SKORER
PEMBENAR
CADDE
YAZARLAR

Babalara her şey mübah

On üç yıldır Babalar Günü babasız olarak karşıladığım, dolayısıyla gelişini de sosyal medyadaki baba kız / baba oğul fotolarından pek de hoşnut olmayarak öğrendiğim bir gün. Elinde değil, durduk yerde bir eksiklik duygusuyla geçiriyorsun pazar gününü, eğer Babalar Günü indiriminden faydalanıp koşa koşa alışverişe gitmediysen.

Ben buna bir de baba paylaşımlarından fal tutmayı ekledim bu sefer. İnsanların babalarıyla ilgili söylediklerinden onlara dair fikir yürütmeye çalıştım. Çünkü Anneler Günü’nde yazılanlar üç aşağı beş yukarı birbirine benziyor. Annenin fedakâr ve cefakâr olanı, yemeyip yedireni makbul ve hayatta da olsa kaybetmiş de olsak anılmaya değer özellikleri bunlar.

Hâlbuki babalarla ilgili söylenenler çok daha çeşitli ve itiraf etmem gerekir ki çok daha renkli. İnsanın baba olası geliyor. Bir kere hepsi yakışıklı, dalyan gibi. Adeta “Hayatta Ben En Çok Babamı Sevdim” şiirini Can Yücel sadece kendi “Çağın en güzel gözlü maarif müfettişi” babası Hasan Ali Yücel için değil, bütün babalar için yazmış.

Zekiler sonra, tabii ki güçlüler, başarılılar. Çocukları üzerinden tarif edilmiyorlar, en önemli fark bu sanırım. O tek başına bir kale olarak orada bütün heybetiyle ve varlığını tamamlayan özellikleriyle duruyor. Biz de onun çocuğu olarak yanında yöresinde yerimizi alıyoruz. Annemiz doğuştan anne ve varlığı çocuklarına adanmış bir fani, babamız kendine ait bir hayatı olan, sevgisini, kabulünü söke söke kazanmamız gereken, ayaklanır ayaklanmaz düşe kalka peşine düştüğümüz göz alıcı bir yarı-tanrı. Gene Can Yücel’e başvurmak isterim: “Karaçalılar gibi yerden bitme bir çocuk / Çarpık bacaklarıyla ha düştü ha düşecek / Nasıl koşarsa ardından bir devin / O çapkın babamı ben öyle sevdim”.

Hah işte en can alıcı nokta, çapkınlığı bile sevilen biri bu baba dediğimiz kişi. Hiç annesinin çapkınlığıyla övünen insan gördünüz mü? Allah muhafaza, dul kalsa, hatta kocası evet o çapkın babanız tarafından terk edilse bile hayatına başka kimseyi sokmaz, evlatlarına “üvey baba” getireceğine yalnız yaşar ve ölür, anne dediğin.

Babalara ise her şey mübah. Gezmeler tozmalar, çapkınlıklar, maceralar ve gene de sevilmeler onların hakkı.

Haluk Levent’in paylaşımı sanırım en samimi olanlardandı. “Yokluğuna alıştım çünkü varlığını pek hissettirmemiştin baba” diye sesleniyordu babasına; “Hatırlar mısın 9 yaşındayken ‘Şimdi hangi sınıfa gidiyorsun’ diye sormuştun”. Ama bu ilgisizliğin bile bir “ama”sı vardı: “Ama aynı zamanda bir kaza esnasında bana ölümüne siper olmuştun. Sonra ağlamıştın. Ben senin gibi bir baba olmayacağım ama senin gibi seveceğim”.

Demiştik ya, babalar ne yapsa affediliyor.

Tabii ki bütün babalar için konuşmuyorum. Hayatını çocuklarına adamasa da bence kimse yapmasın bunu zaten çocuk sahibi olmanın hakkını veren, en azından kaçıncı sınıfa gittiklerini bilen, onları hayata iyi yetişmiş, özgüvenli, özgür bireyler olarak hazırlayan, ihtiyaç duyduklarında elini omuzlarından eksik etmeyen babalar da az değil. Haksızlık ettiğimi düşünenler de babasız Babalar Günü kıskançlığına versin.

Yazının devamı...

Çocuklarının katiline merhamet etmek

Siz ne düşündünüz bilmiyorum, benim ilk tepkim “Gebersin” oldu, haberi okuyunca. ABD Güney Carolina’da bir baba, yaşları bir ile sekiz arasında değişen beş çocuğunu öldürmüş. Bu maalesef gittikçe daha sık rastladığımız bir haber oldu. Ülkemiz için de çok nadir rastlanan bir olay değeri taşımıyor. Ve bizde çoğunlukla çözüm olarak idam cezasının gündeme gelmesine neden oluyor. Sallandıracağız üçünü beşini, bütün kötülükler son bulacak.

