SKORER
PEMBENAR
CADDE
YAZARLAR

Duygu ve düşüncelerin renkleri

Bilge insanların sözleri dünden taşıdıkları görgüleri ve onların yarınlara yönelik öngörüleriyle doludur. Duygular tıpkı tabiattaki her şey gibi renklidirler.

Saygıdeğer Mualla Güven hanımefendinin düşünce dünyası; Anadolu’nun kadim kültürünü ve “aşk” adını verdiğimiz ahlakını mavi gözlü dev adamımız olan Gazi Mustafa Kemal Atatürk ile harmanlayarak fani bedeni içerisinde geçirdiği zaman boyunca Anadolu’dan tüm insanlığa ışık olmuştu.
Özgürlük, mutluluk, bilgelik, arınma, barış, değişim, eğitim başta olmak üzere özde düşleri, düşünceleri, değerleri, insan varlığının derin ve güçlü kaynaklarının sözler aracılığıyla paylaşılabileceğini bilmek her çağda önem arz eder. Bilge insan her kesimden gelen taleplere cevap vermekten öte o cenahtan nitelikli taleplerin gelebilmesi için çaba gösterir. Keza arz makamında olan nitelikten uzak taleplere göre cevap veriyorsa burada ciddi bir sorun meydana gelir.

Önce anlamaya çalışmak

İnsanoğlu bir an önce aydınlanma eşiğinden geçerek tüm dünyayı yeniden mavi ve yeşil renge dönüştürmek durumundadır. Bilge insanların sözleri dünden taşıdıkları görgüleri ve onların yarınlara yönelik öngörüleriyle doludur. Duygular tıpkı tabiattaki her şey gibi renklidirler. Renkli olmalarının yanında bizi bize bütünsel anlamda birlikte gösteren kavramlardan seçtiğimiz örneklerle iyi pazarlar.
Rengi beyaz adı özgürlük: “Özgür olan insan, söylediklerini ve verdiği kararları azimle uygulayabilendir.”
Rengi turuncu adı mutluluk: ”Önce anlamaya sonra anlaşılmaya çalışmak, insanların ihtiyacı olan bilgiyi görmemizi sağlar. Bu yolla herkes mutlu olur.”
Rengi gri adı sorumluluk: “İnsan bütünün özünü kavradığı zaman tüm insanlığı kucaklar ve sorumluluğu alır.”
Rengi sarı adı bilgelik:”Özüne varan insan bilgedir. Bilge, kendi özü aracılığıyla bütünün özüne ulaşabilendir. Bilge kuş diliyle konuşur. Kuş dili nedir? Herkesle bilgisine, anlama kapasitesine göre, gücüne göre konuşmaktır. Bilge hiç kimseye sözleri vasıtasıyla kaldıramayacakları sözler söylemez.”
Rengi siyah adı arınma: “İnsanı insana ulaştıran yola arınma denir. Özden konuşan karşısındakileri etkiler; insanların özüne tesir eder ve o kişide değişim başlatır.”

Yeni bilgiye doğmak gerekir

Rengi yeşil adı barış:”Mavi rengi olan (Ege) Batı ile kırmızı renkli olan Doğu medeniyetleri arasında kurulacak bağ vasıtasıyla ancak dünya barışı sağlanacaktır. Mekana, zamana ve makama göre ben- sen, biz- siz demeyi öğrenmedikçe dünyada barışı sağlayamayız.”
Rengi eflatun adı değişim: “Eski bilgiye ölmek yeni bilgiye doğmak gereklidir. İnsanoğlu ihtiyaçlarına göre yaratımlar gerçekleştirir. İhtiyaçlarımız bütünsel olarak herkesin iyiliğine yönelik değişimlere yönelik olmalıdır.”
Rengi kahverengi adı eğitim: “Mezun zaman ve mekan ile sınırlıdır, ezbere yöneliktir. Eğitim sınırlı olan zaman ve mekana hiçbir şeyi sığdırmayan bir kavramdır. Mezun zihniyeti bitirmeyi amaç edinir, eğitim kavramı ise yol almaya yöneliktir. Mezun isim ve sıfat derdindedir, eğitimli ise isim ve sıfattan münezzehtir. Mezun kibir ehlidir, eğitimli ise tevazu pehlivanıdır. Mezun büyüklük taslar, eğitimli ise büyüdükçe küçülür.”
Ey dost: bu sözler ile beni kendin zannetttiğini gördüğüm zaman
gözlerinde seni sana sensiz göstereceğim elbette...

