SKORER
PEMBENAR
CADDE
YAZARLAR

Aman adımız kirlenmesin

Aileden başlayarak bütün kurumların içinde olan biten pislikleri örtbas etme gerekçesidir: Adımız kirlenmesin. İçimizden biri aramızdan birini birilerini taciz mi etti? Aman duyulmasın. Çaldı çırptı, hırsızlık, ahlaksızlık mı etti? Büyük rezalet tabii de, duyulmasa bari. Şiddet, baskı, adaletsizlik kol mu geziyor? Gezsin, yeter ki duyulmasın.

Evet, işte o meşhur baş belası söz: “Kol kırılsın, yen içinde kalsın”. İçerisi leş gibi koksun, biz burnumuzu tıkayıp nefes almaya çalışalım ama dışarıdan mis gibi görünelim. O koku artık üstüne sıktığımız parfümler tarafından kapatılamayacak hale gelene kadar.

Bakınız 2016 yılından bir gazete başlığı: Ankara Üniversitesi’nde taciz depremi. Diyor ki “Ankara Üniversitesi’nde eğitim gören yabancı uyruklu öğrencinin şikâyeti sonrası Prof. Dr. H. B. hakkında soruşturma başlatıldı.”

Hatta soruşturmanın selameti için bir dekan görevden alınıyor o dönem. Fakat gerçek bir “deprem” meydana gelemiyor. Değişim programıyla gelen öğrenciye destek olan birkaç hoca çıksa da genel eğilim “Bölümün adının durduk yerde kirletilmemesi”nden yana oluyor ve hocanın ilk vukuatı olmadığı farklı kişilerce tekrarlansa da, olay örtbas ediliyor.

Ve biz geliyoruz 2019 yılının 3 Nisan’ına. Milliyet’ten Aykut Yılmaz’ın haberinden aktarıyorum: Aynı profesörün, Ankara Üniversitesi’ndeki görevinin yanı sıra ortağı olduğu bir özel klinik var. Akşam kliniğe gidip nöbetçi olan 23 yaşındaki veteriner hekime birlikte içki içmeyi teklif ediyor. Reddedilince sinirleniyor, genç kadını bayıltana kadar dövüyor ve tecavüz ediyor. Ortağı olan doktor S.D. ise geç saatlerde ayılan genç hekimi şikayetten vazgeçirmeye çalışıyor. İki tane, işleri canlıları iyi etmek olan, bu iş için tıp eğitimi almış hekimin buluştuğu ortak nokta bu.

Neyse ki bu kez karşımızda kararlı ve dirayetli bir kadın ve ona destek olan bir aile var. Derhal annesiyle birlikte hastaneden darp ve tecavüz raporu alıp her iki hekimden de şikâyetçi oluyorlar. Şu an H.B. mahkeme tarafından “nitelikli cinsel saldırı” suçundan tutuklanmış durumda. Ankara Üniversitesi de cinsel saldırı haberini ihbar kabul ederek “faili olduğu iddia edilen öğretim üyesi hakkında soruşturma açılmış ve adı geçen açığa alınmıştır” gibi bir açıklama yaptı. Geç ama sevindirici.

Bu arada dikkat çeken bir diğer nokta, haberlerde tercih edilen dil. Birkaçı dışında bütün haberler “darp ve taciz skandalı” başlığını seçiyor. Ortada ise taciz değil tecavüz var. Eğer boş bulunulduysa ikisi arasındaki farkı hatırlatmak isterim. Yok, amaç durumu hafifletmekse hala yanlış yoldayız demektir. Daha olay taciz boyutunda iken gereken müdahale yapılsaydı, belki tecavüze meydan hazırlanmamış olacaktı. Şimdi başka bir safhadayız. En azından şu an adını koymak ve kabul etmek lazım. Ancak o zaman “daha fazla kirlenmez” bölümün de toplumun da adı.

Yazının devamı...

Delilik özgürleştirir

Yosaryan, edebiyat tarihinin en unutulmaz karakterlerinden biri. Alıntıları yazıldığı günden beri dilden dile dolaşıyor ve ne yazık ki her zaman güncel. İnsanoğlunun içinden savaşma hırsı ve yaşama isteği çıkmadıkça, yazılmasının üstünden altmış yıl geçen ve tek derdi hayatta kalmak olan Yosaryan’a da “Aman ne demode karakter” diyebilmek mümkün olmayacak. Her zaman birileri bizi öldürmeye, biz de ölmemeye çalışıyor olacağız çünkü.

Tam da bu nedenle 20. yüzyılın en önemli savaş karşıtı romanlarından birinin, Joseph Heller’ın kendi İkinci Dünya Savaşı deneyimlerinden yola çıkarak yazdığı “Madde 22/Catch 22”nin kahramanı olmakla kalmadı, sinemanın da, tiyatronun da konusu oldu. 1970’te Mike Nichols’un yönettiği filmde Alan Arkin oynadı Yosaryan’ı. Yine Heller’ın kaleme aldığı sahne uyarlaması birçok ülkede sahnelendi. En son mayısta başlayacak George Clooney’li mini dizide Christopher Abbott oynuyor. Türkiye sahnelerinde ise Serkan Keskin. Zaten bu yazının konusu da Semaver Kumpanya’nın Işıl Kasapoğlu rejisiyle sahnelenen “Madde 22”si.

