SKORER
PEMBENAR
CADDE
YAZARLAR

Bebek’te neler oluyor?

Uzun zamandır satıldı satılacak, kapatılacak ev yapılacak gibi söylentiler vardı Bebek Oteli için.

Çeşitli alıcılar ortaya çıktı, daha sonra çoğu vazgeçmek durumunda kaldı, ev sahibinin 3 odayı kendine tutmak istemesi nedeniyle.

Neyse ki Muzaffer Yıldırım yılmadı ve yılların Bebek Oteli’ni The Stay otellerinin bünyesine kattı.

Adını The Stay’e değiştirmeyerek, ‘Bebek Hotel’ markasını koruyarak da büyüklük yaptı.

Malum, Bebek Oteli İstanbul’un simgelerinden biri.

Yenilenerek açıldığından beri kime, “Hadi gidelim, görelim” desem, aldığım tepki aynıydı: “Kıyafetimiz uygun mu, kapıda sorun çıkar mı, servis çok kötüymüş aç kalırız vs...”

Herkesin hemfikir olduğu tek bir konu vardı, o da Mahmut Anlar çok iyi bir iş çıkarmış, iç tasarımı çok güzel olmuş.

Sonunda, kendim gidip görebildim otelin yeni halini.

Giriş katındaki barını gerçekten çok beğendim, hem eski Bebek Otel hissi aynen duruyor, hem de detaylarla çıta çok yükselmiş.

Fransa’da Saint Paul de Vence’daki La Colombe d’Or’dan Soho House’lara kendi sanat koleksiyonu olan birçok otel gibi artık Bebek Oteli’nin de bir sanat koleksiyonu var.

Yeni sanat koleksiyonu için genç Türk sanatçıların eserleri toplanmış.

Teras depo olarak kullanılıyormuş

Gelelim terasa, yukarı çıkmak için asansör beklemek yorucu.

Asansör 3 kişi aldığı için ve herkes ikişer ikişer yukarı çıkmak istediği için uzun sürebiliyor bekleme süresi.

Yine de tabii yukarı çıkınca bu manzara karşısında her şey unutuluyor.

Servis beklediğimden daha iyi, ufak aksilikler oluyor ama ekip üstesinden geliyor.

Dekor çok sade, sadeliğinden mi yoksa daha önce bu terasa çıkmadığımız için mi bilmiyorum daha turistik hissettiriyor teras, sanki kendi kendimize değil de yabancı misafirleri getireceğimiz bir yer havasında.

Bebek Oteli’nin yeni halinin mimarı Mahmut Anlar ile karşılaşıyorum, “Bu teras daha önce depo olarak kullanılıyormuş” diyor.

İstanbul böyle bir yer işte, dünyanın en değerli yerlerinden biri olabilecek bir yer deniz üstünde en güzel manzaraya sahip olsa da depo olarak kullanılabiliyor.

“İyi ki bu terası ortaya çıkarmışsınız” diyorum, ama ardından da ekliyorum “Benim favorim giriş katındaki bar”.

“Odaları da gezmelisin” diyor Mahmut Anlar, merak ediyorum ama artık başka bir zaman gezerim.

Dragon açılacak

Otel henüz tamamlanmamış, şimdi sırada Les Ambassadeurs’un yerine gelecek olan Dragon var.

Daha önce Oligark’ta açılması bekleniyordu Dragon’un ama bir son dakika kararıyla Bebek Oteli ile anlaşılmış.

Gösterişli bir Çin restoranı olacak en alt katta.

İstanbul’un simge otellerinden birinin yeniden canlanması sevindirici.

Özellikle de birçok sevdiğimiz yeri koruyamadığımızı düşünürsek.

Onur Haftası 2019

Yıl 2019.

İnanılır gibi değil, hâlâ profesör unvanlı doktorlar çıkıp da eşcinselliği ahlaksızlık olarak göstermeye çalışabiliyor ve daha da ileri giderek toplum sağlığına zararlı diye açıklama yapabiliyor.

Bir başkası çıkıp da eşcinselliği aile kavramını yıkmaya çalışan bir tehdit olarak gördüğünü söylüyor.

Oysa hepimiz biliyoruz ki, aile kavramını yıkabilecek tek şey: sevgisizlik.