Yazının devamı...

Etik sorumluluk

Neyin doğru neyin yanlış olduğuna, doğru ile yanlış arasındaki farkın nasıl anlaşılacağına dair herkesin bir fikri vardır; ancak unutulmamalıdır ki fikrin toplumun geneli için doğru olabilmesi için yeterli bilgi süzgecinden geçmiş olması gerekir. Bilgi “biz” zamirini içselleştirebilmek için kullanılmalıdır. Bizi bize bizimle birlikte gösteren, söyleten her türden bilginin kültürel ve sanatsal yaklaşımları herkes için en doğruyu gerçekleştirir. Keza ne benim ne de senin doğrun doğrudur; herkes için doğru olan elbette etik olarak en doğrudur.

Sosyal olan her yerde olduğu gibi doğanın tüm yaşam alanında olması gereken ortak yaşam, gerek yaklaşım gerekse de tüketim ve paylaşımlarda bir ölçü belirlemek durumundadır ki buna etik diyebiliriz. İnsanlar kimliklerini ve kişisel görüşlerini içerisinde yaşadıkları toplumdan elde ederler. Bilgi ve bunun nihai neticesi olan fikir üretmekte kişi özgür olmak zorundadır; şayet bir takım sınıfsal, inançsal, ırksal kalıplardan bağımsız değilsek ortaya konacak fikir büyük oranda bilgiden yoksundur. Bilgi seni sana sensiz gösterdiği oranda biz dedirtir. Aksi halde bütünsel anlamda birlikteliği sağlayamadığından dolayı etik dışı kalınır.

Bir toplumu oluşturan bireylerin felsefi tartışmalar içerisinde rahatça olabilmeleri devletin etik kimliğinin de göstergesi sayılır. Elbette her istediğini söylemek etiğin ihtiyacı olan özgürlükle doğru orantılı değildir. Özgürlük her istediğini söylemek, yapmak değil istediğin şeyleri etik kurallar içerisinde yapabilme imkanının olduğunu bilmektir. Bu meyanda herkesin birbirine ve toplumun tüm kurumlarına karşı etik bir sorumluluğu olmalıdır. Etik sorumluluğun içerisini saygı, sevgi, tevazu, hoşgörü doldurur. Tüm bu nezaket ve zarafet dolu ahlaki değer- davranışların olgunlaşabilmesi de elbette içselleştirilmiş bilgiye bağlıdır.

Kendini bulmak yolunda

Dünyada birçok ahlaki inanç var. Hangisi doğru? Bir inancın doğru diğerinin yanlış olmadığını bilginin aslından haberdar olamayan milyonlarca insana nasıl anlatabiliriz? Bu sorunun cevabı hiçbir şekilde ve hiç kimseye anlatılamadı ve anlatılamaz. Ancak izah edilebilir. Ahlaki etik, bilginin aslının aslının aslına muhtaçtır. Salt bilgi bize açıkça yaratılmış olan herkes ve her şeyin Yaradan tarafından yaratıldığını gösterir, söyler ve basit bir şekilde de izah eder. Yaradan kimseyi bir diğerinden üstün değerlendirmemişken biz kim oluyoruz ki bir diğerini Yaradansal ahlak “etik” dışı olarak alçak veya üstün görmekte, göstermekteyiz? İnanç; Yaradan’ın ahlakı ile ahlaklanmaktır. Her kim uçları reddedip ortada olana yaklaşırsa etik bir davranış içerisine girerek teferruatlardan, tartışmalardan uzaklaşır.

