SKORER
PEMBENAR
CADDE
YAZARLAR

Pnömoni (Zatürre)

Soğuk kış aylarının kapımızda olduğu bu günlerde, solunum yolu enfeksiyonlarının başlamasıyla zatürre, tekrar hatırlanması gereken önemli bir konu haline geldi. Dünya Sağlık Örgütü’nün son çalışmalarına göre, ölüm sıralamasında üçüncü olarak görülüyor.

Zatürre (tıbbi adıyla pnömoni) başta virüs, bakteri gibi etkenlerin yol açtığı,
akciğer dokusunun tek veya iki taraflı enfeksiyonudur. Enfeksiyon, genellikle basit bir soğuk algınlığı, üst solunum yolu enfeksiyonu gibi başlar ve ilerler.
Zatürre, özellikle 1940-1950’li yıllarda tüberküloz mikrobuna, bir başka deyişle, vereme bağlı ve ölümle sonuçlanabilen çok ağır tablolardı. Bu nedenle büyüklerimiz zatürre lafından çok korkarlar.

Ardından günümüzde de sıklıkla karşılaşılan, pnömokok adı verilen mikropla olan klasik zatürreler arttı. Fakat o dönemde antibiyotiklerde ancak devreye girmeye başladığı için sık ölümler olabiliyordu.

Günümüzdeyse en sık sebep kapalı devre havalandırmaların hayatımıza girmesiyle (uçak ve toplu taşımacılık, büyük alışveriş merkezleri gibi) karşımıza çıkan çok hafif geçebileceği gibi ölüme dahi götürebilen ‘atipik pnömoni’lerdir.

Adından da anlaşılabileceği gibi sıra dışı seyredebiliyor ve bu nedenle geç teşhis edilebiliyor. Ayrıca grip sonrası gelişen zatürreler de sık görülmeye başlandı. Bunlarda sebep, grip yani influenza virüsü olabildiği gibi, zayıflamış zeminde yerleşmiş klasik zatürre de olabilir.



Kişide günlük yaşamı sırasında ortaya çıkan zatürreler, tedavi yaklaşımı açısından ikiye ayrılır:

Tipik Pnömoni: Üşüme ve titremeyle birden yükselen ateş, öksürük, iltihaplı balgam, göğüste yan ağrısı.

Akut başlangıçlıdır, yani ani başlar.

Atipik Pnömoni: Daha çok genç kişilerde ateş, halsizlik, baş ağrısı gibi başlangıç belirtilerle, kuru öksürük ve hırıltılı solunum gibi yakınmalarla karakterizedir.

Subakut gelişir, yani yavaş gelişir.

Genellikle kas ağrısı, başağrısı ve karın ağrısı gibi başlangıç belirtiler vardır. Ateş genellikle düşük olup, daha çok kuru öksürük mevcuttur.

Bu tip şikayeti olan hastalar, mutlaka doktora başvurmalıdır. Pnömoni, ihmal edilmemesi gereken bir sağlık sorunudur.

Erken teşhis edilmesi ve gecikmeden tedaviye başlanmasının ölümleri azalttığı bilinmektedir.

Hastanın yakınmaları pnömoni’yle uyumluysa, genellikle yapılan muayene ve akciğer röntgenindeki bulgularla teşhis konulabilir. Gerekirse kan ve balgam tahlilleri yapılabilir.

Bulaşıcı mıdır?

Pnömoni’ye zemin hazırlayan grip ve benzeri viral solunum yolu enfeksiyonları ise çok bulaşıcıdır. Hapşırık ve öksürükle yayılabildikleri gibi, ağız ve burun sekresyonlarıyla bulaşmış bardak, mendil, çatal-kaşık gibi eşyalar aracılığıyla diğer kişilere geçebilir.

Özellikle bebeklerde, çocuklarda, yaşlılarda ve bilinen başka bir hastalığı olan kişilerde, pnömoni’ler daha ölümcül olabilmektedir.

Bir kişinin pnömoni’ye yakalanmasının, kolaylaştıran çeşitli risk faktörleri vardır. Bunlardan korunmak mümkünse, pnömoni’ler önlenebilir.

Oluşmasındaki risk faktörleri

İleri yaş.

Kronik hastalıklar: Akciğer (KOAH, bronşektazi, akciğer kanseri), kalp, böbrek ve karaciğer hastalıkları, diyabet (şeker), sinir sistemi rahatsızlıkları (kas hastalıkları, inmeler, bunama), yutma güçlüğü yapan durumlar (çene, kas, sinir rahatsızlıkları, tümörler, yemek borusu hastalıkları), bağışıklık sistemi hastalıkları (AIDS, kan ve lenf bezi kanserleri)...

Sigara kullanımı.

Alkol alımı.

Kusmalar.

Geçirilmiş uzun süreli ameliyatlar.

Grip salgınları...