Oysa hepimiz biliyoruz ki nefrete, tacize, ayrımcılığa, saldırganlığa karşı özgürlüğü hep beraber savunmak gerekiyor.

Bir zamanların gece kulübü 2019 daha çok hatırlanıyor.

Umalım bundan sonraki Onur Haftası yürüyüşlerinde bunları bir kez daha dile getirmek zorunda kalmayalım.

Yazının devamı...

'Instagram mimariyi değiştirdi'

Kengo Kuma, yaşayan en ünlü Japon mimar. 2020 Tokyo Olimpiyatları için yeni yaptığı Olimpiyat Stadı’ndan İskoçya’daki Victoria & Albert Müzesi’ne birçok bilinen projesi var. Türkiye’deki ilk projesi Odunpazarı Modern Müze (OMM) ise 7 Eylül’de açılacak. Öncesinde Kengo Kuma’yı Tokyo’daki ofisinde yakalıyorum ve merak ettiklerimi soruyorum.

- Kariyerinize nasıl başladınız?

1980’lerde başladım, balon ekonominin zirvesiydi o dönem. Balon sönünce Japonya’da istediğim gibi iş bulamadım. Önce banliyöye gittim, 10 yıllık süreçte doğal malzemelerle çalışmayı öğrendim. Tokyo’ya geri döndüğümde hâlâ doğal malzemelerle çalışmak istediğime karar verdim. 1990’larda tarzım şimdiki haline dönüşmeye başladı, şirketimi kurdum. Ondan önce yaptığım projeleri de seviyorum ama şimdiki tarzımdan çok farklı olduklarını kabul etmeliyim. Daha deneyseller.

- Tanıştığımızda elinizde Haruki Murakami’nin kitabı vardı, Murakami’nin yanından geliyordunuz, birlikte çalıştığınız proje nedir?

Murakami Türkiye’de seviliyor mu? (Hem de çok diyorum, Kuma anlatmaya devam ediyor) Biliyor musun, dün Murakami’yle uzun uzun Türkiye’den konuştuk, Murakami kedileri çok seviyor, bir gözü mavi bir gözü yeşil olan Türk kedilerini çok seviyor, anlata anlata bitiremiyor. Murakami’nin müthiş bir kitap koleksiyonu var, kendi okuduğu kitaplar hepsi. Bir de kitaplardan bile daha çok sevdiği caz albümleri var. Şimdi bu kitapları ve caz albümlerini Japonya’nın en iyi üniversitelerinden birine, Waseda University’ye bağışladı ve üniversite halka açık bir kütüphane yaparak bu eserleri herkesle paylaşacak. Murakami, benden bu kütüphanenin tasarımını yapmamı istedi. Nasıl bir kütüphane olmalı diye konuştuk dün. Müze yerine kütüphane yapmak onu heyecanlandırıyor. Çünkü müzeler daha dokunulmaz oluyor, kütüphaneler ise daha yaşayan yerler. Hayranlarıyla iletişimde olabileceği, onlarla diyalog kurabileceği bir yer olacak bu kütüphane.

- Tokyo’daki yeni Olimpiyat Stadı’nı da siz yaptınız. Diğer statlardan farkı ne?

Çatısını Japon sedir ağacından yaptık. Diğer stadyumlara hiç benzemiyor, tamamen farklı. Çok insani ve sıcak bir atmosfer yaratmaya çalıştık. Mimariyi sanata benzetirler genelde, oysa bence sanattan çok spora benziyor, takım oyunu olduğu için. O yüzden de ayrı bir değer taşıyor bu stat benim için.

Doğal malzemeler yükselişte

- İkonik mimariye neden karşısınız?

Formlarla yapılan ikonik mimariye karşıyım bana göre ikonik olmanın tanımı deneyimden geçmeli, formdan değil. Sunny Hills binasında gördün, form üzerine değil deneyim üzerine yoğunlaşıyorum ve binada doğal ışığı ve sıcaklığını hissedebiliyorsun.

- Mimarinin geleceğini nasıl görüyorsunuz? Sizce Instagram ve fotojenik olma zorunluluğu mimariyi nasıl etkiledi?