“Öldürülmektense ölürüm”

Olaylar anlaşıldığı gibi İkinci Dünya Savaşı’nda, İtalya kıyılarında konuşlanmış bir hava üssünde geçiyor. Yosaryan deneyimli bir bombardıman subayı ve bir tek dileği var: Bir daha muharebe uçuşuna çıkmamak. Çok da geçerli bir sebebi: Korkuyor. Bu yüzden kendisine korkak denmesi falan umurunda değil, korkusunu yenmeye çalışmak da istemiyor, özellikle elli birinci uçuşunda aynı uçakta bulunduğu arkadaşı öldüğünden beri daha da artan bir istekle evine dönmek istiyor. Aslında dönebilmek için tamamlaması gereken dört uçuşu kalmış ama tecrübeyle sabit; general olma arzusundaki Albay Catchart sürekli olarak uçuş sayısını artırdığı için artık böyle bir umudu da yok Yosaryan’ın. Cümlesi gayet net: “Öldürülmektense ölürüm daha iyi”.

Ve bu uğurda her yolu denemeye başlıyor. Tabii türlü komik durumlara düşmeye ve hem arkadaşlarının hem komutanlarının eğlencesi olmaya da. Savaşın ortasında savaşın parçası olmamaya, ölmemeye, öldürmemeye ve akıl sağlığını korumaya çalışan bir adam. Ne kadar komik, değil mi?

Delilik maddesi

Derken, Madde 22 diye bir şey duyuyor; namıdiğer “delilik maddesi”. Eğer deliysen seni uçuşa göndermeyeceklerine dair bir madde. Fakat nasıl kanıtlayacaksın ki deli olduğunu? “Ben deliyim, beni uçuşa göndermeyin” dediğin anda akıllı olduğun anlaşılıyor. Yosaryan açıklamaya çalışsın maddenin çelişkisini: “Görevden alınmayı istediğim andan itibaren deli sayılmam ve dolayısıyla daha fazla uçuş görevine çıkmam gerekir. Ama insanın daha fazla uçuşa çıkması için delirmiş olması lazım. Ama uçmayı reddedersem delirmemiş olacağım için daha çok uçuşa çıkmam lazım.”

Okuyanı, izleyeni insana dair çok temel güdülerle, defolarla, zaaflarla yüzleştiren, son derece sağlam bir kara komedi klasiği, “Madde 22”. Ve elbette en az savaşın kendisi kadar absürt. İzlemesinin bu denli keyifli olması için de birbirine bir çarkın dişlileri gibi oturan, bir tanesinin bile aksamadığı bir ekibe ihtiyacı var. Nitekim Semaver Kumpanya’nın kurucuları Işıl Kasapoğlu önderliğinde sahnelediği “Madde 22”, “Ekip oyunculuğu nasıl olur?” konusunda ders niteliği taşıyor.

Her unsuru özenli

Yosaryan’ı oynayan aktör dışında her oyuncunun üç dört rol üstlenmesini öngören metne uygun şekilde, 30 küsur kişi, askerler, doktorlar, hemşireler, fahişeler, hasta ve asker aileleri hep 11 oyuncu tarafından canlandırılıyor. Serkan Keskin her zamanki gibi üst düzey bir oyunculuk performansı sergilerken benim için oyuna Yosaryan kadar Sezin Bozacı’nın Wintergreen’i, Sarp Aydınoğlu’nun Catchart ve Danika’nın Kayınvalidesi, Ahmet Kaynak’ın Binbaşı’sı ile Hastanın Kardeşi de damgasını vurdu. Aslında ekibin tamamı çok iyi, başta söylediğim gibi. En güzeli de genç oyuncularla ustalar arasındaki uyum, on yedinci yılını kutlayan ekibin daha da uzun ömürlü olacağının müjdecisi.

Başak Özdoğan hastane karyolası, bir masa, bir iki sandalye gibi temel parçalardan oluşan dekora atmosferi tamamlayan detaylar ekleyerek hem sade hem işlevli bir tasarım yapmış. Ayşenur Arslanoğlu’nun kostüm tasarımı da karakter değişimlerinin hızla yapılmasını kolaylaştırır nitelikte.

Kısacası, oyuncuları gibi her unsuru başarılı ve özenli bir oyun “Madde 22”. Her çağa, en çok da bu çağa söyleyecek sözü var.

MADDE 22 / SEMAVER KUMPANYA

Yazan: Joseph Heller / Çeviren: Çiğdem Girgiç / Yöneten: Işıl Kasapoğlu / Dramaturg: Bilgesu Kasapoğlu / Yönetmen yardımcıları: Volkan M. Sarıöz, Gülay Şenyüzlü Kırantepe / Kostüm tasarımı: Ayşenur Arslanoğlu / Dekor tasarımı: Başak Özdoğan / Işık tasarımı ve uygulama: Mustafa Karakoyun / Müzik ve ses tasarımı: Okan Kaya / Ses uygulama: Sibel Altan / Oynayanlar: Ahmet Kaynak, Berkay Şekerci, Cansu Saka, Ezgi Ulusoy Tamer, Onur Şenol, Güçlü Yalçıner, Mertcan Ertürk, Metin Alpargun, Sarp Aydınoğlu, Selen Şenay, Serkan Keskin, Sezin Bozacı

Yazının devamı...

