SKORER
PEMBENAR
CADDE
YAZARLAR

Tokyo’dan izlenim

Japonya için hep ‘farklı bir gezegen’ diyorlar. Oysa gidip görünce öyle olmadığını anlıyorsunuz. Bugün hızlandırılmış bir Tokyo turuna çıkıyoruz.

Japonya, hayatta en çok görmek istediğim ülkeydi. Çizgi filmlerden sonra “Lost in Translation”, “Blade Runner”, “Kill Bill” gibi filmlerle yer etmişti aklımızda. Her giden başka bir gezegen olduğunu anlata anlata bitiremiyordu. Sanki gerçekten de bu gezegende, dil ve alfabe farkından kaybolacağımı sanıyordum. Oysa 5 yıl önce ilk kez gittiğimde şimdiye kadar duyduğum her şeyin aslında ne kadar abartı olduğunu görmüştüm, bu gidişimde ise daha da iyi anladım. Tamam, Japonlar’ın çoğu sular seller gibi İngilizce konuşmuyor. Ama hepsi derdinizi anlamak için elinden geleni fazlasıyla yapıyor ve aynı dili konuşmasanız da bir şekilde anlaşıyorsunuz. Her saatte, her bölgede sonsuz güvendesiniz. Depremde bile bir şey olmaz hissi hakim ülkeye. Daha ilk günden kendinizi uzun zamandır Japonya’da gibi hissediyorsunuz. Beyaz dantelli taksilerdeki beyaz eldivenli şoförleri yadırgamıyor, metroda kendi yolunuzu kendiniz rahatça bulabiliyor, sonra da sırf doğru yolda olduğunuz için bile mutlu oluyorsunuz.

Tokyo’ya gelince; geneline güzel bir şehir demek pek mümkün değil. Üstgeçitleri yüzünden gökyüzünü bile göremediğiniz, zaten parlak neon ışıklarından gözlerinizin kamaştığı tipik bir büyük şehir. Ama hiçbir bölgesi birbirine benzemiyor. Sanki farklı farklı şehirlerden oluşuyor gibi, bazıları yemyeşil ve harika mimarisiyle dikkat çekiyor. Hayır, her köşe başında karşınıza bir suşici de çıkmıyor, İstanbul’da bile daha çok suşiciye rastlıyor olabiliriz. Burada iyi suşiciler zaten en fazla 10 kişiye servis veriyor aynı anda. Yapıldıktan sonra 45 saniye içinde tüketilmesini istiyorlar suşilerin. Bu durumda, suşi barlarda yer bulmak kolay değil. Üstelik yerlerini bulmak da kolay değil. Çünkü, çoğu büyük binaların içine gizlenmiş durumda, sokak üstü değil. En iyi restoranlar için ise gizli bir üyelik sistemi var, tanıdık değilseniz rezervasyon yapmak mümkün değil. Tanıdıkları biri sizin için rezervasyon yaparsa bile sizi uzun uzun araştırıyorlar, arkadaşlarınızın bile bilmediği göbek adınızdan neredeyse TC kimlik numaranıza bile hakim oluyorlar.

Alışverişe nereye gitmeli?

Tokyo’da alışveriş için, lüks mağazaların olduğu Ginza ve Omotesando gibi bölgeler var. Hem alışveriş, hem gece hayatı için en iyi seçeneklerden biri ise Daikanyama. Aoyama ise lüks markalarla olduğu kadar, konsept mağazalarıyla da dikkat çekiyor. Boşuna Monocle’cıların Tokyo’daki favori bölgesi değil.

Gece hayatı nasıl?

Hemen yakınında ise sokak stili ile ilgilenenlerin seveceği Harajuku Sokağı var. Burada da minik dükkanları geziyorsunuz; desenli çoraplardan pembe-beyaz tütülere kadar, çizgi film karakterlerini andıran Japon genç kızların ilgisini çekecek birçok şeye rastlıyorsunuz.

Park Hyatt otelinde, “Lost in Translation”ın çekildiği New York Bar’dan, baş barmeniyle dünyanın en iyilerinden biri olan High Five Bar gibi tipik loş ışıklı Tokyo barlarına kadar seçenek çok ama ilk defa gelenler için Golden Gai daha ilgi çekici. Minik minik barlardan oluşan yan yana dizili sokaklardan meydana geliyor Golden Gai. Minik derken ancak 6-7 kişinin sığabileceği barlardan söz ediyorum. Hepsinin dekoru birbirinden farklı. Tokyo’nun eski Redlight bölgesi. Şimdi ise gece hayatının önemli bir kısmı burada. Womb gibi çok katlı elektronik müzik çalan kulüplere gitmek isterseniz o başka ama içkinizi içip hoşunuza giden bir müzik dinleyerek yanınızdakilerle sohbet etmek isterseniz Golden Gai daha farklı bir seçenek. Minik barlar arasında seçim yapmakta zorlanabilirsiniz. Bazıları sadece üyelere özel. Yine de o kadar çok seçenek var ki, bir akşamdan daha çok zamanı burada geçirmek mümkün.

