SKORER
PEMBENAR
CADDE
YAZARLAR

Şoförün istediği yere giden araç, taksi

Arabasına binen kadına “Mecbur muyum seni Kurtuluş’a götürmeye? Gitmiyorum, in arabadan” diye bağıran taksi şoförünün videosunu izlediniz mi? Hoş, İstanbul’da yaşayıp ara sıra da olsa taksi kullanan kimsenin yadırgamayacağı görüntülerdi. Taksiyi yolcunun gideceği değil kendi paşa gönlünün istediği yere giden araç zanneden, başka yere gitmek isteyeni azarlayıp aşağı atma hakkına sahip olduğuna inanan tipik bir taksi şoförü işte.

Burada farklı olan, kadının korkusuzca cep telefonuyla çekim yapmaya devam etmesi, kibarlığını - soğukkanlılığını hiç bozmazken şikâyetinde kararlı olmasıydı. En şaşırtıcısı da ardından gelen sürücünün belgesine el konarak meslekten men edildiği haberi oldu. Bazen eden buluyor gerçekten.

Buna karşılık ben, cumartesi gecesi Kadıköy’den Taksim’e dönmeye çalışırken aynı azim ve cesareti gösteremedim. Çünkü korktum. Taksi benim için zaten uzun süredir kendimi güvende hissetmediğim bir araç. Taksim Meydanı, Üsküdar İskelesi gibi bazı noktalardan zaten asla binmiyorum, oradan sorunsuz çıkma ihtimalin yok çünkü. Bunlara şimdi bir de Kadıköy Boğa heykelinin orada oluşan “durak” eklendi.

Peş peşe dizilmiş taksiciler, yolcuları neredeyse mülakatla seçecekler. Kimsenin senin nereye gittiğinle ilgilendiği yok. Şoför arkadaşların bir güzergâhı var, yolunun üzerindeysen seni de “atıverecekler” sevabına, müteşekkir ol.

İlk araçtan hemen indiriliyoruz, karşıya geçmiyormuş kendisi. Bir diğeri lütfedip kabul ediyor bizi makamına ve telsizle yol sorgulaması yapıyor. Diyoruz ki “İkinci köprüden götürmeyi düşünüyorsanız biz hemen inelim”. Devam ediyor. Az sonra telsizden yolun Altunizade’den itibaren bir sıkışık bir sıkışık olduğunu söyleyen bir ses geliyor. Şoför bize üç seçenek sunuyor Allah’ı var: FSM’den geçerek iki misli ödeyebiliriz, metrobüse bırakılabiliriz, Üsküdar’a götürülebiliriz. “Ben yardımcı olmaya çalışıyorum” diye çıkışıyor bir yandan. E ben oralara gitmek istemiyorum, o ne olacak? Ayrıca yardım kuruluşu musun, işin para karşılığı insanları bir yerden bir yere götürmek, bizim gideceğimiz yer de belli.

“Gidemem bir saat yol” diyor, biz de onun seçtiği yerlere gitmek istemeyince saçma sapan bir yerde iniyoruz. Dolaştırılıp neredeyse kalkış noktasına geri getirilmişiz, para vermek istemiyoruz. Adam arabadan inip “Benim taksimetrem ne olacak?” diye, tabii ki ağzını bozarak üzerimize yürüyor: O sırada aklımdan cep telefonumu çıkarmak geçse de plakasını almakla yetiniyorum. Bugün tartışıp indiği minibüsün şoförü tarafından çekim yaptığı için tekmelenen kadının yazdıklarını okuyunca korkmakta haklı olduğumu anlıyorum bir kez daha.

Neyse bir şekilde tartaklanmadan konuyu kapatıyoruz. Karşıya dolmuşla geçiyoruz ve tabii ki yol bomboş. Herhalde o telsizle konuştuğu kişi de yolcuyu dolandırmak için kısa yolların kapalı olduğunu söylemekle görevli ortağı.

Kısa mesafe gidemiyoruz, uzun yeterince uzun gelmiyor, dolandırılmaya yanaşmayınca tehdit ediliyoruz, azarlanıyoruz. Uber şoförlerini döverek kazançlı çıkan bu zorbalıkla nasıl baş edeceğiz biz?

Yazının devamı...

Her akşam başka bir yere ağ atıyor

“Gezici restoran” Trata, her gün batımında Ayvalık ya da Cunda’nın farklı bir noktasına masa kurup yirmi kişiyi geçmeyen misafirlerini ağırlıyor.

