupası. Kötü oynayıp böyle de hatalar yaparsanız mağlup olmanız kaçınılmaz olur.

Polonya’da ise Lewandowski, “ Issız Adam “ gibiydi. Dünya’nın sayılı golcülerinden olan futbolcu, arkadaşlarından yeterli desteği alamadığı için kaybolup gitti. Arjantin - İzlanda maçından sonra dünkü maç da tek bir oyuncunun takım karşısında galip gelemeyeceğini gösterdi.

Yazının devamı...

Barnes haklı çıktı

Kupanın ilk günlerinde dünya futbolunun önde gelen birçok ismine favorilerini sorduk. İçlerinde Capello, Scolari, Mattheus, Zanetti, Puyol gibi isimler vardı. Listeyi daha da uzatabiliriz.
Hepsinden özetle Almanya, Fransa, Brezilya, Arjantin, İspanya cevaplarını aldım.
Bir kişiden bile futbolun beşiği, dünyanın en iyi ve pahalı ligine ev sahipliği yapan İngiltere’nin favori olduğunu duymadım.
Sonunda West Ham’ın eski golcülerinden Bobby Barnes ile denk geldik. İşte sonunda bir “ Favori İngiltere “ cevabı alacaktım. Ama gelmedi. Barnes bile Almanya ve Fransa deyip kendi ülkesini favori görmüyordu.” Peki İngiltere? “ diye sorduğumda “Bizimkiler daha genç takım. Burası için yeterince tecrübesi yok. Belki gelecek turnuvalarda olabilir” cevabını verdi.
Barnes’ın haklı olduğunu dünkü maçta anladım.
Almanya, Brezilya, Arjantin hepsi kötü başladı. Fransa zor kazandı. Doğru. Ama dün bu takımlardan hangisi olursa olsun maçı 15. dakikada bitirirdi. Barnes’ın söylediği o takım o kadar amatörce goller kaçırıp üstüne bir de o kadar gereksiz bir penaltı yaptırdı ki...
Gerçekten inanılmaz.
O yüzden İngiltere’nin kupa için kağıt üzerinde ismi geçse de Brezilya, Almanya, Fransa, İspanya, Arjantin ve hatta Portekiz’in bile çok gerisinde olduğunu ve kupayı kazanma şansının mucizelere bağlı olduğunu belirtmek lazım.
Maçı izlerken aklıma diğer takılan bir konu da 48 takımlı Dünya Kupası oldu.
2026’dan itibaren takım sayısı 48 olacak. Ekonomik olarak alınan bir karar olduğunu düşünüyorum. Bazı taraftarların evini satıp takımlarının Rusya’daki maçlarını izlemek için kaynak yarattığı bir aşktan söz ediyoruz. Bu da doğal olarak FIFA’nın iştahını kabartmış olabilir.
Ama ben bir futbolsever ve gazeteci olarak çok maç değil, kaliteli maç izlemek istiyorum. Eminim birçoğumuz için bu durum geçerlidir.
Meksika - Almanya maçı gibi mesela. Maç gibi maç... Bitmesin istiyorsun.
Evet benim ülkem yok. Keşke olsa. Ama bu kupayı takip etmediğim ve heyecanlanmadığım anlamına gelmez. Dün belki Tunus, İngiltere’yi son ana kadar zorladı. O kadar... Mücadelesini takdir ediyorum ama ortada bence futbol yoktu. İngiltere’nin hatalarından maç son dakikaya kadar bitmedi.

Yazının devamı...

