SKORER
PEMBENAR
CADDE
YAZARLAR

Caretta yavruları ve çıkarlarımız

Bir insan türü var, dünyadaki canlı cansız her şeyi; hayvanları, ağaçları, suyu, toprağı kendi emrine verilmiş zannediyor. Kendisi bu evrenin efendisi, diğer her şey de onun keyfi için var. Onu beslemek, onu giydirmek, onu eğlendirmek ve ona kazandırmak için. Yunusları parklara, flamingoları, kaplanları, timsahları kafeslere kapatırken, ormanları yakarken, havaya suya zehri salarken içi rahat bu yüzden. Nasıl olsa kendi malı. Kendisinden sonra tufan. 

Bir de bütün bunları kendine dert edinen, bu dünyada misafir olduğunu bilen, diğer canlılarla beraber bu misafirliği barış içinde geçirmek isteyen bir insan türü var. Bir bakıyorsunuz yanan orman için yürüyor, bir bakıyorsunuz nesli tükenen bir hayvanın yaşam hakkı için imza topluyor, bir bakıyorsunuz kuruma tehlikesi altında bir göl ya da dere için yollara düşmüş.

İlkinin ikincisini anlaması mümkün değil, çünkü bir çıkarı yok o insanın, o bitkiden, o hayvandan, o denizden, o gölden. Ne olabilir onu böyle canla başla harekete geçiren? O ormana, o göl kenarına, o deniz kıyısına ev mi dikecek? O yunusları toplayıp hayvanat bahçesi mi kuracak, ne yapacak?

Yüzlerce örnekten minicik bir tanesi, Antalya’nın Kemer ilçesinde Çıralı Kıyı Koruma Koordinasyon Komisyonu’nca kurulan Caretta Timi ve asıl hiçbir çıkarları olmadan onlarla birlikte nöbet tutan 10 gönüllü. Sahilde hava karardıktan sonra sabah 06.00’ya kadar bekliyor, insanların sahile girmesine engel oluyor, başlarına takılı kırmızı ışıklar yardımıyla yumurtadan çıkan yavruların sağ salim denize ulaşmasını sağlıyorlar.

Deli oldukları ya da o yavrulardan bir beklentileri olduğu için değil. Bir parçası oldukları bu doğadan, bu dünyadan kendilerini sorumlu hissettikleri için.

Anlamaya çalışmak hem ikinci tür insanların yükünü hafifletecek hem de bu dünyayı daha yaşanabilir bir yer haline getirecektir. Bakın gene bir çıkarımız var üstelik. Nefes alınabilir, denizi, toprağı temiz bir dünya hepimize lazım.

“Ne güzel hikâyeler bıraktı bize”

Umur Bugay’ı kaybettiğimizi duyunca, çoğumuz gibi benim de gözümün önünden hayatımızdan uzunca bir döneme damga vuran “Bizimkiler” dizisi geçti. Birbirinden çok farklı ama bir mahallede, komşu evlerde kimse kimseyi incitmeden yaşayıp giden, zaman zaman itişse de gerektiğinde birbirinin yardımına koşan bütün o incelikli karakterleriyle.

Huysuz yöneticiden ‘Katil’ horozcuya, Alman ‘Ulviye - Ulrike’ yengeden sarhoş Cemil’e beş benzemezin bir arada yaşadığı Türkiye gibiydi “Bizimkiler”. Şimdi Türkiye “Bizimkiler” gibi değil. ‘Katil’in kimseye fiske vurduğunu, Ulrike’nin dışlandığını görmemiştik ama bu ülkeyi kendisine ev bellemiş felçli bir İrlandalı kadının komşuları tarafından dövülebildiği bir çağda yaşıyoruz.

“Kapıcılar Kralı”ndan “Düttürü Dünya”ya pek çok senaryosunu yazdığı filmle de başka bir dünya tasvir etmişti Umur Bugay. Küçük, sade
bir dünya.

Hakkında en çok Levent Cantek’in yazdıkları etkiledi beni; “Ufak tefek evlerin, iyi kalpli sözlerin, tenceredeki fasulyenin, umutlu insanların, çiçekli pencerelerin yazarıydı. Ne güzel hikâyeler bıraktı bize”.

Yeni çıkan kitabı “Karılar & Kocalar”ı (İnkılap Kitabevi) keyifli bir tatil kitabı olmak üzere ayırmıştım, buruk bir hüzünle okuyacağım şimdi.

 

Yazının devamı...

KADER Mİ DENİR ŞİMDİ BUNA?

Bu cumartesi güne çok kara bir haberle başladık. Sinema yazarı arkadaşımız Cüneyt Cebenoyan’ı lanet olası bir trafik kazasında kaybetmiştik. Onu tanıyan herkesi isyan ettiren bir haberdi bu. Seven demiyorum, tanıyan diyorum çünkü bence tanıyanlar arasında sevmeyen pek yoktur Cüneyt’i. 

