Futbol
Basketbol
Voleybol
Yazarlar

Kartal'dan süper gala

İlk yarıda karşısında hiç beklemediği dirençli bir rakip bulan ve pozisyon üretmekte çok zorlanan siyah-beyazlı takım ikinci devreye bambaşka bir kimlikle başladı. Babel çok şık bir vuruşla devrenin başında gol perdesini açtı, Roco kafayla farkı ikiye çıkardı, Lens’in vuruşu gösteriyi tamamladı. Konuk Norveç ekibinin sayısını uzatmada Zachariassen attı.

Avrupa’da hangi takımla oynarsanız oynayın, hemen arkasından Fenerbahçe gibi bir takımla oynuyorsanız, doğal olarak kadronuzu idareli kullanmak zorundasınız. Dün Sarpsborg karşısındaki Beşiktaş, ilk yarıda oynamak için değil sanki idare etmek için sahaya çıkmıştı. Bu mantaliteye ilk 45 dakikanın tamamında şahit olduk. Fenerbahçe derbisi haklı bir neden olabilir lakin Norveç ekibi ilk yarıda bir gol atmış olsa belki de Antalyaspor mağlubiyetinin aynısını görebilirdik.

Özellikle 10. dakikada Heintz’in gelişine vuruşundaki Karius kurtarışı, olası bir kötü senaryonun önündeki en kritik hamleydi. Bir başka kritik dakika ise 24. dakikada yaşandı. Sarpsborg savunmasını zamansız yakalayan Lens, daha kaliteli bir şut çekebilseydi, maç ikinci yarıdan daha önce kopabilirdi. Ya da 29. dakikada, Larin kale ağzında yakaladığı net pozisyonu gole çevirebilmiş olsaydı...

İkinci yarı başlarken yapılan Gökhan Töre - Babel değişikliği etkisini hemen gösterdi. Negredo’nun yokluğunda İspanyol golcünün yerini doldurabilecek isimlerden biri olan Babel, 51’de kendisine yakışır ustalıkla attığı gol, Kartal’a derin bir nefes aldırdı. Bu golde, Larin’in emeğini de unutmamak gerek.

Usta işi bir asist

Zaman geçtikçe bu takımdaki varlığını hissettirmeye devam eden Ljajic verdiği kritik paslarla dikkat çekti. 65. dakikada Larin’i verdiği o şık pas auta gitmiş olabilir fakat, 69. dakikadaki serbest vuruşta, kafayla golü atan Roco’ya, usta işi bir asist yaptı. 82. dakikada golünü atan Lens farkı üçe yükseltirken, kapanışı yapan isim 90+4’te sahneye çıkan Zachariassen oldu.

Yazının devamı...

Rus ruleti

Ay-yıldızlı ekibimiz, mücadeleye tutuk başladı, Cheryshev’in golüyle sarsıldı, ancak sahneye çıkan Serdar Aziz eşitliği sağladı. İkinci yarının hemen başında bu defa Dzyuba, Rusya’yı bir kez daha üstünlüğe taşıdı. Ardından yüklenen millilerimiz art arda pozisyonlar bulmasına rağmen rakip defansı ve kaleci Lunev’i aşamadı.

Dünya Kupası’ndan sonra, kendi milli takımıza hasret kaldığımız şu günlerde, hiç şüphesiz UEFA Uluslar Ligi, ay-yıldızlıları, çok daha farklı bir heyecanın içerisine sokacaktır.

Hazırlık maçlarından daha iddialı ve daha resmi bir atmosferde geçecek olan milli maçlarımızın ilkini, Rusya ile Trabzon’da oynadık. Sahadan 2-1 mağlup ayrılarak, bu yeni kulvara şanssız bir başlangıç yapan Türkiye, ilk yarıda etkisiz bir oyun ortaya koysa da, ikinci yarıda daha derli bir görüntü içerisindeydi.

Rakip elbette kolay bir rakip değildi. Dünya Kupası’nda rüştünü ispatlamış oyunculardan kurulu bir Rusya, kolay geçilecek bir takım değil. Fakat Türkiye de, kendi evinde 13. dakikada, Chiryshev’in attığı gol gibi, basit goller yiyecek bir takım olmamalı.

21’de Cenk ve 22. dakikada ise Cengiz Ünder, hava topunda nasıl Rus savunmasını geçemediyse, yediğimiz ilk golde de, savunmamız böylesine bir kurgu içerisinde olmalıydı. 41. dakikada Hakan Çalhanoğlu’nun ortasını da geri püskürten Ruslar’ın şansı bu kez rast gitmedi. Dönen topu önünde bulan Serdar Aziz, çektiği sert şutla 1-1 eşitliği sağladı.

