SKORER
PEMBENAR
CADDE
YAZARLAR

JERRY SEINFELD SAHNEDE NASILDI?

Yıllardır en çok sahnede canlı izlemek istediğim komedyendi Jerry Seinfeld.

Üstelik bu yıl Larry David ile birlikte yarattığı Seinfeld dizisinin 30. yılı şerefine uzun zaman sonra yine yeniden gündemde.

Londra’da Hammersmith’de Eventim Apollo tiyatrosundayız, mart ayında aynı tiyatroda 3500 kişilik salonda 2 gece üst üste Cem Yılmaz’ı izlemiştim, ‘CMYLMZ Diamond Platinum Elite Plus’ gösterisinin dünya prömiyeriydi.

Cem Yılmaz sahnede tam 2.5 saat kalmıştı.

“Gösteri nasıldı?” diye soranlara, cevabım, izlerken bir kere bile elim telefona gitmedi olmuştu.

Benim için en iyi ölçü buydu.

Şimdi ise aynı salonda Jerry Seinfeld’i bekliyoruz, sahnede sadece 70 dakika kalacak, saat 19.00 ve 21.00’de peş peşe iki gösteri yapıyor.

Bizim yerli diziler gibi yerli stand up gösterilerimiz de yersiz uzun ve doğrusu Jerry Seinfeld, Cem Yılmaz’ın performansını görse şaşırır kalırdı.

Sahneye önce seyirciyi ısıtmak için Ryan Hamilton çıkıyor.

Doğrusu sadece esprileriyle değil, görüntüsüyle de Jerry Seinfeld’e ikizi kadar benziyor.

Bu arada Cem Yılmaz gösterisindeki dev ekranlar Seinfeld’de yok, Most Production farkıymış demek ki diyorum, Mustafa Oğuz’un kulaklarını çınlatarak.

Sahnede bir tek mikrofonla Jerry Seinfeld var, ekran olmadığı gibi dekor da yok.

Espriler çok güncel, tempo hiç düşmüyor, zaten düşecek zaman da olmuyor.

Önce “Yapacak daha iyi bir işiniz yoktu, zaman öldürmek için buraya geldiniz” diye başlıyor, “Benim de yapacak daha iyi bir işim yoktu” diyor.

“Hayat çok kısa” diyorlar, “çok uzun, go-pro’yla çekim yapacak, tripadvisor’a paragraf paragraf yorumlar yazacak kadar uzun” diyor.

“Anormal paralara büyük şehirde yaşıyorsunuz, eviniz için varınızı yoğunuzu harcıyorsunuz, sonra da hadi bu akşam çıkalım, evde oturmayalım diyorsunuz.

Sonra da çıkınca e, ne zaman eve döneceğiz diye söyleniyorsunuz” minvalinde başlıyor.

Daha sonra “Biz telefonları taşımak için yaratılmışız” diyor, “Uber size gezdiriyor sanmayın, telefonunuzu gezdiriyor”.

Her şeye ya ‘harika’ ya ‘iğrenç’ dediğimizden de bahsediyor.

“Artık arada bir şey kalmadı” diyor.

Gösterinin son bölümünde ise vites değiştiriyoruz diyor ve tamamen kişisel yaşamına dönüyor.

65 yaşından, 19 yıllık evliliğinden, üç çocuğundan bahsediyor ve tabii mutlu evlilik sırları veriyor.

“60 yaşını geçince çok kolay hayır demeye başlıyorsunuz, hatta hayır bile demiyorsunuz, ağzınızı bile açmadan elinizle geçiştirmek mümkün” diyor.

“Artık kimse konuşmuyor, herkes mesajlaşıyor” diye devam ediyor.

“Bu gösteriyi de öyle yapmalıydık” diye ekliyor.

Jerry Seinfeld sahnede de dizisindeki kadar başarılı, doğrusu 70 dakika o kadar hızlı geçiyor ki hiç anlamıyorsunuz, ama tadı damağınızda kalıyor.

Yazının devamı...

Monocle’a göre yeme-içme dünyasında neler oluyor?

Monocle, tam 12 yıl önce ilk sayısı yayımlandığından beri sadece aylık bir dergi değil, aynı zamanda bir arzu nesnesi. Monocle’ın bu yaz ikincisini yayımladığı yeme-içme rehberinde Türkiye’den hangi tanıdık isimler var?