Özlediğimiz tam olarak ne?

Gerçek bir “fan” sayılmasam da, dizi tarihimize imzasını atmış nevi şahsına münhasır işlerden “Behzat Ç.”yi seven, zamanında sık sık siyasilerin, RTÜK’ün, o da olmazsa Yeşilay’ın hışmına uğramasından son derece mutsuz olanlardan biriydim ben.

Çünkü bir sürü defosuyla beraber vicdanı da olan başkomiser karakteriyle gayet sahici bir dünya kuruyor ve bir yandan polisiye bir macerayı götürürken, diğer yandan ince ince pek çok eleştiride bulunabiliyordu. Kayıp oğlunu arayan Kürt annenin feryadına yer verdiği bölümün sosyal medyada nasıl yankı bulduğunu hiç unutmam mesela. Finalde çalan Bandista şarkısını da.

Ya da ne bileyim, Savcı Esra’nın (Canan Ergüder) Behzat’a (Erdal Beşikçioğlu) “Dünyanın ekseni kaydı, 12 santim yerinden oynadı, sen bana bir santim yaklaşmadın” dediği, “Biz senle mutsuz oluruz” cevabını “Olalım ne var, biz de mutsuz oluruz, ben seninle mutsuzluğa da varım” diye geri püskürttüğü efsane sahne benim de unutulmazlarımdandır.

Ama işte her güzel şey gibi o da bitti bir gün. Çok da özlendi. Belki “Şimdi devam ediyor olsa şu konuyu da işler miydi acaba?” diye gönlümüzden geçirdiğimiz anlar oldu. Geri dönüşü güzel bir hayaldi ve şimdi gerçek oluyor gibi görünüyor. BluTV dizinin üç sezonunun tamamını göstermeye başladı, arada da devamının geleceğini bildiren teaser’lar yayınlamaya.

Umarım eskisini aratmayacak, kalplerde yer etme nedenlerinin hakkını verecek bir “Behzat Ç.”dir dönen, aradan geçen yıllar onu da yıpratmamış olsa bari. BluTV’nin Twitter adresinden “Şöyle sövmeyeli ne kadar oldu?” diye bir teaser yayınladı, olabilecek en “erkek” ve galiz küfürlerden seçmeler içeren bir sahne, kendi adıma konuşursam özlediğimiz o değildi tam olarak. “Behzat Ç.” ve özlenme nedeni böyle özetlenemez bence.

Neyse, gelecek yeni bölümlere “Eskinin tadı olacak mı ki?” diye şüpheyle yaklaşan bir kullanıcı tweet’ine cevap olarak Behzat Amir’in manidar bir bakışını yollamış BluTV. Aldık, kabul ettik. Bu durumda bize de merakla beklemek düşüyor.

Toplum kurallarının haykıranı

Kolera Yalnız Değildir diye bir etiket var Twitter’da. Kolera, rap’çi Sagopa Kajmer’in boşandığı eşi Esen Güler’in lakabı ve kendisi de rap’çi. Dün Instagram hesabından hikâyeler yayınlayarak evliliğinde kemikleri kırılana kadar dayak yediğini, bunun sonucunda sırtındaki kalıcı hasarla yaşamaya mahkûm olduğunu açıkladı.

Her başarılı - ünlü erkekten şiddet gören kadın gibi de bin türlü art niyetle suçlandı. Prim yapmakla, kendini acındırmakla, para peşinde olmakla, aklımıza gelen gelmeyen daha bir dizi gizli sebeple. Sanki “Yerlerde sürüklendim, kemiklerim kırık, ezik büzük disklerim kayık” diye cümle âleme duyurmak çok kolay bir şeymiş gibi.

Ama belli ki çok dolmuş, haykırası var. “Sıkılmış olabilirsiniz ama benim konuşmam lazım” diyor zaten. Instagram çektiği videoların bazılarını kaldırıyormuş o sırada. “Toplum kurallarına aykırı” diye. “Ben toplum kurallarının aykırısı değilim, haykıranıyım” diyor. Ve maalesef haykıran kadın sevilmiyor. Canı yansa da kibar olması, içine atması, susması bekleniyor. Twitter’daki etikete bakmayın, şiddet gören birçok kadın gibi Kolera da o kadar yalnız ki.

Yazının devamı...

Rengârenk bir kuş ölümsüz bir uçuş

İran’ın isyankâr şairi Furuğ Ferruhzad’ın nefesi, tiyatro sahnesinden seyirciye ulaşıyor. Kısacık hayatıyla şiirinin iç içe geçtiği “Yaralarım Aşktandır”da Furuğ’u Nazan Kesal canlandırıyor.