Bu akşam yemeğe Trata’ya gidiyoruz” diyorum. Ardından gelen “Nerede o?” sorusuna verilecek cevabım yok ama. Rezervasyon yaptırdım ama henüz yer bildirilmedi. Saat 14.00’te cep telefonuma gelecek bir mesajla bu konuda bilgilendirileceğiz. O ana kadar tek bildiğimiz, Ayvalık ya da Cunda’nın pek de ayak basılmamış bir deniz kenarında, belki bir zeytin bahçesinde oturup gün batımını karşılayacağımız ve o gün denizden ne çıktıysa onları yiyeceğimiz.

Derken mesaj geliyor telefona, daha doğrusu konum. Randevumuz pek ayak basılmadık bir yerlerde olacağı için “Falanca sokaktan girin, sağa dönün, 5 numara, bakkalın yanı” gibi bir tarif yok elimizde. Kendimizi navigasyona teslim edip yola düşeceğiz. Saat 19.30 - 20.00 gibi bekleniyoruz. Gün batımına çeyrek kala.

‘Beyazlar giyin’

Birtakım yönlendirmeler de var mesajda, rahat ayakkabılar ve mümkünse beyazlar giymemiz gibi mesela. Ama beyazımız yoksa da kabulleri. Uzun kollu bir şeyler getirmemizi öneriyorlar, hava 30 derece, ama mesajı yollayanlar oraların meşhur imbatını bizden iyi biliyor şüphesiz. Güneş battıktan sonra ürpereceğimiz kesin. Bu esrarengiz davetin yirmi konuğundan biri olarak, zira kontenjan bu sayıyla sınırlı; navigasyonun götürdüğü yere gidiyoruz. Şeytan Sofrası’na giden yolda, kuş uçmaz kervan geçmez görünse de işini bilen birkaç kampçı ve akşam yüzücüsünün de mesken tuttuğu bir koy. Batmakta olan günün nefis ışığında beyaz keten örtülü, peçeteli masaları görüyoruz. Yine beyazlar giymiş güler yüzlü bir delikanlı bizi karşılıyor. Adı Ulaş. Tayfun Gökşin’in kardeşi ve aslında bütün ailesi gibi denizci. Ama bu yaz özenli servisiyle abisine yardım etmek için Trata’da.

Kantin’den Trata’ya

Tayfun Gökşin kim derseniz, İstanbulluların altı yıl çalıştığı Şemsa Denizsel’in Kantin’inden tanıyacağı genç ve parlak bir şef. Ailesi Cundalı; Midilli mübadili bir aile. Belirttiğimiz gibi, kendisi dışında bütün aile denizci. Dolayısıyla, büyüdüğü kültürde deniz ürünleri ve zeytinyağı başköşede. O da bütün yemeklerinde bunları önce çıkararak yaratıcı lezzetler elde ediyor. Kantin kapandıktan sonra Tayfun Gökşin Cunda’ya dönmüş ve adanın meşhur restoranı Ayna’da çalışmış bir süre. “Ama çarşının o kalabalığı, her gece sayısız kişiye aynı yemeği çıkartmak bir süre sonra beni mutsuz etmeye başladı. O mutsuzluğumu da çevremde yansıtmaya başladım” diye anlatıyor.

Minivana sığan restoran

Ayna’dan ayrılıp ne yapacağını düşündüğü bir akşam arkadaşlarıyla bir zeytinlikte yiyip içip keyif yaparken “İşte” demiş, “Bize tam da bu muhabbet lazım. Bunu nasıl hayata geçiririz?” O gece akıllarına düşen “gezici restoran” fikri, bütün detaylarıyla bir anda şekillenmiş. Sıra gelmiş hayata geçirmeye.

“Dört yüz sayfa belediyecilik yasası okudum” diyor Tayfun Gökşin. Sonunda her şeyi yasaya uygun şekilde yapmanın yolunu bulmuş ve içine portatif masaları, sandalyeleri, sakız gibi örtüleri, hepsi birbirinden özenli tabak çanağı koydukları bir minivanla haziran ayında yola koyulmuş.

Trata, her gün hava -özellikle rüzgâr- şartlarına uygun olarak seçtikleri farklı bir lokasyonda kuruluyor. O arazinin özel mülk olması birinci şart. Tabii şahane bir manzaraya, gün batımını izleyecek ideal bir konuma sahip olmasıyla birlikte. Gerisi Tayfun Şef ile kardeşi Ulaş’a emanet.

Merkezde bir üretim mutfakları var, zeytinyağlıları gündüzden hazırlayıp son dokunuşları servisten önce yapıyor Tayfun Gökşin. Deniz ürünlerini ise kömür ateşinde taze taze pişiriyor.