Pnömoni’ye yol açabilen veya kolaylaştırıcı olan grip salgınları sırasında kalabalıkta temasın azaltılması, maske kullanılması ve özellikle yüksek riskli gruba grip bulaştırabilecek kişilerin aşılanması korunma için önemlidir.

Pnömokok aşısı önerilen kişiler

Bağışıklık sistemi normal olup kalp, akciğer, şeker hastalığı, alkolizm, siroz ve beyin-omurilik sıvı kaçağı gibi kronik rahatsızlığı olanlar,

Bağışıklık sistemi yetersiz olup, pnömokoksik hastalık riskinin artmış olduğu dalağı alınmış kişiler, bazı kan hastalıkları, kronik böbrek rahatsızlığı bulunanlar ve organ nakli yapılmış olanlar,

AIDS taşıyıcısı erişkinler,

65 yaş ve üzerindekiler.

Grip ve pnömokok aşıları yüksek ateşli bir hastalığın seyrinde yapılmaz.

Grip aşısı yumurta alerjisi olanlara uygulanma-malıdır. Aşı uygulanan yerde ağrı ve kızarıklık gelişebilir. Ateş, halsizlik, kırıklık gibi bazı yan etkiler olabilir, bunlar geçici ve hafiftir.

Özellikle belirtmek istediğim bir nokta var;

zatürre aşısı, sadece klasik zatürre diye bahsettiğim pnömokok zatürresine karşı korur. Atipik dediğimiz sık rastlanılanlara etkili değildir. Büyüklerin bildiği ve korktuğu verem zatürresi olduğu için (“Artık bundan sonra ciğerin zayıf, dikkat et!” gibi) söylemler, klasik zatürre ve atipik zatürrede geçerli değildir. İyileştikten sonra hiç olmamış gibi tamamen normal hale döneriz.



Tedavisi

Birçok vakada pnömoni evde tedavi edilebilir.  Ağır olguların, yaşlı hastaların, oksijen tedavisi veya yoğun bakım desteği gerektiren hastaların, hastaneye yatması gerekir. Erken başlandığında ve ayakta tedavi edilebilen olgularda, sonuçlar yüz güldürücüdür. Ancak teşhis ve tedavisi gecikmiş, ağır pnömoni olgularında, ölüm oranı yüksektir.

Yazının devamı...

GRİP VE SOĞUK ALGINLIĞI (NEZLE)

Grip, influenza denilen virüsün bronşlar ve akciğerden oluşan solunum sisteminde meydana getirdiği, özellikle sonbahar sonu, kış ve ilkbahar başında salgınlara yol açan yüksek derecede bulaşıcı viral bir enfeksiyondur. İş gücü kaybı açısından bakıldığında, tüm dünyada işe devamsızlıktan yüzde 10 sorumludur.

Kuluçka süresi 1-3 gün arasında değişir ve bu dönemde kişide belirti olmamasına karşın, hastalık bulaştırıcı özelliği bulunmaktadır. Bu özellik, grip belirtileri başladıktan sonra 4-6 gün kadar da devam eder.

Belirtileri nelerdir?

Başlangıcı genellikle anidir. Kişi kendini iyi hissediyorken, 1-2 saat içinde önce üşüme, titreme, terleme, baş ağrısı, kas ağrıları ve ateş (38-40 derece) başlar, daha sonrasında ise burun akıntısı, baş dönmesi, öksürük, boğaz ağrısı, göğüste yanma, ağrı, gözlerin sulanması ve gözlerde ışığa hassasiyet şikayetlerinden bir ya da birkaç tanesi, tabloya eklenebilir.

Bu belirtiler, 3-5 gün kadar sürse de genellikle 2-3 gün  içinde düzelme başlar.

En çok kimler risk altındadır?

Küçük çocuklar ve 65 yaşından büyük olan kişiler

Şeker hastaları

Astım ve kronik akciğer hastalığı olanlar

Organ nakli yapılmış hastalar

Böbrek hastaları

Bakımevlerinde ve huzurevlerinde kalanlar

Bağışıklık sistemini baskılayıcı tedavi gören kişiler

Anne adayları

Bebekler

Nasıl korunmalı?

Grip virüsünün vücuda girmesiyle başlayan bu bulgular, genellikle 5-7 günde iyileşmeyle sonuçlansa da, bazen kulak (otit) veya akciğer enfeksiyonları (zatürre) gibi bazı ciddi enfeksiyonlara yol açabilir. Bu nedenle korunma çok önemlidir.

Ne yapmalı?

Riskli insanlar aşılanmalıdır

Dengeli beslenmeli

Yeterli miktarda su içilmeli

Düzenli spor yapılmalı

Stresten uzak yaşamalı

Sigara içmemeli

Tokalaşmamalı

Kalabalık yerlerden uzak durmalı

Nasıl tedavi edilir?