İnsan kendisini gerçekleştirmek durumunda, yolunda olmalıdır. Buna kendini bilmek ardından kendini bulmak nihayetinde de kendin olmak da diyebiliriz. Fikri, ahlaki, becerilerin ölçüsünde ulaşabilecekleri istemek etik bir düşüncedir. Öte yandan insan kendisi için etik yaşamalıdır; bir başkasının ona etik demesini beklemeksizin. Etik ahlakın ve yaşamın zehiri kibir ve marjinal yaklaşımlardır.Yaradan insanlara vicdan, merhamet ve şefkat bahşetmiştir; bir diğer insanı aklına göre ayrıştırmasına imkan veren akıldan öte!

Her şey de Yaradan’dan ötürü bir şey bulan aşk ile etik ahlak içerisindedir; her şeyi aklına göre iyi-kötü, değerli- değersiz, zengin- fakir diye kategorize edenler ise etik dışında kalan ve dünyayı zindana çeviren ahmaklardır.

Yaradan’dan ve kendinden iste; ancak unutulmalıdır ki istediğin de istemene bağlıdır. Etik dolu her isteğin hakkında nasıl hayırlıysa ona göre verilir elbette.

Yazının devamı...

Harf ve sayıların mistik dili

Anıtsal şehirciliğin ilk görkemli şehri olan Bergama’dan merhaba. Bergama deyince ilk akla gelen parşömen kağıdıdır; parşömeni üzerine yazı yazmak ve resim yapmak için kullanılan özel hazırlanmış hayvan derisi olarak tanımlayabiliriz. Bergama kağıdı anlamında “charta pergamone”den türemiş ve bütün dillere geçmiştir. M.Ö. 4. yüzyıla kadar papirüs ve parşömen birlikte kullanılmıştır ancak parşömen iyi işlendiğinde her iki yüze de yazılabilmesi, dayanıklılığı, hat ve tezhip sanatına uygunluğu, kolay okunabilmesi gibi zaman içerisinde sağladığı avantajlar göz önüne alındığında parşömen papirüse nazaran daha fazla tercih edilmiştir. Günümüzde dahi en iyi yazı malzemesidir; ümit ederim ki parşömen yeniden ana yurdu olan Bergama’da yaygın bir şekilde kullanılır. Anadolu’nun söz ve yazı sanatı Anadolu’nun yaprakları üzerinde sesini, kokusunu yaymaya başlar.

Batı sanatı dinsel kadrolar içerisinden doğmuştur; ne yazık ki Doğu sanatı ise (Müslüman ülkeler için) dinsel kadrolara karşı doğuş mücadelesi vermiştir. Resmin haram olarak görülmesine karşın sanatçı harf ve rakamlara yönelerek yazı sanatı (hat ve tezhip) meydana getirmekten kendisini alıkoyamamıştır.

Batı sanatı resim ve heykele yöneliktir ve Batı doğayı taklit eder, göz teması kurar. Mısır medeniyeti inandığı şeyi çizer, yapar; Yunan gördüğünü çizer, yapar. İslamiyetle birlikte Doğu dünyası ise doğanın işleyişini izleyerek hat, tezhip ve minyatür ile sanatın dayanılmaz yansımasına örnekler ortaya koyar.

Yazı uzun tarihi boyunca birçok alfabe oluşturmuştur; Kiril, Mors, Latin, Çin vb.. Bununla birlikte harf ve rakamlara anlamlar yükleyenlerin inanç dairelerindeki mistik tarafları için önemli bir alan olarak karşımıza çıkar. Her inanç dairesinde açık veya gizli tutulmuş birçok sembol vardır. Harfler ve sayılar ise bu alanın en kapsamlı mistik dili olmakla birlikte eş zamanlı olarak en keyifli çalışma bölgesidir.

Başlangıç ve son aynı yer olmakla birlikte Anadolu’nun mistik sembol dili başlangıcı alfa, son olanı ise omega olarak işaret etmek zorunda kalmıştır. Bu zorunluluğun sebebi “anlaşılabilir olmak” tır. Sembolik alfa vasıtasıyla başlagıcı hatırlayan son gibi görünen omegaya yönelir. Alfa Adonist’tir, omega ise bir başka yaklaşımla Kibele’dir. Eş deyişle omega; ana tanrıçanın (ilkbaharda) doğurduğu dünya yumurtasının yine ilkbaharda ikiye bölünerek bütün yaratıkların doğumunu simgelemesidir. Bu yumurta Anadolu kültür takvimi içerisinde evrensel bir niteliğine kilise ikonografisinde Paskalya yumurtası olarak yeni bir anlam katmıştır.