Yazının devamı...

TOKYO'DA KENGO KUMA'YLA TANIŞTIM

Hayat tesadüflerden ibaret, Tokyo’ya gelirken aklımda usta mimar Kengo Kuma’nın eserlerini görmek tabii ki vardı, ama kendisiyle tanışmak planda yoktu.

İlk gün tamamen mimarisini merak ettiğim için Starbucks Reserve Roastery’ye gidiyorum.

Yanlış anlaşılmasın, bu bir davet değil.

Artık pazarlama için global markalar sınır tanımıyor.

Mimaride öyle açılımlar yapıyorlar ki şehirlerin yeni simgelerini yaratıyorlar ve bir turist olarak o şehre gittiğinizde mutlaka gitmeniz görmeniz ve tabii Instagram’da hikâyelerde paylaşmanız gerekiyor bu mekânları.

Kengo Kuma, Starbucks için öyle bir mimari yapmış, içinde Princi, çay evi ve bar da olan çok katlı dev bir mekân yaratmış.

Hemen ertesi gün Sunny Hills adlı, Tayvanlıların yaptığı çay ve kek markasının Aoyama’daki evine de gidiyorum.

Orası da Kengo Kuma imzalı bir bina.

Her Kuma eserinde olduğu gibi transparanlık, doğal ışık ve doğal malzeme öne çıkıyor.

Tayvanlı marka, burada ücretsiz çay ve ananaslı ve elmalı kek ikramı yapıyor, Kuma imzalı binanın kafesinde oturup keyif yapıyorsunuz, yediklerinizi ve içtiklerinizi beğenirseniz daha sonra satın almanız mümkün ama satın almanız gerekmiyor.

Bu da pazarlamada başka bir boyut işte.

Tam Jale Erentok ile Sunny Hills’den çıkmak üzereyken Kengo Kuma’yla karşılaşıyoruz.

Jale Erentok beni tanıştırıyor, dünya çok küçük deyip, hep birlikte bir selfie bile yapıyoruz.

Kengo Kuma heyecanlı, “Murakami’den geliyorum, müze projesi üzerine çalışıyoruz” diye anlatıyor.

Aynı zamanda 2020 Olimpiyatları için Tokyo’da yeni yapılan Olimpiyat Stadı’na da imza atıyor.

Hemen ertesi gün ofisinde buluşup yüz yüze bir röportaj yapmak için sözleşiyoruz.

Yeni müze OMM 7 Eylül’de açılıyor

Kengo Kuma, sadece Japonya’da değil, Türkiye’de de gündemde, özellikle bugünlerde...

Eskişehir’de Polimeks Holding’in sahibi, koleksiyoner Erol Tabanca’nın kurduğu OMM Odun Pazarı Modern Müze’nin de mimarı kendisi.

Bu arada merak edenlere hatırlatalım, Odun Pazarı Modern Müze’nin resmi açılışı 7 Eylül’de.

Haldun Dostoğlu küratörlüğünde gerçekleşecek ilk sergide Bedri Rahmi Eyüboğlu, Canan Tolon, Erol Akyavaş, İlhan Koman, Ramazan Bayrakoğlu, Sinan Demirtaş ve Tayfun Erdoğmuş gibi 1950’lerden günümüze çağdaş Türk sanatının önemli temsilcilerinin eserlerinin de yer aldığı Erol Tabanca Koleksiyonu’ndan özel bir seçki sunulacak.

Ayrıca bambu ustası Tanabe Chikuunsai IV’ün müzeye özel ürettiği enstalasyon çalışması da ilk kez izleyicilere sunulacak.

Eskişehir’e büyük katkı

Kengo Kuma kadar değerli bir mimarın Eskişehir’de bir proje yapmış olması çok ama çok sevindirici.

Böyle mimari eserler şehre değer katıyor daima, hatta şehirleri uluslararası destinasyonlar haline getirmede önemli bir rol oynuyor.

Eskişehir’i görenler anlata anlata bitiremiyor zaten.

Ben de en yakın zamanda gidip görmek istiyorum hem OMM’u hem de Eskişehir’in son halini...

Yazının devamı...

