SKORER
PEMBENAR
CADDE
YAZARLAR

Neler düşünüyoruz?

İnsanın aklından her gün birçok düşünce geçer. Bu düşüncelerin birçoğunun farkına bile varmayız. Gelin, bugün neler düşündüğümüze birlikte bakalım.

Buna, düşünce sistemimizde bir tadilat da diyebiliriz. Ruh dünyamızda da onarıma ihtiyaç duyulan yerler vardır ve bakım ister.

Sabah gözümüzü açtığımız andan itibaren düşünceler zihnimize doluşmaya başlar. Hatta uykudayken bile bilinçaltı çalışmaya devam eder.

Şimdi sizi kendinizi incelemeye davet ediyorum. Yataktan kalktığınızda aklınıza gelen ilk düşünceler neler? Mesela, kahvaltı ederken aklınıza neler geliyor?

Bu düşüncelerin günden güne değişmesi tabii ki normal... Kimi sabahlar daha enerjik ve neşeli oluruz, kimi sabahlar da yataktan çıkmak istemeyecek kadar üşengeç!

Hiç değişmeden, sürekli aklınıza gelen düşünceler varsa, bunları da not edin. Olumsuz düşünceler ağır basıyor mu, yoksa gün içi planlarınıza odaklanabiliyor musunuz?

Tekrarlayan düşüncelerinizi bulun. Onları elden geçirmek önemlidir. İşinize yaramıyorsa temizlemek gerekir.

Sonra duygularınıza bakın. Sürekli bir duygunun etkisi altında kalıyor musunuz, yoksa duruma uygun duygularınız değişebiliyor mu?

İşinize yaramayan ve işlevsel olmayan duygu ve düşüncelerden arının. Ancak, iyi bir temizlik yapabilmek için önce onların farkında olmanız gerekir. Bu farkındalık çalışmasını yaparken dikkat etmeniz gereken noktalardan biri de işinize yaramadığı halde düşünmekten alıkoyamadığınız düşüncelerdir.

Hangi davranışları yapmak istemediğiniz halde, bile bile yapıyorsunuz? Hangi duygunun sıklıkla etkisinde kalıyorsunuz?

Alışkanlığı bırakabilmek

Kendinizi hangi düşüncelerle şartlıyorsunuz? Ve ne tarz düşünmek size iyi geliyor? Düşünce alışkanlıklarınızı fark etmeye çalışın.

Duygu ve düşüncelerinizi sağlıklı bir şekilde kullanmak için harekete geçmek gerekir. Alışkanlıkları değiştirmek belki zordur. Alıştığınızın dışına çıkmak zor gelir.

Alışkanlıklarımızın dışına çıktığımızda konfor alanımızın dışına çıkmış oluruz. Ancak konfor alanımızın dışına çıkmadan, kendimizi zorlamadan değişmemiz mümkün değildir.

Eğer düşünme şeklinizin farkında değilseniz ve sorun çözme yöntemi olarak yok saymayı kullanıyorsanız, sorunlarınızı görmezden geliyorsanız, bir müddet sonra başa çıkamaz hale gelirsiniz.

Düşünme alışkanlıklarınızı inceledikten sonra nasıl bir tutum içinde olacağınız önemlidir.İşinize yarayan kalıpları kullanıp işlevsel olmayanları ayıklamak isterseniz, bu tutumunuzu sürdürebilmek ve hemen pes etmemek gerekir.

Önemli olan, şimdi ve anda kalmayı başarmaktır. Geçmiş ve gelecek arasında dans eden zihninizi tutup şimdiki ana çekmek ve şimdinin içine odaklanmak, kendinizi ve yaşadığınız anları daha çok hissetmenizi sağlayacaktır.

Yazının devamı...