Tyler Brule benim gibi dergicilikten gelenlerin idolü. Aslında ‘90’ların sonunda yıldızı parladı, 1997’de Wallpaper dergisini kurmasıyla. Savaş muhabirliğiyle başlayan gazetecilik hikayesi Afganistan’da vurulup uzun bir süre yatağa mahkum kalınca bol bol dergi okuyarak sektördeki açığı keşfedip Wallpaper’ı yaratmasına kadar uzandı. Daha sonra Wallpaper’ı satınca Winkreative adlı kreatif ajansını kurdu. Mart 2007’de ise Monocle dergisini kurdu, bir dergi markasının dergicilikten ne kadar öteye gidebildiğini ve nasıl bir basın devi yaratılabileceğini gösterdi.
Bunu tamamen bağımsız yaptığı için, derginin büyük bir kısmını advertorial’lara ayırdı, seçtiği şehri, markayı popüler hale getirmeyi başardı, ajansının müşterilerini zaman zaman kayırdı, buna rağmen dergiyi ve düzenledikleri etkinlikleri o kadar iyi paketleyerek sundu ki, bugün Monocle Cafe’den Monocle 24 Radio’ya, hatta dergiyi okumaktan çok elinde Monocle çantasıyla dolaşmaktan hoşlanan bir kitleye de hitap etmeyi başarıyor. Hatta şimdi Monocle rezidans projeleriyle bile karşımıza çıkıyor, Hong Kong’dan Singapur’a Uzakdoğu’da birçok yerde. Tyler Brule, gayrimenkul sektörüne giriş yapmasıyla Financial Times’daki köşesine de veda etti. Geçen yıl itibarıyla ise Monocle’ın ilk ‘Drinking & Dining Directory’sini yayımladı, ilkbahar-yaz sayısıyla, bu yaz da yeme-içme rehberinin ikincisini yayımladı. Dergi deyip geçmeyin, kitap gibi, fiyatı da 70 lira civarında.Dergide bizi ilgilendiren bölümlere gelelim. Bkz. Monocle Restoran Ödülleri.

Monocle’ın listesinde 18. Sırada

Geçen yıl 48. sırada Soho House’dan tanıdığımız Miami’deki Türk-Yunan restoranı Mandolin vardı. 49. sırada ise Karaköy Lokantası... Karaköy Lokantası’nın mavi çinilerinden başlıyor tavuk pilav ve hünkarbeğendiye kadar yemeklerinden de bahsediyordu. Ama asıl ilginç olan, “Burada Türkiye’nin önde gelen sinema yıldızlarıyla karşılaşabilirsiniz, içeride güneş gözlüğüyle oturanlar onlar” yorumuydu. Gerçekten de bizim ünlülerimiz kapalı bir mekanda güneş gözlükleriyle mi oturuyor, yoksa Monocle bir isme kilitlenmiş ve ona mı laf ediyor bilemedim. Monocle’ın yemek rehberinde radarına giren Türkiye’den bir başka marka daha vardı, Kurukahveci Mehmet Efendi.
Osmanlı dönemindeki kahve kültüründen başlıyor, Sultan Süleyman zamanı Yemen valisi Özdemir Paşa sayesinde kahve kültürünün yayıldığını da ekliyordu. Eminönü’ndeki Kurukahveci Mehmet Efendi dükkanının önünde daima kuyruk olmasını da anlatıyor, Türk kahvesini en iyi pişirme şeklinin cezve olduğunun da altını çiziyordu. Bu yıl ise Monocle’ın yeme-içme rehberinde en iyi restoran ödüllerinde ilk 50 arasında İstanbul’dan tek bir mekan var.
Hayır, Mikla ya da Neolokal değil. Peki ama hangisi?
Burgazada’daki Kalpazankaya. Üstelik Monocle’ın listesinde 18. sırada. 1959’dan beri İstanbul’un kentsel ve politik kaosundan kaçmak için en ideal açıkhava meyhanesi olarak özetlemiş Monoclecılar Kalpazankaya’yı. Sadece yürüyerek ya da faytonla ulaşılabilmesi her zaman özel kalmasını sağladı diye de ekliyorlar. Listenin birincisi ise İtalya’daki 1477 Reichhalter, ikincisi Londra’daki River Cafe (geçen yılın birincisiydi), üçüncüsü ise Como Gölü’ndeki Villa D’este.