Her gün farklı menü

Her gün aynı yemeği yapmaktan sıkıldığını biliyoruz artık. Dolayısıyla, ne pişireceği onun o günkü ruh haline kalmış. Ama en az yedi sekiz çeşitle karşılaşacağınızı, son yemek geldiğinde Tayfun Şef’in “Doydunuz mu, istediğiniz şeyden daha getirebilirim” diyeceğini ama sizin yeriniz kalmamış olacağını söyleyebiliriz. Bu evine misafir gitmişsiniz gibi muamele, siz istemeden gelen yumuşacık şal, daha biterken bardağınıza doldurulan buz gibi su ve iki kardeşin de yüzünden eksik olmayan gülümseme insana kendisini iyi ve özel hissettiriyor, onu da söyleyebiliriz.

Ayrıca müzik yok, bağıra çağıra konuşan yok. Ortam ileri derecede Instagram dostu olduğu için en fotoğraf çekmekten hoşlanmayanların bile elinde cep telefonu olmasa zamanda geriye gitmişiz diyeceğim. Hava kararırken fenerler çıkıyor minivandan, bir parlayan ay, bir kumsala sıralanan fenerler. Unutulmaz deneyimimiz bu atmosferde sona yaklaşıyor.

Son olarak “Trata adını neden seçtiniz?” diye soruyorum Tayfun Gökşin’e. “Onun duygusal bir sebebi var” diyor. Trata eskiden Cunda’nın ekmek kapısı olan, Girit’ten getirilmiş “torbalı balık ağı” anlamına gelen avlanma sistemi. “2000’lerde tratacılık yasaklanınca pek çok aile işsiz kaldı, başka iş yapmayı bilmedikleri için sersefil oldu” diye anlatıyor, “O yüzden seçtim bu ismi. ‘Kala atmak’ deriz ona, ben de her akşam başka bir yere kala atıyorum işte”.

Yazının devamı...

Yol vermeye mecbur olduklarımız

Yıllar önce, yanlış hatırlamıyorsam Kurtuluş’un dar bir arka sokağında arabadaydım, direksiyonda. Karşıdan - girilmezden giren kazulet kadar bir cip geldi, yolumun ortasında durdu. Ben de haklı olmanın verdiği kararlılıkla karşısında durdum. Öyle ya, ters yönden gelen oydu, geri gidip yol vermesi gereken de o olmalıydı.

Fakat olması gereken olmadı, adam benim - ve de değil savunmasız görünen bir kadının, hayatta karşısına çıkan herkesin - kendisine yol vermesi gerektiğine inanan sayısız zorbadan biriydi. Aramızda geçen konuşmayı hatırlamıyorum. Sadece havanın kararmakta olduğunu, adamın fena halde tehditkâr baktığını hatırlıyorum. O güne kadar fıkra muamelesi yaptığım “Sen benim kim olduğumu biliyor musun?” sorusunun gerçek hayatta kullanıldığına ilk kez şahit olduğumu da.

Gençliğin verdiği gözü karalık da bir yere kadar. Ben kulağımda babamın trafikte kimseyle tartışmamam gerektiğine, koltuğun altından bir levye çıkmasının an meselesi olduğuna dair öğüdü kulağımda, paşa paşa geri bastım, “kim olduğunu bilmediğim” adamın yolundan çekildim.

Korkum, uğradığım haksızlık duygusuna galip geldi özetle. Ve o duyguyu yıllar sonra bugün sosyal medyada ve televizyonda yayınlanan “yol verme kavgası” görüntülerini izlerken hatırladım. Olay Pendik D-100 Karayolu’nda meydana geliyor. Görgü tanıklarının anlattığına göre, 07 plakalı bir araç, diğer şoförlerden elbette daha zeki olduğu için, trafik sıkışıklığını emniyet şeridinden giderek bertaraf ediyor. Bu arkadaşların ortak özelliklerindendir, emniyet şeridinin kendileri için ayrıldığına inanmak. Sonra ilerde trafik polisini görünce hop, ceza yememek için, yan şeride geçerek kurtulmaya karar veriyor. Çünkü bir diğer ortak özelliklerini söylemiştik, neydi? Bütün dünya onların gitmeye karar verdiği yönden çekilerek onlara yol vermeliydi.

Fakat işte bu veriden habersiz, üstüne üstlük “onların kim olduğunu bilmeyen” bir çift, yol vermeye yanaşmıyor. Bedelini de çok geçmeden ödüyorlar. Adamlar az ilerde onları yakalayıp önlerine geçerek duruyorlar. Birinin belinde tabanca var. Kapıyı açtırmaya, şoförü indirmeye çalışıyorlar. Biz hepsini çığlık çığlığa bağırırken cep telefonuyla çekim yapmayı başaran kadının elindeki görüntülerden izliyoruz. Bir tanesi kapıyı açamayınca arabayı tekmeliyor, hırsını alamayıp aynayı kırıyor, arabanın üstüne çıkıp tepiniyor.