Kabul etmek lazım, Instagram mimariyi tamamen değiştirdi. Eskiden mimarlık dergilerine göre tasarım yapılırdı, eskiden formlar üzerine kuruluydu mimari, şimdi ise değişim zamanı, detayların güzelliği öne çıkıyor, çünkü detaylar daha iyi fotoğraf veriyor. Detayların öne çıkmasını ve tabii doğal malzemelerin yükselişini Instagram’a borçluyuz.

- Siz Instagram’dan yararlanıyor musunuz?

Elbette, takip ediyorum ve ilham alıyorum. Çok seyahat ettiğim için çok fotoğraf çekiyorum.

- Mimaride her döneme damga vuran bir malzeme oluyor. Betondan sonra en büyük buluş, en iyi malzeme ne olacak sizce?

Beton ve çelik şehirleri mahvetti, endüstri devrinde tek opsiyon oydu. O yüzden geleneksel, doğal malzemelere geri dönmek istiyoruz. Ben de yeni materyaller bulmaya çalışıyorum. Bana göre şu anda yeni yeni kullanmaya başladığımız karbon fiber müthiş bir malzeme. Hem dayanıklı hem hafif bir malzeme. Ahşapla karbon fiberi birlikte kullanıyorum son yaptığım projelerde. Hem sıcak hem de transparan etki yaratıyor.

- Türk mimarisini nasıl buluyorsunuz?

Önce aklıma Ayasofya ve Sultanahmet Camisi geliyor ve tabii Mimar Sinan’ın eserleri. Ayasofya’dan da Mimar Sinan’ın eserlerinden de çok şey öğrendim, özellikle doğal ışığı kullanmak bakımından. Çok inovatifler, doğal ışık konusunda çok ipucu aldım bu eserlerden.

“Eylülde Eskişehir’e geleceğim”

- Eskişehir’deki Odunpazarı Modern Müze (OMM) fikri nasıl ortaya çıktı, sizi Eskişehir’de en çok ne etkiledi?

OMM, Türkiye’deki ilk projem. Eskişehir Büyükşehir Belediye Başkanı Yılmaz Büyükerşen beni aradı, projeyi anlattı ve beni Eskişehir’e davet etti. Tam 3 yıl önce ilk gittiğimde çok etkilendim. İstanbul’a daha önce çok gittim ama Eskişehir’e ilk gidişimdi ve çok farklı buldum atmosferini. Eskişehir, Japonya’nın dağlık bölgelerini andırıyor, küçük köprüler ve bina tasarımları da çok benziyor. Bu benzerlik ve mimari beni etkiledi. Sinerji olunca yapmalıyım dedim. Eylülde müzenin açılışı için Türkiye’ye geleceğim.

Yazının devamı...

JONATHAN IVE’IN HAMLESİ

25 Mart’ta Silikon Vadi-si’ndeki Steve Jobs Tiyatrosu’nda Apple’ın ‘Şimdi şov zamanı’ dediği duyurusunda Oprah Winfrey’den Steven Spielberg’e, Jennifer Aniston’dan Reese Witherspoon’a dünyanın en ünlü ‘celebrity’leriyle aynı salondaydık.

Ama ne bir Hollywood yıldızı, ne bir TV starı, ne de bir dünya sineması ustası beni onun kadar heyecanlandırmadı.

Apple’ın kreatif direktörü Jonathan Ive’ı karşımda gördüğümde içten içe saygı duruşuna geçtim.

Apple’ın birçok ürününün tasarımına imza atan, ‘lovemark’ markalardan olmasını sağlayan en önemli figürlerden biri olan Jonathan Ive, yakın arkadaşı olan bir başka değerli tasarımcı Mark Newson’ı da Apple’ın ekibine katılmasını sağlamış ve güçlerine güç katmıştı.

Uzun zamandır Jonathan Ive ve Mark Newson’ın sonraki adımı merakla bekleniyordu, Apple’dan ayrılmaları ve kendi tasarım şirketlerini kurmaları.

Beklenen karar sonunda açıklandı, Jonathan Ive ve Mark Newson ‘LoveVenture’ adlı yeni şirketlerinde Apple ile çalışmaya da devam edecekler, ama teknolojinin yanı sıra başka alanlarda da çalışacaklar.

Bakalım, efsane ikili şimdi kurumsal hayattan çıkıp daha ne harikalar yaratacaklar...

Taksi sorunu

Uber hayatımızdan çıktığından beri taksi bulmak da zorlaşmış olabilir mi yoksa sadece bize mi öyle geliyor?