Millilerimiz ikinci yarıda daha iyi oynayan bir ekip haline gelmişti. 49. dakikada savunmamızın ofsayt diye durduğu anda Serkan Kırıntı ile karşı karşıya kalan Dzyuba, skoru 2-1’e getirmiş olsa da, Türkiye gol ya da goller bulabilecek bir taktiği sahaya yansıtabilmişti. Özellikle 66. dakikada Oğuzhan’ın, Hakan Çalhanoğlu’nun önüne bıraktığı top, kaleci Lunev’i geçse, belki de skor lehimizde olabilirdi. Aynı şekilde, Hakan Çalhanoğlu’nun 71’deki serbest vuruşundaki topun, Rus ceza sahası içerisindeki oyuncularımızın önünden, teğet geçmesi de bizim için şanssız bir andı.

Beraberliğin bile değerli olduğu böylesine bir maçta, Hakan Çalhanoğlu’nun 90+1 ve 90+5.dakikalarda kaleci Lunev’de kalan şutlarına, üzülmemek elde değil. Özetle skor bizleri mutlu etmese de, yeni bir başlangıç yapan millilerimizin, ikinci yarıdaki futbolu gelecek adına bizlere umut verdi.

Yazının devamı...

Bir varmış bir yokmuş!

Kartal maçın ilk yarısında fazla varlık gösteremezken, yeşil-beyazlı ekip de net fırsatları değerlendiremedi. İkinci devreye bambaşka bir kimlikle başlayan siyah-beyazlı takım, Babel’in şık sayısıyla öne geçti ama devamını getiremedi. Son dakikalarda baskısını artıran Timsah, yeni transfer Sakho ile bir puanı cebine indirdi.

Teknik taktik olarak değil fakat psikolojik açıdan Beşiktaş için çok zor bir deplasmandı. Oğuzhan - Medel - Tolgay üçlüsünün oluşturduğu orta saha, Furkan, Aytaç ve Lima gibi isimler karşısında çok zor anlar yaşadı. Deyim yerindeyse Bursaspor ilk yarıda Beşiktaş orta sahasında hiçbir engelle karşı karşıya gelmeden rakip kaleye gidebildi. Galatasaray ve Fenerbahçe’nin kaybettiği haftada Beşiktaş mutlaka galip gelmeliydi ki Antalyaspor mağlubiyeti telafi edilmiş olurdu.

Şu ana kadar yakışıklılığı ve geçen seneki Şampiyonlar Ligi finalinde yediği gollerle, gündemi meşgul eden Karius, 10. dakikada Lima’nın vuruşunu müthiş bir refleksle kurtardı. Bu kadar net pozisyon olmasa da 17. dakikada Pepe’nin indirdiği topa dokunamayan Gökhan Gönül de, net bir pozisyondan yararlanamamış oldu. İlk yarının bir başka kritik hamlesi ise Vida’dan geldi. Hırvat stoper, 30. dakikada Furkan’ın ayağından topu öyle bir ustalıkla söküp aldı ki, gözümüzün önüne bir an Dünya Kupası’ndaki enstantaneleri geldi.

İkinci yarıya Caner - Gökhan Gönül değişikliği ile başlayan Şenol Güneş, deyim yerindeyse, yerinde duramıyordu. 51. dakikada, son günlerin en çok konuşulan isimlerinden biri Oğuzhan, akıl dolu bir pasla, Babel’i kaleci Okan ile karşı karşıya bıraktı. Bu golü Fenerbahçe’ye gitmemiş olsa, Harun bile kurtaramazdı.

65’te Sakho, müsait pozisyonda olmasına rağmen topu kafayla auta gönderse bile, aynı Sakho, 86’daki daha zor pozisyonda, topu ağlara gönderdi: 1-1. 90+3’te, Adriano, o pozisyonu gole çevirebilse, Beşiktaş milli araya çok daha farklı bir psikolojiyle girebilirdi.

Yazının devamı...

Çılgın parti

Siyah-beyazlı takım karşılaşmaya kontrollü başlarken, Pepe’nin şık kafası gol perdesini araladı, Oğuzhan devre biterken farkı ikiye çıkardı. Sırp rakibine ikinci devre adeta nefes aldırmayan Kartal, gecenin yıldızı Pepe’nin sayısıyla tamamen rahatladı, Avrupa’da yeni bir maceranın kapısını açtı.

Antalyaspor mağlubiyetinden sonra Beşiktaş’ın dört bir köşeye dağılmış parçalarını bir araya getirecek bir tutkala ihtiyacı vardı. Bir yanda yönetimin seçim çalışmaları; diğer tarafta transfer çalışmaları, oynanan kötü futbol, başta Oğuzhan olmak üzere eleştirilen futbolcular ve Şenol Güneş’in sorgulanan taktik ve tercihleri. Partizan’a karşı alınan galibiyet, Beşiktaş’ı, Beşiktaş yapan unsurları bir araya getiren en önemli yapıştırıcı oldu. Önemli olan bu tutkalı daha da sağlam hale getirmek.

Hiç kuşkusuz Bursaspor maçı da düşünüldüğü için sahada rotasyonlu bir kadro vardı.
Babel, Negredo ve Oğuzhan’ın yedek soyunmasına biraz da bu gözle bakabiliriz. Dün sahada Beşiktaş’ın attığı gollerden en anlamlısı Oğuzhan’ın attığıydı. Hakkındaki eleştirilerin zirve yaptığı bu günlerde, Oğuzhan’ın 45’te attığı gol ve sevincinden, birçok anlam çıkartabilirsiniz. Evet maçın en iyilerinden biriydi ama başarıda istikrar da çok önemli.