Zamanında fark etmek

İnsanlar, çoğu zaman olayları kendi görmek istedikleri gibi görmeye meyillidirler. Bir olay yaşandığında, kişi hatalı olduğunda olayda kendi hatasını görmekten kaçınabilir. Bu, bir çeşit savunma mekanizmasıdır.

Çoğu insan, genellikle kendi hatasını değil de karşısındakinin hatasını arar. Olaylara tarafsız bir gözle bakamayanlar, kendi hatalarını da kabul etmezler. Ve aynı hatayı yapmayı sürdürürler. Oysaki, insanın zamanında hatasını fark etmesi ve bunu düzeltmeye çalışması, işini kolaylaştıran bir durumdur.

Kimileri ise olayları olduğu gibi görme ve anlama konusunda başarılıdır. Onlar yaşananları doğru okurlar. Anlamaya çalışırlar ve her şeyden önce görmezden gelmeye çalışmazlar.

Bu gibi kişilerin farkındalıkları yüksektir. Sadece kendilerine değil, çevresinde olanlara da odaklanırlar. Ve olumsuz olayları da, güzel deneyimleri de zamanında fark ederler.

İnsan sadece olumsuz durumlarda değil, güzel şeyler yaşarken de içinde bulunduğu ana odaklanmıyorsa, zihni sürekli başka şeylere gidiyor ve dalgalanıyorsa, yaşadığı güzel anları da ıskalamaya başlıyor.

Bazı kişilere ise sürekli olayları göstermek gerekir. Kendileri, yaşananları görmek için çaba sarf etmezler. Onları kolundan tutup gösterdiğinizde farkına varırlar. İşin kolayına kaçarlar, ama yine de hiçbir şekilde görmeyen kişilere göre daha iyi durumdadırlar.

Kimileri ise ne yaparsanız yapın görmezler. Görmek istemedikleri için kaçarlar. Veya umursamaz bir tavırları olduğu için, hiçbir şeye dikkat etmezler.

Yaptığı hatayı, yaşadığı bir olaydaki olumsuz durumu o kişi görmek istemiyorsa siz ne yaparsanız yapın, inkâr edecektir. Aynı şekilde, görmek ve algılamak istemeyen bir ruh halindeyse, yaşadığı olumlu şeyleri de görmezden gelebilir.

Kaçmak değil yüzleşmek önemli

Bir deneyimden kaçmak yerine onu yaşarken, anda kalabilmek ve o ana odaklanmak önemlidir. Artık biliyoruz ki kaçmak sorunlarımızı çözmüyor, sadece öteliyor. Ve gün geliyor, kaçtığınız sorunlarınızla yüzleşmek zorunda kalıyorsunuz.

Bu sebeple, sıkıntılarınızı zamanında görmek ve onları çözmek için zamana yayılmamak önemli bir durum!

“Şimdi düşünemeyeceğim bunları, sonra hallederim” cümlesi, kaçan kişiler tarafından sıkça kullanılır. Oysaki, sonranın sonu gelmez ve düşünmekten kaçtıklarımız birikir.

Hepimiz hayata kendi filtremizden bakıyoruz. Zihnimizden geçen düşünceleri fark etmek, duygularımızı dinlemek ve kendimizi dinlemeye biraz süre tanımak gerekir. Böylece kendimizi daha iyi ve zamanında duyarız.

Etrafında yaşanan olumsuzlukları görenler, bir şeyleri değiştirmek için çabalamayı da seçebilir, seyretmeyi de. Güzel anların tadını da çıkarabilir veya kaçırabilir!

Kilit nokta, görmemiz ve anlamamız gerekenleri zamanında, iş işten geçmeden görmektir! Görmeye açık olmak, gözümüzü görmek istemediklerimize kapatmamak, yanlışı gördüğümüzde sorumluluk alıp düzeltmeye çalışmak ve yaşanan güzel şeylerin farkına varmak hayatı kolaylaştırır.

Yazının devamı...

Vazgeçmek mi devam etmek mi?