Üstelik sadece gideceğiniz yeri beğenmemek de değil artık sorun.

Eskiden sadece 14.00-16.00 arası değişim saatlerinde İstanbul’da taksi bulmak zordu, oysa şimdi günün her saatinde taksi bulabilmek giderek imkânsızlaşıyor.

Tabii ki toplu taşıma konusunda daha iyi adımlar atılsın, trafik çözülsün, doğaya duyarlı olalım istiyoruz.

Ama her şeyin birden çözülemeyeceğinin de farkındayız.

Keşke Uber’i hayatımızdan çıkarırken günlük hayatın ne kadar zorlaşacağı da biraz düşünülseydi...

Kengo Kuma’dan ne öğrendim?

Tokyo’da bir ortak arkadaşımız sayesinde Kengo Kuma’yla tanıştığımı geçen hafta yazmıştım.

Kengo Kuma, yaşayan en büyük 10 mimardan kabul ediliyor.

Japonya’nın en gurur duyduğu mimarı.

Bu aralar adını daha sık duyacaksınız, hayır sadece Tokyo 2020 Olimpiyat Stadı’nı yaptığı için değil, aynı zamanda Eskişehir’de resmi olarak 7 Eylül’de açılacak olan Odunpazarı Modern Müze’nin (OMM) mimarı da olduğu için.

Bu hafta OMM’a gidip gelen gazeteciler, sanat koleksiyonerleri, iş insanları anlata anlata bitiremiyor, hem müzenin mimarisini hem Eskişehir’e olan büyük katkısını.

Hatta Bülent Eczacıbaşı’nın objektifinden görüyoruz müzenin farklı açılardan fotoğraflarını.

Bu vesileyle öğreniyoruz, Eskişehir’de tam 20 müze olduğunu.

Usta mimar Kengo Kuma’nın OMM projesine nasıl dahil olduğunu, şu anda Haruki Murakami ile birlikte üstünde çalıştığı gizli projeyi ve dijital çağın mimariyi nasıl etkilediğini Tokyo’daki ofisinde konuştuk, Aoyama’da Sunny Hills için yaptığı binayı gezdikten sonra.

Yarın Milliyet Pazar’da.Kaçırmayın!

Yazının devamı...

MERAKLA BEKLENEN İLK 50

Geçen hafta Dünyanın En İyi 100 Restoranı listesinin 51-100. sırası açıklandı.

Hatta bu yıl 100 yerine 120 restoran seçildi, ödüllerin sponsoru S. Pellegrino’nun 120. yılı şerefine.

Listede Türkiye’den iki restoran dikkat çekti, 52. sırada Mikla ve 110. sırada Neolokal.

Önceki gün ise Dünyanın En İyi 50 Restoranı Singapur’da açıklandı, Mikla’nın şefi Mehmet Gürs ve Neolokal’in şefi Maksut Aşkar da oradaydı.

Geçen yılın en iyisi Massimo Bottura’nın Osteria Frances-cana’sıydı, bu yıl ise Arjantinli şef Mauro Colagreco’nun yönettiği Fransa’daki Mirazur oldu.

Bu yıl kurallar değiştiği için daha önce zirvede olan restoranlar listeye alınmadı.

İlk 10’da İspanya’dan 3 restoran, Fransa, Danimarka ve Peru’dan ikişer restoran dikkat çekti.

Umarım, Türkiye’den restoranlar da yakında ilk 10’a girmeyi başarır.

En iyi 10

1. Mirazur, Fransa

2. Noma, Danimarka

3. Asador Etxebarri, İspanya

4. Gaggan, Tayland

5. Geranium, Danimarka

6. Central, Peru

7. Mugaritz, İspanya

8. Arpège, Fransa

9. Disfrutar, İspanya

10. Maido, Peru

Gastronominin iyileştirici gücü

Dünyanın en iyi 100 restoranları listesi açıklanır açıklanmaz listeye girmeyi başaran restoranların rezervasyonları doluyor.

Sadece restoranlar değil, bulundukları şehirler ve ülkeler de uluslararası destinasyonlar haline geliyor.

Bu durumda turizm gelirleri de hızla artıyor tabii.

Bu liste, birçok şefin hayatını, birçok restoranın geleceğini de değiştiriyor.

