SKORER
PEMBENAR
CADDE
YAZARLAR

Şok diyetlerin bedeli

Az yemek tabii kilo verdirir ancak şok diyetler metabolizmamızı da şoka sokarak normal çalışmasını bozar. Vücut kıtlık var diye düşünerek metabolizmasını yavaşlatır.

Kısa sürede çok kilo vermek düşüncesi tıpkı kolay ve uygunsuz yoldan çok para kazanmak gibi sonrasında bedeli ağır olan mantık dışı bir yaklaşımdır. Hayatımızı sürdürebilmemiz, beyin başta olmak üzere hayati organlarımızın çalışması için enerjiye ihtiyaç vardır. Bu enerjiyi de yediklerimizden ve depo ettiklerimizden karşılarız. Kıtlık algısına düşen bünyemiz bu kaynağı iktisatlı kullanmak adına yediklerimizi yakma olayını yavaşlatıp depolama yoluna gider. Böylece kestirme zannettiğimiz yoldan giderken su içsem yarıyor durumuna düşeriz.
Bir haber kanalının canlı yayınında benden şok diyetlerden konuşmamı istediklerinde gerçekten ne kadar isabetli bir konuya değindiğimizi düşünüp sizinle de bu bilgiyi paylaşmak istedim. Özellikle içinde bulunduğumuz sıcak yaz günlerinde yapılan şok diyetler sağlığımızı da tehdit eder.
Genellikle çok düşük kalori ve tek taraflı beslenme tarzında yapılan bu diyetler kan şekerinde ve tansiyonda ani düşüş, baş dönmesi, göz kararması ve bayılmaya kadar varan klinik sonuçlara yol açabilir. Vücudumuzun belirli oranda protein, yağ, karbonhidrat, vitamin ve minerallere ihtiyacı vardır. Bağışıklık sistemimiz için de önemli olan bu denge bozulduğu zaman basit infeksiyon hastalıklarından tutun da kanser gibi kronik ve ölümcül hastalıklara açık hale geliriz. Vitamin, mineral eksiklikleriyle beraber saç dökülmesi, kansızlık, tırnaklarda kırılma, cilt renginde bozulma ve sağlıksız bir görünüm olacaktır.

Aksamalar görülür

Açlığa bağlı olarak, midenin koruyucu mukus tabakasının zarar görmesi ve mide asit düzeyindeki yükselme ile gastrit, ülser gibi mide hastalıklarında artış gözlenir. Şok diyetler bağırsakları tembelliğe sevk edip kronik kabızlığa yol açabilir. Safra kesesinde safra taşı ve çamuru daha kolay oluşabilir. Bu olay ileride safra yollarının tıkanmasına ve devamında mekanik sarılığa yol açabilir. Tedavi için safra kesesinin acil olarak ameliyatla alınması gerekir.
Vücutta kalsiyum ve fosfor minerallerinin dengesi bozulduğundan kemik kas sisteminin de çalışması ve yapısı bozulur. Kemik erimesine zemin hazırlanır. Şok diyet uygulayan kişiler bir yandan fazla kilolarının büyük kısmının ödem sebebiyle olduğunu düşünerek diüretik çayları hatta ilaçları da kullanabilir. Özellikle bu yaz günlerinde terle de beraber su ve mineral de kaybettiğimiz için başta sodyum, potasyum, magnezyum mineralinin dengesizliğinde ciddi kalp ritim bozuklukları ortaya çıkabilir.
Sıvı kaybına bağlı olarak pıhtılaşmaya eğilim artar buna bağlı damar tıkanıklıkları dolayısıyla kalp krizi ve inmeler daha kolay ortaya çıkabilir.
Şok diyette birçok vitamin, mineral, yağ ve protein yapı taşlarının eksik alınmasıyla vücutta birçok hormonun yapılışı ve işlevinde aksamalar görülür. Seratonin adlı mutluluk hormonu da bunlardan biridir ve üretiminin azalmasıyla depresyon ortaya çıkabilir.
Uzun süre yapılması mümkün olmayan bu diyeti bitirip de normal beslenmeye geçildiğinde ise verilen kilolar misliyle geri alınacaktır.

Yazının devamı...