Her şeyden önce dinlenmek, mümkünse, yatak istirahati önemlidir. Yatarken başın yukarıda tutulması (İki ya da daha fazla sayıda yastıkla yatmak) geniz akıntısının vereceği rahatsızlığı azaltacaktır. Yakınmalar düzeldiğinde, hemen normal aktiviteye dönülmemeli, tam bir iyileşme için bir süre daha dinlenmeye devam edilmelidir.

Tedavide influenza virüsüne yönelik antiviral ilaçlara mümkün olduğu kadar erken başlanmalıdır. Antibiyotik türü ilaçlar, ancak viral bir enfeksiyon olan gribin üzerine bakteriyel bir başka enfeksiyon eklendiğinde bir hekimin önerisiyle kullanılabilir.

Soğuk algınlığı nedir?

Soğuk algınlığı (Nezle), çeşitli virüslerin yol açtığı ve üst solunum yollarında bazı belirtilere yol açan ‘hafif’ seyirli bir hastalıktır. Kişiden kişiye bulaşır. Bulaşma, aksırma, öksürmeyle etrafa saçılan damlacıkların içindeki virüslerin havada kalması veya virüsü almış hastanın elinden ağız-burun mukozalarına sürmeleriyle olmaktadır.

Belirtileri nelerdir?

Ateş, baş ağrısı, eklem ve kas ağrısı, yorgunluk hissi, akan ya da dolu burun, hapşırma, boğaz ağrısı, göğüs doluluğu, koku ile tat duygusunun azalması, kulaklarda basınç hissi ve ses kalitesindeki değişiklikler...

Tedavisi:

Soğuk algınlığı tedavisinde antibiyotiklerin yeri yoktur. Tedavi, belirtilere göre yapılmalıdır. Sıvı alımının artırılması, istirahat edilmesi ve stresten uzak durulması da vücut direncinin yeniden kazanılmasına yardım eder. Yazımı her zaman olduğu gibi birkaç önemli noktayı belirterek bitirmek istiyorum:

Grip ve soğuk algınlığının tedavisinde antibiyotiklerin yeri yoktur. Çünkü sebep virüslerdir. Antibiyotik ise bakterilere karşıdır. Fakat virüs enfeksiyonundan dolayı bağışıklığı zayıflamış zemine gelen bakteriler, kulak iltihabı, bronşit, sinüzit veya zatürreye yol açarlarsa, antibiyotik kullanmak gerekir.

Grip aşısı riskli grupta olan yukarıda belirttiğimiz kişilere uygulanır, bu aşı bizi sadece influenza virüsüne karşı korur. Nezle yapan virüslere hiçbir etkisi yoktur. Bir başka deyişle, “Bu yıl aşılandım ama hep grip oldum” lafının hiçbir anlamı yoktur, olunan diğer virüslerle oluşan soğuk algınlığıdır.

 

Yazının devamı...

Romatizma

Romatizma oldukça genel bir terimdir. Kemik, kas ve eklemlerin etrafındaki ağrı veya acıyı ifade etmek için kullanılır. Romatizma deyince tek bir hastalık anlaşılmaz. Bazıları sık, bazıları ise oldukça nadir görülür. Artritin kelime anlamı vücuttaki bir veya daha fazla eklemde görülen yangıdır. Artrit, çocuklar da dahil olmak üzere herkesi her yaşta etkileyebilir, bununla beraber kadınlarda erkeklere göre bu hastalıklara yakalanma şansı daha fazladır.Romatizma oldukça genel bir terimdir. Kemik, kas ve eklemlerin etrafındaki ağrı veya acıyı ifade etmek için kullanılır.

Romatizma deyince tek bir hastalık anlaşılmaz. Bazıları sık, bazıları ise oldukça nadir görülür. Artritin kelime anlamı vücuttaki bir veya daha fazla eklemde görülen yangıdır. Artrit, çocuklar da dahil olmak üzere herkesi her yaşta etkileyebilir, bununla beraber kadınlarda erkeklere göre bu hastalıklara yakalanma şansı daha fazladır.

Eklemler bir kemiği diğerine bağlar ve kemiklerin serbestçe hareket edebilmelerine izin verecek şekilde tasarlanmışlardır. Kemiklerin son bölümünde eklemler kıkırdak olarak adlandırılan sert, lastik kıvamında bir materyalle örtülmüşlerdir. Biz yaşlandıkça bu eklem kıkırdağı sık kullanmaya bağlı veya yaralanmalardan sonra daha kolay zedelenebilir hale gelir.

Kaç tip vardır?

