SKORER
PEMBENAR
CADDE
YAZARLAR

İyi ki doğdun Ordinaryüs

O sadece hastalandığı için sayfalarda yer bulan, herhangi bir eski futbolcu değil. Milliyet’in usta yazarı Attila Gökçe yazıyor: “Dört gün önce 85 yaşını geride bırakan ‘Ordinaryüs’ lakaplı Lefter Küçükandonyadis bu ülkenin yetiştirdiği en büyük iki futbolcudan biriydi”

Atina, 23 Nisan 1948... İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, dünya normalleşmeye başlar, ülkeler sportif temaslarla barışın tadını çıkarmaya koyulur... Yunanistan-Türkiye futbol maçı da bizim Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı kutlamalarında günün en önemli etkinliğidir.
Yunan seyirciler takımlarını ateşli sloganlarla desteklerken, konuk takıma da saydırırlar! Futbolcularımız arasında en çok iltifata (!) hedef olan da 23 yaşında, ele avuca sığmaz delikanlıdır... Her iki ayağıyla inanılmaz vuruşlar yapar, akıl almaz çalımlar atar.
Türk Milli Takımı maçı 3-1 kazanır... İkinci golü o delikanlı atmıştır, adı Lefter Küçükandonyadis’dir.
Büyükadalı Rum bir balıkçının oğludur Lefter... Baba, evi geçindirmek için evden çok sandalında yatar.
Lefter’in ilk oyuncağı, Ada’daki faytonların geçtiği dar sokaklarda çocuklarla oynadığı futbol topudur.
Rivayete göre onu keşfeden, Galatasaray’ın unutulmaz futbolcusu ve ilk usta antrenörlerimizden Gündüz Kılıç’tır. Ne var ki Kılıç ileride Lefter’in günün birinde Fenerbahçe’ye gittiğini öğrenecek ve çok üzülecektir.
Ersin Arısoy’un Dr. Rüştü Dağlaroğlu’nun anılarına dayanarak aktardığına göre, 1947 yılında Fenerbahçe Beyoğluspor’dan Şalabi’yi transfer etmek ister. Beyoğluspor yöneticileri “Tamam ama siz halen askerde olan, Taksim’in eski oyuncusu Lefter’i almaya bakın” derler. Dağlaroğlu, Diyarbakır yollarına düşer. Dört yıllık askerliği terhis aşamasına gelen Lefter’i Fenerbahçe’ye bağlar... Dönemin antrenörü Macar Ignace Molnar’dır... Molnar, Lefter’i ilk olarak B takımında, Fenerbahçe A takımına karşı oynatır. Maçı 4-1 B takımı kazanır, dört golü de Lefter atar, maçtan sonra ortadan kaybolur... Günlerce aramadan sonra Dağlaroğlu ve yöneticiler, Lefter’i Büyükada’da bir evde bulurlar... Delikanlı, “Çok utandım... A takımdaki abilere dört gol atmak ayıp oldu” der.
“Bu maçta ırkıma karşı ulusumu temsil ettim”
Öykünün başına dönelim...
3-1 kazandığımız Yunanistan maçından sonraki sözleri unutulmaz: “Irkıma karşı ulusumu temsil ettim!”
Daha bu yıl Berlin’de Almanya’ya 3-0 yenildik ya... Almanların bir golünü de Mesut Özil atmıştı. 1948’de Atina’da Lefter’e saydıran zihniyet, Berlin’de de Özil’e saydırmıştı.
Her neyse...
Lefter Küçükandonyadis, Türk futbolunun gelmiş geçmiş en büyük iki oyuncusundan biridir... Elbette istatistiklerde daha çok milli olan, daha çok gol atan oyuncular vardır. Ama istatistiklerin de gerisinde, futbol keyfini doruklara çıkaran ustalar da ölümsüz değerleriyle anılacaktır hep...
Lefter Küçükandonyadis ve Fikret Arıcan konusunda otoriteler genellikle ikiye ayrılırdı: “Hangisi daha büyük?”
Fikret Arıcan -ki bizim dünyamızda merhumun adı hep “Kefal” olarak anılacaktır- 1927’den 1947’ye kadar 406 maçta 231 gole adını yazdırdı...
Fikret Arıcan futboldan gelip kulüp başkanlığı yapan son Fenerbahçeliydi... Aynı zamanda belediye otobüsüne binen, özel otomobil kullanmayan son Fenerbahçe başkanıydı... Soğuk ve mesafeliydi, kendini saydırmayı bilirdi. Günün birinde Ankara’da bir otelin lobisinde “Size göre 1 numara kimdi? ” diye sordum... Belli belirsiz bir gülümsemeyle, “Lefter, Lefter’dir!” dedi, “Hepimiz bir şeyler oynadık...
O günler geride kaldı artık!”
Milliyet’te birlikte yazdığımız günlerde Lefter abiye (Yazının geri kalanında ona seslendiğim gibi yazacağım) sordum aynı soruyu... “Kefal 1 numaradır” dedi: “Tartışmam... Beraber oynadık be... Bilmez miyim!”
Belki nezaketinden, takım kaptanına (sonradan hocası) saygısından böyle diyordu... Ama ikisi birbirini işaret etmişse, tartışmanın da (hele bu zamanda) anlamı kalmıyor!

“Bilet yok”u duyunca kalbi kırıldı, küstü
25-30 yıl önce Lefter abi bir gün Fenerbahçe’nin Altıyol’daki eski kulüp binasına geliyor... İki gün sonraki önemli bir Avrupa Kupası maçı için iki adet bilet istiyor, ücretiyle... Görevli personel mi tanımıyor, gerçekten tükendiği için mi, bilemiyoruz. “Bilet yok!” diyorlar, Ordinaryüs’ün kalbi kırılıyor. Sonradan gönlünü almak için çok uğraşıyorlar... Maçlara gelmiyor... Neyse ki medya bir işe yarıyor! Milliyet’te maç kritikleri yazmaya başlıyor Lefter abi...
Nereden nereye... Bir dönem kendisine maç bileti verilmediği için kalbi kırılan, futbola küsme noktasına gelen Lefter abinin akrabalarını ziyarete gittiği son Atina seyahati kabusa dönüşüyor... Anlaşılıyor ki o kocaman yürekte bazı sorunlar var. Aort damarı tıkanık. Tıbbi müdahale gerekiyor...
Aradan geçen yıllar Fenerbahçe’yi kurumlaştırmış... Lefter’in değerini, kim olduğunu herkes biliyor artık Fenerbahçe’de. Fenerbahçe özel bir ambulans uçak kaldırıyor Atina’ya, Asbaşkan Murat Özaydınlı ve Kulüp Müdürü Serkan Acar da var o uçakta... Lefter abiyi İstanbul’a, adasına döndüren uçuş başlıyor...
Lefter abi bugün yoğun bakımda, yine sevdikleriyle hayata ve 86’ncı yaş günü pastasına gülerek bakıyor. İyi ki doğdun Lefter abi. İyi ki futbol oynadın. Seni sevdik, gollerini ve seni saydık... Seni tanıdığımız için onur duyduk... Her golünü alkışladık... Hayallerimizi süsleyen o maçlar hiç bitmesin...Top sürmeye, çalım atmaya, hayata renk ve derinlik katmaya devam...