Kalbi bozan ilaçlar

Kalp kendi kendine çalışan kendi halinde bir düzeni ve ritmi olan bir organdır. Bilinç kaybolsa bile hiç durmadan çalışmaya devam eden bu çalışkan organımız maalesef birçok faktörden de etkilenir. Biz üzülürsek, sevinirsek, heyecanlanırsak veya korkarsak hemen o da aynı tepkiyi verir. Telaşeye düşmüş gibi hızlı çalışır. Fazla çay, kahve gibi uyarıcı içecekler yüzünden ritmi hızlanır hatta eğer zemin hazırsa hastalık ortaya çıkar ve daha uzun süren aritmiler görülür. Tüm bu saydıklarım hepimizin bildiği ve kalbimizin doğal olarak verdiği tepkilerdir. Çarpıntının sebebini biliriz ve ona göre kolayca tedbir alırız.

Çayı, kahveyi azaltırız ya da hiç içmeyiz. Bizi üzecek, heyecanlandıracak, korkutacak ortamlardan uzak kalmaya çalışırız veya bunlarla ilgili tedbirleri alırız. Ama bir de çoğumuzun aklına gelmeyen alakasız gibi görünen ancak kalbin çalışmasında yaptığı bir takım değişikliklerle kimi zaman çok tehlikeli sonuçlar da doğurabilen ilaçlar vardır. Bunlara sözüm ona bitkisel takviye diye adlandırılan ilaçlar da dahildir.

Yan etkilerine dikkat

Bu tür takviyeleri hiç saymıyorum ve niye kullanılır durmadan sorguluyorum ancak başka hastalıklar için mecburen kullanılan bir takım ilaçlar vardır ki bunlar için hastanın hiçbir kalp rahatsızlığı olmasa bile mutlaka bir kardiyolog tarafından takip gerektirir.

Bir boğaz infeksiyonu veya bronşit sebebiyle aldığımız antibiyotiğin kalp EKG’sinde bir takım değişikliklere yol açarak çok tehlikeli ritim bozukluklarına zemin hazırlayacağı hiç aklınıza gelir mi? Kalbin kasılması ve sonrasında istirahati ile ilgili geçen süre EKG’ye farklı dalgalar ve arasındaki mesafe olarak yansır. Kinolon grubu antibiyotikler (floksazinler), Klaritromisin, Eritromisin içeren antibiyotikler, Ketokonazol, ıtrakonazol içeren mantar ilaçları kalpteki bu süreyi uzatır ve öldürücü ventriküler aritmilerin oluşmasına zemin hazırlayabilir. Bunun yanı sıra antidepresanlar, antipsikotik ilaçlar da benzer şekilde etki yapabilir. Vücutta çeşitli sebeplerden olabilen potasyum, magnesyum gibi minerallerin eksiklikleri de

tiroid bezinin yavaş çalıştığı hipotiroidi hastalığı da bu mesafenin uzamasına sebep olarak benzeri etki yaratabilir. Ayrıca tiroid bezinin fazla çalışması (hipertiroidi) ya da dışarıdan ilaç olarak alınan tiroid hormonları da kalbi uyararak hızlı çalışmasına sebep olabilir. Kemoterapide kullanılan bazı ilaçlar kalp yetmezliği, yüksek tansiyon, ritim bozuklukları, kalp krizleri, kalp zarı iltihabı yapabilir. Bazı doktorlar tarafından yorgunluk ve depresyona iyi gelir halsizliği alır diye önerilen Ginseng gibi takviyeler ise tansiyon yükselmesine sebep olarak kalbi olumsuz yönde etkileyip yorabilir. Bir tür sentetik hormon olan Anabolik steroidler erkeklik hormonuyla ilişkili steroid hormonlardır. Bunlar testosteron içerir. Yüksek doz anabolik steroid kullanımının ciddi yan etkileri mevcuttur.

Kalp hastalığı ve kalp krizi riskinde artış, kan basıncında yükselme, ritim bozukluğu ölümcül olabilir. Benzer şekilde spor yaparken çabuk ve kolay yoldan kas geliştirmek amacıyla alınan protein tozu kası büyüttüğü gibi, kalp kasını da büyütür. Ayrıca damar tıkanıklığına yol açan trans yağları da içerebilir.