Temel olarak iki tip romatizma vardır: İltihabı olanlar ve iltihabı olmayanlar

1. İltihabı olanlar, romatizmal iltihap üç çeşittir:

a- Mikropların eklemdeoturmasıyla ortaya çıkan mikrobik romatizmalar: Stafilokok, streptokok ve tüberküloz basili gibi çeşitli mikroplar bu romatizmaya neden olur.

b- Bağışıklık sisteminin bozuk oluşu sonucu gelişen mikropsuz iltihap: Bu tip iltihabın neden olduğu romatizmaların en önemlileri romatoid artrit (RA), ankilozanspondilit (AS) ve yaygın bağ doku iltihabı yapan hastalıklar (kollajen hastalıklar)’dır. Bu son grubun en iyi bilinen örneği de sistemik lupuseritematozus (SLE)’dur.

c- Diğer bir iltihap tipi de baştaürik asit olmak üzere diğer kristallerineklemlerde ve çeşitli dokularda oturarak yaptığı tahriş sonucu ortaya çıkan iltihaptır. Gut ve yalancı gut hastalığında bu tip iltihap vardır.




2. İltihabı olmayan romatizmalar: 

Bu romatizmaların en önemlisi artroz (kireçlenme)’dur. Artrozda, eklemde iltihap yoktur. Buna karşılık aşınma vardır. Eklemin içindeki kıkırdak incelir ve kaybolur, eklemlerin kenarlarında kemik çıkıntıları oluşur. Travmalar (kaza, darbe) mekanik nedenler, metabolik ve psikolojik bozukluklar iltihabı olmayan romatizmaların en önemli nedenleridir.

Bulguları nelerdir?

Bulgular büyük oranda sizin sahip olduğunuz romatizmanın çeşidine bağlı olarak değişmektedir. Bununla beraber genellikle aşağıdaki bulgular sizin romatizmaya sahip olduğunuzu düşündürebilir...

Bir veya daha fazla eklemde şişlik,

Eklemler etrafında katılık,

Eklemlerde kızarıklık ve sıcaklık artışı,

Eklemlerde sürekli veya tekrarlayan ağrı

Eklemleri hareket ettirmede veya kullanmada zorluk.

Vücuttaki herhangi bir eklem etkilenebileceği gibi en çok dizler, parmaklar ve kalçalar tutulurlar. Eğer RA’niz varsa, hafif derecede ateş, iştah kaybı ve halsizliğiniz de olabilir. 

Nasıl tedavi edilir?

Çoğu romatizmal hastalığın tamamıyla hastalığı geçirici bir tedavisi yoktur, bununla beraber normal olarak hayatın sürdürülebilmesine yardımcı çok sayıda tedavi seçeneği mevcuttur. Size verilecek tedavi, sahip olduğunuz romatizmal hastalığın çeşidine ve şikayetlerinizin ciddiyetine göre değişecektir. Bazı kişilerde sadece günlük basit bir egzersiz programı ağrıları hafifletip, eklem hareketlerini artırır.
Eğer eklemleriniz çok ağrılıysa etrafındaki ağrıyı hafifletmek, yangıyı azaltmak için çok çeşitli ilaçlar mevcuttur. Bu ilaçları üç kategoride toplayabiliriz:

1. Analjezikler (Ağrı kesiciler, Parasetamolvb.)

2. Steroid olmayan anti inflamatuar ilaçlar (İbufen ve Aspirin vb): Bu ilaçlar genellikle birkaç saat içinde etkili olup, ağrı ve yangıyı etkili bir şekilde azaltırlar. Eğer uzun dönem alınılırlarsa mide problemlerine yol açabilirler.

3. Steroidler (Kortizon): Tablet şeklinde ağızdan alınabilirler veya direkt enjektabl formları etkilenen ekleme uygulanabilir. Uzun dönem alınırlarsa ciddi yan etkileri olabilir, bu nedenle genellikle ciddi hastalığın kontrol altına alınmasında kullanılır.

Eğer romatizmal hastalık teşhisi konmuşsa, düzenli egzersiz yapmanız ve doktorunuza hangi tip egzersizin daha uygun olacağını sormanız önemlidir. Yüzme, genellikle hastalar için en ideal egzersizdir. Genel olarak iltihaplı eklem romatizmalarına kaplıca ve sıcak tedavi iyi gelmezken, kireçlenmeler, yumuşak doku romatizmalarında faydası vardır. 




Önleyebilir miyim?

Romatizmaya yakalanmayı önleyemezsiniz ama sağlıklı beslenmeli ve düzenli egzersiz yapmalısınız. Bu kilo almanızı engelleyecek ve dolayısıyla eklemlerinize aşırı yük binmemiş olacaktır. Ayrıca damar yapısını bozan sigara kullanımı gibi dış etkenlerin engellenmesi romatizmalı hastalar için yararlıdır.

Nasıl teşhis edilir?

Doktorunuz, şikayetleriniz ve hikayenizden romatizmadan şüphelenecektir. Birçok kişide eklemlerin fizik muayenesi ‘özellikle büyük eklemler etkilenmişse’ ile de teşhis konulabilir. Ne çeşit bir romatizmal hastalığa sahip olduğunuzu ortaya koymak için kan testleri gerekebilir. Genellikle etkilenmiş bölgenin radyografiyle görüntülenmesi tanının doğrulanmasında yardımcı olacaktır.