Kadın “Hamileyim ben” diye bağırıyor, kocası “Kadın hamile, yapmayın” diye. Hamile olmayana bunu yapmaları doğal olduğundan değil tabii de, belki insan olanı bir durdurup düşündürür diye tahminen. Ama durdurmuyor. Gözlerinde o yıllar öncesinden aşina olduğum bakış var. Her koşulda haklı, hele haksızken en haklı, tehditler bakışlar.

Artık onların kim olduğunu gayet iyi biliyoruz. Her yerde, her an karşımıza çıkan, yolumuzu kesen, hakkımızı gasp eden, kaba kuvvetle, zorbalıkla istediğini alan, alamazsa saldırmakta tereddüt etmeyen ve genellikle de yaptıkları cezasız kalanlar. Yol vermeye mecbur olduklarımız. Bir bakıyorsun trafikte adam dövmüş, bir bakıyorsun maçta karşı takımın taraftarını şişlemiş, bir bakıyorsun
saçma sapan bir sebepten komşusunu vurmuş.

Korkmayın, hakkınızı bu kabadayılara yedirmeyin diyebilmeyi çok isterdim ama maalesef diyemiyorum. Korkun bence, çünkü hayatınız değerli ve yapabileceklerinin sınırı yok. O beldeki tabancayı kullanmayacağının garantisi de.

Yazının devamı...

Dev aynasından “Bilgenin Aynası”na

Hepimiz gündeme baktıkça kendimize ve birbirimize sorar olduk: Şiddet hep bu kadar yaygın mıydı ülkemizde, kadınlara çocuklara hayvanlara eziyet edenler hep bu kadar çok muydu, tacizler, tecavüzler, çocuk istismarları bu seviyedeydi de biz mi bilmiyorduk? Çoğalan nedir, özetle, şiddet olayları mı, yoksa sosyal medya yoluyla bizim bunlardan haberdar olma imkânımız mı?

Asıl soru bu mu olmalı peki? Öyle veya böyle, ama artarak ama aynı kalarak, şu an bulunduğumuz nokta belli. Ve bunu kanıksamaktayız daha fenası. Geçtiğimiz hafta Datça’da bulunduğumuz mekânda bakılan bir köpek vardı. Servis yapan arkadaş “Travmatik bir geçmişi var bu köpeğin” diye anlattı, “Bir insan tecavüz etmiş”. Cümle içinde kullanılan “insan” sözcüğü beni irkiltti. Ama bu dehşet verici olaya şaşırdım mı? Hayır. Her gün neler görüyor, duyuyorduk.

O yüzden asıl sorumuz “Ne yapabiliriz?” olmalı, hal ve gidiş belli de; birincisi nedeni ne, ikincisi bu gidişe nasıl dur denir?

İşte elimdeki kitap tam da bu sorulara yanıt niteliğinde. Adı “Bilgenin Aynası”, Hayykitap’tan çıkmış; Milliyet’ten gazeteci arkadaşımız Mert İnan psikiyatri duayeni Prof. Dr. Özcan Köknel’e sormuş, “Hocaların Hocası” da büyük bir açık sözlülükle cevaplamış. Önce birey ve aileden başlıyor, ardından Türkiye’nin ruh sağlığına dair tespitlerde bulunuyor. Ne yalan söyleyeyim, o aynada kendimize bakmak insanın içini açmıyor.

“Üzülerek belirtiyorum ki Türkiye ruh sağlığı bozuk bir ülke” diyor örneğin; “Toplumun geneli aşırı endişeli, depresif, hem kendisine hem çevresine zarar verecek karakterlerden oluşuyor.”

“Türkiye’de şiddet bir dil haline geldi” diyor sonra; “Sürekli bağırıp çağıran modelleri gören bireyler bir süre sonra bu şekilde davranmaya başlıyor.”

“Cinsiyet eşitsizliğinin birinci aktörü duygusal zekâ ve empatiden yoksun Türk erkeği” diyor; “Erkekleri değiştirmeden toplumu değiştirmeniz mümkün olamaz. Erkeklik anlayışını sadece cinsiyetçiliğe indirgeyen topluluk, aynı zamanda
her konuda kendini haklı görüyor”.

Sadece birkaçını alıntıladım, içinde yaşadığımız şiddet ikliminden bireylerin kaygılarına, gelecek korkularına, her alandaki cinsiyet eşitsizliğinden cinsel suçlar için idam ya da hadımın asla çözüm olmayıp okullarda cinsel eğitimin şart olduğuna varana kadar çok önemli açıklamaları var Prof. Dr. Köknel’in.