Hangi tanıdık dergiyi övüyor?

New York’ta yaşayan gazeteci-yazar Ali Tufan Koç önce “Kimse Ölmez Bu Şehirde” diye bir kitap yazdı. Bu sırada da Sumac isminde uluslararası bir gastronomi dergisini yayına hazırladı. İşte Monocle’ın yeme-içme rehberinde övgüyle bahsettiği yeni gastronomi dergisi Ali Tufan Koç’un Sumac’ı. Sumac, yemek tarifleriyle değil, yemek üzerinden yaratılan diyaloglar ve hikayelerle dikkat çekiyor. Takip etmekte fayda var.

Yazının devamı...

BİR TWEET'E 7 YIL HAPİS CEZASI

Dün hepimiz şaşkınlıkla öğrendik, sosyal medyada “Pucca” olarak tanıdığımız Pınar Karagöz’ün “uyuşturucu veya uyarıcı madde kullanılmasını özendirme” suçundan yargılandığı davanın kararını.

Davayı karara bağlayan mahkeme, Pucca’nın “uyuşturucu veya uyarıcı madde kullanılmasını alenen özendirme” suçunu işlediğinin sabit olduğunu belirterek, söz konusu yayının ulaştığı kişi sayısını da göze alarak Pucca’yı 7 yıl hapis cezasına çarptırdı.

Daha sonra cezanın sanığın geleceği üzerindeki olumsuz etkilerini dikkate alan mahkeme, Pucca’nın 5 yıl 10 ay hapis ve 3 bin 333 gün karşılığı 66 bin 660 lira adli para cezasıyla cezalandırılmasına karar verdi.

Her ne kadar avukatı Ali Furkan Tatlı, müvekkilinin suç işleme kastının bulunmadığını savunarak, “Suçun oluşması için özendirme kastı gerekir. Hatta müvekkilimin tweet’lerinde uyuşturucuya karşı olduğu da görülmektedir. İfade özgürlüğü kapsamında müvekkilimin kişisel hakları zedelenmektedir. Beraatini talep ederiz” dese de.

Pucca’nın belli ki bir dizi izlerken espri amacıyla attığı tweet’i sosyal medyadaki 1 milyon 72 bin takipçisinin okuyup uyuşturucu madde kullanımına özenebileceğini de, bu ihtimal nedeniyle Pucca’nın 7 yıl hapis cezasına mahkûm edilebileceğini de bırakın kendisini, hiçbirimiz düşünemezdik.

Katiller, dolandırıcılar, sapıklar dururken mahkemelerin böyle gereksiz konularla meşgul edilmesine mi üzülmeli, Pucca’nın aldığı cezaya mı?

Belli ki sadece espri amacıyla yapılmış bir paylaşımın bedeli bu kadar ağır olmamalı, takipçi sayısı ne kadar fazla olursa olsun.

Elektronik müzik sevenlere

Bugün ve yarın İstanbul’da Life Park’ta ‘%100 Music presents Electronica Festival’ gerçekleşecek.

Bu yıl 16. yılını kutlayan festivalin geniş kapsamlı bir line-up’ı var.

Programda Agoria, Alan Cutt, Ali Efe Dinç, Alican, Altan Balgır, Aparde, Audiofly, Batur, BeeGee, Blawan, Boddika, Büber, Carlo Whale, Chloé, Deborah De Luca, Doruk Güralp, Emre Şenol, Ferhat Albayrak, Fur Coat, Gökberk, Guzy, Jaffer, Jimi Jules, Jonathan Kaspar, Matador, Max Cooper, Milo Häfliger, Murat Uncuoğlu, Ömür, Red Axes, Rolbac, Schlepp Geist, Sezer Uysal, Sid Le Rock, Ugur Project, Upercent, Volkan Gündüz dikkat çekiyor.

Her yıl 2 ayrı şehre uzanan Electronica Festival, bu hafta sonu İstanbul buluşmasının ardından 12-13 Ağustos’ta Çeşme’de.

Peki ama İstanbul’da sırada hangi festivaller var?