Bulgularım olduğunda kime başvurabilirim?

Romatizmal hastalıkların tedavisi için, fizik tedavi ve rehabilitasyon (FTR) uzmanlarına başvurabileceğiniz gibi, şikayetlerinizin niteliği ve yerine göre iç hastalıkları, romatoloji, fizik tedavi veya ortopedi uzmanına başvurabilirsiniz.

Nedeni nedir?

Romatizmal hastalıkların önemli bir bölümünün kesin nedeni bilinmemektedir. Çoğunlukla bulaşıcı-mikrobik değildir. Kalıtsal özellikler (genetik yatkınlık) bazılarında önem taşır.

Yakalanma riski nedir

Herhangi bir yaştaki, cinsiyetteki ve ırktaki kişi romatizmal hastalığa yakalanabilir. Bilim adamları tam olarak neden ortaya çıktığı konusunda bilgiye sahip değillerdir. Bununla beraber aşağıdaki durumlarda daha fazla riske sahipsiniz:

Kadın olmak,

Ailenizde romatizmalı bir bireyin bulunması,

Spora veya işinizle ilgili aktivitelerden dolayı tekrarlayan yaralanmalara maruz kalmanız

Yazının devamı...

D VİTAMİNİ

Önceleri sadece yağda eriyen bir vitamin olarak değerlendirilen D vitamini, günümüzde endojen olarak sentez edilebilen bir prohormon olarak kabul görmektedir. Temel işlevi kalsiyum ve kemik metabolizmasını anabolik yönde aktive etmek olan D vitamini, son yıllarda giderek daha iyi anlaşılan etkileriyle, vücuttaki en önemli metabolik faktörlerden biridir. Vitamin D eksikliğinin diyabet, enfeksiyonlar, otoimmün hastalıklar, kanser ve kardiyovasküler gibi pek çok sağlık sorunuyla ilişkili olduğu yönünde önemli kanıtlar bulunmaktadır.
Serum 25-hidroksivitamin D [25(OH)D] düzeylerinin 20 ng./mL. altındaki düzeyleri azalmış fiziksel aktivite düzeyi, kırık riskinde artış ve yüksek mortalite oranıyla ilişkili bulunmuştur. Fiziksel inaktivitenin kemik sağlığı dışında koroner kalp hastalıkları, tip 2 diyabet, meme ve kolon kanserleri gibi malignitelerin gelişimi ve beklenen yaşam süresinin kısalmasıyla ilişkisi açıktır. Bu nedenle vitamin D eksikliğinin neden olduğu fiziksel aktivite azalmasına bağlı olarak gelişebilecek fiziksel ve emosyonel kayıplarla bozulan yaşam kalitesi gibi ikincil etkileri ilgi konusu olmaktadır.
Düşük serum D vitamini düzeylerinin gündüz uykululuk halinde artışa yol açtığı bildirilmiştir. D vitamini eksikliğinin uyku patolojilerinin oluşmasında önemli rolü olduğu ve vitamin replasmanının hastaların çoğunda semptomları düzelttiği açıklanmıştır. Yapılan çalışmalar
D vitamini eksikliğinin gerek kanser gibi kronik hastalığı bulunan bireylerde gerekse bunlar dışındaki toplumun diğer kesimlerinde yorgunlukla ilişkili olduğunu göstermiştir. Tedaviyle serum D vitamini yükselen hastaların yorgunluk düzeylerinde belirgin azalmalar saptanmıştır. D vitamini eksikliği olan kişilerde yorgunluğun nedeni olarak mitokondriyal oksidatif kapasitenin azalması gösterilmiştir.

Belirtileri nelerdir?

D vitamini eksikliği, vücudun tüm sistemlerini etkilemekte ve pek çok hastalığa davetiye çıkarmaktadır. Günümüzün yaşam koşulları, kapalı ortamlarda çalışmak, açık hava aktivitelerini yeterince gerçekleştirmemek ve yetersiz beslenme, D vitamini eksikliğini artırmaktadır. Bu eksiklik, her yaş grubunu etkileyen ve önemli sağlık sorunlarının ortaya çıkmasına sebep olan bir etkendir.

- Genel vücut ağrısı
- Yorgunluk
- Yürümekte zorlanma (denge problemi)
- Kemik ağrısı
- Kuvvet kaybı
- Saç dökülmesi
- Baş ağrısı
- Depresyon
- Değişken ruh hali
- Uykusuzluk
- Eklemlerde ve parmaklarda ağrı
- Göz altı morlukları
- Aşırı terleme
- Kilo vermekte güçlük çekme
- Sürekli üşüme

Hangi besinlerde bulunur?