Omegayı bir yumurta olarak ele aldığımızda konuyu erken Hristiyan dünyasının baş yapıtı olan Ayasofya’ya taşımak gerekir. Ayasofya’nın kubbesi (evrensel kürenin yarısı) kainatın, göklerin egemenliğinin tahtı olarak düşünülmüştür; camiye dönüştürüldükten sonra ise Nur Suresi’nin 35. ayeti hat sanatıyla yazılarak evrensel ışık, nur yukarıdan aşağıya doğru aydınlatmaya devam ettirilir. Sevgi, tevazu, saygı ve hoşgörü insanlık ışığımız olarak üzerimizden eksik olmasın....

Yazının devamı...

Dünyaya masmavi bakmak

Mavi düşünce kavramı rengini Ege’den alır; dinler, dinlenir, akabinde de dinletir.

Takvimsel tarih sürecinde binlerce örnek yardımıyla biliyoruz ki; insanoğlunun başına açılmış tüm bela boyutundaki sorunların sebebi insanlıktan uzaklaşmış insanlardır. İnsanoğlunun gerek doğaya gerekse de kültürel miras eserlerine verdiği zarar ve tahribatı deprem, sel gibi tabii afetler yapmamıştır. Bunun temel sebebi insanların büyük çoğunluğunun insanı kamil olgunluğuna ulaşamamış olmasıdır; buna bağlı olarak da insanlığın birlikteliği, geleceği için karar verenlerin de kamil insanlara kulak vermemeleri, uyarıları ciddiye almamalarıdır.

Mavi gezegen olan dünyaya masmavi bakmak için daha fazla geç kalmamalıyız. “Mavi bakmak” ile kastım kültür ve sanat zekasını geliştirmektir. Hangi meslek grubundan olursa olsun her insanın mutlaka sanat, kültür, edebiyat ve müzik eğitimi almak zarureti vardır. Böylece karşısındaki insanın inançsal ve ırksal farklılığını saygın bir şekilde kabul edebilir, nezaketini gösterip zafaretiyle de anlayabilir. İnsanoğlunun her biri hangi ırktan ve inançtan olursa olsun renklidir; insanlığını sanat ve kültürle olgunlaştırmış birisi bir başkasını renklendirir; günümüzde olduğu gibi o kişinin rengini zorbalıkla, sınırlamalar getirmekle yok etme derdinde olmaz.

Herkesten çok yükseklere çıkmak

Cennetin yansımasından ibaret olan mavi gezegen dünyamızı, içerisinde bulunduğu bu yıkım, savaş ve kibir belasından kurtarmaya gücü yetecek tek coğrafya Anadolu’dur. Çünkü biz Anadolulular denizimizdeki karada “aşk” ile herkesten daha çok yükseklere çıkarız, karamızdaki denizde ise “Merhaba” diyerek en derinlere dalmışız. Elbette dünyanın her bölgesinde insan olabilme becerisini elde etmiş canlar var; lakin onların sevgi, saygı, hoşgörü, tevazu gibi erdemleri Anadolu’nun “aşk iksiri” kadar güçlü değil ve kültürel katmanları da Anadolu’da olduğu kadar 10 binler öncesine gidebilecek kadar eski değil.

Mavi dünyamıza biz Anadolulular tüm insanoğlu için mavi bakmaktayız. Herkes için doğru olanı arzulayarak mavi düşünürüz; iyiden iyiye herkesin iyiliğini düşünenler elbette iyi söz söylerler ki buna biz “mavi söz” diyoruz; nihayetinde ise iyi “mavi” söz söyleyebilenler her zaman iyi “mavi” iş yaparlar.

Mavi düşünce kavramı rengini Ege’den alır; dinler, dinlenir, akabinde de dinletir. Şayet her kimin bütünsel anlamda özgürleşmeye eğilimi varsa ona da şöyle seslenir: “Seni sana sensiz gösteririz lakin senin buna gücün var mı?”