Sonuçta kalp krizi, tehlikeli aritmiler ve kalp yetersizliğine yol açabilir. Bu nedenle kaş yapayım derken göz çıkarmamak adına kullandığımız ilaçların yan etkilerine dikkat etmek, kullanmak mecburiyetindeysek de özellikle bu ilaçlar kalbi etkiliyorsa bir kardiyolog takibinde hareket etmek gerekir.

Yazının devamı...

Sıcak hava ne yapar?

Güneşli hava başlangıçta aydınlık ve enerjiyi çağrıştırsa da ardından gelen aşırı sıcaklar yorgunluk ve halsizlikle beraber sağlığımızı da tehdit eder boyutlara ulaşabilir.

Sıcak havada vücut, ısı dengesini korumak için bir takım tedbirler alır. Bu nedenle ortam ısısı arttıkça terlemeye başlarız. Ciltteki ter buharlaştıkça da bir miktar ısı kaybı olur. Böylece sıcağa tahammülümüz bir miktar kolaylaşır. Ancak bulunduğumuz ortamda nem oranı fazlaysa buharlaşmaya engel olur. Bu nedenle nemli havalarda sıcaklık daha da bunaltıcı hal alır. Sıcak hava aynı zamanda ciltte kırmızılaşmaya da sebep olur. Bunun sebebi ısının artmasına bağlı olarak ciltteki damarların genişlemesidir. Genişleyen damarlara kanı pompalama işi de kalbe ait olduğundan sonuçta kalbin iş yükü artar. Bu nedenle kalp yetersizliği olanlar sıcaktan olumsuz yönde etkilendikleri gibi sıcak ve nemli havadan çok daha fazla etkilenirler.

Kalp yetersizliği belirtileri daha da belirgin hale gelir. Bir diğer önemli konu da terle birlikte kaybettiğimiz sodyum, potasyum, magnezyum gibi minerallerin vücuttaki eksikliğine bağlı etkilerdir. Vücut için son derece önemli bu mineralleri yerine koyamazsak basit baş dönmelerinden kramplara, çeşitli kalp ritim bozukluklarına, bilinç bulanıklıklarına ve bayılmalara kadar giden istenmeyen durumlarla karşılaşabiliriz. Halsizlik, yorgunluk, özellikle oturduğumuz yerden kalkınca görülen baş dönmesi, göz kararması beraberinde gözlenen tansiyon düşüklüğü terleme ile olan su ve sodyum gibi minerallerin kaybıyla ciltte genişleyen damarlara kanın göllenmesi sebebiyledir. Su kaybı nedeniyle yoğunluğu artan kan pıhtılaşmaya daha yatkın hale gelir. Bu nedenle kolayca oluşan pıhtı sebebiyle damar tıkanıklıklarında artış gözlenir. Özellikle potasyum, magnezyum mineralinin kaybı kalpte tehlikeli aritmilerin oluşmasına zemin hazırlar. Sağlıklı kişilerde çoğu zaman daha kolay tolere edilebilen bu mineral eksikliği kalp hastalarında özellikle aritmi problemi olanlarda ciddi sonuçlara neden olabilir.

Yüksek tansiyon, kalp yetersizliği ya da daha farklı bir sebepten idrar söktürücü ilaç alanların mutlaka daha dikkatli olmaları, doktorlarına danışarak sıcak yaz aylarında bu ilaçların dozlarını yeniden düzenlemeleri gerekir. Zira zaten terle beraber su ve mineral kaybı yaşandığından bir de ilaç sebebiyle artan idrarla beraber bu kayıp daha da fazla olur.

Ağır spordan kaçınmalı

Her ne kadar açık havada yapılan sporları sağlık açısından olumlu saysak da sıcak havada, güneşin altında özellikle ağır sporları hiç tavsiye etmeyiz. Zaten vücudumuz da buna izin vermez. Ufak hareketlerde yorulmak, kolunu kıpırdatacak hali kalmamak bu sebeptendir.