“Durmadan devam ettiğiniz sürece ne kadar yavaş gittiğiniz önemli değil” demiş Konfüçyüs. Oysa biz çoğu zaman istediğimiz her şeyi en kısa zamanda elde etmek istiyoruz. İstediğimiz sürede olmayan işlerimizden de vazgeçiyoruz.

Günümüzde her şey çok hızlı… Teknoloji hayatımıza birçok anlamda kolaylık sağlıyor. Ancak insanlarda bu hıza ayak uydurdu sanki daha sabırsız, daha telaşlı bir ruh haline girdiler.

İlişkiler çabuk başlıyor, çabuk bitiyor. İnsanlar kolay vazgeçiyor. Başladığı işi yarım bırakan insanların sayısı çoğaldı. Karar verirken de aynı aceleci tavır devreye giriyor. Çoğu insan kararlarını hızlıca ve üzerinde çok düşünmeden alıyor.

Bana kalırsa herkesin biraz yavaşlamaya ihtiyacı var. Yavaş da olsa yolunda yürümeye, hedefinin peşinden küçük adımlarla da olsa devam etmeye çalışanlar uzun vadede kazanıyor.

Çaba göstermek ve bir hedefe ulaşmak için uzun zaman uğraşmak aslında kolay bir iş değil. Zorluklar yaşandığı zaman devam etmek insanı yorar. Kolay olan ise vazgeçmektir! Ancak çoğunlukla başaranlar zor olanı seçip, yolunda yürümeye devam edenlerdir.

Çabalamaya devam ettiğin sürece ne kadar hızlı olduğuna takılmazsan başarmak için şansını sürdürürsün. Sanırım burada kilit nokta insanın nerede devam etmesini bilmesi. Vazgeçmek gerekiyorsa da doğru zamanda vazgeçmek önemli! Bazı çabalar vardır ki artık işe yaramıyordur ve vazgeçmeyi gerektirir. O zaman da isteğe veya hedefe yapışıp kalmadan vazgeçmeyi başarmak da bir başarıdır.

Sizin için önemli bir kararı çabalamadan, denemeden vermemek lazım! Bir insanın hiç çabalamadan vazgeçmesi ileride “keşke” sorusuna çok maruz kalması demektir.

O İNCE ÇİZGİ

Vazgeçmek ve devam etmek ince bir çizgiyle ayrılır. Karar aşamasında insan ikilemde kalabilir. Peki ne zaman vazgeçelim? İşimize yaramayan ilişkilerden, bize zarar veren alışkanlıklardan ve kendimizde hoşumuza gitmeyen davranışlardan vazgeçmek insanı hafifletir. Önemli görevlerimizden, sürdürmemiz gereken iş ve aile ilişkilerinden ve bize ait sorumluluklardan da kaçmadan sürdürmeyi öğrenmemiz gerekir.

Devam etmeniz gereken durumları belirleyin ve yılmadan o alanda devam edin. Bir şeyin yavaş ilerliyor olması hiç olmayacağı anlamına gelmez. Sürecin uzunluğu veya yavaşlığı sizi yıldırmasın, işine devam etmek insanın hem özgüvenini güçlendiren hem de psikolojik olarak rahatlan bir durum…

Yazının devamı...

Haklısın...

Kimi için “haklısın” diyebilmek ne kadar zordur! O söz bir türlü dilinden çıkmaz. Karşısındakinin haklı olduğunu kabul etmek ve bunu ifade edebilmek çok önemli bir beceridir. Kolay gibi gözükse de çoğu kişi bunu başaramaz.

İletişim sorunları da çoğu zaman bu sebepten ortaya çıkar. “Haklısın” dendiğinde kolayca kapanabilecek kısa bir konu bile bu sihirli sözcük söylenmediğinde uzayıp gider.