Osorio’nun sentezi

Hayatımda ilk defa Meksika’da maç izledim diyebilirim! Mücadele Moskova’da oynansa da hem tribünlerde hem de sahadaki Meksika coşkusu beni sanki Mexico City’e götürdü. An itibariyle tartışmasız en iyi seyirci ve takım performansı. Seyirci nerede ne yapması gerektiğini biliyor. İlk yarıda “Oley oley” sesleri. Hakemi ve rakibi baskı altına alan uğultular. Takımla birlikte hızlı hücuma kalkma ve gerektiğinde sessizlik...
Meksika tribünü bir başkaymış.
Almanya, maç öncesi favori görülüyordu. Bunda Meksika’nın yeterince bilinmemesinin ve Almanların kağıt üzerinde çok güçlü olmasının etkisi var. Avrupa, Güney ve Kuzey Amerika’da oynayan birçok oyuncudan oluşuyor Meksika. Bu üçünün sentezi bir takım ortaya çıkarmış teknik direktör Osorio.
Hem Avrupa hem de Güney Amerika futbolunun gerekliliklerini kusursuz yapınca Almanya’yı çaresiz bırakıp, perişan ettiler. Sadece son vuruşlarda başarılı olsalar tarihi fark olurdu.
Kendi ceza sahasından topu alan Meksikalı, tek başına orta sahayı geçip Neuer ile sayısız kez karşı karşıya kaldı. İlk yarıda sonuncusu gol oldu zaten.
Almanya, tacı bile yanlış attı baskı altında olduğu için. Yanımdaki Alman spiker takımının oyununu gördükçe çıldırdı. İlginç olan Meksika’nın maç içindeki direncinin daha da artması oldu. Müthiş bir efor sarf ettiler ilk yarı. İkinci yarı savunması bundan etkilenebilirdi. Doğal olarak öne geçtiği için ilk yarıdaki gibi artık hücuma çıkmıyordu.
Ama savunması yine taş gibiydi. Bırakın ara pası, Mesut’un yan paslarına bile izin vermeyip araya giriyorlardı.
Osorio’nun taktik anlayışı ve analizinin yanı sıra takımı öndeyken yaptığı oyuncu değişiklikleri de motivasyon ve direnci arttırdı.
Meksika benim çocukluğumun takımı. 86’daki Meksika Dalgası, tüm dünyaya yayıldı ve halen devam ediyor. Benim dün gördüğüm takım, o tribünleri hak edecek bir potansiyele sahip. Beklentilerini karşılayabilecek bir Meksika takımı ortaya çıkarmış Osorio.
Birkaç kelime de Alman medyası ve federasyon yetkilileri için gelsin... Mesut ve İlkay ile gereksiz yere uğraşıp, üstlerine gideceklerine takımları neden perişan olup, kaybetti? Bunu şimdi uzun uzun konuşup, tartışsınlar.

Yazının devamı...

O an gelmedi

Yetenek ve çabukluk, düzen ve fizik gücüne karşı. Maçı izlerken dikkatimi ilk çeken bu oldu.
Arjantin’in hücum gücünü anlatmaya gerek yok. Kulübede Higuain ve Dybala’nın beklediğini söylemem yeterli herhalde. Tek yumuşak karnı; savunma. Bunun için teknik direktör Sampaoli, Biglia ve Mascherano’yu savunmanın önüne yerleştirmiş. Ama çözüm olmadı. İzlanda önde baskı yaptığı zaman tüm dengesi bozuldu. Bu savunmayla kupada bence işleri zor. İleride ise işi bitirecek Messi, Agüero, Di Maria gibi isimler bulunuyor. Bir kere ceza sahası içinde boşluk yakaladılar ve cezayı kestiler.
“İzlanda Duvarı” diye bir ifade var mı bilmiyorum ama olmalı. Bunu çok iyi savunma yaptıkları için söylemiyorum. Etkiye, tepki ve reaksiyon veriyor. Cesur ama gözü kara değil. Bilinçli bir cesaret içinde oynuyor. Arjantin gibi gücü tek bir yerde toplanmış değil, eşit oranlarda dağılmış durumda.
Messi’ye ikili sıkıştırmaları çok iyi yaptılar. Sayısız top kaybetti Messi. Bu da Arjantin’in oyun üstünlüğünü almasına engel oldu. Zaten ceza sahasına giremiyorlar. Bir de dışında kayıplar olması İzlanda’yı oldukça rahatlattı. Arjantin’i adeta kendi ağının içine aldılar belli bölümlerde. Messi durunca sistem çöktü. Topu alan her Arjantinli, mecburen 4-5 kişiyi çalımlamaya kalktıkça İzlanda’nın istediği oyuna dön iş.
Gelelim Messi’ye... Maçın en kötüsüydü. Penaltıyı kaçırdı ama tüm tribünler sanki atmış gibi “Messi, Messi” diye bağırıyordu. “O bir an” için hep oyunda kaldı. “Acaba o an gelecek mi?” diye bekledi herkes ama gelmedi. Arjantin de kupaya kayıpla başladı.

Yazının devamı...