Dünyanın en uyumlu, karşısındakinin suyuna giden, herkesle iyi geçinen adamı olduğu için değil. Aksine, daha ziyade uyumsuz ve huysuz sayılabilecek ama sonuna kadar hakkı olan bu özelliklerini dürüstlüğü ve samimiyeti, en önemlisi de yapmacık olmayan zarafetiyle birleştiren, nadir bir insandı Cüneyt Cebenoyan, tanıdığım ve daha yakınlarından dinlediğim kadarıyla. Nadir rastlanacak belalar da 59 yıllık hayatı boyunca onu buldu maalesef. İsyan ettiren haber demem bu yüzden. “Ama bu çok fazla”dan başka söz gelmiyor insanın aklına ilk anda.

Dünden beri çok yazıldı çizildi, uzatmadan özetlersem; 1994 yılında ablası Yasemin Cebenoyan’ı PKK’nın The Marmara’ya düzenlediği bombalı saldırıda kaybetmişti Cüneyt. Eşi Ayşegül’le ölüme yaşamla cevap vermeye karar vermişler, oğulları Ali büyük bir tesadüf sonucu ablasının ölüm yıldönümü olan 30 Aralık’ta dünyaya gelmiş, Cebenoyan ailesini hayata bağlamıştı.

17 Ağustos depremi, kendini yeni yeni toparlamaya çalışan aileyi bir kez daha paramparça etti. Cüneyt, Yalova Yüksel Sitesi’ndeki yazlık evde minik oğulları Ali ile birlikte annesini ve babasını da kaybetti.

Bizim tanıdığımız Cüneyt o Cüneyt’ti. Daha sonra dünyaya gelen kızları Elif’in sevgisiyle hayata bir kez daha tutunmayı başarmış ama gülüşü hep biraz yarım. Bir tekini yaşayanın “Neden ben?” diye isyan edeceği kayıplardan defalarca geçmiş. Sevgisi de öfkesi de riyasız. Herhalde insanın yalana dolana vakti olmadığını iyi bildiğinden.

Artık şanssızlık kotasını doldurduğundan emin olduğumuz bir noktada hayattan bir çalım daha yemesini hazmetmek hepimiz için zor olacak. Bu dünyanın bir adaleti olduğuna bir gıdım inancımız kaldıysa onu da yok etti Cüneyt’in kaybı.

Öte yandan, 45 yıllık arkadaşı Hayri Kozanoğlu’nun BirGün’e yaptığı açıklamada dediği gibi, Cüneyt’i “bir kadersizlik abidesi” olarak hatırlamak da haksızlık. “Tüm bu kahredici koşullara rağmen yazılarını aksatmayan çok değerli bir sinema eleştirmeni, bir direniş, sabır ve kararlılık numunesi” olarak hatırlamalıyız onu. (Bütün Çocuklar Bizim Derneği’nin kurmaya karar verdiği “Cüneyt Cebenoyan Çocuk ve Sinema Fonu”na bağışta bulunmak da çok sevdiği iki şeyi birleştirerek onun adını yaşatmaya katkıda bulunmamızı sağlayacaktır.)   

Bir de şunu iyi düşünmeliyiz tabii: Cüneyt Cebenoyan Türkiye’de değil başka bir ülkede dünyaya gelmiş olsa nasıl bir hayatı olurdu? Yıllar önce başına gelen felaketler hakkında verdiği bir röportajda “lanetli değil şanssızım” diyordu. Eşi Ayşegül Cebenoyan ise “Türkiye’de yaşamanın bedelini ödedik” demeyi tercih etmişti.

Bir kadın doğum günü hediyesini almak için arkadaşıyla bir kafede buluştuğunda yandaki masada bomba patlıyorsa bu onun kaderi midir? Bir ülkede deprem oluyor ve iki yanındaki bloklar ayakta dururken ortadaki site tuzla buz oluyorsa bunu o blokta yaşayanların şanssızlığına mı bağlayacağız? Bir ülke insanlarını kaç farklı şekilde öldürebilir?

Yazının devamı...

YAZILI OLMAYAN ADA KURALLARI

Genel olarak İstanbul’un adaları, özel olarak da güzelim Burgazada işletmelerinde karşınıza çıkan tatsız muamelelere daha evvel değinmiştim. Maalesef insanlara ‘verili’ saatler arasında adayı ziyaret edip mahşer kalabalığında maksimum harcama yapmakla yükümlü turist rolü biçilmiş durumda.

Son vapurla cebinizi boşaltarak çıkıp gitmeniz, o arada da oranın kanunlarına uymanız bekleniyor. Hesaba itiraz etmek, efendim insanlara yürüyecek yol bırakmayan masalara ses çıkarmak falan ne haddinize? Biz hancıyız, siz yolcusunuz, yerinizi bilin. Bilmeyene bildiririz. 

Bu anlamda tam bir eşitlik olduğunu, Vedat Milor olsan sana istisna yapılmayacağını bu hafta öğrenmiş bulunuyoruz. Milor, 2014 yılında hakkında övgü dolu bir yazı yazdığı, dolayısıyla kişisel bir derdinin olmadığı açıkça görülen bir müessesede yaşadığı tatsız bir olaydan söz etti yazdı twitter hesabında. Mekânda masalar deniz kenarına o derece yayılmış ki, yayalara geçecek bir kişilik yer kalmış. Vedat Bey de garsonu uyarmış, aldığı karşılığı şöyle anlatıyor: “Sana ne lan, fazla konuşma, diyerek beni denize doğru itti. Düşmeme ramak kaldı.” 