Halbuki hepimizin aslında tahmin edeceği gibi kendi çocuklarının hayatına son verebilen bir insanın sağlıklı bir ruha sahip olması mümkün değil. İdam cezası da buna -ve hiçbir suça- engelleyici bir çare olamaz. Olsa olsa intikam olur. Ve bir kere uygulanmaya başladı mı sonu gelmez. Herkesin vicdanında farklı bir suç idam cezasını hak ediyor olabilir.

Bu cinayet vakası o açıdan çok düşündürücü. Katilin eski karısı, ölen çocukların annesi Amber Kyzer mahkemede şahit olarak dinleniyor ve jüriden adama ‘merhamet etmelerini’, idam cezası vermemelerini istiyor.

İlk anda ne kadar şoke edici, değil mi? Bir anne nasıl böyle bir şey isteyebilir? Çocuklarını acımadan öldüren bir adamı nasıl affedebilir? O adamın hayatının ne gibi bir önemi olabilir? Dedim ya, ben de “Gebersin” diye okudum haberin ilk satırlarını. Bana söylemesi kolay. İdama da karşıyım üstelik ama beş çocuğunun katili nasıl affedilebilir?

Ama devamını okuyunca konunun affetmekle ilgisi olmadığını anlıyorsunuz. Affetmiş değil kadın, bütün kalbiyle nefret ediyor, “İçimden onun suratını parçalamak geliyor” diyor, “bir anne ayı gibi”.

Ama işte anne ayı değil, fikirleri ve inançları olan bir insan olduğu için güdüleriyle hareket etmek yerine düşünüyor ve “intikamın” çocuklarını geri getirmeyeceğini biliyor. “O çocuklarıma acımadı ama çocuklarım babalarını severdi” diyor mesela. Ne kadar hazin, ne kadar doğru bir cümle. Onlar adına düşününce çocuklarının babalarının ölmesini istemeyeceğini hesap ediyor.

Her şeyden önemlisi de “Ben idam cezasına hayatım boyunca karşı oldum” diyor. Bir şeye karşı olmak sizin başınıza gelmediği sürece karşı olmak demek değil çünkü. Düşünce ve ifade özgürlüğünü sadece seninle aynı fikirde olanlar için istemekten farkı yok onun. Karşıysan herkes için karşısın. İki tanesini sallandırınca dünyanın daha güzel bir yer olacağına inanmıyorsan “yaşama hakkı”nı herkes için savunacaksın.

Da, bütün bunlar hâlâ teorik olarak söylemesi kolay olanlar. Bu en kritik anda, çanlar tam da kendisi için çaldığında “Benim çocuklarımı öldüren adamı idam etmeyin” diyen bir anne insanı gerçekten düşüncelere sevk ediyor. “Ben de idam cezasına karşıyım ama bu durumda bu yürekliliği gösterir miydim?” diyorsunuz.

Cevabını verebilmiş değilim ama bir şeyin doğruluğuna inanmak böyle olmalı, onu biliyorum. “Merhamet” çok kilit bir kelime. “Bu adamı bırakın kendisine yeni bir hayat kurup mutlu olsun” demiyor. “Acıyın” diyor. Zaten bir yaşam beklemiyor onu, gideceği yer hem müebbet hapis hem muhtemelen onu ölene kadar hapsedecek olan vicdanı. İdam çoğu zaman daha büyük bir ceza değil.

Yazının devamı...

Beni tek üzen şey

İnsan bir üzüntü samimiyet ve nezaketle ifade edildiği zaman utanıyor. Utanmalı yani. Diyelim ki sen birini kıracak, kızdıracak bir şey, bir kabalık, bir kötülük yaptın, yanlışlıkla değil bile bile yaptın üstelik ve o da küplere binip sana aynı; pekâlâ da hak ettiğin şekilde karşılık vermek yerine insan gibi duygularını ifade etmeyi seçti. Utanırsın sen de insansan. Fransa İstanbul Başkonsolosu Bertrand Butchwalter’ın şahsi Twitter hesabından temiz bir Türkçeyle yaptığı açıklamadan sonra olması gerektiği gibi mesela.

Görülüyor ki Butchwalter son derece dostane duygularla Türkiye - Fransa maçı öncesi Konya’ya gitmiş. “Maçtan önce Mevlana Müzesi’ni ziyaret etmek şart” yazmış, yetmemiş, ortama methiyeler düzmüş. İşte misafirperverlik gani, Türk taraftarlar Fransız taraftarlarla selfie çektirmekte. İnsanın bir spor müsabakasına yakışır anlar yaşanacağına inanası geliyor. Değil mi, neticede bu bir maçtır, meydan muharebesi değildir ve zaten biz de düşman değiliz, medeni ve yetişkin insanlarız.