LONDRA ERKEK MODA HAFTASI'NDA CHALAYAN ETKİSİ

Londra Erkek Moda Haftası eskiden kadın moda haftasının son gününde gerçekleşirken, şimdi 4 günlük ayrı bir moda haftasına dönüşmüş durumda.

Erkeklerin modaya olan ilgisinin ne kadar arttığının da bir göstergesi bu.

Londra Erkek Moda Haftası da bu gidişle kadın moda haftaları kadar uzun sürecek ve kapsamlı olacak.

Bu yıl 6.sı kutlanıyor, başında “İstanbul zaten moda başkenti” diyecek kadar İstanbul’a sık sık gidip gelen, GQ dergisinin efsane yayın yönetmeni Dylan Jones var.

“Londra Erkek Moda Haftası’nda yüzlerce defile ve prezantasyon arasında kaçırmamanız gereken dört şovdan biri” dedi New York Times, Hüseyin Çağlayan’ın Chalayan markası için.

Ardından da Çağlayan’ın özelliklerini tek tek sıraladı: “Moda tasarımcısı, film yönetmeni, profesör, mimar, kostüm tasarımcısı, koreograf...”

“Bu adamın yapamadığı bir şey var mı?” diye de sordu.

Boşuna Wallpaper dergisi, 20. yılında, 20 yılda oyunun kurallarını değiştiren 20 etkili kişi arasında Çağlayan’ı saymadı.

Diğer isimlerden de örnekler vermekte fayda var, Google’ın kurucusu Larry Page, Airbnb’nin kurucuları Joe Gebbia and Brian Chesky, Apple’ın tasarım direktörü Jonathan Ive, aktivist sanatçı Ai Weiwei...

Çağlayan için, “Bir moda tasarımcısından disiplinler arası bir isme dönüştü” diyorlar.

Zaten kendisi de moda tasarımı ve sanat arasında bir tercih yapmıyor, “Sadece üretmeyi seviyorum” diyor.

Üretmek derken de tevazusunu koruyor, onun yaptıkları üretmekten daha ötesi, yaratmak aslında.

İlkbahar-yaz 2020 erkek koleksiyonunun teması ‘Post-koloniyel beden’.

Her Chalayan koleksiyonunda olduğu gibi tasarımlarda en çok transformasyon dikkat çekiyor.

Yaratıcı isimler neden Stockholm’de buluşuyor?

ABD eski Başkanı Barack Obama’dan moda tasarımcısı Diane von Furstenberg’e, Snapchat’in kurucusu Evan Spiegel’den Babylon’un kurucusu Ali Parsa’ya, Goop’un kurucusu Gwyneth Paltrow’dan Vogue İngiltere’nin Genel Yayın Yönetmeni Edward Enninful’a, rap yıldızı Cardi B’den BuzzFeed’in kurucusu Jonah Peretti’ye, River Café’nin yaratıcısı Ruth Rogers’dan genç aktivist Greta Thunberg’e dünya çapında birçok yaratıcı isim bugün ve yarın Stockholm’de bir araya geliyor.

Peki ama neden?

Brilliant Minds adlı seminer için.

Brilliant Minds Vakfı, 2015’te müzik ve teknoloji endüstrisini değiştiren Spotify’ın kurucusu ve CEO’su Daniel Ek ve seri girişimci Arash Pournouri tarafından kuruluyor.

Amaç, İsveç değerlerini öne çıkarmak ve bunu yaparken de kendileri gibi girişimci, yaratıcı isimleri Stockholm’de bir araya getirip hep birlikte neler yapılabileceğini keşfetmek.

Geçen yıl ilkini gerçekleştirdikleri seminerin bu yılki teması: ‘Akıcılık Katsayısı’.

Transformasyon çağında büyük resmi düşünmek üzerine konuşacaklar.

Ve tabii dünya çapında yapılan etkili bir etkinlikle bir şehri sadece 2 gün de olsa dünyanın merkezi haline getirebilecekler.

Ufkunuzu açmak için internetten takip etmekte fayda var.

Yazının devamı...

NATALIA VODIANOVA'NIN YARDIM GECESİ

Yardımsever süpermodel Natalia Vodianova’nın kurduğu ELBI’nin (Yardımseverlik ve Ödüllendirme Platformu) Türkiye’de gerçekleşen organizasyonunu hatırlayacaksınız.

Süpermodel Natalia Vodianova’yı ve önceki yıl kabare konseptli doğum günü partisinde giydiği kırmızı elbiseyi de…

Malum, Natalia Vodianova moda dünyasında herhangi bir model değil, moda dünyasının çoğunluğunu elinde bulunduran LVMH Group’un sahibi Bernard Arnault’nun oğlu Antoine Arnault’nun eşi.