Başta siyasiler ve dev holdingler olmak üzere gücünüzü vermeye harcayın; insanlığın refahını yükseltin. Mazlumlar , fakirler daha da fakirleşirken sizler neden bu kadar varlıklısınız?

Tek varlık olan Yaradan’ın evinde (mavi dünyada) yöneticiler karun kadar zengin, yönetilenler ise fukara! Bu durumu dert edinenler mavi gözlü, mazi yurtlu Anadolulu kamil düşünceli insanlardır; bu duruma sebep olanlar ise Yaradan’dan yaşarken ayrı düşmüş olanlardır.

Anadolu’nun mavilerinin gücüyle, Yaradan’ın da istek ve arzusuyla yakın gelecekte tüm insanoğlu mavi düşünmeyi, mavi söz söylemeyi ve mavi iş yapmayı öğrenecektir. Bunun gerçekleşmesiyle dünyada hiç kimse aç kalmayacak, herkes yaşam aralığında mavi dünyanın nimetlerinden kardeşçe faydalanacaktır.

Yazının devamı...

TANITMAK İLE GEZDİRMENİN FARKI

Anadolu kültürünün derinliği, yüksekliği ve bunlara bağlı olarak gelişen genişliğinin somut ve somut olmayan kültürel miras eserleri bin yıllar içerisinde bu kadim coğrafyayı yurt edinmiş halklar tarafından meydana getirilmiştir. Binlerce kültürel mirasımız arkeoloji, sanat tarihi, edebiyat, tarih, mitoloji, dinler tarihi ve elbette tasavvuf başlıkları içerisinde incelendiğinde karşımıza Anadolu kültür tarihi adı altında son derece geniş bir çalışma alanı çıkar. Bu yaklaşımla Anadolu kültür tarihi dünya kültür tarihi başlığından çok daha derin, yüksek ve geniştir. MÖ. 10 binlere kadar inen derinliğimiz (arkeoloji vasıtasıyla Göbeklitepe), Hz Mevlana ve Yunus Emre ile birlikte çıktığımız yükseklik bizi bilge yoluna sokmaktadır. Eş deyişle bilim ile hümanizm arasında kurabildiğimiz bağ kadar özgürüz. Her kim kültürel katmanlar arasında doğrudan bağ kuramazsa o kişi bağnazdır.

Kültür, özgürleşme eylemini tamamlamış en azından bu eylemin içerisine girebilmiş kişilerin içerisinde olduğu dairedir. Ve kültür anlağı, yapısı gereği düne ait olan eserleri korur, tanrısal ahlakın değerlerini yaşar, her mekan, yapı veya davranışta ise zarafet, nezaket ve estetik arar.

Özgürleşmiş düşünce yapısı

Yaklaşık 30 yıl öncesinden günümüze kadar Anadolu kültür dairesinin tüm alanlarıyla ilgilenen ve ötesinde aralarında bağ kurarak özgürleşen birisi olarak tüm dersimiz her Anadolulunun da bütünsel anlamda özgürleşmesine katkı sağlamaktır. Özgürleşmiş bir düşünce dünyası Anadolu coğrafyasına kültür olarak bakar; bu kültürü yaşamadığı için anlayamayanlar ise Anadolu’yu turizm olarak görür. Anadolu coğrafyasının tüm güzellikleri ve kültürel miras eserleri şayet Anadolu kültürünü bilen, anlayan kişiler tarafından turizm adıyla servis edilseydi bugün Anadolu’nun hiçbir yerinde karşımıza Anadolu kimliğinden uzak tesisler çıkmazdı. Başta Karadeniz bölgesi olmak üzere birçok bölgemizin gerek yapısal gerekse de geleneksel adet ve göreneklerinin yok edilmesinin temel nedeni kültürel bilgiden ve duyarlılıktan yoksun turizmci adı altında kişi ve kurumların cehaletidir.

Kültür hem ben hem de biz demeyi bilir; turizm ise şayet kültürden yoksunsa gelen turistlerin isteklerine göre cevap vererek yöresel kimliği zedeler. Kültür neyin ne olduğunu da ne olmadığını da bilir. Turizmci yatırımcılar hangi bölgemizde yatırım yapacaklarsa o bölgenin kültürel tüm değerlerine sadık kalarak işletmelerini inşa etmeliler, acentacı arkadaşlar ise turistlerin taleplerine göre değil Anadolu’da var olan sonsuz potansiyeli arz ederek servis etmeliler.