Ama yanlış anlaşılmasın, bizi karanlık bir tablonun içine atıp kör kuyularda merdivensiz bırakan bir kitap asla değil. Aksine, toplum olarak kendimize bakmaktan pek hoşlandığımız dev aynasını atıp doksanlı yaşlarına adım atarken hâlâ aktif, üretken, anlamlı bir hayat süren “Bilgenin Aynası”na bakmak, iyileşmenin ilk adımı olacaktır diye düşünüyorum. Ve yine sözü Prof. Dr. Özcan Köknel’e bırakıyorum: “Mutlu olmak için çaba gerekiyor. Kimse yattığı yerden iyi hissedemez. İnsanın duygu dünyasında ilginin, sevginin, neşenin olmaması kötü hissettirir. Ancak, her şeyinizi kaybetseniz bile umudunuzu kaybetmemelisiniz.”

“Evrene gönder, çok iste, gelsin” demiyor farkındaysanız. Çabalayın, diyor; “Hayatın bizim ona verdiğimizden başka anlamı yoktur”.

Yazının devamı...

Datça’yı aydınlatan ateş böcekleri

“Çok evvelden beri birlikte üretmeyi, büyümeyi ve paylaşmayı düstur edinmiş bir arkadaş topluluğuyuz. Mirketler bu özellikleri hayatlarında vazgeçilmezleri olarak belirlemiş hayvanlardır. Doğada hata kabul edilemez. Ölüme sebep olur. Fakat mirketlerden biri bir hata yaptığında diğerleri onun hatasını örter. Kısacası kolektif bir yaşam bilincinden söz edebiliriz.”

Milliyet Sanat dergisinin haziran sayısında Datça Tiyatro Festivali’nin düzenleyen Mirket ekibiyle Günsu Özkarar bir söyleşi yapmıştı, beni en çok etkileyen neden Mirket adını aldıkları sorusuna verdikleri bu yanıttı. En büyüğü 25 yaşında bir grup üniversite mezunu genç “sanata alan açmak istiyoruz” diye son derece ne yaptıklarını bilen bir şekilde yola çıkmış ve daha birinci senesinde çok ses getiren Datça Tiyatro Festivali’ni oyunlarıyla, söyleşileriyle, üretim atölyeleriyle, konserleriyle hayata geçirmeyi başarmıştı. Kriz halinde ilk sanattan vazgeçen, onu lüks olarak gören bir ülkede bu bir mucize değil de neydi?

Bu düşüncelerle gittim “deniz seviyesinde tiyatro” sloganını taşıyan Datça Tiyatro Festivali’nin ikincisine ve duygu yoğunluğu yüksek günler yasadım. Ortalıkta arı gibi koşturan, yine de yüzleri hep gülen bir grup ateş gibi genç insan vardı. Onların yanında olmak için kalkıp gelmiş oyuncu, yönetmen, yazar, tasarımcı ablaları - abileri vardı. Amfi tiyatroda oyunlar, bahçede söyleşiler, panayır alanında muhteşem konserler, gündüz üretim atölyeleri, gece masal seansları, günün ilk ışıklarına kadar süren müzik... Uzun süredir bu derece genç, dinamik, heyecanlı ve umutlu bir ortamda bulunmamıştım.

İstanbul seçimlerinin iptaliyle sponsorlarını kaybetmiş, yine de yılmamış bir ekipten, bu ruhla hayata geçirilmiş bir festivalden söz ediyorum. Keşke Datça esnafı da sanatın ilçelerine kazandıracağı değeri anlasa. Hepsi için söylemiyorum, şahane yemekleri, özenli servisiyle insanı evinde hissettiren Cafe Inn gibi festivale canı gönülden destek olan da gördük, “Bir katkımız olsun” diyerek gençlere indirim yapan, güler yüzlü personeliyle Datça standartlarını yükselten Taşlık Plajı’ndaki Bondi gibi istisnalar da. Ama “Kimse bizden yiyip içmiyor” diye gençlerin üstüne yürüyen de gördük, “Herkes oyun izliyor, biz boşuz” diye yakınan da. Sanki turizmin problemi beş günlük bir festival olabilirmiş gibi. Sanırım farkında değiller, festival olmasa Datça’da bu kadar insan da olmayacak. Şezlongdan para alıp saat 17 oldu mu kovaladıkları müşteri de fiyatları insafsızca yükselttikleri için gelmiyor.
El birliğiyle bu festivale destek olsalar onlara da faydası olur, ilçeye de.