Bu da demek oluyor ki Louis Vuitton, Dior, Givenchy, Fendi, Celine gibi bütün LVMH grup markaları hazır dururken, Vodianova’nın bir Türk tasarımcının, Dilara Fındıkoğlu’nun elbisesini giymesi son derece önemliydi.

Üstelik bu seçimi yapmasının ardında da moda dünyası için önemli bir ödül yatıyordu, LVMH Genç Moda Tasarımcısı ödülü.

Vodianova, gençleri ve kadınları destekleyen birçok çalışma yapıyor.

Birleşmiş Milletler Nüfus Fonu (UNFPA) ile birlikte tabularla mücadele ve kadınları güçlendirme amacıyla sürdürülebilir çözümler bulmayı amaçlayan “Let’s Talk” sempozyumunu da düzenliyor.

Let’s Talk 2018, 25-26 Ekim’de Antalya’da Maxx Royal’de gerçekleşti.

İki günlük sempozyumda, düşünce liderleri kadın sağlığı konusundaki tabuları tartışarak, kadın sağlığı ve cinsiyet eşitliği konularında çeşitli çözümler geliştirdiler.

“Batı ile Doğu’nun buluştuğu Türkiye’nin bu toplantının düzenlenmesi için mükemmel bir platform olduğunu düşünüyorum” diyen Natalia Vodianova bu hafta Cenevre’de Naked Heart Foundation yararına Chopard ile birlikte ev sahipliği yapacağı ‘The Secret Garden’ yardım yemeğiyle gündemde.

Perşembe akşamı gerçekleşecek gala gecesinin tüm geliri çocuklar için yapılacak bir kliniğe aktarılacak.

Özmenoğlu’nun eseri Naked Heart’in açık artırmasında

Gecenin bizi ilgilendiren en büyük sürprizi, Naked Heart Foundation yararına düzenlenecek açık artırmada satışa çıkarılacak eserlerden biri Türk bir sanatçıya, Ardan Özmenoğlu’na ait.

Ardan Özmenoğlu, Naked Heart Foundation için yeni bir eser yaratmış.

Eserin adı: ‘A heart of gold’.

“İlk bakışta renkler ve geometriden etkileniyorsunuz, ortadaki silindir kapının üstündeki üçgene odaklanıyorsunuz. Doğa, mimari ve güzellik beklenmeyen renklerle birleşiyor ve resmi hayata geçiriyor. Merkezinde ise elinde kuş tutan bir kadın var, hayallerin ve umutların uçmak üzere olduğunu sembolize ediyor” diye özetliyor Ardan Özmenoğlu eseri.

Yazının devamı...

Maçakızı’ndan açıklama

Perşembe günkü yazımdan sonra Maçakızı’nın patronu Sahir Erozan arıyor, son derece üzgün, bunun çok talihsiz bir kaza olduğunu söylüyor.

Kaza sonrasında sosyal medyada yazılanlara da ne kadar üzüldüğünü ekliyor.

Ama Sahir Erozan’ı asıl üzen, kaza sonrasında Maçakızı teknesinin kaçtığı ve Maçakızı ekibinin yardım etmediği söylentileri.

“Kaza sırasında teknede asistanım ve misafirlerimiz vardı, kaza sonrası teknenin motoru durmuş, geri dönmesi ya da hareket etmesi mümkün değildi, daha sonra çekmek zorunda kaldık” diyor.

Kazadan 5 dakika içinde haberinin olduğunu ve hemen olay yerine başka bir tekneyle geldiğini ve hatta kazada balıkçı teknesinde bulunan magazincileri denizden bizzat çıkardığını ve yaralanan kaptanı hemen hastaneye yetiştirdiğini anlatıyor.

“Videonun devamı izlense, görülecek bunlar” diyor.

Balıkçı teknesinin yaralanan kaptanı için tıbben mümkün olan her şeyi yapacaklarını da ekliyor.

Doğrusu şaşırmıyorum, elbette Maçakızı’ndan da bu beklenir, elbette Maçakızı üstüne düşen görevi yapacak.

Bir tek hız konusunda anlaşamıyoruz Sahir Erozan’la.

“Orası açık deniz, koy değil” diyor Sahir Erozan, ama kıyıda bir otelin güvenlik kameralarının kayda alabildiği mesafeyi açık deniz olarak kabul etmek zor.

Kaldı ki açık deniz bile olsa, o hızla gidiliyorsa, çok daha dikkatli olmak gerekiyor.

“Maçakızı olarak bundan sonrasında tüm tedbirleri alacağımızı da tüm samimiyetimizle ifade etmek istiyoruz” diyor Sahir Erozan.

