SKORER
PEMBENAR
CADDE
YAZARLAR

İngiltere’yi “Entelektüel Irkçılık” sarsıyor

The Guardian ve Eşitlik ve İnsan Hakları Komisyonu ırkçılık üzerine iki ayrı araştırma yaptı. Bazı üniversiteler sorunun çözülmesine karşı “direnç” gösteriyor. 131 üniversitede ırkçılıkla ilgili 996 resmi şikâyette bulunuldu. Akademisyen ve siyasetçiler üniversitelerin ırkçılık salgınını” önleyememesini kınadı.

İngiltere geçen yıl üniversitelerde ırkçılık ile ilgili bir araştırma başlattı. “Beyaz olmayan” öğrenci, öğretmen ve akademisyenlerin “beyaz olanlara” kıyasla daha fazla ırkçı saldırılarla karşılaştığına ilişkin rapor İngiltere’deki üniversitelerde ırkçı saldırıların yüzde 60 oranında arttığını ortaya koydu. İki yıl önce yetkili makamlara 129 ırkçı olay veya saldırının bildirildiği kaydedildi.

İngiltere medyası üniversitelerdeki ırkçı saldırılara ilişkin araştırmaların peşini bırakmadı. Guardian geçtiğimiz günlerde 131 üniversitede ırkçılığı soruşturdu. Bu araştırmada üniversite öğrencileri ve personelin son beş yılda en az 996 resmi ırkçılık şikâyeti yaptığını ortaya koydu. 78 öğrenci okuldan atıldı. 51 personel işten çıkarılma ve istifaya zorlandı.

Guardian ve İngiliz Parlamentosu bünyesinde Eşitlik ve İnsan Hakları Komisyonu tarafından üniversitelerde soruşturulmayan yüzlerce vaka iki ayrı soruşturmanın konusu oldu. Medya, akademisyen ve politikacılar İngiltere’deki üniversiteleri ırkçılıkla mücadelede başarısız oldukları için kınadılar.

Örneğin London School of Economics’te sosyoloji profesörü olan Suki Ali “İngiliz üniversitelerinde ırkçılığa karşı çıkma konusunda kesin bir direnç var” dedi. Guardian, sadece 2014 - 2015 akademik yılda öğrencilerin aleyhinde 461, üniversite personeli aleyhinde 535 şikâyet olduğunu tespit etti. Personel aleyhine yapılan şikayetlerin yaklaşık yarısı akademisyenler aleyhine.

En çok resmi şikâyeti kaydeden üniversiteler ise 72 şikâyetle Cambridge, 39 şikâyetle Cardiff, 39 şikâyetle Oxford, 36 Bedfordshire, 21 şikâyet Londra Üniversitesi… Şikâyete konu olan üniversitelerin listesi böyle uzuyor. The Guardian, ankete katılan üniversitelerin dörtte birinden fazlasında, merkezi ırkçılık şikâyeti kayıtlarının bulunmadığını da tespit etti. Rapora göre bazı üniversiteler ırkçı olayları özel olarak kaydetmedi. Bazı üniversiteler son birkaç yıl içinde yalnızca ırkçı olayları kaydetti. Bazıları da sadece çalışanlara veya öğrencilere karşı ırkçı olayları kaydetti. Üniversitelerin büyük çoğunluğu gayrı resmi şikayetleri hiç kaydetmedi. Yarısından fazlası ise antisemitizm ve İslamofobiyi ırkçılık olarak görmedi.

AİHM’de son dört yıl içinde Guardian ile benzer sayıda resmi şikâyette bulunuldu. 1.600 öğrenci üniversitelerdeki ırkçı olaylara dair kanıt çağrısına yanıt verdi. Bu, şimdiye kadar bu konuda yapılan soruşturmalara verilen en büyük yanıt. Buna karşın ırksal tacize maruz kalan ve resmi şikâyette bulunmayan çok sayıda insan olduğu da düşünülüyor. Guardian, Cambridge Üniversitesi’nin ırkçılıktan uzak bir kültür yaratmaya çalıştıklarını bu nedenle herhangi bir şikâyeti son derece ciddiye aldıklarını açıkladığı yönündeki bilgilere de yer veriyor.