Bu yazıya başlarken ilk sözü kendisine vermek istedim. O erkeklere hak, kendisine haram olana ulaşmak için; gönlünce, içinden geçtiği gibi şiir yazabilmek için karşısına çıkan bütün engellerle savaşan, beş ömürlük bedel ödeyip 32 yaşında da bu diyardan çekip giden kadına, Furuğ Ferruhzad’a.

Babası Şah’ın askeri

Tanıyor musunuz Furuğ’u? Elbette en az bir dizesini biliyorsunuz: “Kuş ölür, sen uçuşu hatırla”. Ama onu yazan kadının nasıl rengârenk bir kuş olduğunu, 32 yılda nasıl çarpıcı bir uçuşla dünyamızdan geçtiğini biliyor musunuz?

1934’ün Aralık ayında Taran’da dünyaya gelmiş Furuğ. Babası Şah’ın askerlerinden. Ve pek çok baba gibi kızını erkek evladından ayırmadan sevmeyi beceremeyenlerden. Dolayısıyla daha baba evinde tanışıyor kadına bu dünyada gönlünce serpilip boy vereceği bir bahçe olmadığı gerçeğiyle. Şiire tutunuyor nefes almak için. Ağaca bakıyor, çiçeğe bakıyor, göğe bakıyor, bir şiir “uyduruveriyor”. “Kuşlardan duydum” diyor soran olursa.

Baba baskısından kurtulmak için on altı yaşında evleniyor, kendisinden yaşı kadar büyük bir adamla. Âşık olduğuna karar veriyor tabii, aşksız adım atmak yakışmaz Furuğ’a. Ancak “karanlık bir evden çıkıp karanlık bir eve giriyor kendi deyişiyle. Yazan çizen, kendince ‘aydın’ bir kişi olan kocası Perviz “Bundan sonra sadece bana yaz,” diyor.

Günah şiiri

Sonrası, kabına sığmayı asla başaramamış, sorun çıkmasın diye erkekleri ‘idare etmeyi’ becerememiş bir kadının mücadelesi. İran toplumunda bir kadının yapmaması gereken ne varsa yapıyor. Erkeğe hitaben şiir yazıyor söz gelimi, içinden aşk, tutku geçen şiirler. En sonunda “Günah işledim, lezzet dolu bir günah” dediği “Günah” şiiriyle isyan bayrağını sonuna kadar açıyor ve afaroz ediliyor.

Çocuğunu hayat boyu görmemeye, ülkesinden, ailesinden uzak kalmaya, lanetlenmeye katlanıyor, yine de dönmüyor yolundan. Sahneye çıkıyor, film çekiyor, yeniden aşık oluyor ve 1967 yılında gencecik yaşta ölüyor. Şiirleri dilden dile dolaşmaya devam ediyor.

Sonra aradan elli yıl geçiyor, Türkiye’de bir kadın oyuncu Furuğ’un nefesini tiyatro sahnesinden insanlara taşımaya karar veriyor. Tutkuyla çıktığı bu yolda yanına kendisi gibi Furuğ seven, cesur ve dirayetli kadınlar geliyor ve ortaya “Yaralarım Aşktandır” çıkıyor. Şebnem İşigüzel yazıyor, Berfin Zenderlioğlu yönetiyor, Nazan Kesal oynuyor.

Bir kadın kaç defa ölür?

Bu ay DasDas sahnesinde seyirciyle buluştu “Yaralarım Aşktandır”. Çıplak bir sahnede, kah musalla taşı, kah yatak olan tekerlekli bir masa üzerinde hayatını anlatıyor Furuğ. Mavi Alfa Romeo’suyla Tahran sokaklarını arşınlayan kadın, mollalar cenaze namazını kıldırmadığı için kendi arafında son şiirini yazıyor: “Her şey kadına kötülükle başlar çünkü / Çocuğa kötülükle / Kuşlara kötülükle / Hayvanlara kötülükle / Ölülere kötülükle” diyor, “Çorap söküğü gibidir kötülük. Devamı gelir”.

Şebnem İşigüzel, Furuğ Ferruhzad’ın sesini öyle güzel yakalamış ki, oyunu izlerken hangisi Furuğ’un sözü, hangisi ona yazılmış bir cümle, bazen ayırt edemiyorsunuz. Hayatla şiir mükemmel şekilde içi içe geçmiş durumda.

Berfin Zenderlioğlu, tam da Furuğ’a yakışır şekilde, sade ve şiirsel bir atmosfer kurmuş, su gibi akıyor oyun, seyircinin kalbine bir taş koysa da ruhunu daraltmadan. Cem Yılmazer’in sahne ve ışık tasarımının payı da büyük bunda tabii.

Ve Nazan Kesal. Nazan Kesal sahnede izlenmeye doyulmayan bir oyuncu.

Hiç tereddütsüz söyleyebilirim ki baştan ayağa Furuğ olmuş. Karşımızda bütün gözü karalığıyla dünyaya meydan okuyan kadın kesinlikle Furuğ Ferruhzad. Bütün bu trajik hikayenin içindeki mizah da oyunun en büyük artısı. Tam gözünüz doluyor, içiniz bu haksızlıklara karşı isyanla doğuyor, bir espri patlatıyor Furuğ ve tekrar akıyor hayat.