Sıcak havada en önemli konu su ve mineral kaybını dengede tutmaya çalışmaktır. Bu nedenle günlük su ihtiyacımızı mutlaka doğru bir şekilde karşılamalıyız. Çay, kahve gibi içecekler susuzluğu geçici olarak gidermekle beraber idrar miktarını artırarak daha da çok sıvı elektrolit kaybına yol açar. Bu nedenle özel- likle idrarın rengi su gibi berrak olana kadar su içmeye dikkat etmeliyiz. Mineralller için bol sebze, meyve, salata tüketmeye gayret etmeliyiz. Kimi zaman kanda bu mineralleri kontrol ettirip takviyesini yapmamız da gerekebilir. Terlemeyi azaltan açık renk, ince pamuklu giysiler tercih edilmeli, çok sıcak saatlerde gölge ve serin yerlerde kalmaya çalışmalı, sindirimi kolay, hafif yiyecekler tüketmeye özen gösterilmelidir.

Yazının devamı...

Kırmızı yaz meyvelerinin faydaları

Yaz mevsiminin en güzel taraflarından biri de pek çok çeşitteki meyvenin de yetiştiği mevsim olmasıdır. Özellikle de benim en çok sevdiğim meyvelerin bulunduğu mevsim olduğu için fırsatını bulmuşken tüketmeye gayret ederim. Geçen gün manavda gözüme çok güzel görünen kiraz ve çilekleri alıp eve doldurunca bu güzel meyvelerin faydalarından da biraz bahsedeyim diye düşündüm. Aslında tabii tüm meyvelerin ayrı ayrı faydası var. Ama özellikle mevsiminde ve kararında tüketmek kaydıyla.

Çilek

A vitamini, B6, B9 (folik asit), B12 vitaminleri ve C vitaminiyle daha az ölçüde, demir, bakır, magnezyum, kalsiyum, fosfor, potasyum, selenyum, sodyum, manganez ile K ve E vitamini de içerir. Ayrıca yara ve iltihaplanmaların iyileşmesine yardımcı olan, kronik hastalıklara karşı koruma sağlayan ellagic asit ve COX enzimlerini de içerir. Bağışıklık sistemini kuvvetlendirir. Kansere karşı koruyucudur. Zihnin çalışmasını olumlu yönde etkileyecek şekilde dopamin salınımını artırır, Alzheimer’a yakalanma riskini azaltır. Yüksek oranda lif içerir, kendine kırmızı rengini veren antosiyanin (Pelargonidin) adında bir pigment sayesinde yüksek kolesterolü düşürür. Mide ve bağırsak tembelliğini giderir. Kalp ve damar sağlığını korur. Kollajen üretimini artırır. Romatizmal hastalıklara iyi gelir.

Kiraz

Kiraz da içerdiği A, B, C vitaminleri ve antosiyanin (siyanidin) sayesinde benzer etkilere sahiptir. Antosiyaninler, yağ ve glukoz metabolizmasından sorumlu genleri düzenleyen PPAR’ı aktive etmeye yardımcı olur. Bu da, kan şekerini ve kolesterol seviyelerini kontrol altında tutar. Antosiyaninler aynı zamanda hücre döngüsüne ve apostozu düzenlemeye yardımcı olur. Sağlıklı hücrelerin kanserli olanlara dönüştürülme riskini azaltır. Ürik asit ve ürat tuzlarının vücuttan atılmasını yardımcı olur. Bu nedenle romatizma, gut hastalıkları, eklem kireçlenmesinde faydalıdır. Böbrekleri çalıştırarak idrar sökülmesine yardımcı olur. Kandaki zararlı maddelerin vücuttan atılmasını sağlar. Melatonin içerdiği için uyku problemini ortadan kaldırmada yardımcıdır.

Karpuz

İçinde bulunan ve kırmızı rengini veren likopen sayesinde kalp ve damar sağlığının korunmasında, katarakt oluşum riskinin ve başta prostat kanseri olmak üzere birçok kanser türlerine yakalanma riskinin azalmasında önemli rol oynar. A vitamini oranı yüksek olan karpuzdan her gün bir porsiyon yiyerek, görme yeteneğimize yardımcı olabiliriz. Gözlerdeki retina pigmentinin üremesine ve yaşlılığa bağlı görme kayıplarını önlemeye de yardımcı olan karpuz, Beta-karoten bakımından zengin olduğu için gece körlüğünü önlemekte de faydalıdır. Kalsiyum ve potasyum açısından zengin olan karpuz kas ve iskelet sisteminin sağlığını korumaya destek olur. İçerdiği sitrulin sayesinde kan akışını düzenler ve kalp damar sağlığını iyileştirmede yardımcıdır. Özellikle kabuğa yakın beyaz kısımlarda sitrulin daha fazladır. Bol miktarda su içerir, böbreklerin düzenli ve iyi çalışmasını sağlar. İdrar söktürücüdür.