Geçtiğimiz senelerde sadece listenin sponsoru olarak öne çıkan S. Pellegrino ise son 4-5 yılda bununla yetinmeyip genç şeflerin tekniklerini geliştirmeleri ve uluslararası platformlarda kendilerini tanıtabilmeleri için olanaklar yaratıyor, ‘S. Pellegrino Young Chef’ yarışmasıyla.

Yarışmacıların kendi reçeteleriyle katılabildikleri yarışma sürecinde kendilerini daha da geliştirmeleri çok önemli.

Peki ama neden?

Çünkü değişik ülke şeflerinden oluşan dev bir jüri önünde daha önceki yarışmayı kazandıkları yemeği yapıp, kendilerini ve reçetelerini yabancı bir şehirde yabancı bir dilde anlatmak durumundalar.

Bu süreçte yemeğin lezzeti kadar kullanılan malzemenin ve tekniğin orijinalliğinden beden diline, kullanılan tabaktan yemeğin hikâyesine birçok unsur değerlendiriliyor.

Dünyanın en iyi 110. restoranı seçilen Neolokal’in şefi Maksut Aşkar da Türkiye’den katılmak isteyen yarışmacılara mentorluk yapmanın yanı sıra yarışmanın Cape Town ayağındaki ilk etabında jüri üyesi olarak da yer alıyor.

Genç şefler bu yarışmalar sayesinde uluslararası tecrübe edinecek ve böylece gelecekte Dünyanın En İyi 100 Restoranı listesinde daha da başarılı olmamızı sağlayacak.

Yazının devamı...

GÜZEL İSTANBUL!

Yaz şimdi başlıyor.

Ne okulların kapanması, ne havaların dayanılmaz derecede ısınması hiçbir şey bu yıl yaz tatilini başlatamadı.

Ta ki düne kadar.Seçimlerin yenilenmesi nedeniyle İstanbulluların çoğu İstanbul’daydı, şehirlerine sahip çıkmak, vatandaşlık görevlerini yerine getirip oy haklarını kullanmak için.

Hafta sonu havaalanları, yollar her yer tıklım tıklımdı ve ilk defa kimse kalabalıktan şikâyet etmedi.

Tam aksine, iyi ki herkes şehirde diye sevindi.

Sonuç, yüksek katılımlı demokratik bir seçim oldu.

İstanbul’a çok yakıştı.

Kaybedenin olgunlukla kazananı tebrik ettiği, kazananın olgunlukla herkesi kucakladığı manzara iyi geldi hepimize, birlik ve beraberliğin önemini daha da derinden anladığımız bugünlerde.

Matthew McConaughey’nin İstanbul tatili

İstanbul seçimlerini sadece biz İstanbullular değil, yabancılar da ilgiyle takip etti.

İstanbul tekrar yükselişte haberleri boşuna yapılmıyor, şehrimize gerçekten müthiş bir yabancı turist ilgisi var.

Bkz. Matthew McConaughey.

Sevgili Saffet Emre Tonguç, hem Oscar’lı hem Altın Küre ödüllü bir Hollywood yıldızını gezdiriyorum dediğinden beri merakla bekleniyordu kim olduğu.

Sonunda Saffet açıkladı, merak edilen isim Matthew McConaughey çıktı. McConaughey’nin yaz tatili için dünyanın her yerini tercih edebilecekken İstanbul’u tercih etmiş olması sevindirici.

Saffet’le olan fotoğraflarına bakınca ise söylemeden geçemeyeceğim, görüntüsü ve duruşuyla Saffet, sıradan bir Kaliforniyalı sörfçü gibi dolaşan McConaughey’i bile gölgede bırakmış.

Acı bir kayıp

Dün Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nin yayımladığı ‘Hakkı Martı için başsağlığı’ mesajı posta kutuma düştüğünde bir kez daha yüzüme vurdu, hayatımda tanıdığım ilk gazeteciyi, sevgili dayımı kaybettiğimiz.

Gazeteciliğe 1961 yılında henüz 18 yaşındayken Hürriyet gazetesinde başlamış, daha sonra Günaydın ve Milliyet gazetelerinde uzun yıllar çalışmış, yıllarca Yazı İşleri masasında sayısız manşete, habere, sayfaya imza atmış.