Ama işte öyle olmuyor, bizim kendi dilini, dinini, ırkını, marşını, havasını, suyunu kutsal kabul edip başkalarınınkine dil uzatmakta zerre kadar sakınca görmeyen taraftarımız Fransız milli marşı okunurken yuhalıyor.

Rica ederim bir an tersini düşünelim ve yuhalanan bizim marşımız olsaydı bugün memleketimizin hangi köşesinde hangi Fransız malının yakılıyor, hangi Fransız mağazasının taşlanıyor, hangi dünyadan habersiz Fransız vatandaşının kapısına çarpı atılıyor olacağını hayal etmeye çalışalım. Sonra da Bertrand Butchwalter’ın açıklamasına göz atalım. Önce bir kere Türk takımını kutluyor, çok iyi oynadığı ve kazandığı için ve sonra ekliyor: “Beni tek üzen şey milli marşımızın yuhalanması”.

Gerçekten beni üzen şey de, bu nezaket timsali cümlenin üzerine hala birilerinin “Ama siz de 100 yıl önce şunu ettiniz, geçen sene de bunu yaptınız, dost değildiniz, olmayacaksınız” edebiyatına girebilmesi. Keşke bir durup aynaya baksak, acaba biz kabul edecek miyiz gördüğümüzü. Ya da futbol terimiyle ifade etmeye çalışırsak: “Look at the ayna”.

Kaç kurtar canını Binnaz

Yunan adalarından Samos’un bir koyu vardı; orayı mesken tutmuş Akdeniz fokuyla meşhurdu; Argiro. Denize girip çıkıyor, şezlonglarda kestiriyordu. Aman ne sevimli, adanın maskotu, turistik Samos görüntülerinin mankeni.

Gelgelelim Argiro bir deniz canlısıydı, evcil hayvan ya da oyuncak değildi. İnsanla beraber fotoğraf çektirmeye, tepesine çıkılmasına, orasının burasının kurcalamasına ne tepki vereceğini kestirmek mümkün değildi. En sonunda Argiro ölü bulundu. Öldürülmüş bulundu daha doğrusu. Kim bilir hangi vahşi insan tarafından.

Bizim de bir Fok Badem’imiz vardı hatırlarsanız Datça’da. Onun da çekmediği kalmamıştı kendisine kedi yavrusu muamelesi yapmak isteyen insanlardan. Sonra “Aman efendim bu saldırıyor”. Saldıracak tabii, hayvanın evini işgal ediyoruz, yaşam alanını kısıtlıyoruz bir de bizimle evcilik oynamasını bekliyoruz.

O yüzden Bodrum’da bir sitenin iskelesinin altına sığınan fokun görüntüleri içimi parçaladı. İşletmeciler Binnaz adını vermişler kendisine. Kim bilir neye nazlandıysa artık. Site sakinleri de “Korkuyoruz, denize giremiyoruz” diye şikâyetçi olmuşlar foktan. Çünkü deniz onların yaşam alanı tabii, ne işi var fokun?

Çok yakında ya zehirlerler ya kurşunlarlar. Kim kimden korksun acaba?

Yazının devamı...

Mesele sigarayla bitmiyor

Bilmiyorum sizin için de öyle mi; KOAH benim için kısa bir süre öncesine kadar Sağlık Bakanlığı’nın kamu spotundan tanıdığım, üzerine pek de kafa yormadığım bir hastalıktı. Çevremde yoktu, duymuyordum, ondan herhalde. Günde dört paket sigara içersen başına gelmesi muhtemel bir uzak tehlike gibiydi gözümde.

Son birkaç yıldır ise sık sık “Bende KOAH başlangıcı çıktı” cümlesini duyar oldum. Ne oldu, sigara içenlerin sayısı birdenbire beşe mi katlandı? Ya çocuklarda astımın ne kadar arttığının farkında mısınız mesela? Konunun sigara olamayacağı açık, bu konuda anne babalar da çocukların yanında sigara içmeme konusunda eskisinden çok daha bilinçli. Peki, ne oluyor da nefesimiz her geçen gün kesiliyor?

5 Haziran Dünya Çevre Günü vesilesiyle Dünya Sağlık Örgütü’nün yayınladığı rakamlar, meselenin doğrudan hava kirliliğiyle bağlantılı olduğunu ortaya koyuyor. Bayram bayram canınızı sıkmak istemem ama dünyada yılda 7 milyon kişi hava kirliliği yüzünden ölüyor (Dakikada 13 kişi desek yeterince ürkütücü olur mu acaba?) ve Türkiye’nin havası da en “solunamaz” olan ülkeler arasında başı çekiyor. Avrupa’nın havası en kirli 10 şehir listesine sekiz şehir sokmayı başarmış durumdayız, öyle düşünün.