Ve soruna ilişkin araştırmalar burada bitmiyor. 136 yüksek öğrenim kurumunu temsil eden İngiltere üniversiteleri sözcüleri, üniversite kampüslerinde ırkçılığa yer vermeyeceklerini, önümüzdeki yıl ırkçı tacizleri ele almaya yönelik bu kez rehberlik geliştireceklerini de açıklıyorlar.

Yazının devamı...

“Kirli gerçeklik” meşrulaştırılırsa

Kitabın adı: “Zümrüt Apartmanı”. Kitap pedofili içeren ifadeler nedeniyle medyanın ve kamuoyunun gündemine oturdu. Kitap hakkında yapılan suç duyurusu, yazarı ve yayınevi sahibinin gözaltına alındıktan sonra serbest bırakılmaları, savcılığın açtığı dava medyada geniş yer bulurken, sosyal medya ikiye bölündü.

İçeriği ne olursa olsun bunun fikir özgürlüğü olduğunu söyleyenler, pedofiliyi kaleme alan bir yazarın yargılanmasının doğru olmadığını belirtirken, kitapta yer alan ifadelerin pedofiliyi meşrulaştırdığını, bunun fikir özgürlüğü kapsamında değerlendirilemeyeceğini söyleyenler oldu.

Bir çocuğa cinsel saldırı içeren en sert, en tiksindirici ifadelerin yer aldığı kitabın yazarı Abdullah Şevki verdiği ifadede, ABD’de yaygın olduğunu belirttiği “Kirli Gerçeklik” akımına göre kitabı yazdığını ve edebi eser ortaya koymaya çalıştığını söylüyor. Yayınevi sahibi Abdullah Topçu da iddialar yüzünden yayınevinin maddi manevi zarara uğratıldığını belirterek kitabına yönelik eleştirilere sosyal medyadan “gerzekler, bağnazlar, beyinsizler” gibi ifadelerle tepki gösteriyor.

En büyük sorun da burada başlıyor

Yazarın sözünü ettiği “kirli gerçeklik” 1970’ler de ortaya çıkmış bir kavram. Amerikalı bir gazeteci ve yazar Bill Buford batı toplumlarının, gerçeklerin üzerini örten riyakarlığını “kirli gerçeklik” kavramıyla açıklayınca gazeteci ve yazarlar arasında görünene şüpheyle yaklaşıp, görünmeyen, saklanan, gerçekle yüzleşme bir akım haline getirildi.

Bizim gibi ülkelerde durum daha farklı. Yaşlı bir adamın, üç yaşında bir çocuğa tecavüz etmesi bu olayın çocuğun ölümüyle sonuçlanması yazarın ifadesiyle “kirli gerçeklik” yani “bilmediğimiz gerçeklik” değil. Bu tür vakalar basında defalarca haberlere konu oldu. Hâlâ da olmakta. Dolayısıyla kitabın neden dava konusu olduğunu ve gerçekte kirli gerçekliğin ne olup olmadığını ya da doğru yerde kullanılıp kullanılmadığını bilmemiz gerekiyor.

Yazar hakkında 5 yıldan 10 yıla kadar, yayıncısı için de 6 yıldan 10 yıla kadar hapis cezası istemiyle açılan davanın gerekçesinde savcılık; “Hiçbir olay örgüsüne yer verilmeden sadece cinsel dürtüleri harekete geçirmeye yönelik basit, sıradan ifadelerle yaşlı bir adamın küçük bir kız çocuğuna karşı gerçekleştirdiği doğal olmayan ve çocuğun kullanıldığı cinsel ilişkinin bayağı bir dil kullanılarak anlatıldığı (…) çocukları kullanmak suretiyle müstehcenlik suçunu işlediklerinin anlaşıldığı” değerlendirmesinde bulundu.

Toplumun gizlenen ahlaki açıdan hastalıklı yapısına işaret etmek ayrı bir şey, edebiyatta mustehcenlik çok başka bir şey, pedofiliyi meşrulaştıran ifadelerle bunu yazmak ayrı bir şey. Charles Bukowski ve Raymond Carver’ın kitaplarını bu kirli gerçekçilik içerisinde değerlendirebiliriz. Ancak bu kitap için aynı şeyi söylemek mümkün değil.