Her şey mükemmel mi, festivalin eksikleri, gedikleri yok mu? Elbette var ama el ele vermek çok güzel ve mirketlerden birinin eksiğini diğeri kapatıyor gerçekten. Festivalin en büyülü anlarından biri de böyle ortaya çıktı. Datça Amfi Tiyatro’da Bakırköy Belediye Tiyatrosu’nun “Seni Seviyorum Türkiye” oyununu izliyorduk. Birden elektrikler kesildi, zifiri karanlıkta kalakaldık. Nasıl olduğunu anlamadan seyirciler aynı anda cep telefonlarının ışıklarını açarak sahneyi aydınlattılar. Sanki yüzlerce ateş böceği toplandı ve son yarım saati böyle oynandı oyunun.

Finalde oyuncularla seyirciler karşılıklı birbirlerinin önünde eğilirken gecemiz gibi içimizi de aydınlattı o ateş böcekleri. İyi ki varsınız mirketler, üçüncü festivali
heyecanla bekleyeceğiz.

Yazının devamı...

Öldürmek istememiş!

Bir insanı ‘yanlışlıkla’ kaç kez bıçaklayabilirsiniz? Hani istemeden. Kazayla. Sakarlıkla. Olsun olsun bir, değil mi? “Hızla üzerime doğru koştu, benim de elimde sivri ucu karşıya dönük bıçak vardı, saplanıverdi”. Ya da ne bileyim, “Öfkeyle savurdum, yanlışlıkla koluna gelivermiş”.

Hadi diyelim kendinizi koruma, savunma ya da hafiften yaralama niyetiyle hareket ettiniz, onun da hakkı birdir. Bıçağı çıkarıp da ikinci kez sapladığınızda artık bunun bu türden bir açıklaması yoktur: Canına kastediyorsunuzdur o insanın. Nokta.

Erkan Sakarbalkanıgeçen iki çocuğunun annesi olan karısı Melek’i kaç kez bıçaklamış dersiniz? Seksen sekiz! Rakamla 88. Bir insanı seksen sekiz kere bıçaklamanın ne kadar zaman aldığını bile tahmin etmek zor. Nasıl bir hırstır, anlamak imkânsız.

Olay iki yıl önce Edirne’de meydana gelmiş. İddiaya göre karısının “başkasıyla mesajlaştığını” görmüş çünkü. Erkek adamı çileden çıkarmaya yeter de artar bile. Ama yargının o erkek adamla aynı fikirde olmaması gerekir normalde öyle değil mi? Ortada 38 yaşında vahşice öldürülmüş bir kadın, çocuklarından koparılmış bir anne var. Dolayısıyla, Edirne 1’inci Ağır Ceza Mahkemesi’nce ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası isteğiyle yargılanıyor katil. “Tasarlayarak ve canavarca hisle veya eziyet çektirerek kasten öldürme” suçundan. Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler İl Müdürlüğü vekili de sanığın herhangi bir indirim uygulanmadan üst sınırdan cezalandırılmasını talep ediyor.

Fakat sanığımızın savunması ne? Öldürmek gibi bir niyeti yokmuş! Kadını seksen sekiz yerinden bıçaklamış ve fakat öldürmek istememiş. Ölümsüz zannediyordu herhalde.

Karısına öldürmeden önce zina nedeniyle boşanma davası açtığını da söylüyor. “Gerekli mercilere başvurdum. Kaçtım. Allah kimsenin başına vermesin. Pişmanım. Böyle olmasını istemezdim,” diyor.

Diyebilir, kendisini savunuyor adam, işin ucunda müebbet hapis var. Peki, bunu dinleyip, “İnsan öldürmek istemediği kişiyi neden seksen sekiz kere bıçaklar, sen bizimle dalga mı geçiyorsun?” diye sormak yerine cezayı önce “haksız tahrik” indirimiyle 18, sonra da “takdiri indirim” uygulayarak 15 yıl 10 aya indiren mahkeme heyetine ne oluyor?

Cenaze hatırası

Hamdi Alkan’ın eşi Selen Görgüzel’in Enis Fosforoğlu’nun tabutuna sarılmış halini “ölümsüzleştiren” fotoğraflarına şaşırmadım. Alkan eşinin tabutla fotoğrafını çekerken, kameralar da onları çekiyor haliyle. Şaşırmadım, çünkü yaşadığımız her şeyi ancak fotoğraflayarak tanımlayabildiğimiz bir çağda yaşıyoruz. “Kolumu kırdım, işte fotoğrafı”, “Şu an üzgünüm, ağlıyorum, bakın fotoğrafı”. Üzüntülü olduklarına şüphem yok yani, acılı olmak deklanşöre basmaya engel değil artık.