Vedat Milor gibi tanınan ve 1 milyon takipçisi olan bir isim bu paylaşımı yaptığı için elbette konu çok ses getirdi. Mekân cephesinden gelen itiraz “O bizim çalışanımıza hakaret etti asıl” düzeyinde ki hem kullandığı üsluba hepimizin aşina olduğu Milor düşünülünce inandırıcı değil hem de gerçekten meselelerin aslını çarpıtmakta üstümüze yok.

Ortada halka ait olan sahil şeridinin masalarla kaplandığı gerçeği ve bu konuda belediyeyi göreve davet eden bir insan var, bizim sorunumuz hâlâ kim kime ne dedi, kim kimi itti. Garson, Vedat Milor’u denize doğru itmemiş olsa ne fark eder, orada yayaların yürüyemediği gerçeğini değiştiriyor mu bu? Kaldı ki “Mümkün değil itmemiştir” diyebilen var mı aramızda?

İki misli paraya helallik isteyen taksici

Hazır söz orman kanunlarından açılmışken, yolcunun değil kendi canlarının istediği yere giden taksilerle ilgili aldığım yazdığım yazıya gelen tepkilerden söz etmek istiyorum. Yara hepimize ait olduğundan tepki de çok oldu. “Havabus’un önünden de binemiyoruz, Eminönü’nden de” gibi birçok yeni mevki eklendi listeye. İki hikâyeyi kısaca paylaşmak istiyorum. İlki, Harbiye Açıkhava Tiyatrosu’nda bir konser çıkışında yaşanıyor ki nasıl unuturum, orası en çaresiz kalınan noktalardan biri. Yolcumuz Mecidiyeköy’e gidecek, taksi yok. Yanlış anlaşılmasın; taksiler var, dizi dizi ama onu alan yok. “Siz nereye gitmek istiyorsunuz?” diyor birine, “Levent” cevabını alıyor. “Mecidiyeköy olmaz mı?” “Olmaz”. “İki misli para versem?” “Olmaz, hak etmemiş olurum”. Bizim yolcu “Ben helal ediyorum” diyor ki daha fazla sokakta kalmasın. Ve başarıyor. Hak etmediği parayı helal ederek! 

İkinci olay bayram günü Eminönü’nde yaşanıyor. Gene taksiler boş, Arap turist beklemekte. Bizim ablamız da ki kendisi gayet dinç ve genç ruhlu olsa da seksen yaşında, hani yaşını almış insanlara hürmet ederiz ya biz. Çoğunlukla polislerden yardım istiyor bir taksi durdurmaları için, bu sefer polis de yok. En sonunda bir elli lira çıkarıp sallıyor havada, “Cihangir’e elli liraya kim götürür?” Ve helal etme şartı aranmadan birkaç misli para ödeyerek evine varıyor.

Bunları kendi aramızda anılarımızı paylaşalım diye değil, olan bitenin yeri de belli olduğu için yazıyorum. Ya mesela konser çıkışı Açıkhava Tiyatrosu önündeki cangılı denetleyin ya da Uber’imizi geri verin ki sokakta kalmayalım.

Yazının devamı...

Başka bir deniz bulunur mu?

Beni mutsuz eden ama değiştirmek için elimden bir şey gelmeyen konularda gözümü başka yöne çevirmeye çalışmak gibi  bakış açısına göre  iyi ya da kötü kabul edilebilecek bir huyum var. Tanıdığım, sevdiğim arkadaşlarımın, komşularımın ya da sadece göz aşinalığıyla selamlaştığım insanların birer ikişer memleketten gidip kendilerine başka bir ülkede yeni bir hayat kurmaları bunlardan biri, epeydir.

En hafifinden yalnızlaşma hissediyor insan, daha ağırlarını sıralamak istemem, tam da ilk cümledeki sebepten. Üzerine konuşmak da istemiyor aslında. “O geride bırakılmak istenen ülkede ben yaşamaya devam ediyorum,” diyorsun. Nokta. “Hayır, B planım yok C hiç yok. Buradayım” diyenler birbirini tanıyor o suskunluktan.

Gelgelelim “Biz Kavafis ile büyüdük efendim, yeni bir ülke bulamazsın,” deyip başka yöne bakmak durumu değiştirmiyor; birileri artan sayılarla yeni bir ülke buluyor. (Türkiye İstatistik Kurumu’nun 2017 Uluslararası Göç İstatistikleri’ne göre 2017’de Türkiye’den yurtdışına göç eden kişi sayısı 253 bin 640. Bir yıl öncesine göre yüzde 42.5’lik bir artış var.)

Peki, “Yeni bir hayat buluyorlar mı?” sorusunun edebiyata, sinemaya, tiyatroya ve de araştırma kitaplarına konu olması da kaçınılmaz. Hürriyet’ten ve de tiyatro oyunlarından arkadaşım, gazeteci Bahar Çuhadar, bu soruyu 10 ‘giden’ kişiye sorarak benim için kaçışı imkânsız kılan bir kitap yazdı: “Yeni Ülke Yeni Hayat”. Artemis’ten yayımlanan, “Türkiye’den Gidenlerin Hikâyeleri” alt başlıklı kitapta Freiburg, Vancouver, Kopenhag, Atina, Osaka, Londra, Pekin, Berlin, Bangkok ve Atlanta’da kurulan 10 yeni yaşam öyküsü var.