Yazının devamı...

Kalpteki tehlikeli plaklar

Her ne kadar kalp krizinin tedavisi gün geçtikçe daha da ileriye gitse de aslında biliyoruz ki olay krize kadar gitmeden bu riski anlamak ve önlemek mümkün. Bu haftaki yazımda damar tıkanıklığı sürecini tetikleyen plaklardan biraz bahsedeceğim.

Kalp krizi artık korkulu rüya olmaktan çıktı. Tıptaki ilerlemeler, sürekli gelişen tedavi yöntemleri kriz anında bize başarıyla sonuçlanacak müdahalelerde bulunma şansını veriyor. Tıkalı damar nedeniyle oluşan infarktüse uğramış bir kalbi ilaç tedavisiyle, balon anjiyoplastiyle veya koroner by pass ameliyatıyla tedavi etmek mümkün. Eskiden çok daha fazla korkulan ve kötü sonla seyreden kalp krizleri artık tedavi edilebilir ve korkutucu komplikasyonları önlenebilir bir hal aldı. Ancak hâlâ kalp damar hastalıkları en fazla görülen ölüm sebebi. Buradan da şunu anlıyoruz ki daha yapacak çok iş var.

Her ne kadar kalp krizinin tedavisi gün geçtikçe daha da ileriye gitse de aslında biliyoruz ki olay krize kadar gitmeden bu riski anlamak ve önlemek mümkün. Risk faktörlerini belirlemek ve önlem almak başlı başına bir konu. Artık dünyadaki trend hastalıkları oluşmadan önlemek yönünde ilerliyor.

Bu amaçtan yola çıkarak Harvard, Stanford gibi dünyaca tanınmış üniversite hastanelerinde, ileri kardiyoloji merkezlerinde kalp damar hastalıklarını önleme departmanları kuruluyor.

Bu konuda bilimsel çalışmalar, araştırmalar yapılıyor.

Dar damarları tıkayabiliyor

Yüksek kolesterole bağlı olarak damar duvarında biriken yağ plakları zaman içinde bazı iltihabi reaksiyonları tetikleyerek, damar duvarının daralmasına sebep oluyor. Bu süreçten daha önce kronik inflamasyonun kalp damarlarındaki etkisini anlatırken de bahsetmiştim.

Damar duvarındaki plaklar ani kan basıncı değişikliklerine bağlı olarak yapışık oldukları yerden koparak daha uçtaki, daha dar damarları tıkayabiliyorlar. Bunun sonucunda da kalp damarları tıkandığında kalp krizi, beyin damarları tıkandığında ise inme veya felçler ortaya çıkıyor. Bu plakları damarın içinde yüzeye yapışık ve yağ özellikle LDL kolesterol, iltihap hücreleri gibi malzemelerle dolu fibröz bir torbaya benzetebiliriz.

Bu torbanın içinde okside olmuş LDL ve yağ yükü ne kadar fazlaysa yırtılma olasılığı da o kadar fazla oluyor. İşte ne oluyorsa o zaman insanın başına geliyor. Aslında geçişi hiç engellemeden uslu bir şekilde çok az yer kaplayarak duran torba yani plak yırtılıp içindekiler saçılınca orada bir yara var zanneden vücut hemen tamir askerlerini gönderiyor.

Damardaki hasarı durduracağını zanneden trombositler de o bölgede aniden trombus yani pıhtı oluşturarak damarı tıkıyor ve infarktüse sebep oluyor. En çok çekindiğimiz bu durum erken tanıda da bize zorluk çıkarıyor. Çünkü olay çok ani gelişiyor.