Ordinaryüs lakabını nasıl aldı?
Lefter abi 8 Haziran 1960’ta Ankara’da oynanan ve Milli Takım’ın İskoçya’yı 4-2 yendiği maçta ikisi de uzaktan müthiş goller atar... Maçtan sonra Avusturyalı hakem E. Steiner, “Bugün sahanın en iyisi Lefter’di...
O bir profesör!” der... Tercümeyi yapan Manol bu sözleri, biraz da onu yüceltmek adına, “Ordinaryüs profesör” olarak aktarır...
Lefter abinin “Ordinaryüs” unvanını aldığı gün, işte o gündür...
Şunu da hatırlatalım: Futbolumuzun Ordinaryüs’ü çok sonraları Bolu’daki kursta antrenörlük diploması alabilmek için okul sıralarına dönmüş ve dışarıdan sınava girip gerekli diplomayı almıştır.

Can Bartu’yu isyan ettirdi
Becerisi ve yetenekleri ölçüsünde disiplinli, ciddi ve alabildiğine ihtiraslı bir oyuncuydu Lefter abi... Can Bartu’nun anlattığına göre, bir maçta takım arkadaşı Puskaş Ergun gole giderken, arkasından yetişip omzundan iterek topu almış ve golü kendisi atmıştır. O gün takımın genç yıldızlarından biri olan Can abinin (Bartu) adeta isyan ettiğini anlatırlar... Lefter’in yanıtı kısadır : “N’apayım a canım... Golü koklayınca dayanamıyorum be!”


Dünya Kupası’nın 400’üncü golünü attı
Türk Futbolu’nun en büyük futbolcularından. “Ordinaryüs” olarak adlandırılan ustası. 22 Aralık 1925’te doğdu. İstanbul Taksim takımında oynadı. Diyarbakır’da askerlik hizmetini yaparken Fenerbahçeliler tarafından transfer edildi. 1947’de Fenerbahçe’ye katıldı. 1951-53 yılları arasında İtalya’da Fiorentina, Fransa’da Nice takımlarında oynadı. Tekrar Fenerbahçe’ye döndü. 1963’te jübile ile futbolu bıraktı. Yunanistan’da Egaleo, Güney Afrika’da Johannesburg’da antrenör futbolcu olarak kısa bir süre oynadı. Dönüşünde 1963 -64 sezonunda sekiz maçta Fenerbahçe forması giyerek takımın şampiyonluğuna katkıda bulundu. 50 defa milli formayı giydi, 9 maçta kaptanlık yaptı. Ay yıldızlı forma ile 22 gol attı. Fenerbahçe forması altında 615 maçta 423 golü vardır. “Ver Lefter’e, yazsın deftere!” sloganı ile Türk futbolunda yıllarca en popüler futbolcu olarak alkışlandı.
Milli Takım’ın 1954 Dünya Kupası’ndaki kadrosunda da yer aldı Lefter... Orada üç maçta 2 gol attı. Federal Almanya’ya attığı gol, Dünya Kupası maçlarının 400’üncü golü olarak ölümsüzleşti.

Maç öncesi mönü: Yengeç, karides, pavurya
1956-57’de İstanbul Mahalli Profesyonel Ligi’nde Galatasaray ve Fenerbahçe şampiyonu belirleyecek final maçına çıkacaklardır. F.Bahçe’nin kazanması gerekmektedir.
Hafta başında ilk antrenmanda Lefter abi hocası Fikret Arıcan’a döner: “Kaptan, bırak Büyükada’ya gideyim... Kamp yapayım kendime göre... Söz veriyorum yenip şampiyon olacağız!”
Fikret Arıcan reddeder ama takım kaptanı Naci Erdem kefil olur. Lefter abi gidip döner, Fenerbahçe 3-0 kazanır, şampiyon olur. Lefter abinin de golü vardır, Ada’dan getirdiği!
Can abi (Bartu) o günleri anlatırken “Biz kampa girerdik, o da Ada’ya giderdi... Ama ne idareciler, ne hoca, ne de futbolcular itiraz edebilirdi... Çünkü oradan her defasında zıpkın gibi döner, döktürürdü!” diyor. Adadaki evinde yengeç, karides, pavurya, midye, kalamar, her türden balık yiyip enerji deposuna dönerdi.


“Rozetini ben taktım”
Halit Kıvanç

1963’te 50’inci milli maçını Ankara’da Romanya karşısında oynayacaktı. O maçı ben anlatıyordum. Gazetem Milliyet, Lefter’e özel bir altın rozet yaptırdı. O rozeti maçtan önce Lefter’e ben taktım.
Bir ara dört futbolcumuz İtalya’da oynuyordu. Şükrü Gülesin, Bülent Esel, Bülent Eken ve Lefter... 3,5 ay kalıp maçlarını izledim. Lefter Fiorentina’da oynuyordu. Bir gün sağdan topu alıp beş kişiyi çalımladı, bir pas verdi, gol... Sonra soldan çalımlar, bir pas, gol... Sonra bir tane daha... Böyle tezahürat görmedim. Bütün “Turko, Turko!” sesleriyle Lefter’i alkışlıyordu. İtalyanları iki kez dünya şampiyonu yapan Vittorio Pozzo da hayrandı Lefter’e: “Bana inanın, topu iki elimle sıkı sıkı tutup karnımda saklasam, sizin bu Lefter mutlaka çalımını basıp o topu alır, yapacağını yapar!”

“Kaldığımız yerden ağlamaya devam!”
Turgay Şeren

Lefter, 9 Ekim 1963’de Ankara’da oynadığımız Romanya maçında 50’nci defa milli formayı giydi. Maçtan önce Federasyon Başkanı Orhan Şeref Apak’a “Lefter son maçına kaptan çıksın” dedim. Kabul etmedi. Takım kaptanı bendim ama tam maça çıkarken Lefter’i kolundan çekip önümüze geçirdim. “Bugün kaptanımız sensin... Seninle oynamak hepimiz için gururdur kaptan!”dedim. Onu Yunanlı hakem Rogas’a takım kaptanı olarak takdim ettim. Çok duygulandı, boynuma sarıldı, ikimiz de gözyaşlarımızı tutamadık. Perşembe günü hastanede onu ziyaret ettim. Kaldığımız yerden birlikte ağlamayı sürdürdük!”

“Penaltısını kurtardım, namım yürüdü”
Metin Türel
İstanbulspor’da oynarken bir penaltı Lefter abi ile bizi karşı karşıya getirdi. Lefter abinin solu malum... O beni kandırmadan ben kandırayım dedim. Sola hamle yapar gibi yapıp sağa atladım. Lefter Abi de topu tam üzerime atmış oldu. Penaltıyı kurtarmıştım. Bir kaleci olarak namımız böyle yürüdü.

Yazının devamı...