Peki siz haksız olduğunuzu fark ettiğinizde ne yaparsınız? Kolayca haklısın der misiniz yoksa hala kendinizde haklı bir yan bulmak için çabalar mısınız? Sizi, kendinizi hep haklı gördüğünüz için eleştirirler mi? Yoksa haklıya hiç gocunmadan “haklısın” der misiniz?

İlişkilerde ve iletişimde gözlemlediğim kadarıyla “haklısın” çok önemli bir kelime! Bunu ifade eden kişi kendinden bir şey kaybetmediği gibi aslında ilişkisinde çok şey kazanıyor. Ama nedense “haklısın” demeyi kaybetmek gibi algılayanlar var. Bu gibi kişiler birine “haklısın” dediğinde kendini kaybetmiş, onu kazanmış gibi hissediyor.

Çocukken de insan hep haklı olmak istiyor. İki küçük çocuk tartışırken ve siz olaya müdahale ederseniz, dikkat edin çocuklar olayı anlatmak yerine hemen “ama ben haklıyım” demeye başlar. Çocuklarla iletişimde hep bir suçlu ararsanız hep bir haklı-haksız kavramı ortaya çıkarırsınız. İletişim kazalarında haklıyı haksızı değil sorunu anlamakta fayda vardır. Ve ortada gerçekten haksızlığa uğramış biri varsa ona haklısın diyebilmek de duruma psikolojik olarak katkı sağlayan bir durumdur.

Haklısın demenin de birçok çeşidi vardır. Makbul olanı içten ve inanarak söylenen haklısın” sözüdür ve karşıdakini genelde yatıştırır. İnsan üzülmüş bile olsa haklı olduğunun onaylanması kendini iyi hissetmesini sağlar. Kimi durumlarda bazı kişiler çok sinir bozucu olabilir. Kendini haklı buluyordur ama konuyu da kesip atmak istiyordur. “Tamam tamam haklısın” diyerek “aslında haklı olduğunu düşünmüyorum ama haklısın diyerek konuyu kapatıyorum, artık sus” mesajı verir. Bazı kişiler de “haklısın” dedikleri anda konu kapansın ister. Tartıştığı kişi konuyla ilgili konuşmaya devam etmek isterse de “haklısın dedik ya daha ne istiyorsun” diye terslenir. Haklısın diyebilmek güzeldir ama bu bir kaçış kelimesi olmamalıdır. Sonuçta birisine “haklısın” dediğinizde olayın bir kısmı kapanmış oluyor. Haklısın ama… diye devam eden cümlelerin de genelde arkası kesilmez. Birinin haklı olduğunu düşünüyorsanız bunu tüm içtenlikle basitçe ifade etmek de fayda var. Arkasını açıklamalara boğduğunuzda sözcük etkisini kaybediyor.

Yazının devamı...

Ruhsal esneklik (rezilyans)

Bir fırtınada sağlam ve sert gözüken bir ağaç ortasından ikiye ayrılıp kırılırken bir fidan sağlam olarak kurtulabilir. Bunun nedeni, fidanın esnekliğe sahip olması ve esnediği için kırılmaktan kurtulmasıdır.

Aynı şekilde ruhsal esnekliğe sahip kişiler de zor yaşam olaylarını daha sağlıklı şekilde atlatırlar.

Ruhsal esnekliği anlatmak için bambu kamışı örneği verilir. Bambu kamışı, kırılmayan ve esneyen, hatta üzerine yük uygulandıktan sonra bile eski haline dönebilen bir bitkidir. Bir Japon atasözü okumuştum, “Esneyen bambu, direnen meşeden daha kuvvetlidir” diyordu. Bambu kamışı fırtınada kırılmıyor, eğilip bükülüyor ve sonra kendini tekrar iyileştiriyor.

Aslında tam da anlatmak istediğim bu! Yaşananlar karşısında ruhumuzu esnetmeyi öğrendiğimizde kırılsak bile eski halimize dönebiliyoruz. Değişen koşullara uyum sağlamakta direndiğimizde toparlanmak zorlaşıyor.