Ama tüm bunları yaparken her zaman iyi kalabilmeyi başarmış ki bu gazetecilikte zordur.

Sadece biz ailesinin değil, çocukluk arkadaşlarından çalışma arkadaşlarına tanıyan herkesin çok sevdiği özel biriydi.

Çok bilgili olmasına rağmen hiçbir zaman bununla övünmeyen, kimseye tepeden bakmayan, herkesi olduğu gibi kabul edebilen çok nadir insandan biriydi. Çocukluğum boyunca anlattığı gazetecilik anıları hiç şüphesiz bende büyük bir iz bıraktı, daha ilkokuldayken gazeteci olmaya karar vermeme belki de neden oldu.

Tam 10 yıl önce, yıllarca dayımdan dinlediğim, harika gazetecilerin büyük emek verdiği gazetede, Milliyet’te çalışmaya ilk başladığımda işte en çok da bu yüzden onur duydum, bu kadar değerli gazetecilerin mirası olduğu için.

Böyle acı bir kayıp yaşadığınızda diyecek bir şey kalmıyor geriye, ‘Hep kalbimizdesin’den başka...

Yazının devamı...

İstanbul’un değerini bilelim

Hatırlarsınız, 2000’lerde yabancı dergiler ‘Istancool’ başlıklı kapaklar yapıyor, Monocle’dan Wallpaper’a bütün havalı dergiler İstanbul’dan bahsediyor, Financial Times’tan New York Times’a bütün gazeteler görülmesi gereken şehirler listesinde İstanbul’u en üst sıralara koyuyordu.

İşte o zaman Beyoğlu’nda yürürken Türkçe konuşanlar kadar yabancı dil konuşanlara da rastlıyorduk.

Şimdi malum nedenlerden dolayı kısa bir duraklama döneminden sonra İstanbul yeniden uluslararası yayınların, dünya çapında güçlü isimlerin gündeminde.

Hâlâ en iyi tatil destinas-yonlarından seçiliyor.

Unutmamak lazım, İstanbul, en büyük, en lüks, en pahalı, en yeni yapılarıyla değil, maalesef hızla yok olan tarihi dokusu, kültürel mirası ve doğal güzellikleriyle öne çıkıyor.

Gelecek program: Caz festivalleri

Montreux Caz Festivali 28 Haziran’da, İstanbul Caz Festivali ise 29 Haziran’da başlıyor.

Montreux Caz Festivali bu yıl 53. yılını kutluyor, İstanbul Caz Festivali ise 26. yılını...

Birçok müzisyen Montreux’de çalabilmek için can atıyor, festival programında yer almayı bir prestij unsuru olarak görüyor.

Dünyanın her yanından müzikle ilgilenenler yazın Montreux’ye koşuyor.

Festivalin Türkiye’yle güçlü bir bağı var, “Bugün burada olmayı, bu festivalin gerçekleşmesini Ahmet Ertegün’e borçluyuz” diyor festival komitesinde yer alan Peter G. Rebeiz.

Festivalin çıkış noktasını anlatıyor: “Her şey bir kutu çikolatayla başladı. Müzisyenlerle dostluğuyla ve çılgın partileriyle bilinen Claude Nobs bundan tam 52 yıl önce Ahmet Ertegün’ün müzik şirketi Atlantic Records’ın kapısını çalıyor, “Patrona İsviçre’den çikolata getirdim” diye.

Randevusuz kabul edilmiyor ama o kadar uzun bekliyor ki sonunda Ertegün’e ulaşıyor ve Montreux Caz Festivali için istediği desteği alıyor.

İsviçre’nin de katkısıyla Montreux’yü bir festival şehri haline getiriyor.”

Montreux’de tam iki hafta boyunca festivalle yatılıp festivalle kalkılıyor.

Şehrin her köşesi panayır yeri gibi oluyor, göldeki teknelerden dağdaki trene her yerde konser var.

Carlos Santana’dan Quincy Jones’a kimi ararsanız burada görmek mümkün oluyor.

Montreux Caz Festivali’nin özelliği her müzik türüne açık ve eşit mesafede olması.

Peki ama adı neden caz festivali?

Çünkü Claude Nobs müziğin temelinin caz olduğuna inanıyor.

O yüzden ilk günden beri her müzik türüne yer vermiş festival programında.