Bir dolu faktör var bu hale gelmemizi sağlayan. Metan ve dizel yakıtla çalışan araçlar, fosil yakıtların ısınmak için kullanımı, kömürle çalışan fabrikalar, tarım ve organik atıkların açık havada yakımı başlıcaları.

Kalp hastalıklarından ölenlerin yüzde 26’sında, ciğer hastalıklarından ölenlerin yüzde 43’ünde, akciğer kanserinden ölenlerin yüzde 23’ünde birincil sebep hava kirliliği.

Hani demeye çalışıyorum ki, çocuklarımızı sigaradan koruyalım elbette. Ama mesele “Chernobyl” gibi dünyanın başına insan tarafından getirilmiş en büyük felaketlerden birini anlatan dizide sigarayı kül tablasını buzlamakla çözülmüyor maalesef. Bu dünyanın nefes alınabilir bir yer haline gelmesi için alınması gereken çok daha ciddi önlemler var. Hem de acilen. Çünkü tehlike her geçen gün büyüyor.

Caretta caretta’ların bizden çektiği

Tam iyi bir haber alıyoruz, mesela Mersin’de caretta caretta’ların yumurtlama dönemine denk gelen pop festivalinin ertelendiğini öğreniyoruz, festivali organize eden Mersin Sanayicileri ve İş Adamları Derneği’nin “Yaşam hakkı önce gelir” açıklamalarıyla gözümüz doluyor.

Sonra Olimpos sahiline yumurta bırakmaktan vazgeçen caretta caretta’lardan iki tanesi 10 yıl aradan sonra yumurta bırakıyor, altı kişi görevlendiriliyor korumak için. Seviniyoruz.

Sonra bir de bakıyoruz, Anamur’da caretta caretta’lar ile yumuşak kabuklu Nil kaplumbağalarının yumurtlama bölgesi olan doğal SİT alanına belediye tarafından toprak dökülmüş. Piknik alanı olacakmış orası!

Yeşil Gazete’nin haberiydi, Mersin Çevre ve Doğa Derneği eylem düzenlemiş. “Buradan alınıp götürülen kumlar geri getirilmez ve üzeri toprakla örtülen kaplumbağa yuvaları açığa çıkarılmazsa suç duyurusunda bulunacağız” diyorlar.

Dünyanın dört bir yanından doğal hayatı koruma dernekleri seferber oluyor caretta caretta’ların nesli sürsün diye. Bizim de birkaç nadide bölgemiz var, bu hayvanların hala yaşayabildiği. Niye devamlı gözümüzü oralara dikiyoruz başka bir şeye dönüştürmek için? Bu kadar mı zor bir canlının hayatına saygı duymak?

Yazının devamı...

Ezber bozan kutlama mesajı

Sosyal medya nasıl bir yer? Kişisel olarak tanımadığımız insanlara aklımızdan geçen bütün kötü şeyleri söyleyebileceğimiz bir yer. Muhtemelen hayatta konuşma fırsatımız olsa en fazla “Saygılar abi” düzeyinde olacak diyaloğumuzu orada “Çok şişmanlamışsın, az ye biraz, kalpten, kolesterolden gideceksin” ya da “Amma yaşlanmışsın, hala bikini giyiyorsun, selülitlerinden utan” gibi üzerimize hiç vazife olmayan konularda monolog aşamasına taşıyabiliyoruz.

Bir ikinci kullanım alanı da tabii ki kavga. Ama doğrudan iletişime girerek değil, laf sektirerek kavga. Tercihen de ayrıldığımız kişiyle. Bir zamanlar sevdiğimiz, bizi seven, hayatımızdaki muhtemelen en önemli insan olan, ele güne karşı birlikte bir cephe oluşturduğumuz kişiye olan öfkemizi dökme alanımız, sosyal medya. Hiç şaşırıyor muyuz mesela ünlü birileri instagram hesabından “Allah belanı versin, haram olsun sana verdiğim emekler” tarzı bir paylaşım yaptığında? Hayır, çok alışıldık bir durum bu. Ayrılık tam da böyle yaşanır. Beraber geçirilmiş bütün yılları, paylaşılmış bütün güzellikleri yalanlayarak ve bilhassa bunu tanımadığımız koskoca bir insan topluluğunun önünde yaparak.

Buna alışığız da, bir ayrılığı “Artık içimde ne öfke, ne en ufak bir pişmanlık; her damla gözyaşıma ziyadesiyle değdin. İyi ki doğdun da sana âşık oldum” diye ifade eden biri bütün ezberimizi bozuyor. Beren Saat’in cuma günü Kenan Doğulu’nun doğum gününü kutlamak için yazdığı mesaj, o saat bu saattir şifre çözücüler tarafından yorumlanmaya çalışıyor. “Hayır, ne diyor olabilir?” Yorumlar evlere şenlik. “Övüyor mu gömüyor mu” anlamayanlar, “şimdi ne olacak yani?” bilemeyenler.