Ama sonrasında insanların eleştirilerine, hele hele kendilerini görüntüleyen gazetecilere gösterdikleri tepkilere anlam veremedim. “Bunu çekenin amacı ne, bu kurgulanmış bir haberdir, kötü bir haberdir. Acım varken canımı yaktınız, vicdansızsınız, bu haberi yapan hem Allah katında hem mahkemede hesap verecek...”

Hayır, ne bu şiddet bu celal, kimse evinize girip acınıza müdahale etmiyor. Enis Fosforoğlu tanınan, sevilen bir oyuncu, siz de bu fotoğrafı çekerken orada magazinciler olduğunun farkındasınız. Kimse gizlenerek yaklaşmamış arkanızdan. Siz acınızı bu şekilde yaşamayı tercih edebilirsiniz, başka birileri de bunu yadırgama hakkına sahip ama.

Yazının devamı...

Sahnede tek başına

Benim bir izleyici olarak tiyatroyla tanıştığım yıllarda, tek kişilik oyun çok nadir rastlanan bir şeydi. Sadece usta oyuncuların ‘cesaret ettiği’, oynaması da izlemesi de kolay sayılmayan bir şey. “Seyircinin dikkatini ilgisini bir - bir buçuk saat ayakta tutmak” diye bir kaygı vardı, bu da pek az oyuncunun harcıydı. Böyle inanıyorduk biz.

İşte mesela Genco Erkal ki kendisi zaten 1965 yılında “Bir Delinin Hatıra Defteri”ni yapmaya “kalkışarak” deli damgası yemiş ve Türkiye’de tek kişilik oyun defterini açmış kişi. Ya da Müşfik ve Yıldız Kenter. Sonrasında kendi oyununu yazarak olaya farklı bir boyut ekleyen Ferhan Şensoy. İlerleyen yıllarda Uğur Polat, Sumru Yavrucuk. Son dönemde yine “Bir Delinin Hatıra Defteri”yle seyircisini kendine bağlayan Erdal Beşikçioğlu. İki elin parmaklarını geçmez (idi).

Şu anda durum ne derseniz, sanırım tek kişilik oyunu olmayana oyuncu denmiyor. Oturup saymaya çalıştım, çıkamadım işin içinden. Sırf bu yıl başlayan oyunlara baksak; Songül Öden’den Çağlar Çorumlu’ya, Bergüzar Korel’den Halil Babür’e, Selen Uçer’den Nazan Kesal’a, Deniz Karaoğlu’ndan Fadik Sevin Atasoy’a uzanan kabarık bir liste çıkıyor karşımıza. Son birkaç yıla bakarsak sayı 30’dan fazla. Buna bu sene yenilerinin ekleneceği kesin. Misal Ahmet Rıfat Şungar’ı Tolstoy oynarken izleyeceğimiz, gelen haberler arasında. Tek kişilik oyun oynayacağı kesin olup tekst arayanlar ya da oyun sipariş edenler var. Yani belli ki bu yıl da “sahnede tek kişi”lerin yılı olacak.

Bunun tabii ki son derece net sebepleri var: Misal salonsuzluk. Tek başınıza olunca isterseniz evinizde bile prova yapabilir oluyorsunuz. Bavulunuzu alıp turneye çıkabiliyorsunuz. Maliyet düşüyor. Ayrıca iki oyuncunun bile dizi, reklam, sinema filmi gibi işlerini birbirine uydurup bir araya gelmesi bir mesele. Sadece kendine bağlısın, başka ego yok çatışacağın, ne şahane.

Sebepler belli de, sonuçlar nasıl? Bu tek kişilik oyun furyasını bu ay Milliyet Sanat dergisinde ele alalım dedik. Ece Saruhan bir dosya hazırladı, meseleyi bunu tercih eden oyunculara ve eleştirmenlere sordu. İlginç görüşler çıktığını söyleyebilirim.

Tabii tiyatronun yayılmasını, daha çok oyun sahnelenmesini sağlıyorsa ne sakıncası var, artsın, eksilmesin denebilir. Ama şu başta söylediğim “seyircinin ilgisi ve dikkati” meselesi var ya, izledikçe görüyorum ki o yalan değilmiş. Anladığım kadarıyla oynaması zevkli ama izlemesi her zaman o kadar keyifli olmuyor. Özellikle benim gibi sahnede bir hikâye, bir olay örgüsü, farklı karakterler ve onların arasında çatışmalar arayan bir seyirciyseniz sürekli monolog izlemekten sıkılabiliyorsunuz. “Bu tiratların bir sonu gelse de diyaloğa geçsek” diyebiliyorsunuz. Söylenen sözler de her zaman altın değerinde olmuyor üstelik, her yazar Gogol değil maalesef.