En tartışmalı derbi



Türk Futbol Tarihi'ne en tartışmalı derbi olarak bu maçı kaydedebiliriz. Yılın olay hakemi Ali Aydın, öyle üç gol kararı verdi ki, üçü de tartışılırdı. Gelenek yaratmış Galatasaray - Beşiktaş maçlarının sonucu, böylesine tuhaf ve tartışılır gollerle alınmamalıydı. Ne yazık ki, Necati'nin golünü de, Pancu ve İlie'nin penaltılarını da hep tartışacağız.
Atatürk Olimpiyat Stadı'nda ilk kez rakibini ziyaret eden Beşiktaş, şampiyonluk umutlarını sürdürmek için olağanüstü çaba mı gösterdi ? Hayır...
Futbolcular, üzerilerindeki psikolojik baskıya ve rakibin atak oyununa karşı yeterli direnci ortaya koyamadılar. Bir hafta önce Gaziantep'i farklı mağlup ederken, özlenen takım oyunundan esintiler sunan Beşiktaş, aynı kadroyla başladığı derbide, aynı rüzgarı estiremedi. Buna karşılık Atatürk Olimpiyat Stadı'nın o dillere destan rüzgârı ile, Galatasaray'ın Hagi katkılı yüksek motivasyonlu oyunu, konuk ekibi zora soktu.
Galatasaray dörtlü savunmasını sıkıntısız ve rahat bir biçimde oyuna sokarken, hem kanatlarda, hem de orta alanda, ezeli rakibine karşı gözle görülür bir üstünlük ve pozisyon zenginliği sağladı. Orta alanda Petre, ileri uçta Necati, Beşiktaş'ı tehdit eden en önemli ayaklardı. Beşiktaş oyunda hep pasif kaldı. Bir şampiyon adayı gibi üstün, kişilikli ve yüksek tempolu, hücuma dönük etkinlik sergileyemedi. Savunma, Galatasaray ataklarına karşı ayakta durmaya çalışırken, sağ kanatta Tayfur zorlanıyor, ortada Giunti ve Yasin boğuşmaktan pozisyon hazırlayacak fırsatı bulamıyordu. İbrahim'in de, genç Sabri karşısında bırakın atak yapmayı, savunma görevlerini bile yerine getirebilecek direncinden söz edilemez.
Yavaş ve durgun derbide, Galatasaray'ın golü atacağı görülüyordu. Nitekim kornerden gelen topta Necati ile Cordoba'nın havadaki meşin yuvarlağı kapma mücadelesi ortalığı karıştırdı. Top Necati'nin elinden Beşiktaş kalesine iniyor, Orhan Ak'ın önünden topu çalmaya çalışan İbrahim, son anda ancak çizginin gerisinde topa dokunabiliyordu. Yoksa önceden mi dokunmuştu? Göremedim, süzemedik, tuhaftı, ama bu bir goldü...
İki penaltı var. İkisi de tartışmalı. Beşiktaş'ın kazandığı bu penaltıların ilkinde Suat Usta'nın, Ahmed Hassan'ın yükselişine engel olduğunu görüyoruz. Bu şarj nizami mi ? Emin değiliz... İkinci penaltıda Yasin, Sabri'ye takılıp akrobatik biçimde düşüyor. Evet bu da tartışmalı bir penaltı... Bizim ilk görüşteki kanaatimiz bu... Elbette kanaatimiz değil, hakemin kararı geçerli.
Penaltı golleriyle rakibini deviren Beşiktaş, şimdi şampiyon adayı olarak - en azından lig ikinciliği ve Şampiyonlar Ligi şansını koruyarak - yoluna devam ediyor. Hayır... Bu sonuç onların futbolunun ödülü değil. Hangi yorumu yaparsanız yapın, sahadaki gerçek değişmiyor. Hagi öfkeden çıldıradursun, kenarda ustası Lucescu gülüyor. Elbette oyuna, penaltı kararlarına ve üç tuhaf gole gülme hakkı hepimizin...





SPOR


ZALİM OYUNBOZAN: 1-2
At yarışları
Avrupa Ligleri
Aslan'ın gücü yetmedi: 77-74
İkinci Lig Puan Durumu
Nowitzki döktürdü
Kartal'dan müthiş pençe: 3-2
VIP'te kavga
Fener'de isyan
Başkan'ı da konuşturdu!
Doğan ava çıktı
Lav yüreğimizi yaktı
Timsah'ın gözü açıldı: 0-3
Gençlerbirliği lige döndü: 2-1
Schumi çok oluyor
Elazığ kendini yaktı: 0-0
Rize başladı, Konya bitirdi: 2-1
Sakarya tekledi: 1-1
Erciyes'in bayramı: 1-0
Manisa'ya soğuk duş: 2-3
Haber turu...
Sadece üç puan hepsi o kadar...
En tartışmalı derbi
Büyük deha
Oynamadan kazanmak
Büyük deha

Yazının devamı...

Anlamsız tartışma


Şenol Güneş döneminin sona ermesinden hemen sonra Milli Takım teknik direktörlüğüyle ilgili tartışmalar anlamsız bir zemine oturdu: Yerli mi olsun yoksa yabancı mı ?
Medya, Türk futboluyla ilgili en önemli patronaj koltuğu için ikiye bölünmüş durumda. Birileri, ortadaki başarı öykülerini anımsatarak Fatih Terim, Mustafa Denizli, Ersun Yanal, Aykut Kocaman ve Raşit Çetiner'den oluşan liste ile "İlle de yerli" sloganları atıyor... Adı geçen hocaların ayrı ayrı nitelikleri sıralanıyor, karizmaları, vizyonları üzerinde duruluyor. Emekleri dile getiriliyor.
Milli Takım'ın yarınki Hırvatistan maçı için göreve geçici olarak atanan teknik direktörü Ünal Karaman da basın toplantısında aynı biçimde görüş belirtiyor: "Yerli olmalı!"

Hakan haksız mı ?
Daha geniş pencereden bakarak, Türkiye Futbol Federasyonu'nun doğru adaylar saptayarak özgür bir seçenek listesi oluşturmasını savunanlar, değişik gerekçelerle "yabancıdan yana" pozisyon alıyorlar... Teknik direktörün yabancı olmasında ısrar edenlerden biri de Hakan Şükür... Türk futbolunun uluslararası arenadaki en başarılı golcüsü, elbet yılların birikimi ve gözlemleriyle "Yerli hocayı yıpratıyorlar. En başta da medya... O nedenle yabancı olmalı" derken pek de haksız sayılamayacak bir düşünceyi öne çıkarıyor.
İlle de yerli ya da ille de yabancı biçimindeki tartışmaların adayların belirlenmesinde çok da yararlı olmayacağını düşünüyorum. Hele ki, adında salt "milli" kavramı var diye olaya "milliyetçi" duygularla yaklaşmanın bizi yanlış seçimlere de yönlendirmesinden endişe ediyorum.

İrade şart
Milli Takım için önemli olan yerli ya da yabancı hoca seçimi değildir... Yıllardır kurulamamış, kurulurken dağıtılmış ve yozlaştırılmış bir sistemin, daha doğrusu sistemsizliğin ortadan kaldırılmasıdır. Milli Takım'ın içinde öbeklenmiş, gelişmeyi önleyici ve engelleyici grup haline gelmiş bazı oyuncuların etkinliklerinin ortadan kaldırılması, bayrak formanın ülkenin hak eden tüm gençlerine açılması, hazırlık sürecinden liglerin izlenmesine, oyun anlayışından hedeflerin belirlenmesine kadar doğru biçimde saptanmış politikaların, tutarlılıkla uygulanması, sürekli çalışan ve eğitimi ön plana alan
bir ekibin oluşturulmasıdır. Bu politikaları ve hedefleri yerli patron da uygulayabilir, yabancı da ! Önemli olan, karar vericilerin (Başkan Ulusoy ve arkadaşları) böyle bir derinliğe sahip olması ve irade göstermesidir.
Yerli hoca ısrarını yapan arkadaşlara da akıl erdiremiyorum doğrusu...
Onlar, aynı dünya görüşünü Üç Büyükler, teknik direktör arayışına giriştikleri zaman neden dillendirmediler ? Üç Büyükler'de yabancı patronaja ses çıkarmayanların, konu milli takım olunca "yerli" şarkılar söylemesi samimiyetsizlik değil de, nedir acaba ?