Beren Saat “Herkes ne zaman boşanacağımızı soruyor, güvenmek, bağlanmak, bağışlamak, vazgeçmek, bütün bu ağır duygusal süreci merak eden yok” demiş, gelen soru gene “Yani boşanmıyorlar mı?” “İyi ki sana âşık oldum” diyor demek ki barıştılar mı? Ama “Bir noktada sen masumiyetini kaybettin, ben oyun arkadaşımı” demiş, o zaman adam aldatmış mı? Kimi gazeteler “Garip kutlama” başlığını attı, çıktı işin içinden.

Garip, çünkü insani ve sahici. Ne siyah ne beyaz. Hem kırılmış hem affetmiş, hem öfkelenmiş hem durulmuş, hem yolların ayrıldığını kabul eden hem “oyun arkadaşını” iyi dileklerle uğurlayan. Böyle bir şey de mümkün, ne yapalım, her ayrılıkta bütün o ana kadarki hayatımızı lanetleyelim mi? Ömür o kadar uzun bir şey değil ki birinden ayrıldın diye temize çekesin.

İnsan diyebilir ki ben dedim mesela bu derece özel bir şeyi buradan bu kadar insanla paylaşmak neyin nesi? Bir yerlerin kapısında çekilen el ele fotoğraflara “naylon” diyorsa ısrarla kötülükten beslenen sosyal medya gibi bir mecradan duygularını açmak değil mi? Ama tam da bu yüzden, iyi geldi sonra. Ulu orta “Allah belanı versin” demek bu kadar kolay, iyilik dilemek bu kadar zorken, bir ayrılık da böyle ifade edilsin, biz de görmüş olalım. Hem belki bu onun adına kurulacak onlarca yalan yanlış magazin cümlesinin önüne geçer bu açıklama. Tabii önce şu deşifre süreci tamamlanabilirse.

Yazının devamı...

Kadın yönetmenlerin filmi

Sinemada kadının yeri sık sık konuşulur hale geldi artık. İyi ki de geldi, neyin ne olduğunun adının konulması en azından bir başlangıç çünkü. Geçen yıl Adana Film Festivali’nde uluslararası jüriden Justine Barda ve Ece Dizdar’ın sahneye çıkıp seçkide tek bir kadın yönetmen olmamasından duydukları hayal kırıklığını dile getirmeleri bir başlangıç mesela. Tıpkı Nicole Kidman’ın eşitsizlikle mücadele etmek için 18 ayda bir, bir kadın yönetmenle çalışmak için kendine söz verdiğini açıklaması gibi.

Konuşulması iyi bunların. “Kadın yönetmen/erkek yönetmen diye bir ayrım olamaz, yönetmen yönetmendir” diyecek lükse sahip olana kadar da konuşmaya devam etmemiz lazım. Bu açıdan önemli bir belgesel giriyor yarın gösterime: “Onun Filmi”. Yüksek lisans yaparken, akademik kariyeri seçmekteki sebeplerinin set ortamından çekinip korunaklı bir alanda kalma isteği olduğunu fark eden iki sinemacının, Su Baloğlu ve Merve Bozcu’nun ilk filmi. Kendilerine bunu itiraf ettikten sonra da hem kadın yönetmenlere sektörde neler yaşadıklarını soracakları hem de kendi ilk filmlerini yapma hikâyelerini seyirciyle paylaşacakları bir maceraya girişiyorlar.

Su Baloğlu sinemacı bir aileden geliyor; film de yıllarca yapım ve senaryo kısmında yer alırken babası Rıza Baloğlu’nun vakitsiz kaybından sonra yönetmenliğe ‘soyunan’ annesi Sevinç Baloğlu ile başlıyor zaten. “Soyunan” sözcüğünü özellikle seçtim çünkü yapılan görüşmelerden sinemanın bir kadının gerçekten kolları sıvayıp kulakları tıkayarak girişmesi gereken bir iş olduğu ortaya çıkıyor. Birileri İlksen Başarır’ın anlattığı gibi “Kadından prodüksiyon asistanı olmaz” diyecek, birileri “Kamera grubunda kadın çalışmaz”, yönetmenlikse niyetin, “O kadar erkeği yönetmek” diye bir engelden söz eden olacak, duymayacaksın. Sevinç Baloğlu’nun cümlesi esas olan galiba: “Sen kendini engellemezsen eğer, diğer hiçbir faktörün önemi yok”.