“Bir kadın kaç defa ölür? Daha doğar doğmaz hayatınız kuyruğundan yakalanır çünkü.” “Bir kadın kaç kere ölür? Şahsen ben böyle düşününce ilk kez öldüğümü düşünmüyorum.

Neyse. Kurtuldular artık benden. 1967 yılında, Tahran’da, erkekler gibi şiir söyleyen bir kadından kurtuldular. Yokum artık ben. Olmayacağım bir daha,” diyor ama “Yaralarım Aşktandır” bunun böyle olmadığının kanıtı. Furuğ Ferruhzad 2019 yılında Türkiye’de bir sahnede yaşıyor. Kurtulamadılar. Furuğ hala dosdoğru, dimdik duruyor ve kadınlara “Korkmayın” diyor, “Hayat sizin hayatınız, ben yapabildiysem siz de yaparsınız”.

YARALARIM AŞKTANDIR / DASDAS

Yazan: Şebnem İşigüzel

Yöneten: Berfin Zenderlioğlu

Oynayan: Nazan Kesal l Dekor ve ışık tasarımı: Cem Yılmazer l Kostüm: Natali Yeres

Müzik: Burçak Çöllü l Yönetmen Yardımcısı: Deniz Biber l Hareket düzeni: Dicle Doğan

Afiş fotoğrafı: Manuel Çıtak

Yazının devamı...

Bazı şeyler ertelemeye gelmez

Bazı konular her şeyden; aklınıza gelen - gelmeyen her türlü mühim mevzudan daha acil oluyor. Hiç beklemeye, gecikmeye, ertelemeye gelmiyor. Bir çocuğun hayatı gibi mesela. Yeni yıla girerken yaşıtları Noel Baba’dan bebek, top, bisiklet falan isterken “artık iğne olmamak için donör”, bir de şeker isteyen dört yaşındaki Öykü gibi.

Öykü Arin, 2018 yılında lösemi teşhisi konmuş bir çocuğumuz. İlik nakli bekleyen dört binden fazla hastadan biri ama onun farkı, hepimizin kendisini tanıyor oluşu. Çünkü annesi Eylem Şen’in arkadaşları çok etkili bir kampanya başlattı, “Öykü Arin’e Umut Ol” adıyla bir hesap açtılar, aynı etiketle paylaşımlar yapmaya başladılar ve bir süre sonra ailenin de aktif katılımıyla hem Türkiye’nin dört bir yanına hem de dünyanın 12 ülkesine ulaştılar.

Amaçları hem göz bebekleri Öykü’lerine yüzde yüz uyacak bir donör bularak onun hayata tutunmasını sağlamak hem de tüm lösemi hastaları için toplumda ciddi bir dönüşüm yaratmaktı. İnsanlar kök hücre bağışına, ilik nakline dair bilgi sahibi olsunlar, bu kadar basit bir adımla bir insanı hayata bağlayabilecekken bundan kaçınmasınlar, birbirlerine umut olmaktan vazgeçmesinler, buydu kampanyanın niyeti.

Neyse ki hala iyi insanlar hiç de az olmadığından kampanya inanılmaz ses getirdi, Öykü için kök hücre bağışında bulunan donör sayısı kısa zamanda 150 bini buldu, bu donörler arasından Öykü’ye değil ama başka hastalara uyanlar oldu, bir evden çakan umut kıvılcımı büyüyerek birçok başka evlerdeki dertlere deva oldu.

Bu sırada Öykü Arin 19 Mart’ta gözümüzün önünde dört yaşına bastı, hepimiz kendi çocuğumuzun yaş günü gibi kutladık onu. Hala iğne olmak zorundaydı ama şimdi çok daha fazla umut vardı yeni yıldan dilediği şeye kavuşması için. O 150 bin kişiden birinin Öykü’nün “genetik ikizi” olması gayet mümkündü. Yeter ki bağışlanan kök hücre numuneleri bir an önce incelensin.

Bu haftaya Öykü Arin’e Umut Ol hesabından gelen yeni bir çağrıyla başladık. “Öykü Arin ve dört binden fazla hasta kök hücre nakli bekliyor. 150 bine yakın kan örneği doku tiplemesi çalışması için bekliyor. Eşleşmelerin gerçekleşmesi için Sağlık Bakanlığı’na çağrıda bulunuyoruz” deniyordu.

Özetle çağrımız Sağlık Bakanlığı’na. Öykü’nün tek isteğinin şeker yemek olacağı yeni yıllara ulaşması sizlere bağlı.

Yazının devamı...

Nasıl bir adalet bu?

Siz o kendini Tarsus’ta adliye koridorlarında yerlere atan annenin çığlığını duydunuz mu? “Nasıl bir adalet bu?” diye haykırıyordu, “Nasıl bir adalet?”. Ciğeri sökülür gibi çıkıyordu sesi. Ciğeri sökülüyordu da zaten, insan çocuğu istismara uğrar da adalet bir türlü yerini bulmazsa nasıl hissederse, nasıl isyan ederse öyle.