Baş etmeyi sağlar

Bedenimizi esnetmek için çeşitli egzersizler yaparız. Sporcuların bedeni ne kadar esnek olursa sakatlanma riski o kadar azalır. Peki, ruhumuzu esnetmek mümkün mü? Evet, ruhumuzu esnetmek hem mümkün hem de mutlaka üzerinde çalışmamız gereken bir konu!

Ruhsal esneklik ve dayanıklılık, hayatın getirdiği sıkıntılar karşısında kırılmadan, dağılmadan ruhsal anlamda baş etmeyi sağlar.

Ruhun esneklik gösterebilme yetisine rezilyans (resilience) deniyor ve bu, günümüzün zorlaşan hayat koşullarında çok önemli bir beceri olarak karşımıza çıkıyor. Her insanın, ruhsal esneklik konusunda farkındalık kazanıp kendini kuvvetlendirme ve bu beceriyi edinmesi gerekir diye düşünüyorum.

Bu beceri özellikle çocuk yaşlardan itibaren kazanıldı mı, kişinin ruhsal anlamda daha da güçlü olmasını sağlıyor. Bana kalırsa, akademik eğitimin yanında okullarda üzerinde en çok durulması gereken konulardan biri de rezilyans.

Öğrenilen bir beceri

Bazı insanlar, diğerlerine göre daha dayanıklı ve olayların üstesinden gelirken daha sakin kalabiliyor. Tabii, bunun nedeninin bir kısmını kişilik özellikleri olarak açıklayabiliriz. Kimi daha sakindir, kimi de daha çabuk telaşa kapılır. Bu gibi kişilik özellikleri, dayanıklılık anlamında bir miktar fark yaratır. Ancak, ruhsal esnekliğin önemli bir özelliği, öğrenilen bir beceri olmasıdır. Yani bu anlamda isteyen herkes kendini geliştirebilir.

Ruhsal esneklik kazanmak için en önemli formül, insanın kendini çok iyi tanıması ve dayanıklı olmak için hangi özelliklere sahip olup, hangi özelliklerini geliştirmesi gerektiğini bilmesidir.

Olumsuz koşullarla karşılaştığı zaman ayakta kalmak ve atlatmak için kendisine uygun yöntemler geliştiren kişi, durumlara daha kolay uyum sağlar. Kendisini iyileştirme yeteneğine sahiptir.

Hayatın değişen ve zorlaşan koşulları karşısında esneyip çözüm arama ve pes etmeme yolunu da seçebilirsiniz. Veya kırılıp, baş etmeyi bırakıp uyum sağlamamayı da seçebilirsiniz. Kırılmak istemeyenler için ruhsal esneklik kazanmak iyi bir çözüm!

Yazının devamı...

Pişmanlık duygusu

İnsanı insan yapan en önemli duygulardan biri pişmanlık duygusudur. Bu duyguyu kişiliğinde barındıran, hata yaptığında pişman olmayı bilen ve pişmanlık duygusuyla hatasını ifade edebilen kişileri daha samimi bulurum.

Burada aklınıza hemen “Nasıl yani, hataları yapıp yapıp sonra da çok pişmanım diye çıkıp gelen, herkes kabulünüz mü?” sorusu gelebilir. Bu konuya yazının başından açıklık getireyim. Pişmanlığı bir davranış haline getirmiş, yani aynı hatalı davranışını sürekli olarak tekrar eden kişilerden bahsetmiyorum. Hatta onları kırmızı kalemle bir çerçeve çizip, bu çerçevenin dışında bırakıyorum.

Onlar pişman olanlar değil, “Pişmanım” lafının arkasına sığınanlardır. Pişmanlık kelimesi onlar için anı kurtaran, basit bir kelimeden başka bir şey değildir. Karşılarındaki, onların bu huyunu öğrenene kadar işe yarar ve sonra foyaları ortaya çıkar. Onların gerçekten pişmanlık duygusu hissettiğine kimse inanmaz.