Bahar her bir hikâyenin sahibine 40 kadar soru yöneltmiş ve onlardan gelen yanıtları hikâyeleştirerek sunmuş. Kendisi soru soran olarak aradan çekiliyor, biz anlatanla baş başa kalıyoruz. O da gitme kararını nasıl verdiğini, karşısına o sırada çıkan imkânları nasıl değerlendirdiğini, yeni şehrinde nasıl karşılandığını, aradan şu kadar yıl geçmişken ne kadar oraya  ne kadar buraya ait olduğunu anlatıyor. O ülkedeki  çoğu gıpta edilesi  yaşam, eğitim, sağlık, çalışma koşullarını, belki biraz daha az gıpta edilesi arkadaşlık ilişkilerini de. Bu arada şunu da söylemek isterim, çoğu orada (ki bu Atina da olabilir Kopenhag da) insanların kendilerine çok daha dostça, sıcak davrandığını, birbirlerine gülümsediklerini anlatıyorlar tahmin edileceğinin aksine. “Cennet yurtdışı diye bir şey var mı gerçekten?” sorusuna da cevap çoğunlukla olumlu. Özlenenler arasında pırasa, beyaz peynir falan var.

“Yeni Ülke Yeni Hayat” yurtdışında bir hayat kurmak isteyenlere önemli ipuçları da sunan, sonunda manzarayı Bahçeşehir Üniversitesi Göç ve Kent Çalışmaları Merkezi’nin kurucusu Doç. Dr. Ulaş Sunata’nın çizdiği çerçeveye oturtan, titiz bir çalışmanın ürünü.

“Benim için özgür insan, vize kuyruklarında ikinci sınıf insan muamelesi görmeyen, çantasına pasaportunu atıp rahatça gezebilendir” cümlesini okurken elinde vize formu ve hesap dökümleri olan bir okur olarak içimin açıldığını söyleyemeyeceğim. Bahar’ın dediği gibi, “Çocuklarımızın ait oldukları topraklarda ‘en iyisi çekip gitmek’ diye hissetmeksizin” yaşamaları dileğiyle başlayalım okumaya.

Yazının devamı...

‘Bizi anlamalarını isterim ama anlamayacaklar’

Gencecik bir kadın, 25 yaşında. Upuzun siyah saçları var, sürekli eli üstlerinde, belli ki çok memnun onlardan. Tişörtü kafasına geçirip saç gibi hayal ederek ayna karşısına geçtiği günlerin acısını çıkarıyor adeta. 2019 Trans Güzellik Kraliçesi seçilmiş, başında ışıltılı bir taç.

Didem Akay, altı ay önce Youtube kanalında Ozan Tanrıkulu’nun Sizlerin İyi ve Kasvetli Yorumları adlı programına konuk olmuş. Kraliçeliğini kutlamaya gelmiş sıcağı sıcağına. Ama halinde tavrında hiç öyle büyük bir coşku, gözlerinde ışıltı yok. Yere bakarak, kısık bir sesle konuşuyor, belli ki çekingen. Ya da kendisinden sırf varlığından ötürü nefret edenlerin olduğu bir dünyada çekingen olmak, fazla göze batmamak zorunda kalmış.

Sorular geliyor seyircilerden. “Durumunu” ne zaman anladı, trans olmaya nasıl karar verdi, ailesi ne tepki verdi... En çok merak edilen bu, hâlâ hayatta olduğuna göre ailesi ne dedi... Bu konuda çok şanslı olduğunu söylüyor, çok açık görüşlü bir ailesi varmış. On üç yaşında kendisini keşfedip önce dayısından, sonra babasından dayak yediğini anlatıyor sonra. Bakkala bile göndermedikleri için altı kere Kocaeli’ndeki evlerinden kaçıp İstanbul’a geldiğini, sokaklarda kaldığını, trafik kazası geçirince ailesinin onu kabul ettiğini. Şimdi başta “Büyüyünce seni öldüreceğim” diyen erkek kardeşi ona abla diyormuş, babası ona alışmış, çok şanslı.

İkinci bir soru var sürekli tekrarlanan: Sihirli değneği olsa ne dilerdi? Büyük olasılıkla asıl soru trans olmamayı ister miydi? Hiç kendisine dair bir şey istemiyor Didem. Herkes özgür olsun, kimse kimseye karışmasın istiyor. Usulca ekliyor sonra: “Translar da özgür olsun”. İkinci dileği, terör olayları bitsin, şehitlerimiz olmasın. Üçüncüsü ise anneler ölümsüz olsun: “Ben ölene kadar annem de benimle yaşasın. Onun ölümüne dayanamam.”

En son yaptığı çılgınlık ev arkadaşı Azra’yı su dökerek uyandırmakmış. “Sekiz yaşındaki bir çocuk ruhuna sahip” diyor Azra onun için. 14-15 yaşında tanışmışlar, yoldaş olmuşlar birbirlerine.