Su Baloğlu ve Merve Bozcu ekipman alışverişinden başlayarak filmin her aşamasına ortak etmeye çalışmışlar seyirciyi. Bir yandan on dört sinemacı kadınla konuşmuşlar. Yönetmen Bilge Olgaç’ın eski bir söyleşisini de dâhil etmişler filme ki bence konuyla ilgili en sahici cümleleri kuranlardan biri o. Sinemaya başladığında tek başına olduğunu anlatıyor ve “Bir hata yaptım” diyor, “Ben erkeklere benzemeye çalıştım ki aksamayayım aralarında. Kadın kalıp bunu kabul ettirmek daha doğruydu belki”.

Yeşim Ustaoğlu’ndan Türkan Şoray’a Nisan Akman’dan Nisan Dağ’a, Esra Saydam’dan Bingöl Elmas’a farklı kuşaklardan kadınlar konuşuyor belgeselde. Kimi Çiğdem Vitrinel gibi “Kadın olduğunuzda eksi 5’le başlıyorsunuz” diye açık sözlülükle söz ediyor sektördeki ayrımcılıktan, kimi Işıl Özgentürk gibi bir sürü insanı kova kova sözünü geçirmeyi başarmış sette, kimi de Biket İlhan gibi kadın olmaktan ötürü hiçbir zorluk yaşamadığını söylüyor. Cinsiyet konusuna neredeyse hiç girmeyenler de var.

Bana öyle geliyor ki “kadın yönetmen” diye bir alt kategoriye dâhil olma fikri de rahatsız ediyor bazı yönetmenleri. Ama bence orada en doğru sözü Zeynep Dadak söylüyor: “Birbirimizden güç alacağımız başka bir sürü insanın parçası haline getirecekse bu, kendime kadın yönetmen demekten gocunmam”.

Ve “Onun Filmi” de adıyla sanıyla “kadın yönetmenlerin filmi”.

Yazının devamı...

Söyleşileri de bir başka

13 yaşındaydım, onunla tanıştığımda. Onyedi diye bir gençlik dergisi çıkıyordu, annemlerin gözünde benim yaşımın dergisi değildi, ben bayılıyordum, gizli gizli okuyordum. En çok da açılış sayfasındaki güzel gülüşlü “abla”nın yazısını. Kendisine abla densin ister miydi, sanmıyorum ama öyle bir okuyanla sohbet eder üslubu vardı ki, yazardan ziyade akrabalık ilişkisi kurduğumu söyleyebilirim kendisiyle; Duygu Asena.

Tez zamanda Kadınca’ya terfi ettim, ardından “Kadının Adı Yok”u okudum ve bir daha iflah olmadım. Şahane bir uyumsuz kadın kuşağının yetişmesine vesile oldu bence Duygu Asena. Çevremizde gördüğümüz modeli sorgulamayı öğretti çünkü. Bin tane feminist teori kitabına bedel, yalın ve net cümlelerle. Evet, neden mesela annemle babam beraberce işten eve geliyorlardı da birisi televizyonun karşısına, diğeri mutfağa geçiyordu? Erkekler daha mı çok yoruluyordu? Kadınlar çok mu bayılıyordu ev işi yapmaya? Kim karar vermişti bu düzeni böyle kurmaya? Peki, böyle devam etmek zorunda mıydı?

Takdir edersiniz ki bu bilmiş sorularla insanların hayatlarına çomak sokmaya çalıştığın için çok da sempatiyle karşılanmıyorsun. “Fikirlerini kendine sakla” cümlesini duyuyorsun sık sık. Ama Duygu Asena’dan fikirlerimizi kendimize saklamamayı da öğrendik evelallah, hiç tanımadan üstlendiği akıl hocalığım için geç de olsa teşekkür etmiş olayım ona buradan.

Çok da iyi bir röportajcıydı Duygu Asena. Yıllarca söyleşilere onun eski söyleşilerini okuyarak hazırlandım. En önemli becerisi karşısındakini dinliyor oluşuydu bence. Sonraki soruyu önceki cevaptan çıkarıyordu ve bu da akıp giden samimi bir sohbete tanık olduğu duygusunu uyandırıyordu okuyanda. Elimdeki kitabın önsözünü kaleme alan Filiz Aygündüz’den öğreniyorum ki bu genç gazetecilere öğütlerinden biriymiş zaten.

Doğan Kitap’tan çıkan “Zamana Değen Sorular” adlı kitapta Duygu Asena’nın 80’lerde yayınlanmış 24 söyleşisi var. Erdal İnönü’den Kadir İnanır’a, Türkan Şoray’dan Sezen Aksu’ya, Orhan Gencebay’dan Metin Akpınar’a 24 isim.

Önce eleştirilerim: İsterdim ki bu söyleşilerden fotoğraflar olsun kitapta. Gazete sayfası bile olurdu. Sonra, Duygu Asena “İyi söyleşinin başlığı konuşurken çıkar” dermiş, bu söyleşilerin başlıkları neden yok? Ve 24 kişinin 5’inin kadın olduğu bir dağılım Duygu Asena’nın tercihi olur muydu sizce?