12. dakikada Necip Uysal ile gole çok yaklaşan Beşiktaş’ın, bu maçta zorlanmaması gerekiyordu. Bir ara öyle olsa da futboldaki başarının en önemli kilit noktalarından biri olan “sabır” dün sahadaki 12. Beşiktaşlıydı.

Tarihi fark kaçtı

Pepe 37 ve 45’te attığı gollerle gizli forvet değil sanki yeni transfer edilmiş golcü gibiydi. Onu besleyen Quaresma asistlerine asist dersek, böylesine bir krampona saygısızlık etmiş oluruz!

İkinci yarıda 59’da Gökhan Gönül ve 62’de Oğuzhan o net pozisyonları atmış olsaydı, tarihi bir farka da imza atılmış olurdu. Partizan ise 56. dakikada Pantic’in direkten dönen şutu dışında, Beşiktaş kalesine fazla yaklaşamadı. Maçın en güzel anları ise 3-0’dan tribünlerin hep bir ağızdan söylediği İzmir Marşı’ydı.

Yazının devamı...

Kartal'ın kalesi düştü

Kartal müthiş temposu ve nefesleri kesen heyecanıyla tarihe geçen maçta büyük bir şok yaşadı. Doukara’nın üst üste golleriyle neye uğradığını şaşıran siyah-beyazlılar, Negredo ile ayağa kalksa da Yekta farkı yeniden ikiye çıkardı. İkinci devre rakip kaleyi ablukaya alan ve sayısız pozisyon yakalayan Beşiktaş, Pepe ile yeniden umutlandı ama Boffin’i bir kez daha aşamayınca geceyi hüsranla noktaladı.

Erzurumspor maçının ilk yarısındaki sorunların halının altına süpürülmemesi gerektiğini dünkü maç bir kez daha göstermiş oldu. Antalyaspor maçının ilk yarısında yenilen goller için “neden bu golleri yedik” analizi, geniş kapsamlı bir şekilde yapılmadıkça, Beşiktaş geçen seneki o puan kayıplarının daha fazlasını yaşayabilir.

Büyük takımlar elbette gol kaçırabilir fakat bu bir alışkanlık haline gelmemeli. Oğuzhan 5. dakikada bulduğu o fırsatı gole çevirmeli. Çevirmeli ki, sırtında taşıdığı o 10 numaranın hakkını vermiş olmalı. 14. dakikada Quaresma’nın sağdan kullandığı serbest vuruş, Boffin’in ellerinden üst direğe çarparak geri döndü. Doukara’nın 20 ve 24. dakikalarda üst üste attığı gollerle, Vodafone Park derin bir sessizliğe büründü. Beşiktaş, bu duruma ani bir refleks göstermesi lazımdı. Negredo bu tepkiyi attığı golle 26’da gösterdi ama bu Yekta durumu 3-1 yapan golü Antalya adına attı.

İkinci yarıda Beşiktaş, rakibini deyim yerindeyse kendi ceza sahasına hapsetti. 56’da Pepe, bu baskı neticesinde, kafayla skoru 3-2’ye getirdi. Şenol Güneş bu golden Larin’i oyuna alıp Vida’yı çıkartarak forveti çiftlemiş oldu. 70’teki bir Quaresma ortasına Larin kafayla dokundu fakat Boffin başarılıydı. Aynı Boffin 80. dakikadaki Babel’in kafa vuruşunda, sanki boyu uzamış gibi uçarak kurtarış yaptı. 89. dakikada ise tam bir kısmetsizlik yaşandı Beşiktaş adına. Quaresma’nın ortasına iyi yükselen Pepe’nin kafa vuruşu direkten döndü.

Yazının devamı...

Faroe Adaları’nda neler gördüm neler!

İnsanoğlu; bir dost meclisinde, geçmişinden bazı anıları anlatmaya başladığında, mutlaka ama mutlaka, hatıra torbasından en gerilimli ve en heyacan veren anılarını çeker. Hikaye anlatıcısının karşısındaki dinleyicilerin gözbebekleri, hikayenin gerilim seviyesine göre, küçülür ve büyür. Benim de seyahatlerimden, dostlarıma anlattığım konulara mutlaka; heyecan, gerilim, korku ve gizem gibi edebi baharatlar serpiştiririm.


Vladikavkaz’daki, esrar içerek araç kullanan korsan taksiciden tutun, Avusturya’nın Alpler’inde, neredeyse el fenerinin bile aydınlatamayacağı kadar, karanlık bir ormanda kayboluşuma kadar, anlatacak çok anı biriktirdim. Fakat bu son Faroe Adaları seyahati kadar, hiçbir yolculuk beni bu kadar heyecanlandırmadı. Adaları uçaktan ilk gördüğümde ilk dikkatimi çeken şey, adaların her yerinden suların akması oldu. O dere yolları, Faroe Adaları’nın damarları gibi gözüküyordu. Manzara, sanki bir insan vücudunun damar haritası gibiydi. Haritada, çoğu Dünyalı’nın fark edemeyeceği bu coğrafyaya bir daha gelir miyiz bilemem ama kesinlikle gezilip görülmesi gerekilen bir yer burası.