Çünkü yetişkinler dünyasının gerçeği, bir çocuğun tacizi üzerinden kurgulandığında onun doğuracağı sonuçları bilmeniz gerekir. Bu akıma ilişkin en büyük sorun da burada başlıyor zaten. Bilinçaltına itilen, saklı gerçeklerin ifade ediliş biçimi, kitapta kullanılan dil, ahlaki deformasyonu bir çocuk üzerinden özendirip özendirmediği….

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarından birinde tek başına “pedofili” ifadesini dahi suçlayıcı bir kavram, bir hakaret ve saldırı olarak değerlendirdi. Elbette bir kitapta pedofiliyi anlatabilirsiniz ama onun yaratacağı algının ne olduğunu da kullanacağınız dil belirleyecektir. Tiksindirici mi değil mi? Size bayağı gelen bir konu bir başkasının tamamen çekim alanına girebilir… Toplumda zaten bilinen büyüyen bir sorunu ‘gizli gerçeklik’ diye vermek, bu olgunun arkasına saklanmak böyle bir gerçeği meşrulaştırmaktan başka bir şey değildir.

Edebiyat hiç değildir!

Yazının devamı...

Gazeteci olmanın değeri

Türkiye’de gazeteciliğin en önemli kriterlerinden biri; bilginin arşivlenmesidir. Mert İnan, Milliyet Gazetesi’nde çok değerli toplumsal haberlere attığı imzalarla gazeteciliğin hala muhteşem bir “iş” olduğunu kanıtladı. Öyle ki; psikiyatrinin önemli isimlerinden Prof. Dr. Özcan Köknel’in toplumsal ruh sağlığına ilişkin tespitlerini onun 90 yıllık kişisel yolculuğunun bilinmeyenleriyle birleştirdi.

Türkiye’de birçok gazeteci, günlük haber koşuşturmacaları içerisinde boğulur. Sayfalar yetmez, bilgiyi tam olarak paylaşmak mümkün olmaz. Olayların nedenleri, niçinleri üzerinde yeterince durulmaz. Ama bilirsiniz ki; elinizdeki bilgi, çok kıymetli. Bir gazeteci olarak İnan bilginin kıymetinin, toplumsal bilincin haberle sınırlandırılamayacağını bilenlerden. “Bilgenin Aynası” adlı kitabı tam da bu nedenle önemli.

Kitapta; Türkiye’de son zamanlarda gündemden düşmeyen cinsiyet eşitsizliği, istismar, şiddet, uyuşturucu, saplantılar, öfke, çarpık davranışlarla çocuğa yönelik cinsel istismar suçlarının ortaya çıkmasındaki temel nedenler ele alındı. Mert İnan sordu. Psikiyatr Özcan Köknel yanıtladı.

Bir gazeteci için soru sorma kültürü bütünü kavrama ve ayrıntıları ortaya çıkartma açısından da son derece önemlidir. Nasıl soru soracağınızı bilmek, sadece sorunun tespitini kolaylaştırmaz ona nasıl çözüm üretileceğinin de yolunu çizer.

İşte ‘şiddet ve korku’ üzerinden hocanın bazı tespit ve önerileri:

“Türk erkeği empati kuramıyor. Bu ülkede kimlikli, kişilik sahibi, girişimci, güçlü kadınlara her alanda baskı yapılıyor. (…) Toplumda kadının simgesi ‘ana’, erkeğin simgesi ‘güç’ olarak yerleşmiş durumda. Kadını sadece anne gören bir çarpık zihniyet var. Cinsiyet eşitsizliği, kadın hakları konusunda son derece ikircikli bir tutum sergiliyoruz.”

“Herkesin bildiği, ancak konuşulmayan toplumsal gerçeklerimizle yüzleşmediğimiz sürece mesafe kat etmemiz imkânsız. Birbirimizi kandırabiliriz, ancak dışarıdan bakanlar durumun farkında. Türkiye’de yetişkin 100 kadından ikisi halen okuma yazma bilmiyor. Her 100 kadından 20’si çalışıyor, ancak bu kadınların yarısı sosyal güvenceden yoksun. Kadınlar az ücretle veya ücretsiz iş yapmak zorunda bırakılıyor. Çalışan kadınların ancak yüzde 11’i teknolojiden yararlanıyor. 100 işverenden sadece altısı kadınlardan oluşuyor. Kadına yönelik şiddet dayakla başlayıp sonrasında çocuğa uzanıyor. Her 3-4 aileden birinde erkekler, kadın ve çocuğu yumruk, tekme, sopa ile dövüyor. Kadınlar, kendini koruyacak, sorunu çözecek bir yol bulamıyor. Tüm bunların nedeni kaba, ilkel, ataerkil düşünce modeli. Erkekleri değiştirmeden toplumu dönüştürmeniz mümkün olamaz. ”