Bu üzücü kaza hepimize ders oldu, iki tarafa da bir kez daha büyük geçmiş olsun!

1. yaşını kutladı

İstanbul’da ne kadar çok yeme-içme mekânı açılıp kapanıyor.

Söz konusu Londra olunca, ilk yılını tamamlayamadan kapanmak zorunda kalan mekân sayısı daha da artıyor.

İşte o yüzden Londra kadar zor bir şehirde, fine-dining bir Türk restoranının, Rüya Londra’nın 1. yılını kutlaması önemli.

Kendi restoranlarının yanı sıra Doğuş Grubu’nun yeme-içme-eğlence şirketi D.ream’in Türkiye CEO’su görevini de üstlenen Umut Özkanca, Borsa restoranlarının kurucusu Rasim Özkanca’nın oğlu, çocukluğundan beri işin içinde.

ABD’de Bentley College’da ekonomi okuduktan sonra New York’ta French Culinary Institute’da aşçılık eğitimi de aldı.

İstanbul’a geri döndüğünde ise daha 21 yaşında Loft’u açıp şehrin en popüler restoranlarından biri haline getirmeyi başardı.

Daha sonra İstinye Park’ta Masa ve ardından da Zorlu Center’da Parle’yi açtı.

Bu arada hedefi büyütüp “Bir rüyam var, mutfağımızı yurt dışında tanıtacağım, ilk high - end restoranı açacağım” dedi.

D.ream’in desteğiyle, şef Colin Clague ile birlikte aylarca menü çalışıp Rüya’yı önce Dubai’de, sonra Londra’da açtılar.

Rüya Londra’nın açılışı mutfağımızın dünyaya açılımı için de önemliydi.

Çünkü ilk defa bu ölçekte bir restoranla uluslararası arenaya çıktık.

Nice yıllara Rüya!

Güle güle Aykut!

Tanımayanlar ‘ünlülerin arkadaşı’ deyip geçiyor, sanki hayatta yaptığı en önemli şey buymuş gibi.

Oysa fotoğrafları ve videolarıyla çok şey anlattı hepimize.

En son Paris’te Louvre’da bir video eseri sergilendiğinde ne kadar mutluydu.

Çok zamansız, çok erken bir kayıp.

Her zaman olduğu gibi neşeli hatırlanacak hep.

Ve tabii ne kadar çok kişinin hayatına dokunmuş olduğu hiç unutulmayacak.

Yazının devamı...

HEPİMİZ OLABİLİRDİK

Maçakızı teknesinin magazin muhabirlerini taşıyan balıkçı teknesini ortadan ikiye ayırdığı korkunç görüntüleri üzüntüyle izledik.

Hepsine büyük geçmiş olsun diliyorum önce.

Magazin muhabirlerinin olduğu balıkçı teknesinde pekâlâ hepimiz olabilirdik.

Bu korkunç kazanın görüntü alınmaması için meydana geldiği iddia ediliyor.

Doğrusu ben böyle bir şeyin olabileceğine inanmıyorum, inanamıyorum.

Kimse bilerek böyle bir kazaya neden olmak istemez diye düşünüyorum, düşünmek istiyorum.

Ama böyle bir kazadan sonra, ortada 4 can söz konusuyken hiçbir şey olmamış gibi, son hızla uzaklaşması, geri gelip yardım etmemesi daha da üzücü.

Maçakızı kadar sevdiğimiz, uluslararası olmayı başarabilmiş tek yerli Bodrum markasının, adını taşıyan tekneyi böyle bir kaptana emanet etmemesi gerekirdi.

Kaptanını daha özenle seçmeli, iyi eğitmeli ve hız konusunda uyarmalıydı.

Bir koyda açık denizde gider gibi son sürat gidilemeyeceğini defalarca anlatmalıydı.

Çünkü insan hayatı, “görmedim, fark etmedim” deyip geçilecek bir şey değil.

Bu korkunç kaza hepimize büyük bir ders olmalı ve bir an önce gerekli önlemler alınmalı.

Köyde gürültü meselesi

Tatil yerlerinde hızdan sonra en büyük diğer sorun ise gürültü.

Hatırlarsınız, geçen yıl Alaçatı Turizm Derneği’nin öncülüğünde #Alaçatı75desibel sivil toplum hareketi başlatılmıştı.

“60 desibelde sohbet eder,

50 desibelde yağmuru izler,

30 desibelde sırlarımızı paylaşır,

00 desibelde iç sesimizi dinleriz.”

Diye özetliyorlardı durumu.

Amaç, toplum dayanışması sağlayarak gürültü kontrolü konusunda farkındalık yaratmaktı.