Peki, siz 12 yaşındayken istismara uğradığını söyleyen, artık lise öğrencisi olan E.S’nin ifadesini okudunuz mu? “Yaşıtlarım şu anda okulunda sınava girerken ben adliye salonlarında adalet arıyorum. Eğer adaletin tecelli etmesi için benim ölmem gerekiyorsa biri bunu bana açıkça söylesin.” diyordu. Bir çocuğa bunu söyletmeyi başarmıştık el birliğiyle.

Denemiş çünkü her yolu. Susmayı denemiş önce, başta kimselere diyememiş. İçine atmış. Hastalanmış.

İntiharı denemiş sonra, hem de bir, iki değil, üç kez.

Konuşmayı denemiş en sonunda. Çocuğun halinin hal olmadığını fark eden rehber öğretmene açılmış güvenip. Adana’da dört yıl önce olan olaya dair mide bulandıran detayları burada tekrarlamayacağım, merak edenler için internette mevcut. Bilinmesi gereken, çocuk yaz tatilinde Adana’daki bir camide gittiği kuran kursunda istismara uğradığını söylüyor, failin de aynı zamanda aile dostları olan imam olduğunu.

Olay ortaya çıkınca aile şikâyetçi oluyor, dava açılıyor. Kamuoyu daha ziyade “Cinsel istismarla suçlanan imam serbest bırakıldı” başlıklarından hatırlayacaktır. Çünkü savcı mütalaasında olay sırasında bayılıp otoyol kenarında terk edilmiş bulunan kız çocuğunun beyanıyla adli incelemeler arasında tutarlılık olduğunu belirtip sanık için tutuklama talep ediyor iki duruşmadır, ancak nedense hakimin eli bir türlü varmıyor bu kararı vermeye.

Bir kız çocuğu korkudan evinden çıkamıyor, parlak bir öğrenciyken okuluna devam edemiyor, geceleri uykusundan kâbuslar içinde uyanıyor, annesi babası odasının kapısında bekliyor sakinleştirmek için, bütün bunlar mahkemenin vicdanına dokunmuyor. Kolay mı bir çocuğun çıkıp bu kadar vahim bir olayı açıkça anlatması? Biz tacize uğradığında önce kendisini suçlamaya koşullanmış bir toplumun çocuklarıyız, uydurulacak şey mi bu?

O çocuğun pamuklara sarılması, devletin tüm kurumlarıyla dört bir koldan onun yaralarını iyileştirmeye çalışması, adaletin de derhal yerini bulması lazım ki kendisine ve çevresine bir parça güven duyarak hayatına devam edebilsin.

Yok, biz ne yapıyoruz, bütün bunlara sebep olduğunu kesin bir şekilde söylediği kişi için bir tutuklama kararı bile çıkaramıyoruz. Tutuklu yargılamayı kim bilir kimler için saklıyoruz... Gerçekten anlayamıyorum nedenini. Bu kadar mı sevmez bir ülke çocuklarını?

Davayı takip eden
Çocuk İstismarı Derneği Başkanı Saadet Özkan sosyal medyada paylaştığı videoda duruşmada yaşananları anlatmaya çalışırken ağlamaktan konuşamıyor. Hakim “Beraat etmesi suçsuz olduğu anlamına gelmez” demiş, “Uzman avukatlarınızla bir üst mahkemeye gidersiniz”.
Nasıl güven verici bir ifade. Beraat etmesi suçsuz olduğunu göstermez, ceza alması suçlu olduğunu göstermez, sahiden annenin sorusunu tekrar etmek istiyorum: Bu nasıl adalet?

Yazının devamı...

Özgürlük mü korkaklık mı?

On yedi yıl önce “Asmalı Konak”ta ikili olarak izlediğimiz Eylem Yıldız ve Burak Altay, Kavim Tiyatro çatısı altında bir araya geldikleri “İsimsiz” adlı oyunda kadın erkek ilişkilerine dair hayatın bir noktasında herkesin sorduğu sorular soruyorlar

Kadın erkek ilişkilerine dair sorulmadık soru, bulunmadık cevap kaldı mı diye düşünmek mümkün aslında. İnsanın yalnız olamama, biriyle de duramama hali ebedi ve ezeli bir mesele. Hele o beraber durman, bir evi, bir hayatı paylaşman, gelecek planları yapman gereken kişi seninle taban tabana zıt bir duygu ve düşünce yapısına sahip, adeta farklı gezegenden gelmiş bir karşı cins ise.

Mesele bu kadar ortak, çözülmesi de bu kadar zor olunca, edebiyattan sinemaya sürekli karşımıza çıkması da kaçınılmaz oluyor tabii. Özellikle de şehir insanının gittikçe yalnızlaştığı bir dönemde. Ve hâlâ her bakış açısıyla yeni kapılar açılabiliyor önümüzde. Alman yazar Tilla Lingenberg’in 2011 yılında, “özgürlükler” konulu 3. Augsburg Oyun Yazarlığı Yarışması için yazdığı “İsimsiz” adlı oyunda olduğu gibi.