Anadolu kesinlikle bir kültür coğrafyasıdır; turizm ise kültürel tüm değerleri koruyarak servis veren bir sektör haline ivedilikle dönüşmelidir. Geçmişte Ege ve Akdeniz, günümüzde Karadeniz ve kimi zaman da Kapadokya başta olmak üzere karşılaştığımız başta yapısal olmak üzere tüm olumsuzlukların ana sebebi neyin ne olduğunu bilmeden yapılan turizmdir.

Kültürün sloganı pasta yapmaktır; yeterli kültürel seviyeye ulaşmamış turizmin sloganı ise pastadan pay almaktır. Anadolu kültür tarihini Anadolu’nun her yerinde yaşayarak öğrenen birisi olarak kendi seyahat şirketim vasıtasıyla yaptığım turizm faaliyetine katılanlar Anadolu’yu tanır ve her seyahat sonrası da severler. Kültür tanıtır, kültürden yoksun turizm ise sadece gezdirir. Tanıtmak ile gezdirmenin farkını sadece Anadolu’da yaşayanlar bilir; Anadolu’ya bıraksan Anadolu’da kaybolacak olanlar nereden bilebilir ki!?

Yazının devamı...

Kültür tarihimizin derinlerinden

Her yıl olduğu gibi bilge kış mevsimini güneşin Anadolu’da doğduğu yer olan Kars’ta geçirdik. İlkbaharda Güneydoğu Anadolu bölgemize geçerek kültür tarihimizin en dip yerlerinde serinledik ve nihayet Bafa’da Selene’ye, Efes’te Artemis’e, Bergama’da Asklepios’a, Foça’da Sirenler’e, İzmir’de Homeros’un İlyada’sına, Gökoava Körfezi’nin tüm koylarındaysa Halikarnas Balıkçısı’nın merhabasına doğru yönelmeye başladık...

Doğuda çocuk, güneyde gelincik, Ege’de Endymion’dur yolcu; hiç neden demeden her zaman vardır bir sebebi diyen sevgilinin gözünde. Ne güzeldir Bafa’da Beşparmak Dağları’na bakarak Selene’nin en dolgun haliyle aydınlık fener gibi her şeyi aydınlatmasını seyretmek. Seyredilen hal etmiştir her halini Selene’nin; seyreden Selene de iyi ki demekten alamamıştır kendisini haliyle.

Pan’ın flütü

Bafa’da Çoban Endymion ile aydınlık fenerimiz Selene’nin serin ve sessiz birlikteliğine lirik bir sesle renk katan elindeki flütüyle her an her yerde olan Pan’dır. Doğada kalmış, doğada kalan ve dolayısıyla doğadan karakterini alanlara müzik yapar keçi kulaklı tanrımız Pan. doğadan haberdar olamayanlarıysa doğaya zarar verirler endişesiyle panik yaparak doğadan kovar yine Tanrı Pan.

Pan, keçi ayakları yardımıyla kolayca tırmanır Bafa’yı kuşatan Beşparmak Dağları’na. Aşağıdan yukarıya doğru, doruklara en ortasından bakan bir yerde bulunan küçük kulübeye tüner elindeki flütüyle. Pan’ın her halini dile getiren flüt nağmeleriyle gökyüzünden aşağıya doğru inmeye başlayan Selene, “Cananı için can atan” heyacanıyla girer kulübenin küçük penceresinden sevgili Endymion’un koynuna.

Keçi ayaklı, keçi kuyruklu Tanrı Pan, Su Perisi’nin kuruyan bedeninden yaptığı flütü çalarak Ay Tanrıçası Selene’nin sesini, Çoban Endymion’un da sessizliğinin sebebini dile getirir.

İki nehir arasında

Anadolu’nun Karya Bölgesi bir zamanlar adı Latmos Körfezi olan şimdiki Bafa Gölü ile başlar. Tanrı ve tanrıçalar yaratan toprak Anadolu’da nasıl Artemis İonya, Apollo Likya, Kibele Frigyalı ise şarap ve eğlence tanrısı Dionysos ile Pan da öz be öz Karya tanrılarıdır.