“Aile, toplumun ve kültürün ortak belleğidir. Bu bellek tüm topladıklarını, bildiklerini çocuklara, gençlere aktarır. Türkiye’de ilgili ve bilgili aile yapısı toplumun ancak beşte birini oluşturuyor. Yani olması gereken model maalesef azınlıkta. Türkiye’de en yaygın model ise geleneksel baskıcı erkek egemen, ataerkil aile tipi.”

“Türkiye’de şiddet bir dil haline geldi. Oysa dil, kavramların toplum tarafından aktarımıdır. Her kavramın bir anlamı vardır. Kavramların değeri, davranış ve hissettiklerimize göre azalıp çoğalabilir. Daha da önemlisi, kavramlar kuşaklar boyu gelecek nesillere aktarılır.”

Yazının devamı...

Oxford’dan Türkiye için umut veren rapor

Uluslararası medya raporlarında Türkiye basınının kamuoyu ile ilişkisi genellikle tartışmalıdır. Ancak Oxford Üniversitesi Reuters Gazetecilik Çalışmaları Enstitüsü’nün geleneksel Dijital Haber Raporu, geçen yıllara oranla bu yıl Türkiye açısından daha umut verici.

5 kıtadan 38 ülkede 75 binden fazla kişinin katılımıyla gerçekleştirilen araştırmaya göre; Türkiye’de basına güven son bir yılda artmış görünüyor. Öyle ki; Türkiye 38 ülke içinde basına güvende 15. sırada yer aldı. Ankete katılanların yüzde 40’ı basına güvendiğini bildirmekte. Bu oran Facebook ve WhatsApp’ta yüzde 50’ye çıkıyor. Geçen yıl bu oran yüzde 33’tü.

Basına en çok güvenen ülkeler ise yüzde 59’la Finlandiya ve yüzde 58 ile Portekiz oldu. En düşük oran ise yüzde 24 ile Fransa ve yüzde 22 ile Güney Kore. Araştırmada Fransa’da basına olan güvendeki düşüş sarı yeleklilere bağlanırken, Türkiye’de basına güvenin son bir yılda belirgin şekilde artmasının nedenleri üzerinde durulmamış.

Haber okumaktan kaçınıyoruz

Sorun şu ki basına güvendiğini söyleyen katılımcılar haber okumaktan kaçınıyor. Haber okumaktan hoşlanmayan ülkelerin başında Hırvatistan yüzde 56 ile birinci sırada yer alırken, Türkiye haberden kaçınma konusunda yüzde 55 gibi yüksek bir oranla ikinci sırada yer aldı. Türkiye’den ankete katılanların yüzde 55’i “Haberleri dinlemekten, izlemekten veya okumaktan etkin bir şekilde kaçındığını” bildirdi. Komşumuz Yunanistan da yüzde 54’le Türkiye gibi haberden kaçınıyor. Bu oranın en düşük olduğu ülke ise yüzde 11 ile haber okumanın çoğunlukla bir görev olarak görüldüğü Japonya.

Sosyal medyada siyaset yapmayı seviyoruz

Raporda katılımcıların haberden kaçınmasının nedenleri üzerinde de durulmakta. Dünyanın daha bunaltıcı bir hale gelmesi ve medyanın olayları aktarırken olumsuz bir dil kullanması bu sonucu doğuruyor. Fakat haberden kaçınılmasına rağmen rapora göre Facebook ve WhatsApp gruplarında en çok siyaset ve haber konuşulmakta. Türkiye’de sosyal medyayı siyaset ve haber için kullananların oranı Facebook’ta yüzde 29, WhatsApp’da yüzde 21, Instagram’da ise yüzde 33. Türkiye sosyal medyada siyaset ve haber konuşan ülkeler içerisinde ilk sırada yer alıyor.