Karakterler de isimsiz

Kahramanlarımızın da oyun gibi isimleri yok, bir kadın ve bir erkek. İkisi de oyuncu. Yıllarca muhtelif ödenekli tiyatrolarda çalıştıktan sonra isyan bayrağını çekip kendi tiyatrolarını, “kendi fakir ama özgür” krallıklarını kurmuşlar. Bir yazara ya da yönetmene verecek paraları olmadığı, elektrik su paralarını ancak ödedikleri için doğaçlama yöntemiyle oyunlar çıkarıyorlar ama kendi keyiflerinin kâhyası olmanın tadı başka. Hatta durumu erkek karakterin ağzından aktarmak isterim, bakın nasıl da tanıdık: “Burada ne oynayacağımıza, ne zaman oynayacağımıza, hangi sıklıkta oynayacağımıza biz, kendimiz karar veriyoruz. Öyle lütfedip rol verecek, kafasına esince rol vermeyecek, adamın sinirini kaldıracak genel sanat yönetmeni falan yok burada... Sen şimdi lamba ol, sen şimdi komadaki hasta ol falan. Çok gördük bunları. Muhteşem roller oynadık, iyi oyunlar oldu, kibar meslektaşlar filan, her şey tamam. Ama özgür değilsin ki...”

Oyunun çevirisinin Devlet Tiyatrosu’nun değerli yönetmenlerinden, uzun bir dönem genel müdürlük, İzmit Şehir Tiyatrosu’nda da genel sanat yönetmenliği yapmış Yücel Erten’e ait olması olaya ayrı bir keyif katıyor tabii. Eylem Yıldız ile Burak Altay’ın yıllardır Devlet Tiyatrosu’nda oynadıktan sonra kendi kanatlarıyla uçuyor olmaları da cabası. Yani bu yönüyle adeta bu ikili için yazılmış bir metinle karşı karşıyayız. Kurum tiyatrolarında kırk yıl boyunca döne döne oynanan oyun örnekleri bile Türkiye için özel seçilmiş gibi. Bakınız “Kontrabas”, bakınız “Açık Aile”. Gözler “Salıncakta İki Kişi”yi aramakta.

Bu kısım oyunun bir boyutu. Diğer boyutta da mesleki beraberlikle aşk ilişkisini birlikte götüren ikilinin hayattan beklentileri var. Kadın biyolojik saat ya da geçmekte olan yaş nedeniyle bir çocuk sahibi olmak isterken, erkeğin ona sunup sunabildiği bir tek kişilik oyun. Biri diyor “Sen çoğalmak istemiyor musun? Geleceğe kalmak istemiyor musun?”, öteki diyor, “Al sana tek başına sahnede olacağın bir rol, bundan âlâ geleceğe kalmak mı olur?” Biri için sevgilerinin kanlı canlı kanıtı bir bebek, diğeri için iyi giden ilişkilerinin potansiyel katili.

Paralel iki ilişki

Biz de bir yandan aralarındaki bu pinpon maçı gibi giden atışmayı izlerken, bir yandan doğaçlayarak çıkarmaya çalıştıkları oyunun içinde buluyoruz kendimizi. Orada da Alman bir kadınla bir intihar eylemi planlamakta olan göçmen sevgilisinin ilişkisi süregitmekte.

“İsimsiz”, paralel giden her iki ilişkiye dair de ilginç detaylar barındıran, etkileyici cümleler kuran ve evladiyelik sorular soran bir oyun. Özgürlük bencillik midir? Çocuk sahibi olmak istememek korkaklık mıdır? Biz olabilmek için nelerden feragat etmek gerekir? İşte size üç tanesi. Daha çoğu da oyunda mevcut. Erkeğin çocuk istememe hakkına da kadının çocuk istemesine duyduğu kadar saygı duysa bence daha iyi olurdu, biraz “Çocuk istemeyen bencildir” sonucu çıkarmaya müsait bir metin. Keşke daha dengeli ve adil yaklaşsaydı karakterlerine. Ama Yücel Erten’in Türkçesi sayesinde kulağa asla çeviri gibi gelmeyen, su gibi akıp giden diyaloglara sahip.

Kerem Çetinel’in dekor tasarımı son derece pratik ve işlevli. Ebru Tartıcı Borchers’ın yönettiği oyunda yükün büyüğü oyuncuların sırtında. Son derece parlak iki oyuncu olan Eylem Yıldız ile Burak Altay yılların arkadaşlığı, birlikte hem “Asmalı Konak”ta hem daha sonra Devlet Tiyatrosunda oynamış olmanın da verdiği rahatlıkla daha ilk oyunda müthiş bir uyum yakalamışlardı. İkisinde de mevcut olan komedi damarı sayesinde gayet keyifle izlenen, eğlenceli bir oyun çıkmıştı ortaya.

Her şeyden önce, Eylem Yıldız’ın kurduğu, Uğur Yücel’in isim babalığını yaptığı Kavim Tiyatro’nun Burak Altay’ın da ortaklığıyla devam edeceğinin müjdecisi bu oyun. Uzun ömürlü olmasını dilerim.