“Hayatında unutamadığın bir anı var mı?” diye soru geliyor bir izleyiciden. Nasıl bir anısı olur genç bir insanın? Okulu kırmıştır yakalanmıştır belki, hoşlandığı çocuk elini tutmuştur ya da ne bileyim 18 yaş doğum gününde çok eğlenmiştir. “En yakın arkadaşımın gözümün önünde vurulması” diyor Didem. Unutamadığı anısı bu.

Hande Kader ile 2015 Trans Onur Yürüyüşü’nde gaz yemelerinden söz ediyor sonra. 2016’da yakılarak öldürülen Hande. Peş peşe iki anı, iki öldürülmüş arkadaş.

Homofobik insanlara bir diyeceği var: “İlk baştan ön yargılarını kaldırmaları gerekiyor. Empatiyi deneseler, ‘Ben bunu yapıyorum ama bu insan neler çekti kim bilir hayatında’ deseler, trans cinayetleri de biter. Bizi anlamalarını isterim ama hiçbir zaman anlayamayacaklar. Adam zevk için trans kadını dövüyor. Yıllardır mücadele ediyoruz ama durduramayacağız. Bu böyle gider.”

Didem Akay, bütün acılarını, hüzünlerini, yarım yamalak gülüşlerini, parmaklarıyla taradığı güzel siyah saçlarını, pırıltılı tacını aldı ve bu hoyrat dünyadan ayrılmayı seçti dün. Kim bilir “Çok şanslıyım” derken nasıl sıkışmış, nefes alamaz hale gelmişti. Bu çocukların kısacık ömürlerine bu kadar acıyı sığdırmayı başaranlar bir gün utanır umarım.

Yazının devamı...

Bir misafirperverlik ve işbirliği projesi

Birçoğumuzda vardır; bir zaman, bir de uygun sakinlikte bir ortam bulursa içindeki bütün yaratıcılığın kâğıda  kaleme - tuvale  döküleceği inancı. Hayal ettiklerimizi ertelemede de en büyük bahanemizdir, gündelik hayatın hayhuyu izin vermez bir türlü, gelen giden, arayan soran olur, olmasa şehrin gürültüsü yeter. Gidip sessiz sakin bir yerde ev tutayım deseniz paranız olmaz. 

Şu an size bütün bu bahaneleri bertaraf edecek bir projeden söz etmek üzereyim: Ayvalık Mutluköy’deki Konukevi’nden. Defne Koryürek  ki kendisini Slowfood Fikir Sahibi Damaklar’dan Lüfer Koruma Timi’ne, Yedikule Marul Bayramı’ndan Slow Olive’e ucu ekoloji, tarım ve gastronomi alanlarına dokunan pek çok projeden tanıyoruz  ile eşi Vasıf Kortun İstanbul’daki hayatlarını bırakıp Mutluköy’e yerleşirken eşe dosta bir veda daveti vermişlerdi. Orada yaptığı konuşmada, Mutluköy’deki hayatlarına isteyen, kendileriyle aynı dertlere kafa yoran insanları da dâhil etmeyi arzu ettiklerini söylemişti. Ama bu kadar çabuk ve net davranacaklarını düşünmemiştim doğrusu. Şu anda “Bir misafirperverlik ve işbirliği projesi” diye tanımladığı Konukevi, kendi 4,5 dönüm arazi içine inşa ettikleri taş evlerinin yanı başında yerini almış durumda.

Önce araziden söz edeyim; Defne Koryürek yaz ortasına kafamıza dolu yağdığı halde mümkün mertebe görmezden gelmeye çalıştığımız iklim değişikliğine ve bunun getireceği kıyamete karşı farkındalık yaratmaya ve önlemler geliştirmeye kafa yoran biri. Kendileri ekip biçtikleri arazilerinde bir mini bostanları, çok çeşitli meyve ağaçları var. İnsanların “hayatta kalma kabiliyetlerini geliştirmeleri gerektiği” kanaatinde ve konukevi de bu düşüncenin bir parçası.

İlk anda zannedilebileceği gibi bir otel, pansiyon, kiralık yazlık falan değil burası. Burası, “Tarım, gastronomi, ve / veya ekoloji alanları ile ilişki kurarak disiplinler arası çalışan felsefe, sosyoloji, antropoloji, hukuk, siyaset bilimi ve sanat insanlarına iki haftadan dört aya kadar konut olmayı amaçlayan” bir ev.

Biz ziyaret ettiğimizde ilk konukları; üçüncü kuşak kahve işletmeleri ve yarattıkları toplulukları çalışan Büşra Eser ile Roma Hukuku çalışan İpek Sevda Söğüt çalışmalarını bitirip gitmişlerdi. Şimdi güz döneminde modern toplumlarda insanların duygulardan kopuşu bağlamında başlattığı “duygu sözlüğü” çalışmasını geliştirmek üzere Hazal Kaya ve Türkiye’deki tarım politikalarının ekonomik ve sosyolojik etkileri ile mitoloji üzerine bir araştırma yaparak senaryo yazmayı planlayan Fatma Seda Gökçe gelecek Konukevi’ne.