Trombositler bölgeye hücum ediyor bu izdihamda olan kalbe oluyor. Böyle bir hastaya koroner anjiyografi yapmış olsak bile müdahaleye gerek duyulmayan plaklar görürdük. Kimse yer işgal etmeyen ve duvara yapışmış küçük torbadan şüphelenmez. Ancak artık bilimsel araştırmalar bize istihbarat konusunda çok önemli ipuçları veriyor.

Bunlardan biri kanda bakılabilen bir enzim testidir. Yani bu halim selim görülen torba aslında ben yırtılacağım diyerek LP- PLA2 adındaki özel bir inflamasyon enziminin salgılanmasına yol açar. Bu bilgi sayesinde kanda bakılan basit bir tetkikle bu riski taşıyıp taşımadığımız anlaşılır.

Yazının devamı...

Sağlıkta global yaklaşım

Doktorluk öyle bir meslektir ki hasta ile karşılaşıldığında ülke sınırı, din, dil, ırk farkı ortadan kalkar. Böyle bir zamanda herkes dünya vatandaşıdır. Biz bu fikri mühürlemek üzere tıp fakültesini bitirdiğimizde diploma töreninde doktorluk mesleği için aynı zamanda çalışma belgemiz olan diplomamızı almadan önce Hipokrat Yemini ederiz. Bu yeminde söylediklerimiz mesleğimizin anlamını çok güzel bir şekilde tanımlar.

Hipokrat yemini

“Tıp fakültesinden aldığım bu diplomanın bana kazandırdığı statü, hak ve yetkileri kötüye kullanmayacağıma, hayatımı insanlık hizmetlerine adayacağıma, hastalarımı memnun edeceğime, insan hayatına mutlak surette saygı göstereceğime, mesleğim dolayısıyla öğrendiğim küçük sırları saklayacağıma, hocalarıma ve meslektaşlarıma saygı ve sevgi göstereceğime dil, din, milliyet, cinsiyet, takım, ırk ve parti farklarının görevimle vicdanım arasına girmesine izin vermeyeceğime, mesleğimi dürüstlükle ve onurla yapacağıma namusum ve şerefim üzerine yemin ederim.” Biz doktorlar acil bir hasta ile karşılaştığımızda önce sağlık durumunu anlamaya çalışırız. Pasaportunu, dinini, ırkını değil şikayetini sorgularız. Hemen müdahaleye koyuluruz. Kim olduğu, memleketi, uyruğu gibi özellikler bizim için bir fark yaratmaz. Aynı anlayıştan yola çıkmış ve yeryüzünde insan sağlığına yönelik bir sosyal sorumluluk fikriyle çalışan birçok kuruluş vardır. Bunlar içinde en güzel örnek ise Dünya Sağlık Örgütü’dür (DSÖ). Birleşmiş Milletler bünyesinde kurulmuş olan DSÖ tüm dünya genelinde hastalıklar, hastalık çözümleri ve toplum sağlığı ile alakalı uluslararası çalışmalar yürütmektedir. DSÖ’nün kuruluş tarihi olan 7 Nisan 1948 tarihi her yıl “Dünya Sağlık Günü” olarak kutlanır. Türkiye 1949 yılından beri bu kuruluşun bir üyesidir. Bugün itibarıyla DSÖ’ye tam 194 ülke üyedir.

DSÖ’deki gururumuz

Bir Türk kadını olarak DSÖ’deki 20 yıllık kariyerinde uluslararası büyük başarılara imza atan Dr. Nedret Emiroğlu, bu uluslararası kuruluşta Avrupa Bölge Ofisi Direktör Yardımcılığı görevini yapmış ve aynı zamanda Bölge Direktörlüğünün Küresel Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri Özel Temsilciliğini de yürütmektedir. Dr. Emiroğlu eylül ayında yapılacak olan Avrupa Bölge Direktörlüğü seçiminde aday olarak gösterildi. Tecrübesi ve donanımıyla son derece değerli ve kuvvetli bir aday olan Dr. Emiroğlu’nu aynı zamanda bizzat tanıma şansına eriştiğim için rahatlıkla söyleyebilirim ki karakteri ve duruşuyla da bu görevde ne kadar isabetli bir tercih olacağını anlamak hiç zor değil. Bu görev sadece sağlık problemleriyle uğraşmakla sınırlı kalmayıp, aynı zamanda bölgedeki her bir ülkenin demografik, sosyal, politik, tarihi, etnik ve kültürel özelliklerine dair de derin bir bilgi ve anlayış gerektirmektedir. Kendisini yürekten destekliyor ve başarılarının devamını diliyorum.