Selçuk, Kemal, Servet, İsmail...
İbrahim Toraman... Okan Koç.
Cihan Haspolat, Orhan Ak...
Okan Yıldız, Zafer Biryol...
Hepsi de Türk futbolunun gelişme sürecindeki yıldızları... Bir bakın bakalım, ne haldeler ?
Kimi takımında oynamıyor, bırakın milli formayı, kendi kulüp taraftarları bile adını unuttu. Bırakın milli takımı, kendi kulüp taraftarlarından bile destek görmüyorlar. Örnek mi istiyorsunuz , Mahmut Hanefi... Çocuk, topla buluştuğu anda tribünler gürleyiveriyor... Umutları, şevkleri çıtır çıtır kırılıyor. Kimi istim üzerinde oynamaya devam ediyor, milli takıma da çağırılıyor ama, bilinen ve klişeleşmiş emektar ağabeylerin yanında milli takım için gelip geçici denemelerin üstüne çıkamıyorlar...
Türkiye'de yabancı futbolcu kontenjanı yeniden gözden geçirilmelidir. Bu kontenjan kısıtlanmadıkça takımlar sistem futbolu oynayamayacak, yıldızlar birer birer parlayıp sönecek ve Türk futbolu gündelik sonuçların ötesinde sağlam ve kalıcı bir kimlik kazanamayacaktır.
Hooijdonk'u, Nobre'yi, Ahmed Hassan'ı alkışlamak güzel de Servet'lerin, Okan'ların harcanıp gitmesine duyarsız kalmak çok hazin!

Türkiye Futbol Federasyonu yeni bir seçim sürecine girerken, rakipsiz aday Haluk Ulusoy'un başını en çok ağrıtacak konu, Merkez Hakem Kurulu olacak... Bülent Yavuz'un, kurul başkanı olarak yaptığı seminerlere, genç hakemlerin yetiştirilmesi konusundaki heyecanına elbet saygı duyuyorum. Ama hakem atamalarında öylesine yanlış yaptılar ki, affedilemez ! Hemen her yıl artık olmaması gereken örnekler üstüste sergilenmeye başlandı. Görevini hakkıyla yapıp kuralları uygulayan hakemlerin cesareti kırıldı. Eyyama sapanlar, yozlaşanlar üst üste görevi kaptı. Yeni dönemde Bülent Yavuz ve kurulu ile yola devam edilir mi ? Ben olsam devam etmem... Ne var ki, Ahmet Güvener gibi bir değerin harcandığı, dışlandığı ortamda da, ancak Bülent Yavuz'un çalışabileceğini görürüm.

Uzun başrolde
Bu yıl lige damgasını (!) vuran hakemlerin başında Bülent Uzun var... Konyaspor - Bursaspor maçında Zafer Biryol ile Altan'a sarı kart gösterip, Fenerbahçe'ye karşı dişleri sökülmüş, budanmış bir rakip hazırlayan, Ankaragücü maçında Beşiktaş'ın üç puanına limon sıkan Bülent Uzun, geçen hafta tarihe geçecek bir basiretsizlik örneği sergileyerek Hakan Şükür'e kırmızı kart gösterdi. Galatasaray lehine penaltı vermesi gereken pozisyonda Şenol'un darbesiyle perişan olan Hakan'a bir sarı kart gösterdi. Üzerinden 30 saniye geçmeden de kırmızıyı çıkarttı. Hakan'ın o psikolojiyle söylediği "Terbiyesizlik etme" biçimindeki - elbette onaylanmayacak - sözlerini bağışlamadı, anlayışla karşılamadı. Galatasaray'ın büyük golcüsünü Beşiktaş derbisinde cezalı duruma düşürerek bir anlamda dengeleri kurmuş oldu. Beşiktaşlıların gönlünü alacak bir jest yapmış oldu.
Bülent Yavuz döneminin artık alışılmış hakem portrelerinden biridir Bülent Uzun... O nedenle FIFA listesi ile de ödüllendirilmiştir. Türkiye'de hakemler üstlerine vazife olmayan işlerle uğraşmakta, şampiyonluk yarışında birilerinin kaş göz işaretiyle düdük çalıp kart göstermektedir.
Aynı hazin tablonun ligin dibindeki kader mücadelesini nasıl etkilediği de şimdilik bilinmemektedir.





SPOR


ŞEMSİYE AÇILDI!
At yarışları
Avrupa Ligleri
Efes vize peşinde
İkinci Lig Puan Durumu
Miami sıcağı yakıyor
VOLEYBOL PANAROMA
Prso'ya yakın takip
Yıldıray'a veto
Mondragon 'top-ten'de
Aba altından sopa!
Güneş'ten ihtarname
Yanal isyan etti
Zenginler kulübü!
Windsurf'te olimpik sınav
Çemişgezekspor gerçek oluyor
Haber turu...
Anlamsız tartışma

Yazının devamı...

Gol gösterisi



Anlaşılan o ki, Beşiktaş seyircisi de, artık işi oluruna bırakmış... Öfkeler azalmış, takıma sahip çıkma duygusu öncelik almış... Lucescu'yu, Sinan Engin'i ve futbolcuları sık sık alkışlayarak, arada Fenerbahçe'ye sloganlar atarak olabildiğince sakin, olabildiğince takımlarının yanında alkışçı bir tavırla izlediler maçı... Lucescu, uzun süredir ilk kez formsuz Sergen'e nefes alma ve kulübede oturma fırsatı verdi. Oyuna Tümer destekli Pancu - Ahmed Hassan hücum forvetiyle başladı. Savunmada Ronaldo'nun vekili libero görevini üstlenen Ahmet Yıldırım'dı.
Beşiktaş, maça uzun süredir ilk kez rahat başladı. Yüksek tempolu bir hücum gösterisiyle golü çabuk buldular. Ahmed Hassan'ın attığı gole üç dakika sonra Devran'ın verdiği yanıt ilginçti. Beşiktaş, koşa koşa gol arayıp, pozisyon üretme çabasını sergilerken, savunma da bu akışa kendini kaptırıyor, ancak rakibin çaldığı toplarla sıkıntıya düşüyordu. İşte Devran'ın golü, böyle bir sıkıntının sonucu oldu. Neyse ki, yenilen her golden sonra İnönü'de sık sık rastladığımız takım ve tribün gerginliği Gaziantepspor önünde yaşanmadı. Bunda hemen üç dakika sonra Pancu'nun attığı gol önemli ve olumlu bir etki yarattı. Sonra da Tümer'in golü... Beşiktaş'ın hücum üçlüsü daha yarım saat dolmadan görevini yapmış, her biri attığı gollerle rahatlamıştı. Ancak savunmadaki sıkıntılar sürüyordu. Gaziantepspor, Bülent ve Sedat ile kurduğu sağ ve sol kanadı sonra değiştirerek, Beşiktaş yarı alanında sürpriz ataklara iştahlandı. Ancak o bir gol, Beşiktaş savunmasının alarma geçmesi için yetmişti. Yasin ile Giunti daha kontrollu oynadılar, savunmadaki arkadaşlarına destek sağladılar. Tümer hem sağdan, hem soldan yönettiği ataklarla, Ahmed Hassan hareketli değişken oyunuyla seyir zevki yarattı. Arada Pancu'nun da mahalle çocuğu hınzırlığıyla yaptığı ufak tefek beceri gösterileri de var. Elbette önce skor tabelası, sonra da bu rahat ve stressiz oyun anlayışı tribünlerden hak ettiği alkışı aldı.
Maçın son yarım saatinde Lucescu, Sergen ve İlie ile devam etti. Tümer ile Pancu'yu dışarı aldı. Taraftar baskısı altında zaman zaman olumsuz günler yaşayan Yasin Sülün, şimdi liberoya geçmiş, maçın başından beri yaptığı olumlu işleri sürdürme fırsatı bulmuştu. İlie, Sergen ve Ahmed Hassan da, ileri uçta Beşiktaş'ın keyifli oyununu sürdürmeye çalıştılar. Maçın son golünü atan İlie, rakipten çaldığı topun ödülünü aldı, alkışı kaptı.
İsmet Arzuman futbol oynatmaya çalışan bir hakem. Zaman zaman sertliklere izin veriyor. Oyun gereği çatışmaları kasıt yoksa sürdürüyor. Onun da, dün oynanan futbola olumlu katkısı var. Bazı kararları hoşa gitmese de, iki takımın futbolcuları onun bu üslubuna saygı gösterdi, hır çıkmadı.
Beşiktaş; Trabzonspor ve Fenerbahçe'nin peş peşe oynanan karşılaşmalarda aldıkları galibiyetten sonra psikolojik baskı altında çıkması beklenen günün son maçına hızlı golle başlayınca, gerginlik ve tutukluk olasılığı ortadan kalktı. Şimdi ufukta derbi var. Kartal, yeni bir soluk alıp, umuda kanat çırpıyor. Beşiktaş, yavaş yavaş kendi yarattığı sorunları aşıyor.