Medya denetlemede başarılı

Peki, medya gözetleme ve denetleme görevini ne kadar yapıyor? Ankette katılımcılara ülkelerinde “haber medyasının güçlü insanları ve işletmeleri denetleyip mercek altına alıp almadıkları” da sorulmakta. Türkiye’den katılımcıların yüzde 45’i basının bu konuda görevini yaptığı düşüncesinde. 38 ülke içinde bu alanda 17. sırada yer alıyoruz. Brezilya yüzde 56 ile birinci sırada yer alırken Japonya yüzde 17 ile son sırada yer almakta.

Yazının devamı...

Plaj yasağı ve ırkçılık...

Rosa Parks… Otobüste beyazlara ayrılan koltuğa oturduğu için kaldırılmak istenen, kalkmayınca da Amerika’yı ayağa kaldıran kadın. 1955’te Amerika’nın ayrımcı, ırkçı tarihini değiştiren siyahi kadın…

Amerika bugün “Siyah renkliler giremez” gibi utanç tabelalarının lekesini silmek için hayatın bütün alanlarında ayrımcılığı önleyen kanunlarıyla varlık göstermeye çalışırken, Türkiye’nin mülteci politikalarının olmamasının vahim sonuçları, bazı belediyelerin önlem adı altında ırkçılığı ve ayrımcılığı tetikleyen “yasak”, “giremez” gibi tuhaf kararlar almalarına neden oluyor.

Mudanya ve Antalya Gazipaşa Belediyesi’nin Suriyelilere plaja girmeyi yasaklaması gibi…

Mudanya Belediyesi Suriyeli mültecilere plaja girmeyi yasakladı. Karar sosyal medya ve bazı gazetelerde; “Bursa’da sahile inen Suriyeliler, tatilcileri canından bezdirdi” gibi ayrımcı ve ırkçı ifadelere yer vererek desteklendi. Mudanya Belediye Başkanı Hayri Türkyılmaz Twitter’dan oldukça sorunlu bir açıklama yaptı ve dedi ki;

“Hiç kimsenin başkalarını rahatsız etme, özgürlüğünü engelleme hakkı yoktur. Bizim çocuklarımız şehit olurken, analarımız ağlarken, ekonomimiz kötüye giderken onların zevki sefa içinde yaşamalarına ve bizim insanımızı rahatsız etmelerine tahammül edemeyiz. Sahillerimizde oluşan uygunsuz görüntülere zabıta ekiplerimiz tarafından anında müdahale edilmektedir.” Başkan, bu uygulamaya tepki gösterenlere de “Birlikte yaşayacaksak bunun kuralları olmalıdır” sözleriyle yanıt verdi.

Antalya Gazipaşa da belediye meclisinde alınan kararla Suriyeli mültecilerin plajlara girişini yasakladı. Ancak Gazipaşa Belediye Başkanı Mehmet Ali Yılmaz, sığınmacı Suriyelilerin halka açık plajlara alınmaması ya da onlar için ayrı bir bölge ayrılması kararını hukuka uygun bulmadığını belirterek veto etti.

Dil ve üslubu önemli

Ülkemizdeki özellikle Suriyeli mültecilerin zor koşullar altında yaşam mücadelesi verdiği, geçim, barınma, sağlık ve eğitim başta olmak üzere temel pek çok alanda sorunlar yaşadığı bir gerçek. Ama bu mağduriyet mültecilere insanların ortak yaşam alanlarında canının istediğini yapabilme özgürlüğünü verebilir mi? Sahilde mangal yakmak, çadır kurmak, deve, at gibi hayvanları sokmak, nargile içmek, iç çamaşırla denize girmek gibi… Sorunun yasakla değil, mültecilere yönelik politikaların oluşturulmasıyla çözülebilecek büyüklükte bir sorun olduğu açık. Dolayısıyla gazetecilerin bu tür haberleri yaparken dil ve üslubu oldukça önemli.

Türkiye Gazetecilik Hak ve Sorumluluk bildirgesinde; “Gazeteci ırkçı nefret, yabancı düşmanlığı, antisemitizm ve hoşgörüsüzlüğe dayalı diğer nefret biçimlerini yayan, teşvik eden ya da haklı gösteren her türlü ifade biçiminin karşısında olmalıdır” denir.