Kendimizi de üzeriz

Pişmanlık lafta olan değil gönülde hissedilen, akılda yaşanan bir olgudur. Yani insan bu duyguyu zihninde, yüreğinde, bedeninin içinde hissettiği zaman bu duygu gerçek oluyor.

Gerçekten pişmanlık duygusu altında olanlar bu şekilde davranırlar. Hatalarını düzeltmek için bir şansları varsa bunu kullanmak isterler. Bu duygularındaki samimiyeti hisseden karşı taraf, konuya daha yumuşak yaklaşabilir.

İnsanın pişmanlıkları sadece başkalarına karşı olmaz, kendine de olur. Yani pişman olmamız için mutlaka başkasını kırmış veya başkasına karşı yanlış bir davranışta bulunmuş olmak gerekmez. İnsan kendisini de üzer ve kendi adına da hatalar yapar. Bu durumda kendine karşı sorumludur. İçten bir pişmanlık yaşadığında kendini de daha kolay affeder.

Sürekli her yaptığının arkasından pişmanlık duygusu yaşayan kişiler de var. Ancak onların psikolojisi de bu durumdan olumsuz şekilde etkilenir. En çok kullandıkları kelime ‘keşke’dir. Yaptıkları veya yapmadıkları hiçbir şeyi içlerine sindiremezler. Haliyle sürekli bu duygunun altında kalmak da baskı yaratır. Benim bu yazıda vurgulamak istediğim ise, gerçekten pişman olmamız gereken, hata yaptığımız durumların arkasından gelen duygu ve davranış şeklimiz!

Bu duyguyu yaşamayanlar

Hayatta en korktuğum ve çekindiğim kişiler bunlardır. Kuşkusuz her insan hata yapar. Önemli olan bu hatadan sonraki hissettiklerimiz ve davranışlarımızdır. Hatasından dolayı herhangi bir üzüntü hissetmeyen kişi, bunu davranışına da yansıtmaz.

Örneğin; bir yakınıyla, eşiyle, arkadaşıyla üzücü bir tartışma yaşamış ve haksızlığa uğramış bir kişiyle sohbet ederken şu soru aklıma gelir: “Peki, şu anda pişman mı?” Çünkü pişmanlık, hatasının farkında olmanın ilk adımıdır.

Hiç pişmanlık duymayan ve hiçbir şey olmamış gibi davranmaya devam eden kişiler ya hep kendini haklı görme eğilimindedir ya da duygusal okuryazarlığı yoktur. Empati yapamaz, karşısındakinin duygularını anlamaya çalışmaz. Hayata sadece kendi penceresinden bakar.

Kimileri de pişman olur, ama bunu ifade etmeyi zayıflık olarak gördüğünden pişman olmamış gibi davranır. Sahi kimi kandırır ki onlar? Bence en çok kendilerini!

Yazının devamı...

Genelleme hatası

"Bir şey, her şey değildir” sözünden yola çıkarak yaptığımız genellemelere bir göz atalım. İstemediğimiz olumsuz bir durum başımıza geldiğinde bazen onu genelleme hatası yaşarız.

Bu tarz hatalı çıkarımlar yapmaya bilişsel çarpıtma denir. İnsan, sürekli olarak düşünen bir varlıktır. Aklından geçen her düşüncenin farkında değildir. Dolayısıyla bazı davranışları otomatikleşmiştir. Yani, kimi davranışlarımızı düşünmeden, otomatik olarak yaparız.

İşte bu otomatik davranışlarımızın altında, yaptığımız bazı hatalı çıkarımlarımız olur. Bu düşüncelerimiz de tam olarak gerçeği yansıtmaz. Daha çok içinde bizim yorumlarımız, hatalı algılarımız ve gerçeği çarpıtan sonuçlarımız vardır.