Buraya para ödenmiyor, iki taraf için de maddi bir karşılığı yok işin. Konukevi sahiplerinin beklentileri, katılımcıların yerel halk ile iletişim içinde olmaları ve Mutluköy’de bir sunum gerçekleştirmeleri.

Hepimizin art niyetli aklına gelecek “Sizin çıkarınız ne?” sorusunu yeşilgazete.org Koryürek’e yöneltmiş ve “Daha iyi, daha bütüncül, daha muhabbetli bir yarın hayaline hizmet ediyoruz. Bundan büyük çıkar mı olur?” cevabını almış.

1 Mart  30 Haziran arasındaki 2020 Bahar dönemi için başvurular 31 Aralık 2019’da sona eriyor. Detaylar ve başvuru için www.konukevi.org adresini ziyaret edebilirsiniz.

Yazının devamı...

‘Hayal kur, yarat sev, yorma’

"Hayal kur, yarat, çalış, duruşun olsun, yorma, sev ve yaşa. İşte benim hayatım...” “Mustafa Oğuz Anlatıyor: Türkiye’nin Neşeli Günleri” alt başlıklı “Yorma Birader” (Doğan Kitap) adlı nehir söyleşi kitabından beklentim, ‘70’lerden itibaren Türkiye’nin sanat ve eğlence dünyasına yön vermiş, kitabın yazarı Selin Ongun’un tanımladığı gibi “sahnedekiler için ‘ünlü ve önemli’, sokaktakiler için şöhretli olmayan” ama hepimizin hayatına dokunmuş birinden o günlerin perde arkasını dinlemekti.

Tabii insanlık hali, çevresindeki ünlü isimlerden söz ederken cümlelerini filtreden geçirir, kendisini de biraz kayırır diye düşünmüştüm. Belki yapmıştır gene ama benim 300 sayfa boyunca hissettiğim, iki dostun sohbetine kulak kabartma duygusuydu. Üstelik konuştukları, benim çocukluğum, benim dünüm, bugünümdü. 

Çin bambusu gibi

Başta bir Çin bambusu öyküsü var. Tohumunu eker, sular, beklermişsin, birkaç yıl bir şey olmazmış. Beşinci yılın sonunda öyle bir kök salmış olurmuş ki, bir anda 30 metre boy atarmış. Mustafa Oğuz’unki de o hesap. Ortaokulu Saint Joseph’te yedi sene süründürüyor. İlk işi, bir toplu sünnette takdimcilik. Fransız dili ve edebiyatı okurken Sheraton’da bellboyluk yapmaya başlıyor. Anka Otel’de gece müdürüyken yaptığı organizasyonlar, geleceğin habercisi. Bir gün ahbabı olan Timur Selçuk çıkıyor sahneye. “1 Mayıs Marşı”nı söylemeye başlıyor, mutfaktan aşçılar fırlıyor sol yumruklar havada. Kulübün son gecesi, otel personelini Turizm - İş’e üye yaptığını gururla açıklayan Mustafa Oğuz’un da oteldeki son günü.

İngiltere dönüşü Erol Evgin’den gelen menajerlik teklifini Egemen Bostancı’nın “Hisseli Harikalar Kumpanyası” izliyor. Sonrası peş peşe konserler, gösteriler, albümler... Timur Selçuk ile Nükhet Duru’yu bir araya getirip “Bizim Şarkılarımız” konser dizisini yapıyor. Johnny Logan, Nilüfer ve Mazhar Fuat Özkan ile “Müzik Müzik 84” diye bir iş yapıyor Şan Tiyatrosu’nda, yer yerinden oynuyor.

MFÖ ile menajerlik

“Bir projeyi baştan sona yürütme ve artist yönetimi” anlamında menajerliğe MFÖ ile başlıyor. En uzun çalıştığı isimlerden biri ise Sezen Aksu. Birlikte çalışmalarını Onno Tunç istemiş, Mustafa Oğuz ayak diremiş. Aksu’nun “İki sene Mustafa’nın kapısında yattım” esprisinin nedeni bu: “Ben seni yönetemem, bildiğini okursun’ diyorum. Daha önce başıma gelmişti. Nükhet Duru, Timur Selçuk’lu konserlerle imaj olarak çok başka bir yere taşınmışken Çakıl Gazinosu’nda assolist oldu. O topuzuyla, sade tuvaletleriyle kendine özgü bir performansla izlediğimiz Nükhet gitti bambaşka bir isim oldu. Yönetemedim Nükhet’i. Bildiğini okudu. Aynı hayal kırıklığını yaşamak istemediğim için hayır diyorum.”

Ama Sezen Aksu’nun dediği oluyor ve uzun soluklu bir iş birliği ile ömürlük bir dostluk başlıyor aralarında. Ama Mustafa Oğuz’un da dediği oluyor, söz dinletemiyor her zaman. Özellikle aralarındaki beş yıllık küslüğü anlattığı yer çok hüzünlü ve samimi. Neyse ki geçmiş gitmiş, Sezen Aksu “Mustafa’mdır, yeri başımın üstündedir” diyor. 