SPOR


Kartal taburcu: 4-1
At yarışları
Avrupa Ligleri
Efes ligde durdu: 67-59
İkinci Lig Puan Durumu
Miami keyifli
Filede bugün
Dinamit gibi!
Sandıktan Nobre çıktı: 1-2
Almanya çıkarması
İnadım inat!: 2-3
Koltuk Sakarya'nın: 4-2
2. Lig'de olaylı gün
Horoz'un sesi çıktı: 3-0
Sebat dayanamadı: 1-1
Gençler tutunamadı: 2-0
Bursa ateşle oynuyor: 1-1
Ankaragücü kaptı üçü: 3-1
Haber turu...
Yine şampiyon balı
Kırılma noktası
Sorun Hagi'yse...
Gol gösterisi
Altın üçgen
Hooijdonk ve Nobre ile

Yazının devamı...

Şenol Güneş'e veda


A Milli Futbol Takımımız, Dünya Kupası ve Konfederasyon Kupası üçüncülüklerinden sonra 2004 Avrupa Şampiyonası elemelerinde tarihinin en büyük hayal kırıklıklarından birini yaşadı. Letonya karşısında alınan 2 - 2'lik beraberlik, futbolumuzu görmekten kaçındığımız bir gerçekle yüzyüze bıraktı.
Hakan Şükür'den Rüştü Reçber'e, Tugay Kerimoğlu'ndan Bülent Korkmaz'a kadar hepsi de futbol tarihimizde altın harflerle yazılı başarı öykülerinin kahramanları olan kadro artık istesek de istemesek de - doğa yasası - dağılma sürecine giriyordu. Milli Takım'ın başarısı için gerekenlerin yüzde doksanını o kadro saha içinde yapıyor (ya da yapamıyor), işin ancak yüzde onluk geri kalanı kulübedeki antrenörün katkısına kalıyordu.
Şenol Güneş'in işi kolaydı. Kolay işi, giderek zor yokuşlara sürüp yanlış üstüne yanlış yaparak içinden çıkılmaz hale getirdi Güneş... Kendisini seven - sevmeyen çoğunluğun sesine de kulak tıkadı, istifa etmemekte direndi.

Katkı payı yükseldi
Bugün yapı değiştiren, yenilenmek zorunda olan Milli Takım'ın başarı şansı, elbette yine büyük oranda saha içindeki oyunculara bağlı. Ama bu oran yüzde doksan değil... Yeni kuşak Türk futbolcusunun yetenekleri, milli forma içinde oluşturacağı toplam kalitesi, uluslararası birikimi ibreyi aşağı çekerken, Milli Takım Teknik Direktörü'nden beklenen başarıdaki katkı payını da zorunlu olarak yükseltiyor. Yüzde on değil, belki yüzde kırk... Kimbilir, belki de yüzde altmış...
Şenol Güneş'in bu zor virajı alabileceğine inanamadım. Anlaşılan o ki, Türkiye Futbol Federasyonu da Güneş'e inanmıyordu artık. Güneş, Temmuz'da süresi dolacak sözleşmesinin yenilenmesi için ısrarcı oldu. Projelerinin varlığını iddia etti ama, ortaya elle tutulur bir şey koyamadı. Israrı ihtirasa dönüştü. İhtiras, spor adamı olarak kendisine hiç de yakıştıramadığımız siyasal çabalarıyla devam etti. Görevde kalmak için en başta eski takım kaptanı Trabzon Milletvekili Faruk Özak olmak üzere AKP milletvekilleriyle TFF üzerinde baskı oluşturmaya kalktı.
Bir TV programında GS Genel Müdürü Mehmet Atalay'ın kendisini destekleyen, dört yıl daha görevde kalması gerektiği biçimindeki sözleri, sunucunun abartılı ve zorlama yorumuyla "Başbakan Erdoğan'ın temayülü" biçiminde yorumlandı. Atalay'ın kişisel görüşünü Başbakan iradesinin yansıması gibi yorumlama işgüzarlığı, geri tepti. Çünkü Başbakan'ın onca ülke sorunu ile yoğun biçimde uğraşırken Güneş'in kariyerine ayıracak zamanı yoktu.

Ulusoy'un tesbiti
Ulusoy, bu durumu tesbit ettikten sonra Güneş'in mesaisini sona erdirme kararı aldı. Yurtdışında birdenbire gündem oluşturan sözleri, yorumları ve yeni bir teknik direktör aradığı mesajları artık adresini bulmuştu... Dolar / TL kuru üzerinde pazarlıklardan tazminat hesaplarına kadar hemen hiçbir konuda anlaşamadılar. Ulusoy, hukuk yolu açık olmak üzere Güneş'in sözleşmesinin feshi için yönetim kurulundan oybirliğiyle karar çıkarttı. Teknik direktörü kapı önüne koydu, teşekkür etti ve gönderdi.
Elbette hazin bir durum... Başarılarının yanı sıra, kamuoyuna söyledikleriyle yaptıkları arasında sürekli çelişkiler yaratan, protokol tribününde ille de birinci sıraya oturmak için kulis yapıp yönetmelik değiştirten bir teknik direktör olarak da tarihe geçecektir...
Keşke eleme grubunda da ısrarlı olup takımını birinci sıraya oturtabilseydi, olmadı!
Teşekkürler Şenol Hocam... Biz yine dostuz... Unvanının değişmesi hiçbir şeyi değiştirmez... Olsa olsa daha yakın, daha samimi ve daha gerçekçi davranabilirsin artık...

Özhan Canaydın, ikinci dönem çalışmalarına yine hızlı bir teknik direktör atamasıyla başladı. Göreve ilk geldiğinde yaptığı ilk icraat "gönüllerin hocası" Fatih Terim'i getirmekti. İlk döneminin son icraatı Terim'i göndermek oldu.
Ecza dolabından çıkarır gibi Hagi'yi getirdiler. Özel uçakla, hızlı - çabuk ve gösterişli bir imza töreni düzenlediler.
Acaba getirdikleri Hagi, hangi Hagi'ydi ?
Galatasaray'ın tarihindeki en büyük başarılara ayaklarıyla unutulmaz imzalar atan ve birbirinden güzel golleriyle kalpleri kazanan Hagi mi yoksa iki kısa antrenörlük denemesini hayal kırıklığı ile noktalayan acemi antrenör Hagi mi ?
Romanya Milli Takımı'na tepeden inme geldi, komşumuz Dünya Kupası'ndan elendi. Bursaspor'daki macerasını ise oradaki meslektaşlarım ibretle dile getiriyorlar:

Büyük yanlışlar
"- Bursaspor'da gerçekten bir sinerji yarattı. O güne kadar en çok 2 bin olan abonman satışları birden 10 bine yükseldi... Taraftarlar maçlara koşa koşa geldi, takıma gönlünce destek verdi. Ama kısa zamanda büyük yanlışlar sergiledi Hagi... Fatih Şen ve Ender'i sattırmadı. Transfer kapandı, ertesi gün bu futbolcularla çalışamayacağını söyledi. Saha içindeki oyuncular üzerinde anormal baskı kurdu. Onların yaratıcı ve özgür oynamalarını engelledi. Buna karşılık hepsinden birer Hagi olmasını istedi. Sinirli, huysuz, zaman zaman da geçimsiz biri. Çabuk küsüyor, kırılıyor ve çok sert tepkiler gösteriyordu..."
Tabii bu, Bursa'daki Hagi...
Galatasaray'da boruyu istediği gibi öttürebilir mi ? Ergun Gürsoy buna izin verir mi ? Bilmiyoruz. Hayatının en büyük fırsatını yakalayan Hagi'ye başarılar diliyoruz.