Bir örnekle anlatmak gerekirse, sevdiği kadın tarafından terk edilen bir erkeğin tüm kadınları güvenilmez olarak görmesi ve yakın ilişkilerden uzak durmasından bahsedebiliriz.

Bir derste öğretmeniyle sorun yaşayan bir gencin tüm okul hayatından soğuması ve bunu bütün öğretmenlere genellemesi de bir örnektir.

Bir kişi herhangi bir spor dalını denemiştir, örneğimiz tenis olsun, başaramadığını düşünmüş ve bırakmıştır. Ancak, “Ben spora yatkın biri değilim, sporda başarılı değilim” inancına kapılmıştır. Ve bir daha da spor yapmayı denememiştir.

Yani kişi tek bir durumla veya kişiyle olan olumsuz deneyimini tüm durumlara veya kişilere geneller. Ve buna öylesine inanır ki, bu algısını kırmak güçtür.

Zamanla bu düşünceler yerleşik bir hal alır. Kişi bu inancının başlangıç noktasını bile unutur, ama algısını değiştirmez. Mesela, kadınlarla ilişki kurmayan bir adam, ilk kızdığı kadını ve yaşadıklarını belki hatırlamaz, ama hâlâ bu genellemesini sürdürür. Artık bu inancına körü körüne inandığından, bunun bir düşünce hatası olduğunu fark edene kadar da istediği şeye inanmaya devam eder.

Bu tarz kişiler, genelleme kelimelerini çok sık kullanır. Özellikle ‘herkes, hep, her şey, kimse’ ile başlayan cümleleri çoktur.

Bütün aksilikler onları bulur, herkes bencildir, kimseye güvenilmez, her şey olumsuzdur gibi kendi koydukları genel geçer kuralları vardır.

Bu kişilerin kendi doğrularını sorgulamasını sağlamak, aşırı genelleme yaptığını fark ettirmek, işe yarayan bir yöntemdir.

Kendinizi de değerlendirin!

Kendinizle ilgili bazı konuları da bu çerçeveden bakarak tekrar düşünebilirsiniz. Neleri aşırı genelliyor olabilirsiniz? Yaptığınız genellemelerin altında yatan başlangıç olayı ne olabilir? Bu genelleme gerçekçi mi, yoksa içinde sizin düşünce hatanızdan kaynaklanan bir yorum olabilir mi?

Genelde bu sorulara cevap ararken bir direnç göstermeniz normaldir. İnsanın inandığı şeyde haklı olduğunu düşünen bir tarafı vardır. Yaşadığınız olayda da canınız mutlaka yanmıştır. Ama bunu diğer olaylara/kişilere genellemek ne kadar doğru?

Bu arada az da olsa, iyi şeyleri de genelleme hatası yapabiliriz, unutmamak lazım! Örneğin, bir gruptan bir kişiyle iyi anlaşır ve dost olursunuz. Sonra bunu bütün gruba yayarsınız. Herkesi aynı sanma alışkanlığı olumlu yönde de olsa sorundur. Herkesi iyi sandığınızda da zarar görebilirsiniz.

Parça ve bütün ilişkisinde dikkatli düşünmek lazım! Bir parça yanlış olduğunda, bir bütün de yanlış olmak zorunda değil! Veya doğru bir parça, bir bütünün doğru olacağının garantisi değil. Sorunları genellemeden, her olayı kendine özel değerlendirerek ilerlemek, düşünce hatası yapmamızı engeller!

Yazının devamı...

İşi düşenler...