Hisar konserleri

Hayatında bir önemli sayfa da Rumeli Hisarı konserleri. 1990’da başlayan konserler iyi müzik, iyi şovun adresi haline geliyor. Dünya Kupası mı var, Hisar’a uydu kurduruluyor, Ümit Aktan’a canlı anlattırarak insanlara maç izlettiriyorlar, öncesinde de mini bir konser. Sponsorları da Milliyet ve Coca Cola imiş.

10 yıl sonra Most Açıkhava konserleri başlıyor. 1995’te Most kuruluyor tabii. Daha önemlisi, 1986’da “Başardım dediğim her şey onunla oldu” dediği Gül Oğuz ile evleniyor ve oğlu Murat Can dünyaya geliyor.

Dizi ve film işlerine “İkinci Bahar” gibi bir efsaneyle başlıyorlar. “Gönül Yarası” gibi, “Issız Adam” gibi filmlere imza atıyorlar. 

Kendisini kayırmıyor

Beni en çok etkileyen, Mustafa Oğuz’un parlak bir iş adamı olma yolundaki genç Mustafa’yı acımasızca eleştirmesi oldu. Kenan Evren zamanında cumhurbaşkanlığı baş danışmanı ve basın sözcüsü Ali Baransel ve yakınındakilerle Huber Köşkü’nde tenis oynamaya kadar varan yakınlığının ona sağladığı güçten hiç memnun olmadığını içtenlikle anlatıyor: “Yetkiler belli bir gücün eline toplanmış ve sen uyanık bir iş adamıysan gücü elinde tutanlara ulaştığında bütün işini kolay çözüyorsun. Bakınız, Sıkıyönetim zamanında Süleyman Takkeci ile görüşüp Timur Selçuk konserleri için aldığım izin. Bakınız, Turgut Özal’la konuşup eğlence vergisinin tekrar yüzde 10’a indirilmesi. O yıllar benim mesleki olarak hayatı yırtma yaşlarıma denk geldi. Ve ben de durumdan istifade ettim. Bu hal beni bugün çok rahatsız ediyor, bugünkü aklımla asla onaylamadığım hadiseler.”

Ama bugünkü aklıyla neler yaptığını da detaylarıyla anlatıyor ki, bence onları Mustafa Oğuz’un ve Selin Ongun’un keyifli üslubundan okuyun. Kitaba ismini veren “Yorma” hikâyesini de. Ha bir de yormayın tabii, Mustafa Oğuz’un deyişiyle: “Karı - kocalık, dostluk, anne - babalık, aşk, iş; hayata hangisinden tutunursan tutun ama yorma birader. Yorma, yordun mu mutlaka bir yorulan olur. Yorulan da uzar gider”.

12 Eylül ve ‘Hisseli Harikalar Kumpanyası’

12 Eylül döneminde “Hisseli Harikalar Kumpanyası” Ankara’da kapalı gişe oynuyor. Bir akşam, Kenan Evren ve kuvvet komutanlarının izlemeye geleceği bildiriliyor. “Ben cuntacılara oynamam” diyen İlyas Salman’ı Adile Naşit ve Erol Evgin ikna ediyorlar. Ama protokol tarafından tebrik edilme sırasına çıkmıyor Salman.

Özallar da çok düşkün “Hisseli”ye. Semra Özal haftanın beş günü dolmalar yaptırıp geliyor, başbakan yardımcısı Turgut Özal yurt dışı gezilerinden direkt Arı Sineması’na gelip kafeteryada Mustafa Oğuz’la sohbet ederek oyunun bitmesini bekliyor, Semra Hanım’ı alıp gidiyor.

‘Bizimki evleniyor haberim yok’

“Bir cuma Podima’ya gittik. Ertesi gün Sezen aradı. ‘Saat 3’e kadar burada ol, Süheyla’nın doğum gününü kutlayacağız’. Süheyla, Sezen’in asistanı. ‘Nasıl geleyim Sezen, misafirlerim var’ dedim. 10 dakika sonra tekrar aradı, ‘Sana doğrusunu söylemem lazım o zaman. Ben Ahmet’e (Utlu) sürpriz yapıyorum, evleniyoruz. Sen de şahitsin, gelmen gerek’. Bir güzel tartıştık. Kapattık telefonu. Güya artist yönetiyorum, bizimki evleniyor, haberim yok. Biz gitmeyince, bunlar toplanmış nikâhtan sonra Podima’ya geldiler. Köyde Üzeyir’in meyhanesi vardı, çok eğlenceli bir düğün oldu. Gitar bile çaldım. Bir ara iyice coştum, ‘İmam nikâhı olmadan bu evliliği kabul etmem’ dedim. Köyden imamı çağırdım. İmam nikâhı yaptırdım.”

‘Bir kurultay yaptın, partiyi batırdın’

Mustafa Oğuz’un organizasyonları arasında 1998 CHP Ankara kurultayı da var: “Baykal dekordan inerken Ricky Martin’in şarkısı çalıyordu. Fransa 98 Dünya Kupası için düzenlediği şarkının “Un, Dos, Tres” bölümü CHP için düzenlenecekti. Müzik başladı. Baykal o seksen basamağı düşmeden, müthiş bir coşkuyla indi. O kurultaydan sonra CHP ilk kez baraj altında kaldı. (…) Fikri Sağlar’ın esprisiyle ‘Bir kongre yaptın, partiyi batırdın’ demişliği vardır.”