Milli Takım'ın yeni patronu kim olacak ? Bu sorunun peşin yanıtı yok. Futbol Federasyonu'nda ne başkan ne de üyeler herhangi biri için bloke olmuş durumda.
İki temel görüş tartışılıyor...
Bir grup, Piontek örneğini anımsatarak yurtdışından kariyeri, karizması ve başarısıyla gerçek bir lider getirilmesini öneriyor. Araştırmalar yapıyor. Bağlayıcı olmayan ön temaslarını sürdürüyor. Bu grubun amacı, gelecek yabancı hocanın yeni bir ekip oluşturması, bu ekiple dört yıl içinde Dünya Kupası ve Avrupa Şampiyonası finallerine katılabilmeyi sağlaması... Ekibin vazgeçilmez üyesi Ümit Milli Takımı Teknik Direktörü Raşit Çetiner olacak... Çetiner'in başarılı kariyerini A Milli Takım'da da aynen devam ettireceğine inanılıyor. Güneş'in ekibinden Ünal Karaman ve Mehmet Kulaksızoğlu'nun federasyon bünyesinde antrenör olarak çalışmalarına sıcak bakılıyor. Ancak kesin yerleri daha sonra belirlenecek.
Yabancı antrenör için biri Alman, öteki İtalyan iki hocadan olumlu yanıtlar alındı.

Yerli cephesi
Federasyon Başdanışmanı Gündüz Tekin Onay'la bir grup üyenin tercihleri ise yerli hocadan yana... Ancak Milli Takım için ilk akla gelen teknik direktör adayları Fatih Terim ve Mustafa Denizli listede yok. Terim'in, Türkiye'de görev almayacağını açıklaması - şimdilik - bu olasılığı gündemden kaldırıyor... Mustafa Denizli'nin de Vestel Manisa ile 2 yıllık sözleşmesi var. Milli Takım hocalığına dönüş için de istekli görünmüyor.
Ne zamandır aklımda yer eden Ersun Yanal - Aykut Kocaman beraberliği de tartışılmış... İsveç'de başarıyla uygulanan Solderber - Lagerbak ikili teknik direktörlük denemesinin Türkiye'de bizim kültürümüze uygun olmadığına karar verilmiş. Orada teknik direktörler arasında "savunmacı" ve "ofansif" diye bizim alışmadığımız bir görev tanımlaması var. Türkiye'de böyle bir ortaklığın yürüme şansı yok.

İşi çok zor
Peki Ersun Yanal'ın durumu ne ?
Yarın Valencia karşısında yeni bir onur sınavına çıkacak olan Ersun Hoca ile de görüşülmüş... Hoca istekli, hevesli, hazır. Elbette kulübüyle sözleşmesi var. Bir de Raşit Çetiner'le birlikte alacağı pozisyon. Çetiner'in teknik direktörlüğünde Ersun Yanal antrenörlüğü kabul eder mi ? Bilemiyoruz.
Yerli ya da yabancı... Yeni dönemde Milli Takım Teknik Direktörü'nün işi çok zor olacak... Fazla zaman yok... Nisan'ın ilk haftasında Türk Milli Takımı'nın patronu için karar verilecek. Yeni patron Nisan sonunda Belçika maçıyla işbaşı yapacak, Avustralya, Tayland ve Güney Kore karşılaşmalarında futbolumuza damgasını vuracak. Bekleyelim, görelim!





SPOR


BU BENİM BORCUM
At yarışları
Avrupa Ligleri
Haydi bir daha
İkinci Lig Puan Durumu
Şeytan mı, melek mi?
Filede dün
Hocaya özel sipariş
Fener'e, Alex müjdesi
Florya'da değişim rüzgârı
İlk tur olumsuz
Alsak, alsak kimi alsak!
MHK'den Bursa alarmı
'Milli bir davamız var'
Timsah gergin
Milan şov yaptı: 4-1
Tek eksik Musa Kuş
Haber turu...
Şenol Güneş'e veda

Yazının devamı...

Sahada havlu var



Hırsları yoktu, inançları tükenmişti... Öfkeleri, isyanları bile bitmişti... İçleri boşalmış, kafaları dağılmıştı... Dün Diyarbakır'da sahaya çıkan takım Beşiktaş değildi. Kimliğini ve kişiliğini kaybetmiş bu takımın şampiyonluğu kovalaması, kaybettiği şansı yeniden yakalaması, oynadığı oyuna göre olanaksızdı.
Lucescu'nun ligin devre arasında başlayan yanlışları, ikinci yarıda yaşanan Samsunspor macerasının yanlış yorumlanması, yıldız futbolcuların, yerlilerin ve yabancıların form kaybetmesi, düşüncelerinin dağılması Beşiktaş'ı örselemiş, tüketmiş, perişan etmişti. Yapılan onca yanlışın, yaşanan onca felaketin yanısıra bu takım Bülent Uzun'dan da darbe yemiş (Ankaragücü maçı), bir darbe de dünkü maçın hakemi Kuddusi Müftüoğlu'ndan gelmişti. Yine de Beşiktaş gerçeklerinin üstüne hakem şalı atıp kendimizi kandırmayalım, kimseyi aldatmayalım. Beşiktaş dün daha oyunun başında pişman, yılgın, yorgun, bıkkın bir anlayışla sanki zoraki çıkmıştı sahaya... Seyirci gayet sakin maçı izliyor, tempo düşük... Diyarbakır, kendi yarı alanında kabul ettiği oyunla Luce'nin pek beğendiği kontrollu futbolu oynuyor. Üst üste korner kazanıyor Beşiktaş... Sergen'in ayağına layık frikik şansları yakalıyor ama bunlardan yararlanamıyor, topu kaybediyor. Hücumda doğru dürüst iki - üç pas, akıllı bir kombinasyon sergileyemiyor. O topları kazanan Diyarbakır'ın liberosu Burhan uzun atışlarla Bakadal ve Murat Hacıoğlu'nun ayağına gollük toplar gönderiyor. Beşiktaş savunması ve orta alanı o topları çevirmekte zorlanıyor. İşte Murat Salar'ın golü böyle bir gaflet anında, topu bir türlü savuramayan Beşiktaş kalabalığının beklemediği biçimde, uzaktan bir vuruşla Diyarbakır'ın golü olarak ağları buluyor.
Golden hemen sonra Sergen'in ağları bulan vuruşunda yardımcı hakem Serkan Gençerler'in bayrağı havada... Kuşkulu bir pozisyon bu... Pancu'nun arapasında ofsaytı bozan bir Diyarbakırlı var (mı?). TV'den bakmak gerek...
Diyarbakırspor, golden sonra keyfince rahat rahat oynarken Beşiktaş iki - üç pası çıkaramadı. Hele bir kanat komedisi vardı ki, ister gül ister ağla! Sağda zoraki oynayan Tayfur etkisiz. Sol kanatta İbrahim topu aldıktan sonra ne yapacağını bilmiyor. Ya rakibe kaptırıyor, ya çimene gömüyor. İlie kopuk ve etkisiz. Sergen ikili markaj altında, baskıdan bunalıyor, istediği gibi top kullanamıyor. Orta alanda Ümit'in kaptırdığı toplar ayrı bir sıkıntı yaratıyor. Diyarbakır oynuyor, Beşiktaş seyrediyor. Hakça konuşalım... Bu karanlık tabloda, Zago kendini paralıyor, tüketiyor. Hem savunma, hem ofans... Sanki bu yıkımda kişisel olarak aklanmak ister gibi gayretler gösteriyor. Ama Beşiktaş'ta kolektif çöküş o kadar şiddetli ki, yönetiminden başlayıp Lucescu ile devam eden takımın tümünü etkileyen bu kaybetmişlik duygusu Diyarbakır'da noktayı koyuyor.
Sahada bir havlu var... Beşiktaş'ın kaderine razı, teslimiyetçi ve yarışı bırakan simgesi o havlu. İlk yarının şampiyonu, şampiyonluk yarışına havlu atıyor. Kuddusi Müftüoğlu'nun ikinci yarıda Serdar'ın ceza alanında çekilmesine bir penaltı vermesi gerekir. Bu bir hata, ama versen ne olacak ki penaltıyı... Beşiktaş çoktan bırakmış kavgayı!