Likya’da sanat apollonik bir değerdedir. Karya’daysa eğlence, dans ve müzik iç içe afrodizyak haldedir. İonya düşündürür, Karya eğlendirir, Likya aristokrat nitelik verir.

Likya Apollo’nun doğum yeri olduğu için ışık ülkesi “Güneş”tir. Karya Selene’den dolayı Ay’dır, İonya elbette denizin deniz gibi olduğu tek deniz olduğu için “Deniz”dir. Ya toprak! Elbette sadece iki nehrin arası olan Mezopotamya’dır. Ateşimiz Pamfilya’nın Olimpos’un da halen kor kordur, su ise beyaz zambaklar şehri Niksar’dadır.

Yazının devamı...

Derinlikten yüksekliğe merhaba

Her yıl olduğu gibi bilge kış mevsimini güneşin Anadolu’da doğduğu yer olan Kars’ta geçirdik, ilkbaharda güneydoğu anadolu bölgemize geçerek kültür tarihimizin en dip yerlerinde serinledik ve nihayet Bafa’da Selene’ye, Efes’te Artemis’e, Bergama’da Asklepios’a, Foça’da Sirenler’e, İzmir’de Homeros’un İlyada’sına, Gökova körfezinin tüm koylarında ise Halikarnas balıkçısının merhabasına doğru yönelmeye başladık. Doğuda çocuk, güneyde gelincik, Ege’de Endimion olur yolcu; hiç neden demeden her zaman vardır bir sebebi diyen sevgilinin gözünde.

Ne güzeldir Bafa’da Beşparmak dağlarına bakarak Selene’nin en dolgun haliyle aydınlık feneri gibi her şeyi aydınlatmasını seyretmek. Seyredilen hâl etmiştir her halini Selene’nin; seyreden Selene de iyi ki demekten alamamıştır kendisini haliyle.

Aydınlık fenerimiz

Bafa’da çoban Endimion ile aydınlık fenerimiz Selene’nin serin ve sessiz birlikteliğine lirik bir sesle renk katan elindeki flütüyle her an her yerde olan Pan’dır. doğada kalmış, doğada kalan ve dolayısıyla doğadan karakterini alanlara müzik yapar keçi kulaklı tanrımız Pan, doğadan haberdar olamayanları ise doğaya zarar verirler endişesiyle panik yaparak doğadan kovar yine tanrı Pan.

Pan keçi ayakları yardımıyla kolayca tırmanır Bafa’yı kuşatan beş parmak dağlarına. Aşağıdan yukarıya doğru, doruklara en ortasından bakan bir yerde bulunan küçük kulübeye tüner elindeki flütüyle. Pan’ın her hali dile getiren flüt nağmeleriyle gökyüzünden aşağıya doğru inmeye başlayan Selene “cananı için can atan” heyecanıyla girer kulübenin küçük penceresinden sevgili Endimion’un koynuna..

Keçi ayaklı, keçi kuyruklu tanrı Pan su perisinin kuruyan bedeninden yaptığı flütü çalarak ay tanrıçası Selene’nin sesini, çoban Endimion’un da sessizliğinin sebebini dile getirir.

Anadolu’nun Karya bölgesi bir zamanlar adı Latmos körfezi olan şimdiki Bafa gölü ile başlar. Tanrı ve tanrıçalar yaratan toprak Anadolu’da nasıl Artemis Konya, Apollo Likya, Kibele Frigyalı ise şarap ve eğlence tanrısı Dionysos ile Pan da öz be öz Karya tanrılarıdır.

Likya’da sanat apollonik bir değerdedir, Karya’da ise eğlence, dans ve müzik içiçe afrodizyak haldedir. İonya düşündürür, Karya eğlendirir, Likya aristokrat nitelik verir. Likya Apollo’nun doğum yeri olduğu için ışık ülkesi “güneş”tir, Karya Selene’den dolayı ay’dır, İonya elbette denizin deniz gibi olduğu tek deniz olduğu için “deniz”dir, ya toprak! Elbette sadece iki nehrin arası olan Mezopotamya’dır. Ateşimiz Famfilya’nın Olimposu’nda halen kor kordur, su ise beyaz zambaklar şehri Niksar’dadır.