İstanbul-Kopenhag-Vagar duraklarının, Kopenhag-Vagar ayağı, bizi en çok yoran etap oldu. Bu duraktaki iki saatlik rötar, işlerimizde de domino etkisi yaratacaktı. İçerisindeki yolculardan dolayı uçaktan çok sanki bir Viking gemisi havası veren teyyaremizin tekerleri, Faroe Adaları’na değdiğinde bir tek benden “oh be” çıkmıştı. Asıl sevindiren şey ise, takım uçağının da rötar yapmış olmasıydı. Bizden 15 dakika sonra inmişlerdi. Aprondan ilk çıkan Başkan Fikret Orman’dı. İlk göz temasımızda bakışlarındaki şaşkınlığı anlatmak için, değil Türkçe’den Dünya’daki hiçbir dilden kelime bulamazsınız.


-Siz ne zaman geldiniz?
Bu maçı takip etmek için gelen biz dört gazeteci, Başkan’ın karşısında öylesine bir duruşumuz vardı ki görenler bizi yetmiş senedir burada yaşıyor sanır.
-Biz hep buradaydık Sayın Başkan..


Şaşkın bakışlar, yavaş yavaş yerini o bilinen Fikret Orman kahkahalarına bırakmıştı. Acelesi vardı. Bir yere yetişmesi gerekiyor gibiydi. Sanki Faroe Adaları’na değil de, Ankara Esenboğa Havalimanı’na inmiş gibi, nereye gideceğini biliyordu.
Bizi gören futbolcular da çok şaşırmıştı. Özel sohbetler olduğu için detaylarına girmeye hiç gerek yok ama bizi görenlerin özeti şuydu: Nasıl geldiniz, ne zaman geldiniz? Beşiktaş’ı Faroe Adaları’nda bile yalnız bırakmamamızın şaşkınlığını yaşamayan tek kişi ise Şenol Güneş’di. Sanki “işiniz bu” dercesine olan bakışlarının yanındaki “merhaba” deyişi de oldukça sakindi.


Uçaktan sonraki kara yolculuğumuz, bu seyahatin en güzel kısmıydı. Yeşil elbisesini hiç çıkarmayacakmış gibi duran dağlarda ve tepelerdeki koyunların çokluğu, dikkatlerimizden kaçmıyor. Gözünüzün alabildiği her yerde otlayan koyunlar, o yeşil elbiseyi benekli hale getirir gibiydi. Zaten Faroe’nin anlamı koyun demekmiş. Önümüzde takım otobüsü, arkasında biz, koyunları seyrede seyrede gidiyorduk Başkent Torshavn’a. Kalacağımız adaya, denizin altından geçen bir tünelden geçerek vardık. Otelimize yerleşir yerleşmez, hiç vakit kaybetmeden Şenol Güneş’in basın toplantısı ve antrenmanı takip etmek için, Gundadalur Stadı’na geçtik. Antrenman öncesinde kaleci Tolga Zengin, suni çim üzerinde topu sektirerek, adeta zemin etüd çalışması yapıyordu. Caner Erkin, zeminden seken topu kontrol etmekte zorlanıyordu. Meşin yuvarlak, sanki yüksekten düşmüş bir yay gibi, nereye gideceğini belli etmiyordu. Böylesine sahalara alışkın olmayan futbolcular için, bu durum elbette can sıkıcıydı. Ama Beşiktaş, isterse zemin karla kaplı olsun, B36 Torshavn karşısında bahanesi olmadan kazanmak zorundaydı.
Şenol Güneş’in basın toplantısından sonra, bir süre rakip takımın hocası Jacob Borg ile sohbet ettim. Göğsünde, Türkiye ve Faroe Adaları bayraklarının yan yana olduğu bir rozet vardı. Türkiye’ye iş seyahati için geldiğinde verilmiş. Beşiktaş ile oynayacakları için takmış. Quaresma ve Pepe’nin olmayışına ise “farketmez” diye yanıt verdi. Ağzı öyle söyleyebilir ama mantığı ise mutlaka tam tersini söylüyordu.
Maç günü Torshavn’ı gezerek, güneşli havanın tadını çıkaralım dedik. Sahile indiğimizde, insanlarda pek bir maçın havasına girmiş gibi bir durum söz konusu değildi. Beşiktaş gelmeden bir gün önce, gezdiğimiz sahilde, deyim yerindeyse pilot balina katliamı yaşanmış. Faroe Adaları sakinleri için geleneksel bir ritüel haline gelen bu duruma tüm Dünya’daki hayvansever dernekleri tepki gösteriyor ve göstermeye de devam ediyor. Bu geleneksel günle birlikte, maçtan bir gün sonraki milli bayram telaşı da, Torshavn sakinlerini maçın atmosferinden uzaklaştıran bir başka etkendi.