Güneşin az bulunduğu aylarda ya da bölgelerde D vitamini eksikliği yaşamamak için beslenme ve diyet düzenine D vitamini içeren besinleri eklemek gerekmektedir. ‘D vitamini nelerde var?’ sorusuna yanıt olarak aşağıdaki besinler sıralanabilir:
- Yağ bakımından zengin balık çeşitleri (somon, uskumru, ton balığı, sardalye) uSüt ve süt ürünleri
- Yumurta -Portakal suyu gibi doğal meyve suları
- Tavuk ciğeri -Balık yağı -Tahıl ürünleri -Yonca
- Isırgan otu - Maydanoz

D vitamini takviyesi

D vitamini takviyesi (D vitamini ilaçları) almadan önce mutlaka doktora danışılmalı ve kişiye uygun D vitamini eksikliği tedavisi yapılmalıdır. D vitamini eksikliği tanısı, kandaki D vitamini seviyesi ölçülerek konmaktadır. Günlük ihtiyacı karşılayamayanlara ağızdan tedavi önerilmektedir.

Eksikliği hangi hastalıklara yol açar?

D vitamini eksikliği kişilerde; kanser, kronik yorgunluk, diyabet, hipertansiyon, depresyon, romatizma ve kalp hastalıkları gibi sağlık sorunlarına yol açabilir. D vitamini eksikliği; kemik yoğunluğunu da olumsuz etkiler ve kemik hastalıklarına davetiye çıkarır.

- Kemik erimesi ve kemik hastalıkları

- Çocuklarda raşitizm, erişkinlerde kemik yumuşaması (osteomalazi) , ilerleyen yaşlarda da osteoporoz oluşabilmektedir.

- Kemik erimesiyle birlikte kemik ağrısı görülebilmekte ve bu tüm vücutta hissedilebilmektedir.

- Şeker ve kalp hastalıkları

- Şeker hastalığı, inme, kalbe bağlı ölüm riski ve yüksek tansiyon gibi sorunlar da D vitamini eksikliğinin yol açabileceği sağlık sorunları arasında yer almaktadır.

- Kanser

- Kanser oluşumunu da tetikleyebilir. Özellikle meme kanserinin bununla bağlantısı olduğu düşünülmektedir.

- D vitamini seviyesi 50 ng/ml ve üzerine çıkınca meme kanserine yakalanma riski yüzde 50 azalmaktadır.

- Yapılan araştırmalara göre D vitamini eksikliği meme kanseri dışında akciğer, kalın bağırsak ve prostat kanseri riskini de artırmaktadır.

D vitamini kaç olmalı:

- Fazla Düşük D Vitamini Seviyesi: 30 nmol / L’nin altında

- Hafif Düşük D Vitamini Sev iyesi: 30 nmol ile 50 nmol / L arasında

- Normal D Vitamini Se viyesi: 50 nmol L ile 100 nmol / L arasında

- Yüksek D Vitamini Seviyesi : 100 nmol / L’den  yüksek.

Nelerde bulunur?

Vücudun ihtiyacı olan D vitaminin en önemli kaynağı güneş ışınlarıdır. Yani pek çok cilt hastalığına sebep olan güneşin sağlığa zararları olduğu kadar, yararları da bulunmaktadır. Vücut için gerekli olan D vitamininin yüzde 95’ini güneşte bulunan ultraviyole ışınlar, geri kalan kısmını da yiyecekler sağlamaktadır. Bunun için cildin doğrudan güneş ışığı görmesi gerekmektedir. Aynı şekilde 20 faktör ve üzeri güneş kremleri de ciltte D vitamini yapımına engel olmaktadır.

Yazının devamı...

UYKU APNESİ

Uyku apnesi, uyku esnasında tekrarlayan nefes durmalarıyla kendini belli eden, kanda oksijen oranının düşmesine ve uykunun bölünmesine neden olan ve ani ölüm riski taşıyan ciddi bir bozukluktur. Bazı insanlarda uyuma esnasında nedeni tam olarak bilinmeyen üst hava yollarında tıkanma, sinir sistemindeki bir problem ve hava yollarındaki daralma gibi faktörler uyku apnesine sebep olur.

Tipleri ve nedenleri

Uyku apnesinin üç temel türü mevcuttur: Tıkayıcı şekilde (obstrüktif), merkezi (beyindeki solunum merkezine bağlı) ve bu iki türün karışımı (mix tür). Çalışmalarda hastaların yüzde 84’ünde tıkayıcı, yüzde 1’inde merkezi ve yüzde 15’inde de mix tür uyku apnesi görüldüğü ortaya çıkmıştır.
Tıkayıcı tip uyku apnesi, en sık görülen tiptir. Her cinste ve her yaşta görülebilse de, özellikle orta yaş erkeklerde ve kilo problemi olanlarda daha sıktır. Nedeni, yumuşak damak kaslarının normalden fazla gevşemesidir ve buna bağlı olarak da solunum yolu tıkanır. Büyümüş bademcik (tonsil) ve geniz eti nedeniyle de olabilir.