Öte yandan kitabın ne kadar eğlenceli olduğunu anlatamam. Ve düşündürücü de. O insanların ve ülkenin otuz yılda geçirdiği değişim açısından. Neler konuşulabiliyormuş meğer insanlar ne kadar dürüst cevap verebiliyormuş kimseyi kızdırır mıyım, karizmam çizilir mi diye düşünmeden. Tabii Duygu Asena da ne kadar güzel soruyormuş en “sorulamayacak” soruları. Atıf Yılmaz’a “Kadın filmi yapmaya devam edecekseniz biraz okuyun, yanlış yunluş şeyler yapıyorsunuz Deniz’in (Türkali) dediği gibi” diyebiliyor mesela ya da “Falanca sahneniz ne kötüydü”. O da olanca tatlılığıyla cevap veriyor. Şimdi bir yönetmene bunun dendiğini hayal etmeye çalıştım, olmadı. Egolar da mı daha düşükmüş o zamanlar acaba?

Okuyun mutlaka. Şimdi neden bu lezzette söyleşiler okuyamadığımızı, zaten bir menajer basın danışmanı heyeti huzurunda yapıldığı için o yakınlığın tesis edilemediği söyleşilerin bir de aynı heyet tarafından kontrol edilmiş halinin neden çoğunlukla sade suya tirit olduğunu da düşünün tabii. Bizim sorular zamana değemeyecek korkarım.

Yazının devamı...

Şiddeti anlamadan insanı anlayamazsın

Bergüzar Korel’in ilk kez tiyatro sahnesine çıktığı Craft Tiyatro yapımı “Kızlar ve Oğlanlar”, izlemesi de oynaması da zorlu bir deneyim olan, etkileyici, demir leblebi gibi bir oyun

“İnsanların en temel özelliklerinden biri şiddet. Şiddeti anlamadan bizi de anlayamaz kimse. İneklerin mesela vahşi bir yaşamları var mı, yok. Eğer biri gelip onları yemeye kalkmıyorsa tabii. Evet, etobur hayvanlar bile -tamam, avlanıyor, kaçıyorlar, kovalıyorlar ama savaşmıyorlar. Birbirlerine işkence yapmıyorlar.”

Sarsıcı bir gerçek değil mi? Biz insan olarak “şiddeti”, “vahşeti” hayvanlara ait özelliklermiş gibi düşünmeye meyilliyiz oysa. Ama insandan daha vahşi, insandan daha ürkütücü bir canlı yaşamıyor doğada. Kendini tehlikede hissetmediği sürece hiçbir hayvan diğerine saldırmıyor ya da yemeyeceği canlıyı öldürmüyor, en vahşisi bile yavrulara karşı bizim kadar acımasız değil. Toplu katliamlar, alıp tüfeği okulları taramalar, canlı bombalar, hepsi pek övündüğümüz insan aklının ürünü. Gözümüzün içine sık sık nemlenen ama hep ışıldayan ve gülümseyen gözlerle bakan genç kadın haklı galiba; “Şiddeti anlamadan bizi de anlayamaz kimse”.

Kader nereye götürürse

Yerde kırmızı bir halı, karşıda gri bir kanepe, bir sehpa, üzerinde dünya haritası çizilmiş ışıklı bir küre. Hani şu okul yıllarında döndürüp döndürüp kendimize gidecek diyarlar seçtiğimiz, maceralar yazdığımız kürelerden. Bize hikâyesinin anlatan kadın da öyle yapmış; sevmediği işinden istifa etmiş, son maaşını ve kredi kartını cebine koymuş, dünya haritasına batırdığı iğne nereyi gösteriyorsa oraya doğru yola çıkmış. Önce Afganistan’a, oradan da “Belki de kaderi o kadar ciddiye almamak lazım” diye düşünerek Paris’e. Kaderini gerçekten değiştirecek olan tanışmaya doğru...

Bir romantik komedi başlangıcı gibi oldu, farkındayım. Aslında biraz da öyle. Kaç kişi rötar yapmış ucuz Easyjet kuyruğunda “hayatını aşkı”yla, müstakbel kocasıyla, çocuklarının babasıyla tanışacak kadar şanslıdır, öyle değil mi? Ama işte ne şanstır, ne değildir ya da romantik komedilerin gerilim hatta korku filmine dönüşme ihtimali düşük müdür sizce?

Bizim kahramanımız, tam da hayatının her alanında dibe vurduğu bir anda buluyor aşkı. Tamam, hararetli ve inişli çıkışlı bir aşk ama aşk da nasıl olur ki? Sonra işler iyiye gitmeye başlıyor onun için. “Uygulayıcı yapımcı asistanının yardımcısı” olmak için girdiği mülakattan işi kapmış olarak çıkıyor ve televizyonculuk kariyerinde hızla yükseliyor. Biri kız biri oğlan iki de harika çocuğu oluyor. Her şey yolunda... Ya da gerçekten öyle mi?