“Bugün Alaçatı’nın bu kadar sevilmesini sağlayan insanı ve kültürüyle birlikte korunması, sürdürülebilir turizmin de vazgeçilmez parçasıdır.

Bunun yanında, komşuluk, saygı, hoşgörü gibi toplumsal değerlerimizi kaybetmemek için hassasiyet göstermek, hepimizin görevidir.

Alaçatı’daki eğlenceye karşı değiliz, ama çevreyi rahatsız edecek seviyede müzik yayınına karşıyız.

İç mekan gürültüsünün sokakta, 75 desibelden fazla duyulmasını istemiyoruz.

Ayrıca gece 01.00’den sonra müziğin komple kapanması taraftarıyız.

Alaçatı’nın yaşanabilir bir yer olmaya devam etmesini, insanların huzur hakkına sahip çıkılmasını istiyoruz” diyorlardı.

Bu yıl ise bu uygulama devam ettiği için bayramda köy içinde eğlence erken bitiyor diye şikâyet edenler var.

Elbette, kulüp-bar her yerde olsun, bu mekânlar müzik de yapsın ama çevremize, yan komşuya zarar vermeden.

Malum, küçücük bir Ege köyü Alaçatı.

Bir barlar sokağına dönmesini istemiyoruz, lokalin doğalın korunduğu bir yer olmaya devam edebilmesi arzumuz.

Elbette Alaçatı hepimizin, keyif alalım, eğlenelim, ancak eğlenirken çevreyi rahatsız etmeyelim.

Alaçatı’yı Alaçatı yapan değerleri ve sakin Ege yaşantısını hep birlikte koruyalım.

Alancha, Agrilia, Köşe Kahve, yerel ve harika yemekleriyle Alaçatı’nın en iyi mekânlarından.

Üstelik çevrelerine ve Alaçatı’nın dokusuna son derece saygılılar, daima koruyorlar, geliştiriyorlar.

Çünkü biliyorlar ki kendi mekânlarının da Alaçatı’nın da uzun soluklu olabilmesi için gerekli olan bu dokuya sahip çıkmak.

Türkbükü de Alaçatı gibi küçük bir köydü, Alaçatılıların yaptığını Türkbükülüler yapamadı.

Sonucu hep birlikte izledik.

İşte biraz da bu yüzden #Alaçatı75desibel sonsuz desteği hak ediyor.

Yazının devamı...

BİR BAYRAM KLASİĞİ

50 dakikalık İstanbul-Bodrum uçuşunda göz açıp kapayıncaya kadar inişe geçiliyor. Ama gelin görün ki Bodrum uçak biletleri 3-4 saatlik Avrupa uçak biletleriyle aynı fiyat, hatta bazen daha bile pahalı.

Sadece uçak biletleri değil tabii, plajlarda da yemeklerde de fiyatlar uçmuş durumda. Otellerde de durum farklı değil.

Astronomik rakamlar bir bayram klasiği zaten.

Tabii ki istiyoruz, Bodrum 12 ay yaşasın, işletmeler ve esnaf 2 aylık sezonun acısını bizden çıkarmasın.

Bodrum’a özgü bir şey kaldı mı?

Bodrum, tıpkı İstanbul gibi, bir yandan müthiş gelişiyor, bir yandan da mahvoluyor. Artık Bodrum’a özgü yerel lezzetler de, butikler de yok.

İstanbul’dan gelen markalar Bodrum’u istila etti.

Bodrum’da sürekli yeni bir yer açılıyor.

Oysa tatilde Türkbükü’nde küçük bir tura çıktığınızda birçok yeri boş da görüyorsunuz.

İster istemez bu kadar çok yere gerek var mı gerçekten diye düşünüyor insan.

Bir yandan da biliyoruz, uluslararası markaların Bodrum’a gelmesi sevindirici.

Çok başarılı olmalarını diliyoruz, çünkü yüksek gelirli turistler ancak böyle bildikleri, güvendikleri markaların peşinden ülkemize gelecek.

Bu markaların ülkemizdeki yatırımlarını sadece bizim bilmemiz de yetmiyor tabii.

Önemli olan, yurt dışında en doğru tanıtımın yapılması ve gelenlerin hem otellerden hem ülkemizden memnun ayrılması...

Peki ama Bodrumlu markalara ne oldu?

Yeni açılan yerlerin çoğu İstanbul’daki mekânların şubesi, bir kısmı da birbirinden çok da farklı olmayan, aslında pek de bir özelliği olmayan yerler.

İstanbul’da pekâlâ gidebileceğiniz bir yere Bodrum’da neden gitmek istersiniz?