Çünkü ırk, ulusal ya da etnik köken, dil, renk, din, cinsiyet, zihinsel ya da fiziksel engellilik, cinsel yönelim gibi benzer özellikler taşıyan bir gruba, kişilere karşı işlenen suçların karşısında yer alan gazeteci nefret söyleminin yayılmasına “aracılık” etmemek için görev ve sorumluluklarının bilincinde olmak zorundadır.

Yazının devamı...

Arkeolog gazeteciler yetişiyor

Önce bir açıklama. Türkiye’nin Arkeolojik Varlıklarının Korunması (SARAT) Ankara İngiliz Arkeoloji Enstitüsü, Koç Üniversitesi Anadolu Medeniyetleri Araştırma Merkezi ve Uluslararası Müzeler Konseyi’nin ortaklaşa hazırladıkları bir proje.

Türkiye’de arkeolojik varlıkların korunması ve kurtarılması için üç yıldır eğitim, atölye ve araştırma çalışmaları düzenleniyor. Arkeoloji Haberciliği Atölyesi bunun en iyi örneği. Arkeologlar ve gazeteciler arasındaki bağı güçlendirip, habercilikte yapılan yanlışları da ortaya koymaya çalışıyorlar.

Türkiye’nin farklı bölgelerinde gerçekleştirilen bu atölye çalışmalarında, bu alanda uzmanlaşmak isteyen gazetecilerle bir araya gelerek, toplumun arkeolojiyle kurduğu ilişkinin geliştirilmesinden, arkeoloji haberlerinde kalite artırımına kadar bir dizi konuyu birlikte masaya yatırıyorlar.

29 ilde 3 bin 600 görüşme

Arkeolojik varlıklar bakımından hayli zengin olan Türkiye’de bilinen yanlışların önüne nasıl geçilebileceğini tartışıyorlar. Definecilikle nasıl mücadele etmek gerektiğini, eski uygarlıkların tarihini anlamanın neden önemli olduğunu, kültürel miras alanlarıyla ilişki kurulmasında medyanın gücünün yeterli olup olmadığını da… Örnekler üzerinden arkeoloji haberleri incelenip haberin doğru aktarılabilmesinin toplumsal bilinç yaratmanın olası sonuçları üzerinde düşünüyorlar.

Bu nedenle Türkiye’de toplumun arkeolojik varlıklara yönelik algı ve tutumunun anlaşılması için geçen yıl ülke genelinde 29 il ve 103 ilçede 3601 kişiyle yüz yüze görüşmeler yapıldı. Ve araştırmanın sonucu pek de iç açıcı değil. Türkiye’de arkeolojik varlıklara verilen önem ve yüklenen anlamlar, bu varlıklara gösterilen ilgi ve bilgi düzeyleri açısından oldukça farklı bir durum arz ediyor. Yani arkeoloji toplumun tanıdığı ve temas ettiği bir kavram olmasına rağmen, bilgi seviyesinin (geçmiş medeniyetler, tarihi/arkeolojik alanlar) düşük olduğu gözlemleniyor. Öte yandan, arkeolojik varlıklara değer veriliyor ve oldukça çarpıcı sayıda insan bu değerleri manevi, sanatsal, bilimsel olarak sıralıyor.

Ve proje kapsamında çok anlamlı bir şey daha yaptılar; Türkiye’nin arkeolojik varlıklarının korunması için bilgi ve kapasiteyi artıracak habercilerin arkeoloji üzerine haber yazarken yardımcı olacak bir el kitabı hazırladılar. Gazetecilerin haberlerinde sıklıkla karşılarına çıkabilecek arkeolojik terimlerin açıklamalarının derlendiği kitapçıkta, muhabir ve editörlerin haber yazarken yararlanabilecekleri pratik bilgilere de yer verdiler.

Neden? Çünkü Türkiye’nin Arkeolojik Varlıklarının Korunması hedefi üzerinden şekillenen proje Türkiye’de toplumun arkeolojiyle ve yaşadığı ülkenin arkeolojik mirasıyla kurduğu ilişkiyi anlamak ve bu ilişkinin geliştirilmesi için yeni fikirler üretmek istiyor. Tam da bu nedenle Arkeolojik varlıkların korunmasının ancak toplumsal bilincin yükseltilmesi ve korumanın sadece kurumların değil, geniş kesimlerin sorumluluk duymasıyla başarılabileceğine inanıyor. Arkeolojik varlıkların korunması konusunda sürdürülebilir, kalıcı ve yaratıcı girişim ve faaliyetlerin tasarlanması hepimizin sorumluluk duyması gereken bir projeye dönüşmüş durumda. Dolayısıyla kültürel değerlerimizi korumak adına bugüne kadar gazetecilere en güzel çağrı arkeologlardan geldi, diyorlar ki: “Gelin birlikte çalışalım…”

Yazının devamı...