SPOR


KOPTU KOPACAK: 3-1
At yarışları
Avrupa Ligleri
Kıl payı Renault: 75-76
İkinci Lig Puan Durumu
Hido boş geçmiyor
Filede dün
Hatalar zinciri
MÜTHİŞ TAKAS
Hayal ve varsayım yok
Doğan'dan yasak
Para... Para... Para
Formula'da Malezya randevusu
Haber turu...
Yorgunluk
Sahada havlu var
Diyarbakır'da bitti
Genç yetenekler

Yazının devamı...

Geçmiş olsun kaptan



Futbolda Türkiye Kupası'nı kazanmak, UEFA Kupası'na katılmanın en kısa ve en kestirme yolu... Lig üçüncülüğü için daha yoğun, daha uzun uğraşlar vermeniz, bir de eleme maçları oynamanız gerekiyor. Ortaya çıkacak tatsız sürprizler de unutulmamalı. Böyle bakınca İstanbulspor için Güngören'de yarı final oynamak, rakip Trabzonspor da olsa büyük bir fırsat olarak değerlendirilebilirdi. O fırsatın tetikleyeceği oyun da seyrine doyum olmaz bir futbol vaadediyordu.
Bu sezon sıkça yaşadığımız hayal kırıklıklarından birine daha uğradık. Beklediğimizin tam aksine, iki takım da kötü bir futbol sergilediler. Kötü bir maç oynandı. Trabzonspor zaten büyük hedefe, Şampiyonlar Ligi'ne ulaşmanın heyecanını yaşıyor. Onlar şu andaki pozisyonlarıyla zaten UEFA vizesine sahipler. Ama önemsemiyorlar. Dedik ya, maça güzellikler ve dinamizm katmasını beklediğimiz takım ev sahibi İstanbulspor olabilirdi, olmadı.
Trabzonspor, Güngören'de ezici çoğunluk oluşturan taraftarlarının lig şampiyonluğu özlemini dile getiren desteğiyle maça golle başladı. Daha birinci dakikada kazanılan ilk kornerden gelen topa onca uzun adamın arasından kafayla vurup, golü atan Fatih Tekke, maçın tansiyonunu düşürüverdi. Sonrasında İstanbulspor'un iki kanattan Musa ve Yordanov'la kurmaya çalıştığı oyun, Trabzonspor'un baskılı savunmasını aşamadı. Ortada Boliç, buluştuğu topları etkili kullanamadı. Maçın olayı, Fatih Tekke'nin yürek hoplatan bir yığılma ile ambulansa konmasıydı. İkili mücadelede kafasına darbe alıp kenarda tedavi edildikten sonra oyuna dönen Fatih, beklenmedik biçimde fenalaşıp, yere yığıldı. Futbol alanındaki ani ölümleri hatırlayarak hepimiz sarsıldık... Neyse ki, iyi haber çabuk geldi. Tekke'ye geçmiş olsun dileklerimizi sunuyoruz.
Augustine'in attığı gol, ders niteliğinde... Orta alanın sağında Emrah'tan, sol kanatta koşan Volkan'a uzun bir orta... Volkan'ın çok hoş gol ortası ve Afrikalı'nın kafası... Alkışlar Trabzonspor'un üç adamına... Hayal kırıklığında tam puan Saffet Akbaş'a!
Boliç'in kafa vuruşunda Petkoviç topla birlikte kale içine düştü. Acaba gol mü, değil mi ? Çizgi yok ki, nereden bilelim. Bülent Demirlek'in maçtan önce bu kontrolü yaptırıp, kaybolmuş çizgiyi çizdirmesi gerekirdi. Neyse ki, bu bir lig maçı değil. Sonuca herkes tahammül edebiliyor.
Trabzon'da Gökdeniz, Hüseyin, Emre ve Volkan zaman zaman kişisel beceri gösterileri de, yaparak rahat bir maç çıkardılar. İstanbulspor da yediği erken golle maçtan koptu. Aykut Kocaman'ın üç adamı oyuna sürüp. Yalçın, Balili ve Faruk'la maçın akışını değiştirme isteği, gecikmiş bir hamleydi, olmadı!





SPOR


FUTBOLU GÖRDÜNÜZ MÜ: 2-4
At yarışları
Avrupa Ligleri
Efes emaneti aldı: 72-70
İkinci Lig Puan Durumu
Cleveland coştu
Galatasaray Fener'e çalıştı: 3-1
Hazırız hocam
Fener'e çifte şok
Tüm adaylar kazandı
MODA BORDO MAVİ: 0-2
Ulusoy kolları sıvadı
Askerden Olimpiyat atağı
İngiltere'deki gururumuz
Engellilere müjde
Namoğlu'ndan bir ilk
İki Cansun, bir Canaydın
Haber turu...
Geçmiş olsun kaptan
Sadece 30 dakika
Potada ilk final
Kazanan da, elenen de, muhteşem

Yazının devamı...

Papila ve Tatlı


Hafta sonunda oynanan Fenerbahçe - Konyaspor ; Beşiktaş - Elazığspor maçları hakemlerimizin karşı karşıya olduğu sorunları bir kez daha gündeme getirdi...
Cem Papila, haksız ve ağır biçimde eleştirildiği 5 kırmızı kartlı Samsunspor - Beşiktaş maçında doğru kararlar vermiş, ancak yoğun tepkiler karşısında yalnız kalmıştı. MHK'nın görevlendirmelerinde hep gölgedeki maçlar seçilmişti. Neyse ki sağlıklı eleştirilerden sonra Papila, Saracoğlu'ndaki maçta düdük çaldı. Verdiği penaltı kararları doğruydu. Maçı gayet sakin, kendinden emin bir tavırla yönetti. Görüp izleyebildiğim kadarıyla her iki takım üzerinde de önceden psikolojik baskıyı kurmuştu. 5 kırmızı kart olayını hatırlayan Fenerbahçeli ve Konyasporlu oyuncular birbirine olabildiğince sportmence davrandılar, ikili mücadelede düşen rakiplerine ellerini uzattılar. Papila ile tartışmaya girmekten kaçındılar. İlk defa baskı altında kalan bir hakem değil, pozitif anlamda baskı oluşturan bir hakem gördük.
Serdar Tatlı, TV çekimlerinden bir kez daha görüp anladık ki, Beşiktaş maçını çok zorlanarak yönetti. Yunus'un attığı ikinci Elazığ golünün öncesinde penaltı ve Ramazan'a göstermesi gereken bir kırmızı kart var, devam ettirdi. Yunus'un golü de ofsayt... Yanlış içinde yanlış. Giunti'nin penaltılık hareketleri de cabası... Tatlı, maçı olaysız bitirmek için aşırı gayret gösterdi. Ya Ahmed Hassan - Hacı Arif mücadelesinin sonunda Ümit Aydın'ın olay yerine koşarak gelip Hacı Arif'e yüklenmesine ne diyelim ? Futbolcular hakeme yardımcı olacaklarına, olayı daha da büyütecek gerginlik ve gerilim yaratıp kırmızı karta neden olacak davranışlara yöneliyorlar zaman zaman. Ümit'in sahnelediği olay, bunun en canlı örneği. Takımdaşlıkla ilgisi olmayan bir sorumsuzluk söz konusu.
Serdar Tatlı, yaşanan onca olaydan sonra baskı altında bir maç yönetti... Yine de şansı varmış... 8 gollü maçın kaderini değiştirdiği söylenemez. Dileyelim, hakemlerimizin tümü Papila psikolojisine kavuşur, futbolcular da onlara yardımcı olur !