Aynı anda bir klasik piyano yarışması da yapılıyor, elektronik müzikle sınırlar da zorlanıyor.

Festival 13 Temmuz’a kadar devam ediyor.

İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı tarafından düzenlenen İstanbul Caz Festivali ise 18 Temmuz’a kadar devam edecek.

Kaçırmamakta fayda var!

Yazının devamı...

DÜNYANIN EN İYİ RESTORANLARINDA SON DURUMUMUZ

Önceki gün Dünyanın En İyi 100 Restoranı listesinin 51-100 sırası açıklandı.

Hatta bu yıl 100 yerine 120 restoran seçildi, ödüllerin sponsor San Pellegrino’nun 120. yılı şerefine.

Listede Türkiye’den iki restoran dikkat çekiyor, 52. sırada Mikla ve 110. sırada Neolokal.

Geçen yıl bu listede Mehmet Gürs’ün Mikla’sını göremeyince anlamıştık, 2017’de 51. sırada listede yer alan Mikla’nın geçen yıl ilk 50’ye girdiğini.

Daha sonra öğrenmiştik, Mikla’nın listede 44. sıraya yükseldiğini.

Bu tür listelere girebilmekten çok listede kalıcı olabilmek zor.

O yüzden Mikla’nın bu yıl 52. sırada olması da çok büyük bir başarı.

Tabii Maksut Aşkar’ın Neolokal’inin Dünyanın En İyi 100 Restoranı listesine adım atması da...

Önemli olan, Türkiye’de yeme-içme alanında sürdürülebilir işler yapmak bu kadar zorken, global oyunda kalabilmek ve en büyük oyuncularla aynı ligde yarışabilmek.

Bunun için de oyunun kuralları belli, Dünyanın En İyi 100 Restoranı arasına girmek de işte bu yüzden daha da önemli.

Yıllarca konuştuk, İstanbul’da Michelin ayarında bir restoran olabilecek mi diye.

Biz Michelin’i konuşurken, gastronomi dünyasında ise Michelin’in pabucu dama atıldı, en büyük ölçülerden biri Dünyanın En İyi 100 Restoranı listesi oldu.

Türkiye’den listeye girmeyi başaran ilk Changa oldu, 39’uncu olarak.

Artık ne yazık ki Changa yok.

Mehmet Gürs ise ilk kez 2015’te Mikla ile ilk 100’e girmeyi başardı, 96. sıradaydı.

Yeni Anadolu mutfağı ile öne çıkan, İstanbulluların artık daha çok yabancı turistlere bıraktığı, Mikla böylece tekrar gündeme geldi.

1 yılda 40 basamak yükseldi Mikla, 2016’da Dünyanın En İyi 100 restoranı listesinde 56. sıradaydı.

2017’de 51. oldu, 2018’de ise 44. sıraya yerleşti, 2019’da ise listenin 52 numarası.

Bu listede yer alan şefler yemek israfıyla ilgili çalışmalar yaparak hem kamuoyuna katkıda bulunuyor, kazandıklarını biraz da olsa geri veriyor, hem de yaptıkları sosyal sorumluluk çalışmalarıyla gastronomi dünyasındaki yerlerini daha da sağlamlaştırıyor.

Sanılandan çok daha fazla emek istiyor, Dünyanın En İyi 100 Restoranı listesine ya da benzer listelere girmek.

Sadece iyi yemek yetmiyor, orası kesin.

Bütün bu çalışmalar, yurt dışında Türkiye’nin çok olumlu bir algı yaratmasını da sağlıyor beraberinde.

Bu da gastronominin, yumuşak ekonominin gücü işte.

İşte o yüzden Mikla’yı ve Neolokal’i kutluyoruz.

Hatırlatalım, Dünyanın En İyi 50 Restoranı ise haftaya salı akşamı Singapur’da açıklanacak.

Genç sanatçılara önemli fırsat

Türkiye’nin en köklü kültür ve sanat dergisi Milliyet Sanat bu yıl 47 yaşında.

Milliyet Sanat’ın Kemer Country Club ev sahipliğinde düzenlenen ‘Heykelde Yeni Keşifler’ sergisi önceki gün açıldı.