Bütün yıl iple çektiğimiz yaz aylarında Bodrum’da özlediğimiz bir şey hiç mi olmaz?

Neyse ki merkezde Orfoz ve Gemibaşı, Gümüşlük’te Mimoza ve Limon, Yalıkavak’ta Hasan ve Türkbükü’nde Atılay, Garo’s ve Miam var.

Rezervasyon yaptırırken, deniz kenarı bir masa istediğinizde, “İskelede yer yok, kumdaki masalar var isterseniz” cevabını alıyorsunuz.

Kumdaki masaların tercih edilmediğini anlıyorsunuz karşıdaki sesten.

“Tamam, daha iyi” deyip telefonu kapatıyorsunuz.

Kumdaki masalar nasıl tercih edilsin?

Apartman topuklarla kumlara bata çıka yürümek istemeyenler çoğunlukta.

Oysa deniz kenarında kumların üzerine atılmış salaş bir masa tekdüze iskelelerden çok daha güzel.

Barlar Sokağı’nın son durumu

Bodrum’un eskiden kalbi olan Barlar Sokağı’nın hali ise içler acısı.

Merkezde yollar sürekli değişiyor, trafik tek şeride inince ister istemez İstanbul trafiğini aratmıyor.

Torba’dan Bodrum’a anında iniyorsunuz ama otogardan Bodrum Kalesi’ne gelmeniz saatler alabiliyor.

Buna rağmen her yıl ayrı bir hevesle bu yaz Barlar Sokağı değişmiş mi diye gidiyoruz.

Her seferinde aynı hayal kırıklığı.

Her yerde çakma çantacılar.

Dünyanın hiçbir yerinde bu kadar uluorta taklit ürün satıldığını göremezsiniz.

Eskiden Bodrum’un el yapımı sandaletleri, Engin Dalyancı’nın balıklı hediyelik eşyaları meşhurdu.

Şimdi hâlâ varlar ama nedense herkes bir çakma çantacıdan çıkıp diğerine giriyor. Eskiden Bodrum’a gelince özel bir şeyler almak mümkündü.

Şimdi pazarlardan alacağınız Bodrum mandalinalı reçellerden, bademli zeytinlerden, rengârenk peştamallardan başka bir şey kalmadı.

Neyse ki Penguen var yolun sonunda, dondurmayla avunmak mümkün.

Hiç unutamıyorum, yıllar önce İtalyan Etro markasının ortakları Kean Etro ve kız kardeşi Veronica Etro gelmişti İstanbul’a.

Etro ailesi, “Size özel bir şeyiniz yok, Kapalıçarşı’da bile size has, işte bu Türkiye diyebileceğimiz bir şey bulamadık” dediğinde üzülmüş ama verecek cevap bulamamıştık.

Neyse ki Bodrum’un kalbini görmediler...

Yazının devamı...

Dünyaya nasıl daha faydalı olabilirim dedirten 3 gün

3 gün 3 gece süren çok özel bir etkinlik: Harvest. Geçen hafta Kaplankaya’da ikincisi gerçekleşti, teması doğaydı. Dünyanın dört bir yanından gelen konuşmacılar ve izleyicilerin gündeminde bakın neler vardı?

Dünya serbest dalış rekortmeni, I am Water adlı vakfın kurucusu Hanli Prinsloo’dan okyanus hikayelerini dinliyorum, nefesimi 3 dakika tutmayı da öğreniyorum. Sonrasında akşam yemeğinde rekortmen yüzücü Peter Marshall ile Bodrum’dan İstanbul’a gideceklerini anlatıyor Güney Afrikalı Hanli, “Nerelere gitmem gerektiğini bana yazar mısın?” diyor. “Sadece turistik yerler olmasın, siz zamanınızı nerelerde geçiriyorsanız ben de oraları merak ediyorum” diye de ekliyor.Uzun bir liste yapıyorum, 2 güne en çok neler sığdırılabilir diye düşünerek. Yeme-içme mekanlarından İstanbul’da mutlaka görülmesi gereken yerlere kadar yazıyorum. Yanımda Akdeniz Koruma Derneği’nin kurucusu, dünyanın en önemli çevrecilik ödülü, Whitley Gold gibi uluslararası birçok ödüle layık görülen, gururumuz Zafer Kızılkaya var.

Türkiye’den tek konuşmacı

İstanbul ve Prag’dan gelen YPO üyeleri de, diğer yabancı katılımcılar da Zafer’i tebrik etmeye geliyor, hem yaptıklarından dolayı hem de “En iyi konuşmacı sendin” diyorlar Zafer’in iklim değişikliği ve deniz ekosistemi ile ilgili konuşmasını kastederek.