Bir de sahiden her oyuncunun harcı değil tek başına seyirciyi sürükleyip götürmek. Çok iyileri var, akla ziyan olanları var, tek kişilik oyunların da. Onun için belki kalkışmadan iyice bir düşünmek lazım. O dosyada Seçkin Selvi’nin söylediği gibi “Tek kişilik oyun vezir de edebilir rezil de”. Seyirciye de yazık ayrıca.

Yazının devamı...

Toplum sağlığı açısından sakıncalı olan

Bu filmlere, dizilere atfedilen “özendirme” özelliği beni her gündeme geldiğinde hayrete düşürüyor. Öyle bir gençliğe sahibiz ki neye özeneceğini bilemiyor. Sigara görüyor, pakete uzanıyor, içki desen bardak görmesi yetiyor, küfür duyuyor, ağzını bozuyor. O yüzden sürekli bipler ve buzlamalar arasında izliyoruz her şeyi ki kimse bir şey anlamasın ve özenmesin.

Silaha özenmiyorlar ama mesela. Ya da özenseler de bir sakıncası yok ki buzlamaya gerek görmüyoruz. Şikâyetler de gelmiyor. Aileler de sarsılmıyor. Kimse kanalın kapısına da dayanmıyor. At, avrat, silah, şanımızdan. Kavga, dövüş, cinayet, işkence, bunlar hiç kötü etkilemiyor insanları.

Daha geçen hafta CHP Ankara milletvekili Gamze Taşcıer’in hazırladığı “Dizilerin Şiddet Karnesi”ni gördük. Sekiz dizinin birer bölümü incelenmiş ve sadece sekiz bölümde toplam 219 kez silah görünmüş ve ateşlenmiş. 23 sahnede kadına şiddet uygulanmış, bu sahnelerden dördü babanın kızına uyguladığı şiddetken, çok sayıda sahnede de erkeğin eşine yönelik şiddeti söz konusu. İşkence ve eziyete uğrayan, tecavüz edilmeye çalışılan, sandalyelere bağlanılan ve kafasına silah dayanan kadınların bulunduğu sahneler gani. Yine bu sekiz bölümün toplam 30 sahnesinde de genel şiddet tespit edilmiş. Boğma, sopalarla dayak atma, fare zehriyle zehirleme gibi bir ‘genel şiddet’ten söz ediyoruz.

Ama bunların sakıncalarından söz etmiyoruz -üstelik etmemiz gerekirken, ülkemizde akla hayale gelmeyecek şiddet olayları her gün artarken, bu en ivedi problemlerimizden biriyken- ve fakat neyin sakıncasından söz ediyoruz? “Eşcinsel aşk”ın. En büyük derdimiz bu. Genç nesil buna özenecek diye ödümüz kopuyor.

Bizim dizilerde eşcinsel aşk mı var ki? Hayır, elbette yok. Bizim dizilerde eşcinsellik sadece bir karikatür, bir güldürü unsuru olarak var, ne aşkı rica ederim? Konumuz, paralı bir platform olan Netflix dizilerindeki “eşcinsel aşk”lar. Onlardan muzdaribiz. Son olarak, esasen bambaşka bir derdi olan “Black Mirror” dizisinin ilk bölümü bunun üzerinden değerlendiriliyor ve toplum sağlığı açısından “sakıncalı” bulunuyor. Bunu da ünlü bir doktor söylüyor üstelik. Sanki eşcinsellik “özenilerek” olunan bir şeymiş gibi.

Şunun bir açıklaması var mı peki? Bütün televizyon dizileri, filmler, reklamlar, eğlence programları sürekli kadın erkek ilişkilerine, flörtlerine, evliliklerine, aile muhabbetlerine odaklanırken eşcinseller neye “özenmiş” de bunu “seçmişler?” Hepsinin evinde ezelden beri sadece Netflix izlendiği için mi eşcinsel olmuşlar?

Bu tür açıklamaları yaparken çok dikkatli olmak lazım. Çünkü söylendiği yerde, laf olsun diye kalmıyor. Öyle bir lüksümüz yok, bu ülkede sırf eşcinsel olduğu için öldürülen insanlar var. Bir hekim olarak eşcinselliğin toplum sağlığına sakıncalarından söz ettiğiniz zaman zaten hayatları boyunca bir sürü zorluğu göğüslemek zorunda olan kişilerin karşısına bir engel de siz koymuş oluyorsunuz. Asıl bu, sahiden toplum sağlığı açısından sakıncalı.

Yazının devamı...

© Copyright 2019

Milliyet Gazetecilik ve Matbaacılık A.Ş.