Bu yıl ilki gerçekleştirilen sergi ve yarışma genç sanatçılarımız için önemli bir fırsat çünkü galerilerde temsiliyeti olmayan sanatçılara yeni alanlar sunup keşfedilmelerini sağlayacak.

Aynı zamanda da genç sanatçıların üretim masraflarına katkıda bulunulacak.

‘Heykelde Yeni Keşifler’ açık hava heykel sergisini 10 Ekim’e kadar Kemer Country Club’da gezmek mümkün.

Yazının devamı...

ART BASEL HAKKINDA BİLMENİZ GEREKENLER

Artık haziran ayında Basel’e gitmek yazın Bodrum’a, Çeşme’ye gitmek kadar doğal.

Eskiden Art Basel’i sanatla gerçekten ilgili olan koleksiyonerler, sanatçılar ve galeriler takip ederdi.

Şimdi ise her eline boya alan kendini sanatçı ilan eden de, her hobi olarak kendine sanat galerisi açan da, sanatla sadece moda olduğu için ilgilenen koleksiyoner de, sadece Instagram’da ‘story’ yapmak isteyen de kendini ilk uçakla Basel’e atıyor.

Bu sadece Türkiye’de değil, dünyada da böyle.

Art Basel için her yıl en az 300 özel uçak geliyor İsviçre’nin küçük şehri Basel’e.

Brad Pitt’ten Dasha Zhukova’ya tanıdık isimler de bu fuarı kaçırmıyor.

Üstelik özel uçaklara önceden uyarı yapılıyor, planlanan saatinizi kaçırırsanız bu havalimanına inmeyi unutun, çünkü başka saat bulma ihtimaliniz yok diye.

Satışların önemli bir bölümü kapalı kapılar arkasında, 1 günden iki güne çıkarılan VIP günlerinde yapılıyor.

Önemli satışlar genelde birinci günün ilk iki saati içinde gerçekleşiyor.

Biz rakam severiz, en pahalı eseri ve kimin aldığını merak ederiz ama burada rakamların çoğu açıklanmıyor.

Hatta özel müşteriler için VIP bölümünün de üzerinde özel odalarda satış yapılıyor.

Oradaki rakamları kimse telaffuz bile edemiyor.

Rakamların böyle olması normal çünkü burada bir galerinin standını gezmek bir müzeyi gezmekten farklı değil.

Yan yana o kadar değerli eserler görüyorsunuz ki ağzınız açık kalıyor.

Art Basel sadece ticari bir organizasyon değil, aynı zamanda kültürel bir etkinlik.

Bu yıl fuara tam 290 galeri katıldı, 80 ülkeden 93 bin kişi ziyaret etti.

En çok konuşulan ise Romanyalı sanatçı Alexandra Pirici’nin ‘Aggregate’ adlı zaman kapsülü eseriydi.

Basel’de geceler ise partilerle başladı, final ise her zaman olduğu gibi Kunsthalle’de çay bahçesini andıran Campari Bar’da yapıldı.

Miami ve Hong Kong’da da var

Art Basel yılda bir kez Basel, Miami Beach ve Hong Kong’da düzenleniyor.

Aralık ayında Art Basel Miami’de fuarın önüne geçen partiler dışında en çok konuşulan, katılan VIP’lerin eskisi kadar çılgınca almaması, artık alım yaparken daha çok düşünmeleri oldu.

Görmeniz gereken müze

Fuardan önce ilk durak: Fondation Beyeler.

Art Basel’in kurucularından Beyeler’in koleksiyonunun sergilendiği çok şık ama küçük bir müze.

Centre Pompidou’nun ve İstanbul Modern’in Karaköy’de yeni yapılmakta olan binasının da mimarı olan Renzo Piano imzalı müze.

Mimari ve içerideki eserler kadar yemyeşil bahçe de etkileyici.

Koleksiyonda Richard Serra’dan Monet’lere yok yok.

Gezenler arasında Türkiye’den tanıdık isimlere de rastlamak mümkün.

Ayrıca Art Basel’e gelmişken, Scope ve Volta da mutlaka görülmeli.

Scope, Art Basel’den bir önceki basamak.

Burada başarılı olan galeriler ve ressamlar daha da yükseliyor.

Volta’da da genç sanatçıların işleri sergileniyor.

Yazının devamı...

© Copyright 2019

Milliyet Gazetecilik ve Matbaacılık A.Ş.