Kusurlu ve güzel

Bence Portekiz’in penaltısı, penaltı değil. İspanya’nın ilk golünde net faul var. Bir de İspanya lehine verilmeyen bir penaltı. Futbolcular çok fazla bireysel hata yaptı. İki takımın oyun planında da ciddi aksaklıklar söz konusuydu. Özetle takımlarda, teknik adamlarda ve hakemlerde büyük hatalar yaşandı. Buna rağmen izleyenler için sıkıntı yoktu.
Maçta öyle bir tempo oldu ki kimse tek pozisyona takılmadı. Öyle miydi, böyle miydi derken ikinci sonrasında üçüncü bir pozisyon gelişti. Maç, kimseye tek pozisyona takılacak fırsatı ve süreyi tanımadı. Bu kadar çabuk oyunda doğal olarak hatalar oldu. Ama oyun aktı. Maç sanki 20 - 25 dakikada bitti.
Bu maç gösterdi ki kusursuz bir oyun yok. Yakın zamanda biri Avrupa biri de Dünya Şampiyonu olmuş iki takımın maçında bile bu kadar basit ve hatta amatörce hatalar oluyorsa bizim de belki futbola bakışımızı biraz daha yumuşatmamız gerekiyor.
O gol yenir mi? O adam kaçar mı? O nasıl vuruş? Hakem o pozisyonu nasıl görmez? gibi soruları sorarken bu maçı hatırlamak gerekir. Dünyanın en büyük futbolcularının, takımlarının ve hakemlerinin hataları bize kusursuz bir oyun olmadığını bir kez daha gösterdi. Bu yüzden hepimizin artık tespitlerini ve analizlerini bu gerçeği göz önünde bulundurarak yapmasında fayda var. Böyle olursa daha az üzülür ve hayal kırıklığı yaşarız.
Bu kadar tempolu ve hatanın bol olduğu bir maçta doğal olarak iki takımın yıldızları belirleyici olacaktı. Ronaldo iyi başlayıp, iyi bitirdi. Son dakika golünü attığında Diego Costa kenarda olduğu için Portekiz şanslıydı. İspanyolların bu gole cevap verecek şansı artık kalmamıştı. Maçın hakkı beraberlikti.

Yazının devamı...

Lig karması

Dünya Kupası, içindeki herşeye anlam ve değer katıyor.
O kadar büyük bir organizasyon ki Rusya - Suudi Arabistan maçını bile milyarlarca insana izletebiliyor. 3. kez yerinde bir Dünya Kupası takip etmeme rağmen aynı heyecanı hissettirip, koşar adımla stada yetişme isteği uyandırıyor.
Kadrolara baktığımızda Rusya’nın tamamı kendi ülkesinin takımlarında oynarken benzer şekilde Suudi Arabistan’da sadece iki isim ülke dışından...
Özetle sahaya çıkan kadrolar Rus ve Suudi Arabistan liglerinin karması. Dolayısıyla futbol seviyesi çok üst düzey değil.
Ama dedim ya Dünya Kupası bu... İçindeki herşeye değer katıyor diye..
Düşük ve orta seviye iki takımın maçı olsa bile açılış maçının da etkisiyle final maçı havasına sokuyor sizi...
Maç öncesi Rusya kampına gidip teknik direktör Cherchesov ile konuşma şansı buldum. Ardından Rus gazetecilerle... Özellikle bu sezon Fenerbahçe’de başarı ile forma giyen Roman Neustadter’in olmamasının bir sebebi var. Rus teknik adam, savunmada risk almayı sevmiyor. Oyunu kuran, fazla sert olmayan stoper yerine klasik stoper anlayışında olan isimleri seçmiş. Savunma, savunma görevini yapacak ilerideki Smolov, Dzagoev gibi isimler de yetenekleriyle işi bitirecek.
Maça belki ilk 10 dakika Suudiler fena başlamasa da oyunun tek yönünü oynayarak bu kupada bir şeyler yapılamayacağını kısa sürede anladı.
Rusya’nın golünde Aljassam, hava topu mücadelesinde yükselmek yerine kolayı seçip kendini yere bıraktı ve Gazinskiy’nin golü geldi. Bu kadar yol kat edip bu kadar kolay kendini yere bırakması takımı ve ülkesi adına acı bir durum.
Dzagoev’ın çıkışı Rusya’yı belki etkiler diye düşünülse de oyuna sonradan giren Chersysev maçı koparan golü attı.
Daha disiplinli oynayan ve takım olarak hareket eden Rusya, seviye farkı ve tecrübesiyle maçı rahat kazandı.
Rusya’nın devam etmesi ya da kazanarak başlaması, organizasyon adına önemli...
En çok bileti alan Rus taraftarlar oldu. Futbol, ülkenin en popüler sporu da değil. Açılış maçını kazanmaları ve iyi başlamaları tüm ülkeyi iyice kupanın havasına soktu.

Yazının devamı...
Yazının devamı...

© Copyright 2019

Milliyet Gazetecilik ve Matbaacılık A.Ş.