20 Temmuz’da One Love Festival, 26-28 Temmuz’da Big Burn Festival ve 3 Ağustos’ta Diynamic Festival.

Yazının devamı...

DATÇA'DA JEFF BEZOS HEYECANI

Ailesinden topladığı 35 bin dolar borçla kuruyor Amazon’u, bir garajda yerde kitapları kutulara koyarak başlıyorlar.

Kazandığı ilk parayla çalışanlara dizlik alıyor, bütün gün yerde çalıştıkları için.

Çalışanlar ise itiraz ediyor, “Masa alsaydın da yerde çalışmak zorunda kalmasaydık” diye.

Şimdi Amazon sayesinde Jeff Bezos’un 80 küsur milyar dolarlık bir serveti var.

Whole Foods organik süpermarket zincirini alarak gıda sektörüne de girdi, Washington Post’u satın alarak medyada da söz sahibi oldu.

Hâlâ ilk göz ağrısı internet üzerinden kitap satışı tabii.

Kendi yayınevi de olmasına rağmen Amazon’un ilk günlerindeki en büyük desteği, 4 çocuğunun annesi, yazar Mac Kenzie Bezos ise yıllarca bağımsız bir yayıneviyle çalıştı.

Amazon’un kurucusu Jeff Bezos ve 25 yıllık eşi Mac Kenzie geçen yıl boşanma kararı aldılar.

Hatta 38 milyar dolarlık (215 milyar TL) boşanmalarını son derece medeni bir açıklamayla duyurdular.

Daha sonra Jeff Bezos, Medium adlı internet platformundan yazılı açıklama yaparak, National Enquirer’ın yayıncısının kendisini tehdit eden e-postalar gönderdiğini duyurdu.

Bezos, kendisiyle eski TV sunucusu kız arkadaşı Lauren Sanchez’in özel yazışma ve fotoğraflarını ele geçiren National Enquirer hakkında, bu bilgilerin nasıl elde edildiğini öğrenebilmek için araştırma başlatmıştı daha önce.

Açıklamasında tehditlerin bu araştırmayı takiben başladığını belirtti.

Bezos’un iddiasına göre National Enquirer’ın yayıncısı Bezos’u söz konusu araştırmayı durdurmadığı takdirde kendisinin ve kız arkadaşının uygunsuz fotoğraflarını yayımlamakla tehdit etti.

Bezos şantaj e-postalarını da yayımladı.

Medium’daki açıklamasında, “AMI’ın bende sebep olacağı kişisel utancı ikinci plana atabilirim, çünkü burada çok daha önemli bir mesele var. Eğer benim pozisyonumda olan biri bu tür bir zorbalığa karşı çıkmayacaksa, başka kaç kişi çıkabilir?” dedi.

Beklentimiz mizah değil, hizmet

Şimdi ise Jeff Bezos’un bizim sularda olduğu haberleri yayılıyor, ‘Flying Fox’ adlı yatıyla.

Flying Fox, Marmaris Selimiye’den sonra Datça açıklarında dolaşıyor.

Peki ama Datça Belediyesi konuya nasıl katılıyor?

Güneş gözlüklü bir gülen surat emojisiyle “Yarın Basın Yazanesi’ne çaya gelmek istedi, bilemiyoruz” diye bir tweet atılıyor Datça Belediyesi’nin resmi Twitter hesabından.

Yatı görüntüleyen gemi gözlemcisi Yörük Işık’ın tweet’i de alıntılınarak.

Her ne kadar Amazon’dan verilen bilgiye göre yatın Jeff Bezos’a ait olmadığı ve karışıklığın Flying Fox isimli yatın İtalyan medyasının Bezos’a ait olduğunu iddia etmesinden dolayı kaynaklandığı açıklansa da belediyenin tweet’ine takılmamak elde değil.

Resmi kurumların, sevimli olduğunu düşünerek sosyal medyada resmi hesaplarından böyle mesajlar yayınlaması kabul edilebilir mi?

Hatırlatmak lazım, belediyelerden beklentimiz hizmet, mizah değil.

Yazının devamı...

1.3 milyar liralık ceza

Bir şirketin başına bugün-lerde gelebilecek en kötü şeylerden biri, müşterilerinin bilgilerini korumamak ya da koruyamamak nedeniyle alabilecekleri cezalar.