Bu kadar yolu gelmişken, milli bayramlar yerine, maçı anlatabilecek birşeyler bulmalıydık. Bu düşünceler içerisinde bize çok berrak bir Türkçe ile “Merhaba” diyen birinin sesini duyduk. Yüzündeki tebessümü, gözlerinin içindeki gülüşüyle uyum yakalamış bir ifadeyle bize doğru yaklaşan Kenan İpek ile, uçakta tanışmıştık. Türkiye’nin, Danimarka Büyükelçisi ile bu kez Torshavn’da karşılaştık. O bize mesleki anılarını biz ise ona Beşiktaş ile geçen yıllarımızı anlattık. Hepimizin yol hikayelerinde çok ilginç anılar vardı. Fakat Torshavn’da gördüğümüz Türk sayısı sadece sayın büyükelçimizle kalmadı. Faroe Adaları’nda restoran işine giren Bülent ve Murat kardeşlerin hikayesi de, en az bizimki kadar dinlemeye değerdi. Alanya’nın sıcağından, Faroe Adaları’na hangi Türk gelir dediğimizde, iki kardeş “biz geliriz ağabey” diye yanıt verdi. Bülent, buradan bir kıza aşık olmuş. Kız demiş ki “Madem seviyorsun, gel yerleş Faroe Adaları’na” demiş. Bülent ise modern çağın Mecnun’u gibi dağları delerek, denizleri yararak gitmiş kızın memleketine. Murat ise “ağabeyimi yalnız bırakamam” diye koşmuş peşinden. Geliş o geliş. Akşamki maç için ise “Bayrağımızla gideceğiz maça” dediler. Öyle de yaptılar.
Biz ise kalemimizle gittik maça. Gundadalur Stadı’nın her tarafı beleş tepesi gibiydi. Çevremizdekiler bize “tarihi bir gün, tüm biletler satıldı” diyordu. Stada baktığımda, İnönü Stadı’nın o eski günlerindeki Beleş Tepeyi, gözümün önüne getirdim. Oradaki kalabalık bile, bu stattakinden fazlaydı.
Stat hoparlöründen kadrolar okunuyordu. Tolgay Arslan, Tolgay Arşlan diye telafuz edildiği sırada, arkamdan biri omuzuma sert bir biçimde bastırdı. Kim acaba bu eli kuvvetli diye döndüğümde, Başkan Fikret Orman’ı gördüm. Statın ufaklığı, bizleri Fikret Orman ile yan yana maç seyrettirebilecek bir ortam sağlıyordu.
Başkan ile selamlaşmamız biter bitmez zaten maç başlamıştı. Hakemin düdüğü ile birlikte önümüzdeki kadın bir B36 taraftarının tezahüratları da, Gundadalur Stadı’nda duyulmaya başlamıştı. Öyle bir bağırıyorduki Fikret Orman bile ara sıra maçı bırakıp onu izliyordu. “Sayın Başkan, oynayanlar arasında belki oğlu falan var” dedim. Sanki evlatlarına bağırıp çağıran bir anne gibiydi. 8. dakikadaki Lens’in golü bile, bu Viking teyzeyi susturmamıştı. İnadım inat diyordu.