Yazının devamı...

Kronik inflamasyonun etkisi

Yaşamamız için kalbin ne kadar önemli bir organ olduğunu hepimiz biliyoruz. Kalp atışı hayatta olmanın bir göstergesidir. Bu olay kalbin kasılmasıyla gerçekleşir. Kalp kasının kasılması için daha doğrusu hücrelerinin hayatta kalması için kan damarlarıyla beslenmesi, oksijen alması gerekir. Eğer herhangi bir sebepten ötürü kalp damarlarında bir tıkanıklık meydana gelir ise o bölgeye kan götüremez. Böyle bir durumda kalpte o bölgede bulunan hücreler ölür ve vazifesini yerine getiremez. Bu olay klinik olarak infarktüs veya kalp krizi diye adlandırılır. Ölen hücrelerin sayısına ve etkilenen bölgenin büyüklüğüne göre klinik bulgular da değişiklik gösterir. Eğer geniş bir bölge etkilendiyse kalp kasındaki zayıflama da o kadar fazladır. Bu durumda kasılmadaki yetersizlik de o kadar fazla hissedilir. Olayın neticesinde kalp yetersizliği bulguları başlar. Yaşam kalitesi son derece olumsuz yönde etkilenir. Bazen de bu kalp krizi o kadar ağır bir şekilde gerçekleşir ki kriz anında ani kalp ölümü ile sonuçlanabilir.

Şakaya gelmez

Kalp damar hastalıkları işte böyle ciddiye alınması gereken türden bir hastalıktır. Şakaya gelmez. Damarlarımızı sadece içinde kan taşıyan basit borular olarak düşünmemek gerekir. Bu damarlar özellikle iç yüzeyini döşeyen tabaka aklımıza bile gelemeyecek kadar çok şeyden etkilenir. Sigara, stres, heyecan, tansiyondaki yükselmeler, sağlıksız beslenme, trans yağların tüketimi, kolesterol yüksekliği, şeker ve karbonhidratın gereğinden fazla tüketilmesi, fiziksel hareket azlığı, obezite ve bu tüm bunlarla beraber devam eden sağlıksız yaşam tarzı, insülin direnci ve ilerisinde gelişen diabet hastalığı, tansiyon yükselmesinin sürekli gözlendiği hipertansiyon hastalığı, zamanla damar yapısını bozar. Normalde düzgün ve kaygan olan damar iç yüzeyi yapışkan hale gelir ve inflamasyon yani yangı cevabının başlamasına sebep olur. Özellikle genetik eğilimi olan kişilerde bu etkileşim daha fazladır.

Zamanla ilerler

Bu yüzden anne ve babamızda, birinci derece akrabalarımızda erken yaşta kalp damar hastalığı oluşmuşsa bizim herkesten daha çok dikkat etmemiz ve kontrollerimizi belirli aralıklarda tekrarlamamız gerekir. Aksi takdirde damar içini döşeyen duvarda damarın tıkanmasına yol açacak o meşhur plaklar hem de hızlı bir şekilde duvar örer gibi ilerler. Önce ince yağ çizgileri gibi başlar. Zamanla ilerleyerek burada kolesterol, kalsiyum birikir ve bu oluşuma yangıya ait hücreler de eklenir. Hasar görmüş damar iç yüzeyinden salınan bir takım yangıyı artıran maddeler ve plakta biriken LDL kolesterol ise bu yığılımı iyice artırır. Bu nedenle sağlıklı yaşam tarzı, kalp damar hastalıklarında damarlardaki bu yangıyı söndürmek için son derece önemlidir. Bu arada kolesterol düşürücü ilaçlardan statinlerin kan yağlarını azaltmanın yanı sıra bu yangıyı belirgin şekilde önleyici etkileri de vardır. Bu nedenle çok kötü fena diye bahsedilen kolesterol ilaçlarını kara listeye almadan önce iyice düşünmek gerekir.