Yazının devamı...

Kültür ve turizmi ayrı düşünmek

Kadim Anadolu coğrafyası kendi tarihi boyunca birçok medeniyete ev sahipliği yaptığı için yüzlerce kültürel mirasa da sahiptir. Tapınak, sinagog, kilise, cami, medrese, kervansaray, kale, köprü isimleri altında Anadolu’nun her yanı irili ufaklı eserlerle motif motif donatılmıştır.

1960’lardan itibaren organize bir şekilde yurtdışından getirilen turist grupları ülkemizde turizm başlığı altında misafir edilmeye başlanmış ve bu süreç günümüze kadar devam etmektedir. Bir turizm ülkesi olarak tüm dünya sıralamasında en fazla ilgi çeken ülkelerin arasında yer almaktadır. Son yirmi yıldan itibaren de yerli misafirler kültür gezileri adı altında üzerinde yaşamış oldukları bu kadim coğrafyayı tanımak için gezi programlarına ilgi duymaya başlamıştır.

İster yabancı ister yerli turist için hazırlanan gezi programları, ne yazık ki büyük oranda tanıtıcı ve buna bağlı olarak sevdirmeye yönelik olmaktan ziyade sadece gezdirme amaçlı ve içeriktedir. Kültürel varlığımız gezdirilmekten öte tanıtılmalıdır. Genel olarak turizm denen sektör sorumluluğu gereği otel, restoran gibi tesislerle servis verir, kültür ise Anadolu’yu tanıtır. Bu bağlamda kültür ile turizm bir arada değil, ayrı ayrı düşünülmelidir. Öncelikle turizmci dostlar kültür insanlarını dinlemek, anlamak durumundadır. Ve böylece neyin ne olduğunu veya olmadığını bilerek maddi ve manevi kültür miraslarımızın değer ve önemini ilkin kendileri anlar, akabinde de gelen misafirlere nitelikli bir şekilde hizmet olarak sunarlar.

Öncelikle bakanlık düzeyinde ilkin turizm ve kültür bakanlıklarının ayrılması gereklidir. Kültür insanından turizme yönelik tesis yapması beklenemez, turizm insanından da yüksek düzeyde kültürel bir birikim beklenemez. Ülkemize gelen turistlere düzenlenen alışveriş ağırlıklı gezi programları ile birlikte yerli misafirlere hazırlanan son derece yoğun-sıkışık programlar nedeniyle Anadolu sadece gezdirilmekte, tanıtılmamakta ve bununla doğrudan bağlantılı olarak sevdirilememektedir.

Kültür insanını dinleyen turizmcinin servisi nitelikli olur ancak her sermayesi olan turizm sektörüne girerken kendi görgüsüne göre tesis yapar ve ona göre de servis verirse nitelikten uzaklaşılır. Dolayısıyla başta Karadeniz bölgesi olmak kaydıyla Anadolu’nun birçok şehri, ne yazık ki hiçbir kültürel danışmanlık almadığı için ucube mimari yapılarla Anadolu’yu katleden “turizmci” denilen kişilerin katliamına uğramış durumda.

Anadolu başta dini, sivil ve askeri mimari eserleri olmak üzere, son derece zengin mutfağı ve folklorel değeri ile birlikte, bütünlük içerisinde misafirlere tanıtılmalı, tattırılmalıdır. Turizmciler operasyonları ile para kazanmalıdırlar, bir velinimet olarak bildiğimiz misafirlerin üzerinden komisyon almaktan öte! Turistler zamanlarını müzelerimizde, muhteşem tabiat güzelliklerimizin içerisinde geçirmelidirler, alışveriş yerlerinden öte! Neyimiz varsa tüm değerleriyle sunulmalıdır; başta Arap turistler ve Korelilere yapıldığı gibi onların isteğine göre mimarimizi ve servisimizi dejenere etmemeliyiz.

Yazının devamı...

© Copyright 2019

Milliyet Gazetecilik ve Matbaacılık A.Ş.