Daha dün İngiliz Havayolları 183 milyon poundluk (1 milyar 311 milyon 688 bin 273 liralık) bir ceza aldı, internet sitesi üzerinden hacker’lar müşterilerinin özel bilgilerini çaldığı için.

Bu aşamada hatırlayalım, 60 saniyede sanal dünyada neler oluyor?

Google’da 2 milyon 315 bin arama yapılıyor.

WhatsApp’ta 44 milyon mesaj gönderiliyor.

Instagram’da 56 bin fotoğraf paylaşılıyor.

Facebook’ta 3 milyon 125 bin like alınıyor.

150 milyon e-posta gönderiliyor.

430 bin tweet atılıyor.

Bütün bu bilgi akışı 7 gün 24 saatlik bir maraton.

Bu maratonun da bir de ağır bedeli var tabii.

Zeynep Tüfekçi yıllardır anlatıyor, TED konuşmasını izleyenler bilir.

‘Data’nın hayatımızı nasıl kontrol edebildiğini ve iyiye olduğu gibi nasıl kötüye de kullanılabildiğini açıkça anlatıyor.

Facebook’un 50 milyon kullanıcı profiline ait verilerin Cambridge Analytica veri şirketi tarafından usulsüz kullanıldığı ortaya çıktığında da sosyal medyada bıraktığımız izleri sanki daha önce hiç bilmiyormuşuz gibi, herkes tepkiliydi. Facebook’un kurucusu Mark Zuckerberg, “Hata yaptık” deyip özür üstüne özür diledi.

Gazetelere tam sayfa ilanlar verdi.

“Verilerinizi koruma sorumluluğumuz var, eğer bunu yapamıyorsak sizi de hak etmiyoruz demektir” mesajını paylaştı.

Şimdi ise İngiliz Havayolları internet sitesinde güvenlik sağlayamadığı için çok ağır bir miktarla cezalandırılıyor.

Bunları gördükçe bir yandan daha da korkuyoruz, hiçbir bilgimiz güvende olmadığı için ama bir yandan da seviniyoruz.

Peki ama neden?

Çünkü artık belli ki tüm şirketler özel bilgilerimizi korumak için daha da özen gösterecek.

Sadece Şeyma!

Her konuda olduğu gibi bu konuda da bölündük hemen, Şeyma’nın kitabını ti’ye almak bile artık ayıp karşılanır oldu.

Sanki Şeyma Subaşı bir edebiyat klasiği yazdığını iddia ediyor gibi dalga geçenler de, kitapla eğlenenleri ayıplayıp kadınlara saygısızlık olarak görenler de var.

Oysa Şeyma kafası güzel bir şey işte.

“Herkesi mutlu edemezsin, pizza değilsin ki...” deyip geçmek lazım.

Özrü kabahatinden büyük

Trafikte seyir halindeyken arabada hamile bir kadına ve eşine yapılan saldırıyı dehşetle izledik.

Olaya karışan iki baklavacının isim benzerliği konusu çözüldükten sonra ve bu saldırganların kim oldukları anlaşılıp, kimlikleri sosyal medyada ifşa edildikten sonra yaptıkları açıklama inanılır gibi değildi.

Görüntülerden olayı yatıştırmaya çalışanın kim olduğu apaçık ortada.

Nasıl hâlâ böyle bir açıklama yapılabiliyor, anlamak mümkün değil.

Umalım cezalarını çeksinler ve bir daha trafikte böyle korkunç olaylar yaşanmasın.

Yazının devamı...

John Malkovich’ten Hollywood canavarı olmak

Spike Jonze’un “John Malkovich Olmak” filmi “Neden ‘Tom Cruise Olmak’ değil de John Malkovich?” tartışmalarına neden olmuştu Hollywood’da. Yapımcılar uzun süre anlamamıştı John Malkovich’in nev-i şahsına münhasırlığını.

Daha sonra John Malkovich’i İstanbul Tiyatro Festivali’nde izlemek de çok konuşulmuştu.

John Malkovich, “Şeytani Komedya” adlı oyundaki çok tartışılan performansında kimilerine göre müthiş, kimilerine göre berbattı. Daha sonra İstanbul’a St. Regis otelin lansmanı için Belçim Bilgin’in Julian Sands’le birlikte rol aldığı, ‘İstanbul’dan Bir Kartpostal’ı çekmeye geldi. İşte asıl karizması bu gelişiyle sarsıldı.