Yazının devamı...

Kronik yangı

Latincede “inflamasyon” diye adlandırılan yangı, vücudun zararlı etkenlere karşı verdiği bir çeşit savunma tepkisidir. Zaman zaman iltihap adı geçse de buradaki etken abse ya da iltihaptaki gibi bir mikrop olmayabilir. Vücutta oluşan bu savunma tepkisi görünüşte vücut için faydalı bir olay gibi gözükse de özellikle bu zararlı etkene uzun süre maruz kaldığında kronikleşen yangı birçok hastalığa da davetiye çıkarır. Bağışıklık sistemimiz zararlı olarak gördüğü bu etkene karşı savunma sistemini harekete geçirip onu yok etmek üzere kandaki lökosit, lenfosit gibi askerlerini görevlendirir. Ancak burada mikrop sandığı bu etmeni yok edeyim derken vücudun kendi hücrelerine de zarar verir.

Vücutta kanda dolaşan bu askerler zararlı gördükleri bu etmeni yok etmek için silah olarak bir takım enzim ve maddeleri salgılamaya başlar. Bu salgılanan maddeler ve ortaya çıkan savaş alanı özellikle o bölgede yoğun olmak üzere vücudun tamamını da olumsuz etkileyecek bir hale dönüşür. Bunu tıpkı ülkelerin sınır bölgesinde olan, küçük gibi gözüken bir çatışma veya herhangi bir yerinde olan bir terör saldırısına benzetebiliriz.

Görünüşte olay bölgesel gibi gözükür. Ancak hadise tüm ülkeyi ilgilendirir. Sosyal ve politik etkileri olur. Ekonomisini etkiler. Genel sağlığını bozar. Kronikleşirse olay artık tüm ülkeyi ilgilendiren kronik bir hastalık haline gelmiştir.

Kaynaklarını da kurutmak gerekir

İnflamasyonun belirtileri arasında ağrı, şişlik, kızarıklık, ateş, bölgesel ısı artışını sayabiliriz. Akut inflamasyona örnek olarak düşme, ayak burkulması, kesici batıcı bir alet ile yaralanma, böcek sokması, ısırması sayılabilir. Burada olay genellikle hasar gören bölgeyle sınırlı kalır ve zaman içinde de tamamen iyileşir. Yani olay basit bir sokak kavgası gibidir geçer gider. Ancak ülkeye kronik bir terör örgütü dadandıysa ve hele dış mihraklardan güç alarak palazlanıyorsa o zaman ülkenin işi çok zordur. Olay sadece bölgesel olarak kalmaz. Tüm ülkeyi yani bütün organları ilgilendirir. Memleketi bu örgütten temizlerken bir yandan da onu besleyecek tüm destek kaynaklarını da kurutmak gerekir. Yani vücutta inflamasyona sebep olan etmeni bulup uzaklaştırmakla beraber inflamasyonu artıran beslenme ve yaşam tarzını, çevresel etkenleri de düzeltmek gerekir. Keşke memleketi kurtarmak da bu kadar kolay ve uygulanabilir olsaydı.

Yakın bir zamana kadar özellikle kronik hastalıkların sebebine bu kadar derine inilip hücre hatta mitekondri düzeyindeki bağlantılar tam olarak kurulamamıştı. Mutlaka hâlâ çözülmemiş, belki de yanlış ya da eksik bilinen bir taraf vardır. Bugün için tespit edildiği gibi kronik inflamasyon zemininde gelişen hastalıklar arasında diyabet, romatizmal hastalıklar, inflamatuvar bağırsak hastalığı, kalp damar hastalıkları, alerjiler, parkinson ve multiple skleroz gibi hastalıkları sayabiliriz. Yediklerimiz, içtiklerimiz, yaptıklarımız ve yaşam tarzımız sağlığımızı bu derece etkilerken bu konuyla ilgilenen fonksiyonel tıbbın anlam ve önemi de ortaya çıkıyor. Bu konudan ve kronik inflamasyonun belirtileri ile birlikte iyileştirilmesinden ilerideki yazılarımda bahsedeceğim.

Yazının devamı...

© Copyright 2019

Milliyet Gazetecilik ve Matbaacılık A.Ş.