Erken golden sonra Fikret Orman “İyi oldu. Maç rahat geçsin de, bu zeminde bir sakatlık makatlık yaşanmasın” dedi. Haklı elbette. Bu sene lig daha da zorlu geçecek. Hatta hemen arkasından ikinci golün de gelmesi lazımdı. Zaten Beşiktaş da, o golü bulmak için rakibin açıklarını arıyordu. Viking Teyze sessizliğe büründü bir an. Beşiktaş kaleye çok tehlikeli yaklaşıyordu. Atak kornerle sonuçlanınca bu saygı duyulacak hanım taraftar, yine avazı çıktığı kadar bağırmaya başladı. Ama o Gökhan Gönül’ün topuğu var ya.. Öyle bir sessizlik oldu ki, kimse öyle bir gol beklemiyordu.
Stat hoparlöründen golü atan “Tolgay Arşlan” diye anons edilince UEFA temsilcisi soluğu Başkan Fikret Orman’ın yanında alarak “Golü Tolgay mı attı?” diye sordu. Orman ise “Hayır Gökhan Gönül attı. 77 numara” dedi. UEFA temsilcisi gülerek elini stat hoparlörüne doğru salladı.
İkinci yarıda ise, Beşiktaş kendini hiç zorlamadı. Adeta topu çevirerek, maçın bitmesini bekledi. Futbolcular kendini yormadı. Maçtan sonra onları uzun bir yolculuk bekliyordu.
Kenarda ısınan Love, yardımcı hocaya bir şey anlatıyordu. Vücut diline baktığımızda “Hoca ne zaman oyuna alacak, ısınmaktan buhar olduk” der gibiydi. Sonradan öğrendim gerçekten de öyleymiş. Dünkü maç şunu gösterdi; Larin şu an için birinci forvet ve Adriano 10 numara bölgesinin oyuncusu. Belki bu durum yeniler gelene kadar ama zaman ne gösterir hiç belli olmaz.
Maçın bitiş düdüğüyle birlikte Başkan Fikret Orman, uçağa gitmek için stadı ilk terk eden isimlerden biri oldu. Bizler ise Şenol Güneş’in basın toplantısına attık kendimizi. Hoca mutluydu. Tur bileti ilk maçta alınmış sayılırdı. Futbolcular için de bir antrenman maçı gibiydi. Soyunma odasından takım otobüsüne giden siyah - beyazlı oyuncuların yolunu, Faroe Adaları’nın çocukları kesiyordu. Medel, Caner, Tolga, Babel, Adriano ve Love’a çok fazla ilgi vardı. İmzalar verildi selfieler çekildi. Sarışın miniklerin suratlarındaki mutluluk, görülmeye değerdi. Bu Dünya’daki en güzel gülüş, mutlu bir çocuğun gülüşüdür. Gözümün önüne Ronaldo’nun, ağlayan bir çocuk için takım otobüsünden inişi geldi bir an.
2-0 gibi bir skorla evine dönen Beşiktaş’ın aksine, biz o geceyi Faroe Adaları’nda geçirdik. Circus diye bir kafeye gittim. İçeriye girdiğimde, kendi kendime “Ben burada bir saat kalsam, bir kitap yazarım” dedim. İçerideki karakterler, Ingvar Ambjornsen’in, Beyaz Zenciler, romanından fırlamış tipler gibiydi. Hepsi birer İskandinav John Lennon gibiydi. “Şu köşedeki gözlüklü uzun saçlı olan kesin şiir meraklısıdır” dedim. Barın başında oturan Led Zeppelin tişörtlü, ZZ Top grubunun üyeleri gibi sakalı olan kızıl adamın bakışları, delip geçiyordu sanki. Ufak bir yer olduğu için, buraların yabancısı olduğum çok belliydi. Kendi kendime “bu adamlarla futbol konuşmam imkansız” diyerek mekandan çıktım. Haklıydım... Ben onlara Vagner Love desem, onlar bana The Doors’un, Love Her Madly’si mi diye sorarlardı. En iyisi otele gidip uyumaktı. Bu adadan ayrılma vakti gelmişti. Dönüş uçağında, tepeden Faroe Adaları’na baktığımda, bu seyahatten bana çok güzel şeylerin kaldığını fark ettim. O anıların dışında, cebimde bir kaç madeni Danimarka Kron’u kalmıştı. Sade bir kahve içmeye yetecek kadar.

Yazının devamı...

Sahaların Frank Zappa'sı Mesut Özil

Eric Cartona’nın bir röportajında okumuştum. “Ben sahaların Jim Morrison’uyum” ifadelerini kullanmıştı asi Fransız. Rock tarihinin en sıra dışı gruplarından biri olan The Doors’un ele avuca sığmaz solistiydi Jim Morrison. Konserleri polis tarafından basılır, küçükken çölün ortasında trafik kazası geçirmiş yaralı bir kızıderiliyi, araçlarına kabul etmediği için anne ve babasından nefret ederdi. Onun skandal Miami konseri hala dilden diye anlatılır. İşte Cantona, bir rock yıldızı olmasa da asi yönü nedeniyle kendini Jim Morrison ile özdeşleştiriyordu.

Cantona da şu an mezarı Paris’te bulunan Morrison gibi isyankardı. Asi insanlara baktığınızda hemen hemen hepsinin zeki insanlar olduğunu rahatlıkla görebiliyoruz. Haksızlık karşısında ayağa kalkmamızı bizden en başta Allah istiyor zaten. Doğal olarak bu özellik her bireyin genlerinde vardır. Ama onu ortaya çıkaran ise hiç kuşkusuz insanın kendi zekasıdır. Dün akşam itibariyle sahaların Jim Morrison’u olan Eric Cantona gibi Mesut Özil de, kendisine karşı yapılan haksızlık karşısında isyan bayrağını açmıştır. Alman Milli Takımı’nın formasını giyen Mesut Özil’in, ulusal formadan ayrı kalma kararı, sadece Türkiye ve Almanya’da değil, tüm Dünya’da konuşulan bir konu haline geldi. Otoriteye değil, haksızlığa karşı isyan bayrağı açtı.
Buraya bir parantez açmak lazım. Mesut’un bu zor kararı Alman halkına karşı takınılmış bir tavır değil. Bu tutumunun kimlere karşı olduğunu, zaten yaptığı açıklamada çok net dile getiriyor. Tekrar okuyalım: Çift vatandaşlığa sahip bir sürü oyuncunun bulunduğu bir ülkenin futbol federasyonunun başında, geçmişinde ırkçılık yapan kişiler çalışmamalı.