İSİMSİZ KAVİM TİYATRO

Yazan: Tilla Lingenberg

Çeviren: Yücel Erten

Yöneten: Ebru Tartıcı Borchers

Yönetmen yardımcısı: Tuba Aydın

Dekor ve ışık tasarımı: Kerem Çetinel

Kostüm: Dilek Kaplan

Müzik: Burak Olçaray

Fotoğraflar: Okan Erkmen

Asistan: Oya Ünal

Oynayanlar: Eylem Yıldız, Burak Altay

Yazının devamı...

Bir kravat bin ayıp örter

Vallahi bravo, Sabiha Gökçen Havaalanı Taşıma ve İşletme Kooperatifi (SAWKOOP) işi çözmüş. Bakmış yolcularda taksiye binme konusunda bir ayak sürüme, bir manasız Uber merakı. Demiş “Bu yolcuların bir ulaşım aracında aradığı, bizim taksilerde olmayan ne olabilir?”

Şoförlerimiz yeterince hoyrat mı davranmıyorlar? Evvelallah, bir itip kakmaları eksik. O da artık havaalanı çıkışında herkesin gözü önünde olmasın bir zahmet.

Yolcu alırken seçici mi davranmıyorlar? Hem de nasıl, beğendikleri, beğenmedikleri güzergâhlar konusunda gayet net bir duruşları var. Sıradan çıkacaklarsa buna değmeli, üç kuruş için teker dönmez. Dönerse de o yolcu o yere gittiğine pişman edilir.

Yolcuyu gezdirip dolaştırmıyorlar mı? Rica ederim, aynı yakada A noktasından B noktasına gidecek adamı köprüden geçirip Boğaz havası aldıran taksi şoförleri gördü bu gözler, kim yapar bu fedakârlığı, siz söyleyin.

Kazıklama âdetleri mi yok? İşte orada durun. Yolcuyla aralarına taksimetre gibi soğuk teknolojik aletler sokmayı tercih etmiyor olmaları onları kötü niyetli yapmaz. Pazarlık geleneklerimizde var bir kere. Ne demiş atalarımız: “Dövüşerek pazarlık et, güle güle ayrıl.” Önemli olan müşteriyi güldürmek son tahlilde.

Peki, nedir canım bu insanların derdi, bizim arkadaşların eksiği? Ve SAWKOOP -tahminen bizim mahkemelerin pek sevdiği kravat indiriminden esinlenerek- cevabı bulur: Tabii ki kravat. Cinayet işlemiş adama iyi halden ceza indirimi sağlayan kravat şu saydığımız ufak tefek defoları mı örtmeyecek?

Neticede müjdemi isterim, bundan böyle Sabiha Gökçen Havalimanı’nda görev yapan SAWKOOP’a bağlı taksiciler kravat takmak zorunda. Gömlek ve koyu renk elbise de cabası. Bu durumda bize düşen, kravatın değdiği boyunda sihirli değnek etkisi yaratmasını ummak. Belki de dönüşüm kravattan başlıyordur.

Belediyelere mutluluk departmanı

20 Mart, Dünya Mutluluk Günü’ymüş. Yani biz dün öfkemiz burnumuzda ne uğruna olduğunu bilmediğimiz savaşlar eder, birilerine çelme takıp başkalarının omuzuna basarak yükselmeyi umarken, bilmiyorum işte hırslarımızdan mutluluk beklerken, dünyada Mutluluk Günü kutlanmaktaymış.

Ve bugünün şerefine DW Türkçe’nin haberinden öğrendiğimize göre, Hollanda’nın Schagen kenti belediyesi bir Mutluluk Departmanı kurmuş. Adı basbayağı bu ve başında Jan Steven van Dijk adlı biri var, görevi Schagen’lileri mutlu etmek. Göreve gelince ilk iş bir anket yaptırmış, insanların mutlu olmak için ihtiyaç duydukları şeyleri şöyle sıraladıklarını görmüş:

Yalnız olmamak, başlarının üstünde bir çatı olması, kendilerini güvende hissetmek ve yaşadıkları kentin şekillendirilmesinde söz sahibi olmak.

Ev kiralarının ödenebilir olması için belediye arazi bedeli almayarak, insanlara ekip biçmeleri için birer parça toprak vererek bunların bir kısmına katkıda bulunmaya başlamış. Ve yapılacak her iş için kent sakinlerinin fikrini sormayı âdet edinmiş. Bir caddede inşaat mı yapılacak, daha sonra nasıl görünmesini istedikleri kentlilere soruluyor. Böylece insanlar kendilerini oraya ait hissediyorlar.

Basit ama önemli şeyler. Şimdi Hollanda’da Schagen’i izleyen başka belediyeler oluyormuş. Hani seçim arifesindeyiz, bizim adaylar da belki aslolanın o kentte, ilçede, beldede yaşayanların mutluluğu olduğunu hatırlar.

Yazının devamı...

© Copyright 2019

Milliyet Gazetecilik ve Matbaacılık A.Ş.