Çocukların suç işlemesinin önüne geçilebilir

Bir süredir; tacize uğrayan, öldürülen, kaybolan, geleceği elinden alınan mağdur çocukların haberleştirilmesini medya eleştirileri üzerinden yazıyorum. Bunun bir ayağı da suça itilen çocuklar. Onlar da mağdur. Onların da ağır travmatik bir durumla karşı karşıya olduğunu unutmamalıyız. Üstelik suça itilen çocuk, kayıp bir kuşaktır. Bunun üzerinde düşünmek bir toplumun geleceğini de şimdiden inşa etmek demektir.

İstatistikler suça sürüklenen çocuk sayısının her yıl arttığını gösteriyor. Bu da bizim nasıl bir gelecek inşa ettiğimizin bir göstergesi sayılmalı.

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerine göre, suç şüphelisi ya da mağduru olduğu gerekçesiyle, güvenlik birimlerine başvuran çocuk sayısı 2017’de, bir önceki yıla oranla, binde 5 artmış görünüyor. 2016 yılında 333 bin 435 olan rakam, 2017’de 335 bin 242’ye çıktı. Bu çocukların yüzde 57.7’sini 15-17 yaş, yüzde 23.3’ünü 12-14 yaş, yüzde 18.5’ini ise 11 yaş ve altındaki çocuklar oluşturuyor. Kısacası; bu çocuklar karakolla tanıştı; yolu karakola düşen çocuk sayısı son 5 yılda yüzde 22.5 arttı. Bu çocuklar “suç şüphelisi” olarak kayıtlara geçti. 107 bin 984 çocuğun, yüzde 34.4’ü yaralama, yüzde 24.8’i hırsızlık, yüzde 6.2’si uyuşturucu veya uyarıcı madde kullanmak, satmak veya satın almak, yüzde 3.9’u ise mala zarar vermekten. Haliyle adli birimlere 66 bin 321 çocuk sevk edildi.

Peki, ne yapabiliriz?

Avrupa’da bunun çok çarpıcı örnekleri var: Örneğin Hollanda’da hırsızlıktan, uyuşturucu kullanımına hayat kadınlarından, cinsel hastalıklara uzanan birçok konu birebir yerinde inceleniyor. Yani çocuğu koruma yükümlülüğünü, çocuğun suç işlemesi hâlinde de devam eden bir yükümlülük olmaktan çıkartmamışlar. Suçun önceden engellenebilmesinin eğitimle mümkün olacağını gösteren bir sistemi hayata geçirmişler… Örneğin bir çocuk ilk kez hırsızlık yapmışsa suç siciline işlemesin diye dört saat toplum yararına bir iş yapmakla cezalandırılıyor. Bu da cezalandırma ama öncelikle koruma ve rehabilite amaçlı bir uygulama… Cezaevlerinin nasıl olduğunu, çocukları cezaevine götürerek anlatıyorlar. Uyuşturucu tedavi merkezlerini ziyaret ediyorlar.

Ancak ne acıdır ki bizim gibi ülkelerde; değil suça bulaşmış çocuğun eğitimi, uluslararası sözleşmelere göre çocuklara yönelik şiddet ve istismar geçmişi olan kişiler hâlâ eğitim alanında görev yapabiliyor. Medya ise ya yok sayıyor ya da çocuğun işlediği ‘suçu’ adi bir adli vaka olarak görüyor. Oysa derslerde uyuşturucu, hırsızlık, terör gibi suçları, kötü olanı anlatmak; çocukların hayatın felsefesini anlamasına ve suçu kavramasına yetmiyor. Öğrencilere cezaevi, ıslahevi ya da uyuşturucu merkezlerinin nasıl bir yer olduğu gösterilebilir. Ve zaman içerisinde böyle bir eğitimin o okullarda çocukların suçla ilişkisi üzerindeki etkisi ortaya çıkartılabilir. Ve elbette Milli Eğitim, Adalet Bakanlığı ve medya işbirliğiyle.