Burada hedef alınan kişi, Alman Futbol Federasyonu Başkanı (DFB) Reinhard Grindel. Çünkü Grindel, parlamento üyesi olduğu 2004 yılında şu ifadeleri kullanmıştı: Gerçekte çok kültürlülük; bir şehir efsanesi ve yalandır.
Gerçekten de bu ifadeleri kullanan birinin, çift kimlikli futbolcuların çok olduğu bir yapının başında olmaması lazım. Diyeceksiniz ki geçmişte söylenen birşey ile bu durumun ne ilgisi var. Hiç öyle düşünmeyin. Geçmişte kaldığını sandığınız bir çok şeyin, insanların iliklerine kadar işlendiğini görebiliriz.

Bakın size yine rock tarihinden ilginç bir hikaye anlatayım. O zaman anlayacaksınız yazıya neden Eric Cantona ve Jim Morrison ile başladığımı.

Haydi hikayemize geçelim... En az Jim Morrison kadar sıra dışı bir rock efsanesi olan Frank Zappa’yı bilenler bilir. Ne zaman fotoğrafını görsem, aklıma çılgın ressam Salvador Dali gelirdi. İşte bu Frank Zappa, 1980’lerde Berlin’de bir konser verir. Olimpiyat Stadı’nda mahşeri bir kalabalık var. Kimilerin filozof - sanatçı diye tanımladığı Zappa, konser saati gelmiş olmasına rağmen, nedense sahneye çıkmak bilmiyordu. Alman gençler beklemekten sıkılmıştı. Homurdanmamar başlamıştı. Fakat bir anda sessiz adımlarla, Frank Zappa sahnenin tam ortasında belirmişti. Uzun uzun kalabalığı süzdü. Koca stadyumda çıt çıkmıyordu. Birden bire “Heil Hitler” diye bağırarak Nazi selamını çakmıştı. Karşısında ise, sınırların kalkmasını isteyen, anti militarist hippi kültürünün Çiçek Çocukları vardı. Doğal olarak şoka girmişlerdi. Fakat Zappa daha gür bir sesle tekrarlamıştı: Hail Hitler!!!

Meraklı bakışların arasında bazıları Frank Zappa’nın dediğini tekrarlamıştı. Bundan tatmin olmayan filozof, daha daha gür bir sesle bağırarak, adeta seyircilerin de bu şekilde bağırmasını istiyordu. O gece Olimpiyat Stadı’nın dolduranların yarısı, bu isteğe uymuştu. Ama Zappa için yetmezdi. Tüm uğraşlar sonucunda Frank Zappa, Berlin Olimpiyat Stadı’nın neredeyse tamamına yakın olan kitleyi, ayağa kaldırarak “Heil Hitler” diye bağırttırmıştı.

Ortalık yine sessizliğe bürünmüştü... Frank Zappa’nın o süzen bakışları, yerini alaylı bir bakışa bırakmıştı. Ve o tarihi sözleri söyler: Eyy Almanlar... Gördüğüm kadar siz hala akıllanmamışsınız. Yok size konser monser!.

İşte Mesut Özil de dün gece aldığı kararla, bu zihniyetteki ırkçılara karşı “yok size futbol mutbol” demiştir. Eric Cantona ne kadar sahaların Jim Morrison’u ise, Mesut Özil de benim için o kadar sahaların Frank Zappa’sıdır. O benim için artık bir futbolcu değil filizof - futbolcudur. Mesut Özil, Alman halkına değil, ırkçı zihniyetinin tekeline isyan bayrağı açmıştır. İsyanın, isyanımızdır.
Ayakta alkışlıyorum seni Mesut...

Yazının devamı...

Aboubakar gibi bir golcü, Delgado gibi bir on numara lazım

Mandıra Filozofu filminden aklımda kalmıştı. Filmdeki karakterlerden biri, uçak yolculuklarının zaman kazandırmadığını aksine insanın ömründen zaman çaldığını dile getiren ifadeler kullanmıştı. O mesafeyi arabanızla katetmiş olursanız, yolda bir çok insan, bir çok lezzet, bir çok yer ve bir çok gelenek/kültürle/yaşam tarzıyla tanışmış da olursunuz. Uzun yolculukları kısaltmak, belki zaman kazandırır lakin bir çok şeyi görmemize de engel olur.

Beşiktaş ile birlikte yaptığım yolculuklarda da tıpkı Mandıra Filozofo’nun dediği gibi, bir kitap yazmama vesile olabilecek, sayısız anılarım oldu. Çok şikayet ettiğim anların aslında dost sohbetlerinde anlatabileceğim en dikkat çekici hadiseler olduğunu fark ettim. Saat şu an burada 00:17. Türkiye’de ise 01:17. Kaldığım evin verandasında, gökyüzüne baktığımda yıldızları sanki elimle yakalayacakmış yakınlıkta görüyorum. Uzun kollu bir şeyler giymeme neden olan hafif rüzgar, gündüz güneşinin verdiği yorgunluktan uyumakta olan ağaçları, dans ettiriyordu sanki. Yaprakların hışırtılarını, uyumamakta direnen cırcır böcekleri bastırıyordu. Planım, sıcak bir meyve çayı içip uyumaktı ama bu cennet kapısı kokan ortam, böylesine bir yazıyı yazmama zorluyordu beni.