Yazının devamı...

Gönlümüzün perdesini kaldıran masal

Bazen bir an oluyor, hatta şanslıysak şimdi anlatacağım gibi bütün bir akşam; insan kendisini tamamlanmış, aradığını bulmuş, zamanının çoğunu kaplayan saçma sapan gailelerden kurtulmuş hissediyor. Üstelik tek de değil, kendisi gibi hisseden binlerce insanla yan yana. “Şu an bu hiçbirini tanımadığım üç bin kişiyle aynı şeyleri hissediyorum, bu kim bilir hangi ırk, din ve inanıştan insanlardan oluşan bütünün bir parçasıyım, ait olduğum yer burası” diyorsun. Hep bir ağızdan, hem de bağırıp çağırmadan, önceden sözleşmiş gibi usul bir mırıltıyla “Sensiz dünya malı neylerim dostum” diye türkü havalandırmışsınız göğe doğru az önce, sizi ayıran ne olabilir?

Harbiye Açıkhava Tiyatrosu’nda izlediğim ‘türkü müzikali’ “Gelin Tanış Olalım”, bu ve benzeri bir sürü duyguyla, çok coşkulu bir ruh haliyle yolladı beni Taksim’in kalabalığına. Hani az önce Fırat Tanış yanımızdaki -önümüzdeki- arkamızdaki tanımadığımız insana elimizi uzatıp “Merhaba” dememizi istedi ya, neredeyse sokaktaki insanlarla tanışa tanışa devam edeceğim, o derece.

Diyebilirsiniz ki “Ne söyledi sana bu adam, bu saate kadar hiç duymadığın?” Aslında belki hiç. Tam tersi, çok duyduğum, hatta duya duya kanıksadığım şeyler söyledi. Hoşgörüden, tevazudan, kibrin kötü bir şey olduğundan, hepimizin eşit ve kardeş olduğundan, arayıp da bulamadığımız şeyin kendi içimizde olduğundan söz etti mesela. Farkındaysanız elinizi attığınız “kişisel gelişim” kitabında içi boşaltılarak size sunulabilecek maddelerden söz ediyorum.

Ama işte bunları söyleyen Anadolu topraklarının yüzlerce yıllık kültürünün aynası Pir Sultan’lar, Nesimi’ler, Hacı Bektaş Veli’ler, Yunus Emre’ler, aktaran da Fırat Tanış gibi yetenekli ve ışıklı bir oyuncu olunca, gerçekten “ne dediklerini” duyuyor insan.

“Gelin Tanış Olalım”, bir modern zaman abdalının anlattığı bir masal aslında. Bir hikâye. Onlarca destanı, menkıbeyi, öyküyü, masalı yeniden gözden geçirerek, Antik Yunan’dan, Kızılderili hikmetlerinden uzağa düşmeyerek, kulağında türküler, deyişler, semahlar, bozlaklar, hoyratlar yankılanarak metni oluşturan ve sahneleyen Prof. Dr. Semih Çelenk, oyunun Arketip Yayınevi’nden yayımlanan kitabında “Bu hikâye, her şeyin ateş ve kül olduğu, rüzgârların külleri savurduğu, avuçlarımızın bomboş kaldığı bir kâbustan sıçrayıp uyandığımızda anlatıldı” diyor; “Ağıtlarımız azalsın, halaylarımız, horonlarımız çoğalsın diye. Tanımadığımızla, düşman bellediğimizle tanış olalım diye. Türkü söyleyelim, salınalım, oynayalım diye.”

Sahnedeki beyazlar giymiş, yalınayak gelmiş abdal, Fırat Tanış. Oturtuyor yanına görünmez arkadaşını, başlıyor “dedesinin dedesinin dedesinin dedesinin” hikâyelerini aktarmaya. Kâh kızına talip olduğu sultana kafa tutan Keloğlan’ı anlatıyor, kâh yakutunu çalmak için han odasını didik didik eden hırsıza “Kendi cebine baktın mı?” diye soran ermişin. Arada şahane müzisyen arkadaşlarının (Mehmet Taylan Ünal, Cem Erdost İleri, Mesut Ulusan, Sitar Sertaç Şanlı) eşliğinde deyişler, türküler seslendiriyor. Müthiş bir sesi var, ama daha önemlisi ne dediğini iliklerine kadar hisseden - hissettiren bir yorumu.

Seyirci de onlarla beraber, gitgide “anlamanın en güzel göstergesi olan sevince” kapılarak bir yola koyuluyor. O sırada gökte ay tutuluyor, nereden geldiği belirsiz beyaz bir tüy uçup konuyor sahneye. Artık hangi abdal dedemiz yolladıysa, bir şey demek istedi bence. “Tanış olmak istiyorsan önce gönlünün üzerindeki perdeyi kaldır bir... Karşındakini gördün mü? Aç mı tok mu sordun mu? Kibrine mani oldun mu? Sonra gözündeki perdeyi de kaldır. Karşındakini gör” demiştir belki.

Yazının devamı...

© Copyright 2019

Milliyet Gazetecilik ve Matbaacılık A.Ş.