Merkezi uyku apnesinde, göğüs ve diyafram kasları kısa bir süre çalışmadığı için solunum durur. Bu durum genellikle sinir sisteminin, beyin sapı ensefaliti gibi birçok hastalığa bağlı olarak solunum kontrolünün bozulmasından kaynaklanır. Bu tip apne, bazı nöromusküler hastalıkları veya kalp yetmezliği bulunan kişilerde de görülebilir. Tedavisi, altta yatan nedenin düzeltilmesiyle olur.
Mix tip uyku apnesi ise hem merkezi hem de tıkayıcı tip uyku apnesine yol açan faktörleri veya bunlardan bazılarını içerir.

Belirtileri nedir?

Düzensiz solunum: Rahatsızlığın en önemli belirtisi, uyku boyunca görülen solunum duraklamaları, iç çekmeleri ve horlamalardır. Bu düzensizlikler, normal kişilerde görülenlerden farklıdır. Normalde sırtüstü yatanların horladığı bilinse de, bu rahatsızlıkta kişiler her pozisyonda horlamaya devam eder. Hastalar uyku sırasında el ve kol hareketleriyle rahatsız bir uykunun görüntüsünü çizer.
Uykuda nefes durması: Hastalarda sıkça tekrarlanan uzun süre devam eden solunum durması meydana gelir. Önemli belirtisi solunum durması, 10 saniyeden dakikalar boyu devam eden bir duruma gelebilir. Bu kişilerde oksijen yetersizliği ve uyku düzensizliği oluşmaktadır.
Gündüz aşırı uyku hali: Gece uyku düzeni bozulan hastalar, kendilerini yorgun hissettiklerinden, gündüz uyuklama durumları
yaşamaktadır.
Diğer belirtiler: Hastalarda bacak şişmeleri, mide yanmaları, gece koyu renk idrar yapma, uykuda terleme ve göğüste baskı duyma gibi belirtiler görülebilir.

Tedavide cerrahi dışı yöntemler

Uyku apnesi, tanısı konulduktan sonra cerrahi ya da cerrahi dışı yöntemlerle tedavi edilebilir. Öncelikle cerrahi dışı tedavi yöntemleri uygulanır. Davranış değişiklikleri, diş uygulamaları ve devamlı pozitif basınçlı hava yolu cihazı (CPAP) tedavisi, ilaç ve cerrahi yöntemler gibi tedaviler uygulanır.
Davranış değişiklikleri: Uyuma pozisyonunu değiştirme (yan ya da yüzüstü uyuma), uyuma ortamını değiştirme (yatak, ışık düzeyi ve sıcaklık derecesi), vücut yağını azaltma (yüzde 10 kilo vermek, uyku apnesi sendromunu yüzde 25 azaltır).
Diş uygulamaları: Alt çeneyi ileri iten ya da başka türlü hava yolunu açan diş uygulamaları hafif ve orta dereceli uyku apnesi sendromu tedavisinde uygun bir seçenektir ve ortalama yüzde 75 iyileşme sağlar.
Devamlı pozitif basınçlı hava yolu cihazı (CPAP): Her düzeydeki uyku apnesi için en uygun cerrahi dışı tedavi yöntemidir: Uyurken dokuları tutarak, hava yolu açıklığını sağlayabilmek için hava basıncını kullanır. 

Teşhisi nasıl konur?

Uyku apnesi tanısı, uyku laboratuarında bir gece yatarak ve polisomnografi denilen işlemin yapılmasıyla konur. Polisomnografi, hastanın uyku sırasında solunum hareketleri, oksijen değerleri, kalp atım hızı takiplerini ve uyku evrelerinin süresini, kalitesini değerlendirmek için alınan EEG kayıtlarıdır. Polisomnografi, hastalığın tanınması, şiddetinin derecelendirilmesi ve tedavi seçeneklerinin planlanmasında yardımcı bir tetkiktir. Kulak burun boğaz uzmanı tarafından yapılan üst solunum yolu muayenesi de tanıda önemlidir. Hastanın ve hastalığın durumuna göre, nöroloji ve diğer branşlardan da destek gerekebilir.

 

Yazının devamı...

İnsülin direnci

İnsülin, pankreasta yer alan beta hücreler tarafından salgılanan ve kandaki glikoz seviyelerini düzenleyen bir hormondur. Glikoza tepki olarak salgılanan insülinin miktarı, kanda glikoz seviyesi yükseldikçe doğru orantılı bir şekilde artar. Besinler mide tarafından sindirildikten sonra enzimler tarafından parçalanarak, şekere dönüştürülürler. Ardından kana karışan şeker, insülin hormonu tarafından dengelenir. İnsülinin temel görevi, kanda aşırı glikoz birikimini önlemektir. İnsülin hormonunun yetersiz salgılanması ya da görevini tam anlamıyla yerine getirememesi; diyabet, böbrek ve kalp rahatsızlıkları başta olmak üzere, pek çok ciddi sağlık sorununa yol açabilir.