Geçen ay bir davet aldım. İstanbul Üniversitesi Rektörü Prof.Dr. Kemal Alemdaroğlu, "Yılın Sporcusu"nu belirlemek ve ödüllendirmek üzere özel bir yönetmelik hazırlayarak jüri oluşturmuş, oraya çağırıyor...
Toplantıya katılamayacağımı, jüri üyesi olarak görev almayacağımı bildirdim. Kararım, üniversiteye ya da sayın rektöre karşı duyduğum kişisel bir kırgınlık ya da dargınlığa dayanmıyor.
Yılın Sporcusu'nu belirlemek üzere bu ülkede en başta Milliyet ve medyanın öteki kuruluşları, birçok kurum, zaten yıllardan beri jüriler topluyor, değerlendirmeler yapıyor, sonucu kamuoyuna açıklayıp törenle başarılı sporcuları ödüllendiriyor.
Kanımca, üniversitelerin spora katkısı "Yılın Sporcusu"nu belirlemek olmamalı. Bilimi daha çok devreye sokacak, yeni çözümlemeler yeni öneriler getirecek daha derin etkinliklerle Türk Sporu'na katkı yaratacak çalışmalar sergilemeli üniversitelerimiz. Üniversite ve spor olgusuna bu açıdan bakınca ortada elle tutulur bir katkıdan söz etmek hiç de kolay değil.

Araştırma yapılsın
Türkiye'de sporun yığınla sorunu var. Günlük performanslar ya da Üç Büyükler arasındaki rekabet ilişkileri nedeniyle bu sorunlarla çok da derinden ilgilenemiyoruz. Popüler kültürün bir parçası olarak spora baktığımız zaman, ne dünü adam gibi değerlendirebiliyoruz, ne de yarınlara dönük bir projeksiyon üretebiliyoruz.
Üniversitelerin, hemen her alanda sporla ilgili araştırmalar yaparak bilimi hayatın içine sokmasını beklerim. Kendi köşelerinde ekipleriyle araştırma yaparak elle tutulur sonuçlar, çözümler bulmak için çalışan bilim adamları var da seslerini duyamıyorsak, beni bağışlasınlar... Şöyle ortalığı sarsacak, hepimizin dikkatini çekecek, spora katkı sağlayacak çalışmalarını bugüne kadar göremedik.
Federasyonlarımız, kulüplerimiz de üniversitelerden uzak duruyorlar her nedense... Örneğin, bu ülkede stadyumlar "suçun özgürlük alanı" olarak ilan edilmiş durumda... Her türlü çirkinlik, küfür, tehdit, saldırı hemen her hafta sonu alışılmış tabloları oluşturuyor. Ne medya, ne polis bu çirkinliklere ve yanlışlara karşı duyarlılık gösteriyor. Sokakta herhangi bir nedenle eylem yaparken kafanıza cop indirecek polis duyarlılığı maalesef stadyumlarda yok. Aksine polis himayesinde istediğiniz gibi küfür edebilir, istediğiniz malzemeyi de sahaya atabilirsiniz. Son yıllarda yoğunluğu giderek artan bu kirlenmeye karşı üniversitelerimizin herhangi bir fakültesinde yapılmış, ilgililere ve medyaya ışık tutabilecek bir araştırma var mı ? Yok!
Spora bu kadar uzak kalıp belki de salt üniversiteyi bir günlüğüne de olsa gündeme getirmek için Yılın Sporcusu jürileri oluşturmak, çok bilimsel bir tavır gibi gelmiyor bana...
Olsa olsa popülizmdir yapılan... Siyasetçide görmeye alıştığımız popülizm, bilim yuvalarına da bulaştıysa, vay halimize!

Gençlerbirliği Başkanı İlhan Cavcav'ı çok severim. Sevmeyeni var mıdır, bilemem. Pazartesi günü Ankara'daydım, dönüş uçağında İlhan ağabeye rastladım. UEFA Kupası'nda final turlarına göz diken başkan, dertliydi. Öncelikle şu erteleme kararlarından... Valencia maçının rövanş arifesinde federasyona başvurmuşlar, Fenerbahçe ile bugün yapacakları Türkiye Kupası maçının, ya da hafta sonundaki Sebatspor maçının ertelenmesini istemişler. Federasyon kabul etmemiş, Valencia maçının dönüşündeki Rizespor deplasmanının ertelenmesini istemişler, o da kabul edilmemiş... "Sonunda meseleyi Kulüpler Birliği'ne taşıdık. Sadece Adanaspor başkanı Çağlar Bey, geçen hafta oynamamız gereken maçın ertelenmesine razı olabileceğini söyledi. Eksik olmasın ondan anlayış gördük, ama öteki kulüplerimizden asıl yararlı olacak erteleme anlayışını göremedik !" dedi.

Dayanışma şart
Gençlerbirliği takımı, bugün Fenerbahçe ile Kupa, hafta sonunda Akçaabat Sebatspor'la lig maçı oynayacak. Salı günü İspanya'ya gidip Perşembe akşamı Valencia ile UEFA Kupası rövanşına çıkacak. Cuma günü dört saatlik yolculukla Ankara'ya dönecek, Cumartesi günü de yeniden Rize deplasmanı için yola koyulacak... İlhan ağabey, dar bir kadroyla üç cephede de mücadele ettiklerini belirterek beklediği anlayışı ve desteği göremediğini söylüyor ki, yerden göğe kadar haklı. Öte yandan Gençlerbirliği'nin bu yıl UEFA'da topladığı puanlar, gelecekte Gençlerbirliği dışındaki kulüplerin de işine yarayacak... Ama onlar bunu görmüyorlar ve küçücük hesaplarla Gençler'in yoluna taş koyuyorlar...
Bugüne kadar hep rekabeti organize etmeye, rekabet ilişkilerini düzenlemeye özen gösteren Futbol Federasyonu ile Kulüpler Birliği'nin, öteden beri ihmal ettikleri bir konuyu gündeme almaları gerekiyor : Da - ya - nış ma !
Umarım, Gençlerbirliği örneği bir uyarı olur.





SPOR


ÇIKAR İÇİN DEĞİL HİZMET İÇİN VARIM
At yarışları
Avrupa Ligleri
Efes'e destek
İkinci Lig Puan Durumu
Iverson'ın inadı
Filede dün
Luce'den çıkış formülü
Çok pas kumpası!
Galatasaray'ın askeri olacağım
İki maç al kupayı kap
Gençler'e operasyon
Kimi fedakâr!
Kimi cefakâr!
Yavuz'dan gönderme
Haber turu...
Papila ve Tatlı

Yazının devamı...

© Copyright 2019

Milliyet Gazetecilik ve Matbaacılık A.Ş.