Özellikle Nusr-et’te fotoğraflanması Mehmet Tez’e “‘İstanbul’da Malkovich olmak” başlıklı çok eğlenceli bir yazı yazdırdı. “Türkiye’ye gelen John Malkovich gibi ünlülerin burada yapıp ettikleri, imajlarını fena halde etkiliyor. Acaba bunun farkındalar mı? Türkiye kolayca ‘sıfırlanabileceğiniz’ bir yer. Yanış anlamayın canım, konu ünlüler. Cennet vatana gelen ünlüler burada kimin eline düşerse imajları da ona uygun evrimleşiyor. Önceden hangi filmde oynadıkları, bizi nasıl etkiledikleri, hangi şarkıları besteledikleri bir anda önemsizleşiyor. Bu insanlar geliyor ve gözümüzün önünde eriyip, imajlarını sıfırlayıp gidiyorlar” diye başlıyordu Mehmet’in yazısı.

“Nusr-et’e gidiş, bilmem ne kadar bekletilmiş hayvanın bilmem neresinden kesilmiş et, kazık şarap ardından sarmaş dolaş pozlu kaçınılmaz röportaj, serbest zaman, sabah 9’da check out ve havalimanına gidiş. İstanbul’da John Malkovich olmak böyle” diye özetliyordu durumu.

Korkunç bir dramı komediye çevirmiş

İşte bütün bunları unutmaya çalışıp John Malkovich’i Londra’da son oyunu “Bitter Wheat”te izledim.

“Bitter Wheat”, David Mamet’in yazıp yönettiği yeni bir oyun, ilk defa Malkovich tarafından sahneleniyor.

Konu, Barney Fein adlı bir Hollywood canavarının gücünü kaybedişinin hikayesi. Evet, kadına taciz ve şiddet konusunda daha da bilinçlenmemizi sağlayan MeToo hareketinin başlamasına neden olan yapımcı Harvey Weinstein’in hikayesi aslında ama gerçek hikaye değildir diyorlar hukuki bir sorun yaşamamak için. Hatırlatalım, Harvey Weinstein, önce şirketinden sonra özgürlüğünden oldu.

“Bitter Wheat”te “Hollywood’da her şey satılık, bir tek ödüller değil, çünkü ödüller kiralık” diye bir de açıklama yapıyorlar. Barney Fein, oyunda “İnsanların hayvanlardan farkı yok, ya ödüllendireceksin ya da tehdit edeceksin istediğini yaptırmak için” diyor.

Oyun son derece zeki ve ustaca yazılmış, korkunç bir dramı komediye çevirmiş. Baş kahramanın hakaretleri de, tacizleri de güldürerek anlatılmış.Tabii bu durumda izleyiciler de eleştirmenler de ikiye ayrılıyor.

Oyunu beğenenler de var, taciz kadar ciddi bir konuyu sulandırdığını iddia edip oyunu hafif bulanlar da var.

Oyundan çok Malkovich’in oyunculuğu konuşuluyor tabii, rolünün hakkını fazlasıyla veriyor Malkovich.

Sahnede kaldığı 1 saat 50 dakikada hiç durmadan konuşuyor. Üstelik oyunu haftada 8 kez oynuyor.

14 Eylül’e kadar devam edecek, yolunuz Londra’ya düşerse ve “İstanbul’da Malkovich Olmak” etkisini atlatabildiyseniz izleyin.

Yazının devamı...

Modanın Oscarlarında oy kullanma ritüeli

Tam 3 yıl önce Londra Moda Haftası devam ederken Net-a-Porter’nin kurucusu olarak tanıdığımız, daha sonra Farfetch’in başına geçen İngiliz Moda Konseyi Başkanı Natalie Massenet’ten bir e-mail düşmüştü posta kutuma.

“İngiliz Moda Konseyi’ne üye bir yabancı basın mensubu olarak The Fashion Awards (Moda Ödülleri) için oy kullanmanı istiyoruz” diye.

İlk kez dört yıl önce modanın Oscarları denilen The Fashion Awards’u Londra’da Royal Albert Hall’da yerinde izlemiştim.