Bu aşamada hatırlatalım, programda Türkiye’den tek konuşmacı Zafer Kızılkaya. O arada Zafer beni Parag Mahajani ile tanıştırıyor, “Müthiş bir astronom” diyor. 3 gün boyunca Parag ile sabah güneşi, gece yıldızları izliyoruz.

Wade Davis, Amazon’dan Tibet’e, Afrika’dan Avustralya’ya, Polinezya Adaları’ndan Kuzey Kutbu’na kadar uzanan doğa serüvenini anlatıyor, modern dünyada antik çağlardan gelen bilginin hâlâ çok değerli olduğunun altını çizerek.

Dünyanın etrafını kendi tasarladığı güneş enerjisiyle çalışan uçak ile dolaşan Andre Borschberg maceralarını anlatıyor. İnsanlık tarihindeki deniz ekonomisini anlatan 83 yaşındaki deniz biyoloğu Dr. Sylvia Earle’den kuantum bilgisayarlarla doğayı taklit edip, iklim değişikliği gibi sorunlara doğal çözümler bulabileceğimizi savunan teknoloji yatırımcısı Peter Read’e birçok ilginç ismi daha dinliyoruz, Kaplankaya Harvest Nature’da deniz manzarasına bakarak, çimenlere yayılarak.

İzleyiciler arasında bir çocuk, “Robotlar her şeyi yapabilecekse, insanlara ne ihtiyaç var?” diye soruyor Peter Read’e, Peter insanlara her zaman ihtiyaç olacağını, sevmediğimiz işleri robotlara bırakacağımızı, bu sayede Bodrum’da plajda daha çok yatabileceğimizi söylüyor gülerek.

Yoga ve dans karışımı seans

Alaska’dan Nepal’e dünyanın farklı yerlerinden 12 ruhani liderin New York’ta Birleşmiş Milletler’de bir araya gelip dünyayı nasıl kurtaracağımızı sorguladığı, Lucy Martens ve Olivier Girard imzalı “The Twelve” adlı filmi izliyoruz. Instagram’da takip ettiğim Voga’nın yaratıcısı Juliet Murrell ile yoga ve dans karışımı olan bir seans da yapıyoruz, Blisspoint’in kurucusu Kolombiyalı Lisa de Narvaez ile müthiş bir nefes çalışması da... 1.5 saatin sonunda hüngür hüngür ağlayanlar, zangır zangır titreyenler oluyor. Herkes Lisa’nın nefes çalışmasından çok memnun, bu tür bir çalışmaya ilk kez katılanlar bile ne kadar etkilendiklerini anlatıyor. Seansın sonunda herkes hislerini paylaşıyor, kimse kimseden çekinmeden. Çünkü herkes biliyor, burada olan burada kalacak. Tabii ki sadece olumlu şeyler de görmüyoruz 3 gün boyunca, doğayı nasıl mahvettiğimizle de yüzleşiyoruz. Doğanın geleceğini anlatan Howard Covington’a en can alıcı soruyu Onur Öymen soruyor, “Atıkların başka ülkelere gönderilmesi sorunu nasıl çözülür?” diye. National Geographic’e göre Afrika’nın yaşayan en büyük kaşifi Kingsley Holgate, kanlar içinde bir gergedanın görüntülerini paylaşıyor, eminim hiçbirimizin gözlerinin önünden gitmeyecek bu korkunç görüntü. Neyse ki daha sonra tekneyle hemen yandaki Anhinga’ya gidiyoruz günbatımına. Ariana Vafadari ve Julien Carton’un canlı opera performansını izlemeye…

Kaplankaya’da Burak Öymen, Nick Kislinger ve Roman Carel’in yarattığı Harvest Nature, ufuk açıcı, ilham verici 3 günlük bir etkinlik. Londra, Los Angeles, Prag ve İstanbul’dan gelenler ağırlıkta. Dünyaya bu kadar faydalı olan, bu kadar özel ve yetenekli konuşmacıyla geçen 3 günün sonunda kendinizi sorgulamaya başlıyorsunuz, “Ben ne yapıyorum, faydalı olmak için daha ne yapabilirim?” diye. Şimdi sırada 11-13 Ekim’de gerçekleşecek sağlıklı yaşam günleri Harvest Wellbeing var. Unutmamak lazım, bu kadar özenle gerçekleştirilen uluslararası etkinlikler sadece dünya çapında isimleri bir araya getirmekle kalmıyor, Bodrum’u global bir destinasyon da yapıyor.

Yazının devamı...

© Copyright 2019

Milliyet Gazetecilik ve Matbaacılık A.Ş.