Bazı insanlar vardır yalnızca işleri düştüğünde ortaya çıkarlar. Nasıl sinir bozucu kişilerdir bunlar! Dilinizin ucuna gelir “İşin düşmeden aramazsın” demek de çoğu zaman kibarlıktan susarsınız. Kimi zaman sözünüzü sakınmaz da sorarsınız “Ne o, yine işin mi düştü?” diye, yine de aldırmazlar. Hep bir cevapları vardır. İşleri düşmemiştir, siz zaten hep aklındasınızdır da vakti olmamıştır, diye uzayıp giden hikâyeleri çoktur. İşini hallettikten sonra yine yok olup gider, ta ki yeni bir işi çıkana kadar! İşi düşene kadar ortada olmasa da işi düştüğü gün sürekli aramaktan da çekinmez. Aslında masum bir söyleyiştir, “Sana işim düştü” demek! Birine, onun yardımına ihtiyacınız olduğunu açık ve net bir şekilde söylemektir. Bu sözün masumiyetini samimiyetle söyleyenler değil çıkar amacı güdenler bozmuştur. Yani sadece yardıma ihtiyacı olduğunda ortaya çıkıp sonrasında sizi hatırlamayanlar!

Bir ilişki sadece çıkar amaçlı ise içinde dostluk barındırmaz. Çıkar sağlayan kişi istediğini elde edemediği gün ilişkiyi de terk eder. Özellikle sizinle çıkar amaçlı bir ilişki kuran birini fark etmeyip, ona aldandıysanız ve onun size çıkar amaçlı yaklaştığını geç fark ettiyseniz bu büyük bir hayal kırıklığı yaratır. Her ilişkinin içinde karşılıklı çıkarlar vardır. Kişilerin birbirinin beklentilerini karşılıyor olması kötü bir şey değildir. İki arkadaş karşılıklı olarak birbirine iyi geliyor olabilir. İkisi de bu ilişkiden besleniyordur, bu olumlu bir şeydir.

Ancak ne zamanki ilişki gelir de sadece çıkara, dayanır; işte o ilişki sahtedir. Bu tarz yaklaşan kişilere karşı farkındalığınızı artırdığınızda daha az üzülürsünüz. Onları hayatınızdan ayıklarsanız veya onlara size sadece işleri düştüğünde yanaşmalarından hoşlanmadığınızı belirtirseniz içinizden sinir olmaktan kurtulursunuz.

Tabii, sürekli şüphe halinde olup, herkesin yaklaşımını sorgulamayı kastetmiyorum. Bazı kişiler de bu takıntıya kapılmış durumda! İyi niyetle yaklaşan kişilerin bile kendine bir çıkar amaçlı yaklaştığından şüphelenip, rahat edemiyorlar. Bazı insanlarla da mecburi çıkara dayalı ilişkiler kurarız. Örneğin hoşlanmasanız da iş yaptığınız biriyle iyi bir ilişki kurmak zorundasınızdır. Her ilişkimiz de istediğimiz gibi olmaz. Bu tip ilişkileri de iyi idare etmeyi öğrenmek yaşamımızı kolaylaştırır.

Sağlam ve sağlıklı ilişkiler kurmak için kendinizi iyi tanımanız gerekir.

İnsanlar size, izin verdiğiniz kadar yaklaşır. Sağlam sınırlarınız olursa, psikolojinizi kolay kolay bozamazlar. Kendi içinizde ruh dünyanız karışıksa ve hatta kendinizden açıyorsanız, istemediğiniz bir kişi o boşluktan içeri sızabilir. Sahte ilişkiler bizi yormaktan başka bir işe yaramaz. Gerçek anlamda samimi olduğunuz kişiler işiniz düştüğünde zaten orada olacaktır. Aynı şekilde, sevgiye dayalı ilişkiniz olan bir kişinin de size işi düştüğünde siz de elinizden geleni yaparsınız. Hatta hiç tanımadığınız ama samimiyetine inandığınız kişilere de işi düştüğünde yardımcı olursunuz.

Yeter ki sadece çıkarı için yaklaşmasın!

Yazının devamı...

© Copyright 2019

Milliyet Gazetecilik ve Matbaacılık A.Ş.