Ön masada Lady Gaga, David Beckham, Salma Hayek Pinault, Donatella Versace, Tom Ford, Ralph Lauren, Gigi Hadid, Kate Beckinsale, Kate Moss, Lara Stone, Karlie Kloss, Marilyn Manson, Mario Testino, Nadja Swarovski, Naomi Campbell, Skepta, Stella Tennant, Natalie Massenet, Carine Roitfeld, Franca Sozzani, Alexandra Shulman gibi isimler vardı.

‘Şeytan Prada Giyer’in yazılmasına neden olan Amerikan Vogue’un efsane yayın yönetmeni Anna Wintour belki de hayatında ilk defa ‘front row’da değil, ikinci sıradaydı.

“Modanın kraliyet ailesi burada” diyorlardı, haklıydılar, en iyi modeller de, fotoğrafçılar da, moda tasarımcıları da törendeydi.

İngiliz Moda Ödülleri üç yıl önce adındaki ‘İngiliz’i çıkarıp daha uluslararası bir boyuta geçti, bunun için de Tom Ford’dan Ralph Lauren’e Amerikan moda dünyasının önemli isimlerini Londra’daki törende bir araya getirdi.

O gün bugündür ‘Modanın Oscarları’nın ciddiyetini kavramış durumdayım, her yıl özenle favorilerimi seçip oy veriyorum.

Bir politik seçim kadar titizlikle işliyor oy kullanma süreci.

Daha önce yılın tasarımcısı ödülünü kazanan isimler arasında Hüseyin Çağlayan, Erdem gibi gurur duyduğumuz tasarımcılar da var.

Son birkaç yıldır ise en iyi çıkış yapan tasarımcılar arasında Dilara Fındıkoğlu dikkat çekiyor.

Ayrıca bu yıl kendi adaylarınızı da ekleyebiliyorsunuz listeye, fotoğrafçı Cüneyt Akeroğlu ve model Öykü Baştaş’ı da ekliyorum, Art Comes First’ün Fred Perry işbirliğiyle birlikte.

Dün itibarıyla oy süreci tamamlandı, bakalım yılın tasarımcısı ve markası ödülünü kim kazanacak?

Burberry ve Ricardo Tisci en güçlü aday görünüyor.

Sonuçları aralıktaki törende hep birlikte göreceğiz.

Bana en uygun müzik festivali

En yaratıcı insanlarla günlerce çölde sürünmeden, karavanlarda çadırlarda kalmadan, çamurlara bulanmadan en iyi yemek ve içeceklerle unutamayacağınız bir müzik festivali: House Festival.

Burning Man, Coachella ya da Glastonbury’den çok daha konforlu, ama bir o kadar da yaratıcılığa açık.

İngiliz gazeteleri “Dünyanın en havalı müzik festivali” diyor Soho House’un Londra’da düzenlediği House Festival için.

Biletler aylar öncesinden satışa çıkar çıkmaz tükeniyor, daha festival programı açıklanmadan bile önce.

Bakmayın havalı dediklerine, herkes dilediği gibi giyiniyor, kimse kimseye aldırmadan dilediğince eğleniyor.

Ayşim Özgür’le birlikte gidiyoruz, bir festival tarzından söz edemeyiz diye gülüyoruz etrafımızı incelerken.

Bir ara gözümüz Spice Girls üyelerine takılıyor, Ayşim hepsine hakim, ben bir tek Victoria’yı tanırım diyorum.

Hampstead’de Kenwood House’un bulunduğu yemyeşil bir parktayız, dev bir lunaparkı andıran panayır alanı ve iki büyük sahne var.

İster dönme dolaba biniyorsunuz, ister hulahup çeviriyorsunuz, iki büyük sahnede ise farklı sanatçılar çıkıyor.

Geçen yılki programda Nile Rodgers&Chic ve Rita Ora’ydı favoriler, bu yıl ise Black Eyed Peas ve Franz Ferdinand oluyor.

Festivalin müzik kadar önem verdiği bir diğer şey de yeme-içme.

Dev açık büfeler kuruluyor, istiridyeden ıstakoza açık büfelerde yok yok.

Ayrıca Pizza East, Dirty Burger, Chicken Shop gibi kendi restoranlarının stantları da var.