Yazının devamı...

Görüntü isyan ettiriyor ama çözüm üretmiyor

Mersin Erdemli’de sabahın en erken saatleri… Okula gitmesi gereken küçük bir çocuk, belli ki gece çalıştığı sanayi sitesinin önünden minibüse biniyor, parasını ödeyip koltuğa oturuyor. Yolculara göre şoför, Motorlu Taşıyıcılar Kooperatifi’ne göre dışarıdan bir kişinin müdahalesiyle çocuk, kıyafetleri kirli olduğu gerekçesi ile koltuktan kaldırılıyor. Çocuk kalkıyor ve yere oturuyor. Bir yolcu da bunu çekip, sosyal medyadan yayınlıyor.

Gazeteler konuyu sayfalarına taşıdı. Minibüs şoförünün belgesi altı ay süreyle elinden alındı Olay aydınlatılıncaya kadar işine son verildi. Kargıcak Madeni Sanatkârlar Odası ise fotoğraftaki çocuğun sanayide çöp toplayan kişilerden biri olabileceğini açıkladı. Haber siteleri olayı isyan ettiren görüntü olarak paylaşıyor, sosyal medya kıyameti koparıyor ama çocuğun okulda olması gereken bir saatte niye sanayi sitesinde olduğunu sorgulamıyor.

Çocuğun kirli kıyafetleri nedeniyle aşağılanmasına içerliyor ama küçük bir çocuğun çalıştırılmasını sorun yapmıyor. Bir çocuğun çalıştırılmasının cezasının olup olmayacağı konusuyla dahi ilgilenmiyor. Oysa bizim gibi ülkelerde şark psikolojisi ya da mağduriyet görüntüleriyle ortaya çıkan acıma duygusu bizi daima sorunları çözmekten uzaklaştırıyor. Elbette çok üzüntü verici bir görüntü. Ama buradaki sorun o çocuğun yere oturtulmasından çok, o yaşta çalıştırılması olmalıydı.

Üstelik çocukların zihinsel, bedensel, ruhsal ve sosyal gelişimini olumsuz yönde etkileyen çocuk işçiliği, küresel ve ulusal çapta önemli sorun. Ve hatırlarsak, Türkiye çocuk işçiliği ile mücadeleye ilişkin duyarlılığının artırılması amacıyla 2018’i “Çocuk İşçiliği ile Mücadele Yılı” ilan etti. Bu mücadeleyi yasalara bağladı. Ve dedi ki: “Bin 853 lira para cezası olan, 15 yaşından küçük çocukları çalıştıran veya 15 yaşından büyük çocukları gece ya da ağır işlerde çalıştırma yasağını ihlal eden işverenlere yönelik bu yıl daha sıkı denetimler yapacağız.” Dolayısıyla gazetecinin görevi isyan etmek değil, soruna neden çözüm üretilemediğini sorgulamak olmalıdır. Doğru olan, çocukların sokakta, ağır ve tehlikeli işlerde çalıştırılmasını sona erdirmeyi hedefleyen bir hükümete “Hani sanayiye ait işlerde 18 yaşını doldurmamış çocuk ve genç işçilerin gece çalıştırılması yasaktı?” sorusunu yöneltebilmek.

Arjantin’in başkenti Buenos Aires’te gerçekleştirilen Çocuk İşçiliğinin Kalıcı Biçimde Sona Erdirilmesi Konferansı’nda yayımlanan bildirge, dünyanın da durumunun bizden farklı olmadığını gösteriyor. Bildirgeye göre, dünyada 73 milyonu çocuk işçiliğinin en kötü biçimlerinde, 4 milyonu zorla olmak üzere yaklaşık 152 milyon erkek ve kız çocuğu çalıştırılmakta.

Çalıştırılan çocukların uğradığı kötü muamele, en az onların çalıştırılma koşulları kadar kötü. Demek ki mesele yasa yapmakla hallolmuyor. İsyan etmek de çözüm olmuyor.

Yazının devamı...

© Copyright 2019

Milliyet Gazetecilik ve Matbaacılık A.Ş.