Daha fazlasını anlatarak seyir keyfinizi kaçıracak değilim, çünkü hakikaten her anıyla şaşırtıcı, zaman zaman şok edici, güldürücü, ağlatıcı, bütünüyle de iz bırakan bir deneyimi kimseden esirgemek istemem. Onun için geçiyorum oyunla ilgili diğer bilgilere. İrlandalı yazar Dennis Kelly’nin Royal Court’ta Carey Mulligan’ın performansıyla büyük ses getiren oyunu “Kızlar ve Oğlanlar” (Girls and Boys), bu ay Craft Tiyatro’da İbrahim Çiçek’in rejisiyle seyirciyle buluştu.

Erkek-şiddet ilişkisi

Dennis Kelly, oyunda insan-şiddet ilişkisini pek çok yönüyle ele almış. Özellikle erkeklerin şiddete olan eğilimine çevirmiş odağını. Daha çocukluktan itibaren Leanne “mimarcılık” oynayıp gökdelenler inşa ederken, Danny intihar bombacısı olup ablasının gökdelenini havaya uçurmayı tercih ediyor mesela. Leanne seramikten dinozora benzeyen tavuklar yapıyor, Danny onu parçalara ayırıp “Şimdi daha çok tavuk oldu” diye eğleniyor. Kız çocuğu ‘yapıyor’ erkek kardeşi ‘yıkıyor’ özetle.

Çok etkileyici bir sözü var kadının: “Biz bu toplumu erkekleri durdurmak için yarattık”. Ve bu her anı büyük bir kıvraklık isteyen, kâh seyirciye hikâyeyi anlatıp kâh görmediğimiz çocuklarıyla sohbet eden, oynayan, onları azarlayan ya da kucağına alıp uyutan anneyi Bergüzar Korel oynuyor.Şimdi itiraf etmem gerekir ki Bergüzar Korel’in konservatuvar eğitimli bir oyuncu da olsa, ekranda kendisini defalarca kanıtlamış da olsa, sahneye ilk adımını tek kişilik bir oyunla atmasını büyük cesaret olarak görmüş ve cebimde önyargılarımla gitmiştim. Oyunu izledikten sonra Korel’in cesaretinin sandığımdan da büyük olduğunu gördüm, çünkü izlemesi gibi oynaması da çok zor, demir leblebi gibi bir metin bu. Fakat önyargılarım da beni biraz mahcup etti çünkü özellikle belli bir yerden sonra karakterin yaşadığı duygu değişimleriyle seyirciyi alıp sürükleyen, bu zor işin altından hakkıyla kalkan, çok etkileyici bir oyuncu izledim. Bergüzar Korel karakter için doğru bir seçim olmuş, doğal ışığıyla, sıcak bakışlarıyla çok da yakışıyor sahneye, bu kadar beklemiş olması yazık.

Sade bir yorum

Hira Tekindor’un akıcı ve sade çevirisi sayesinde bir an bile “Olay İngiltere’de geçiyor” duygusuna kapılmıyorsunuz. İbrahim Çiçek, gereksiz süsten püsten arınmış, sade bir yorumla taşımış oyunu sahneye. Sona yaklaşırken bütün detayların buluşup bütünü tamamladığını fark ediyorsunuz. Sahnedeki siyah cam küplerin içindeki objeler, fondaki balonlar arasında seçilen figürler zamanla farklı anlamlar kazanıyor. Sahne ve ışık tasarımında yaratıcı tasarımcı Kerem Çetinel’in imzası kendisini fark ettiriyor gene.

“Kızlar ve Oğlanlar” sarsıcı bir oyun. Uzun süre yakanızı bırakmayan, durup durup kendisini hatırlatan bir oyun. Hele bugün, bu çağda, bu ülkede, bu insan evladına söyleyecek o kadar sert ve yine de şefkatli ve umut dolu sözleri var ki...

“Kızlar ve Oğlanlar” Craft

Yazan: Dennis Kelly /

Yöneten: İbrahim Çiçek /

Çeviren: Hira Tekindor /

Yardımcı yönetmenler: Güven Murat Akpınar, Meltem Ceylan /

Dekor & Işık: Kerem Çetinel /

Müzik: Ömer Sarıgedik /

Fotoğraf: Şevval Balkan /

Mekân yönetimi: Şevval Çakır /

Proje asistanı: Ali Emir /

Oynayan: Bergüzar Korel

Yazının devamı...

© Copyright 2019

Milliyet Gazetecilik ve Matbaacılık A.Ş.