Bir köşede Cowshed masajlarından ve manikürlerinden faydalanabiliyorsunuz, bir köşede Youtube Music yöneticileriyle tanışıp projenizi anlatabiliyorsunuz.

Evet, House Festival yaratıcı insanları bir araya getiriyor ama bunu diğer büyük festivalleri gibi dağılmadan/dağıtmadan yapıyor.

Yazının devamı...

BİR KADIN OLARAK UTANIYORUM

Bir kadın olarak boşanma sürecinde annelerin çocuklarına yaşattıklarını gördükçe utanıyorum.

Elbette, babalar da masum değil bu süreçte.

Ama eşlerin arasında her ne olursa olsun, çocuklara bu travmaları yaşatmaya kimsenin hakkı yok.

Önceki gün izledik, mahkeme kararıyla evden zorla alınan çocukların kameralardaki görüntülerini.

Gözyaşları içinde de olsa bunu yayınlamak da bir gazetecilik başarısı değil.

Bir annenin sanki ‘yayındayız’ deyince akmaya başlayan gözyaşları da, evinde mahkeme kararının uygulandığı anda bekleyen TV kameraları yetmezmiş gibi bir de yakınlarının sakinleştirmeye çalışacağına, ellerinde cep telefonlarıyla bu anı görüntülemesi de korkunç.

Ve bütün bunların sonunda sanki tek suçlu babaymış gibi, çocukları dolduruşa getirmek de, babanın bu krizi daha iyi şekilde yönetememesi de hepsi birbirinden üzücü.

Görevli pedagogun “Yetkimiz yok, karar uygulanacak” demesi de bardağı taşıran son damla.

Bütün bunları izledikçe, insan ister istemez, herkes çocuk sahibi olmamalı diye düşünüyor.

Ve bütün bunların çocukların velayetini paylaşamamak değil de, sadece paylaşılamayan para ve mal mülk için olduğunu düşününce boşanmayı bu hale getiren kadınlara da kızmamak elde değil.

“Kazandığı paranın, her şeyinin yarısı benim” diye televizyon kameralarına haykırmadan önce çocuklarını düşünmedikleri yetmezmiş gibi, en çok da onları bu duruma malzeme yaptıkları için...

Elbette, baba çocuklarına bakacak ama sadece 6-7 yıl evli kaldığı eşine hayat boyu bakmak zorunda mı?

Hayat boyu çalışıp kazandığı parayı vermek zorunda mı?

Hem boşanmak isteyip hem de hayatınızdan çıkarmak istediğiniz kişinin tüm servetine göz dikmek biraz açgözlülük olmuyor mu?

Ve bütün bunlar çocukların travmayla büyümesine değiyor olabilir mi hiç?

Özellikle de çocuklar geleceklerini en çok etkileyen 3-6 yaşlarındaysa.

Yazık çok yazık!

Fringe Festival İstanbul’a geliyor

Yıllardır en çok gitmek istediğim tiyatro, dans ve performans festivali Fringe sonunda İstanbul’a geliyor.

18-22 Eylül’de farklı mekânlarda İtalya, Macaristan, Yunanistan, Belçika, Tayvan, Fransa, Polonya, ABD, İsviçre, Hong Kong, İran ve Türkiye’den tam 20 ekibi ağırlayacak.

Biletler tiyatrolar.com.tr sitesinde şimdiden satışa çıktı, erken davranmakta fayda var.

Peki ama hangi mekânlar katılıyor festivale?

Akbank Sanat, Anahit Sahne, Beykoz Kundura, Kadıköy Boa Sahne, Caddebostan Kültür Merkezi, Craft Tiyatro, Çıplak Ayaklar Stüdyosu, DasDas, Feriye, Gösteri Evi, Iparho, İstanbul Drama Sanat Akademisi, Kumbaracı50, Mecra, MSGSÜ Çağdaş Dans Anasanat Dalı, Moda Sahnesi, NoAct Sahne, Sakıp Sabancı Müzesi ve Tuhafier.

Programda tiyatro, dans ve performans gösterilerinin yanı sıra yerli ve yabancı ekiplerin vereceği workshop’lar ve partiler de var.

Bu gösterileri Edinburgh’a kadar gitmeden izleyebileceğimiz için şanslıyız.

Yazının devamı...

© Copyright 2019

Milliyet Gazetecilik ve Matbaacılık A.Ş.