Şu anki konumum Slovenya’nın, Maribor şehrine yakın ve köy ile kasaba arasında kalmış bir yer. Beşiktaş’ın ikinci etap kamp çalışmalarına 20 dakikalık mesafedeyim. Yeni sezon hazırlıkları, yarın kaldığı yerden devam edecek. İkinci kamp dönemine Guti de yarın katılacak. Bu konuya da bir açıklık getirmek lazım. Guti’nin getiriliş amacı Şenol Güneş’e bir şeyler katmak için değil bizzat Şenol Güneş’ten bir şeyler kapması içindir. Böylesine bir okula, yönetimin Guti ve İlhan Mansız gibi öğrencileri kayıt ettirme planları zekice bir hamledir. Bakınız Tamer Tuna. Sanırım ne demek istediğimi daha iyi anladınız. Meseleye yüzeysel değil daha derine inerek bakmak lazım. Siz bakmayın Şenol Güneş’in, Türkiye’de uğradığı bazı haksız eleştirilere. O, Fatih Terim ve Mustafa Denizli ile birlikte, memleketin en önemli futbol akıllarından birisidir. “Efendim Şenol Güneş ile Guti analaşabilecekler mi?” Hiç merak etmeyin... Hoca yabancılarla iyi anlaşır. Aksine hoca bazı Türkler ile anlaşamıyor ki kendisi bu konuda yüzde yüz haklıdır. Geçenlerde söylediği gibi maalesef ülkemizde bir kültür zekası sorunu var. Yani futbol kültürümüz hala emekleme döneminde. Ama hiç karamsar değilim çünkü yakın zamanda bu kültür ayağa kalkacak ve o kültürsüzlerin nasıl döküleceğini hep beraber göreceğiz.

Ağaçların hışırtısı ile cırcır böceklerinin, bitmek bilmeyen düetini, bir anda karşı komşunun motorsikletinden çıkan sinir edici gürültü bozdu. Geç vakitteki bu eve dönüş, civardaki tüm evlerin bahçelerinde uyuyan köpekleri ayağa kaldırdı. Öyle bir havlıyorlardı ki, sanki köpeklerin oluşturduğu ama şefi olmayan, akordu bozuk bir orkestranın ortasında gibiydim. Aklıma nedense, bir anda Meksikalı yönetmen Alejandro Gonzales Inarritu’nun, “Paramparça Aşklar Köpekler” filmi geldi. Karşı komşu eve öyle bir geldi ki, sadece çevrede değil yazdığım yazıda bile konu değişikliğine neden oldu. Eve girdiğinde karısından yediği fırçayı ise hiç anlatmayayım. Her evde olabilecek mevzular. Ama şuna eminim ki, benim dün gece gördüğüm o kadın, yarın sabah o motorsikleti sattırır.

Motorsiklet demişken, hafızamda enterasan bir anı, zaman yolculuğuna çıkarak günümüze geldi. Matias Delgado’nun gelişinin ikinci günüydü. İlk röportajı ben yapmıştım. Fotoğraf için bir motorsikletin üzerinde poz vermesini rica etmiştim. Kabul etmedi. Sebebini ise “Ben bir baba olarak gençlere motosiklet ve hız tutkusunu aşılamak istemem” olarak açıklamıştı. Söyleyecek kelime bulamamıştım. O an Delgado’ya sarılasım gelmişti ama soyadının anlamı gibi o kadar inceydiki, sakatlarım diye çekinmiştim. Gerçekten de Delgado güzel bir insandı. Bu takıma rahmetli Vedat Okyar abimizin dediği gibi çok güzel insanlar geldi. O güzel insanlar, atlarına binip gitmiş olabilirler ama emin olun başka güzel insanlar de gelmeye devam edecekler.

Yazının bu bölümünde doğal olarak aklınıza transfer gelmiş olmalı. Belki de hiç çıkmıyor aklınızdan. İnanın benim de öyle. Elbette transfer listesini birebir bilmiyorum ama bir kaç tane güzel insan olduğunu biliyorum. Mesela Aboubakar. Kendisi şimdilik listede yok fakat Porto onu istediği rakama veremezse, belki Beşiktaş’a bir sene daha kiralayabilir. İhtimal çok yüksek değil ama, eğer bir forvet alacaksam tüm imkanlarımı onu geri getirmek için harekete geçirirdim. Olur veya olmaz.. Fakat şu da bir gerçek, bu takımın en önemli olan eksik yerleri, Aboubakar gibi bir golcü ve Delgado gibi bir 10 numaradır. Temmuz sakin geçebilir fakat, Ağustos sıcağı ortalığı kasıp kavurabilir.


Serdar Sarıdağ
Milliyet Gazetesi

Yazının devamı...

© Copyright 2019

Milliyet Gazetecilik ve Matbaacılık A.Ş.