Karaciğer, kas ve yağlarda depolanan insülin, enerji üretiminde kullanılır. Gün içerisinde karaciğer tarafından belirli aralıklarla kana ufak miktarda olsa da glikoz salınımı devam eder. Yani yeterli miktar da insülin salınımıyla hem kandaki şeker miktarı dengelenir hem de vücudun ihtiyaç duyduğu enerji sağlanır. İnsülin yüksekliği, tıp dilindeki adıyla insülin direnci, kandaki glikozu kontrol altında tutabilmek adına pankreas tarafından daha fazla miktarda insülin salgılanması durumudur.




Özellikle Türk kadınlarında yaygın bir şekilde görülen bu durumun asıl nedeni, insülin reseptörlerinin işlevlerini düzgün bir şekilde yerine getirmemesidir. Bu durumda kanda yeterli miktarda insülin bulunsa da görevini tamanlamıyla gerçekleştiremez.

İnsülin direnci, kaslarda, vücut yağlarında ve karaciğerde yer alan hücrelerin insülin hormonu tarafından gönderilen sinyalleri görmezden gelmesidir. Yani bu durumda kanda yeterli miktarda insülin bulunmasına rağmen, insülin glikozu kan dolaşımından alıp, hücre içine sokamaz.

Diyabetle ilişki

İnsülin direnci, zamanla kandaki insülin miktarının glikoz transferi için yetersiz kalmasına neden olur. Bu durumda insülin, kas ve yağ hücreleri tarafından emilmek yerine, vücutta depolanır. Dokularda glikoz kullanımının azalması ve karaciğerde glikoz üretiminin artması, tip2 diyabet hastalığını beraberinde getirir.

Kişide tip2 diyabetin dışında hipertansiyon, obezite, lipid yüksekliği ve polikistik over sendromu da görülebilir.




Risk faktörleri

Obezite (aşırı kilo),
45 yaş ve üzerinde olmak,
Ailede diyabet hastası bir üyeye sahip olmak,
Yüksek tansiyon ve kolesterol hastası olmak,
Daha önce kalp hastalığı veya inme geçirmiş olmak,
Polikistik over sendromlu kadınlar,
Gestasyonel diyabet öyküsü,
Metabolik sendrom.

Öneriler

Glisemik indeksi düşük besinler tüketmeye özen gösterin.
Her gün düzenli olarak egzersiz yapın. Fitness, aerobik gibi spor aktivitelerine katılın.
Günde en az 30 dakikalık yürüyüşlere çıkın.
Şeker miktarı yüksek meyveleri tüketmekten mümkün olduğunca kaçının.
 Güne mutlaka sağlıklı bir kahvaltı yaparak başlayın.
Gün içerisinde üç ana ve üç ara öğün olacak şekilde beslenin.
Özellikle ana öğünlerinizde protein açısından zengin gıdalar tüketmeyi unutmayın.
Tuz, şeker ve un üçlüsünü hayatınızdan çıkarın.
Doktor randevularınıza periyodik olarak gitmeyi ihmal etmeyin.
Günlük kalori ihtiyacınızın yüzde 25-35’ini mutlaka proteinlerden alın.
Günlük kalori ihtiyacınızın yüzde 50-65’ini karbonhidratlardan karşılayın. Ancak şeker yerine, tam tahıl ürünleri gibi kompleks karbonhidratları tüketin.

Belirtileri

Yemek yedikten sonra bile geçmeyen açlık hissi,
Sık sık idrara çıkma,
İdrar miktarında artış,
El ve ayaklarda karıncalanma hissi,
Sık sık enfeksiyonlara maruz kalma,
Ağır bir yemek sonrasında gereğinden fazla uykulu ve yorgun hissetme,
Yemek sonrası terleme (şeker düşmesine bağlı olarak),
Kilo alımının kontrolden çıkması,
Sürekli tatlı yeme isteği
Koltuk altı, kasık ve boyun bölgelerinde cilt renginde kararmalar,
Bel çevresinin zamanla genişlemesi,
Adet düzensizliği.

Tedavisi nasıl olur

İnsülin direnci tedavisi kişilerin ömür boyu devam etmesi gereken bir tedavi olup, birincil basamağını farkındalık ve yaşam değişikliği oluşturmaktadır.

Tedavi uyumu ve düzenli takipler sayesinde bazı koşullarda hap kullanımını bırakabilen hastalar olmakla birlikte, genel olarak başlanan tedaviler ömür boyu devam etmektedir. Bu nedenle insülin direncine sahip bireylerin, hastalık hakkında iyi bir bilgiye sahip olmaları, kilo kontrolünü ve egzersizi iyi öğrenmiş olmaları, kullanmakta oldukları ilaçların etki ve yan etki mekanizmalarını sağlık çalışanlarından öğrenmiş olmaları gerekir.
Hastalığa sahip olan kişilerin şikayetleri ve kendilerinde saptayabilecekleri bulguları öğrenmiş olup, bu konuda benzer rahatsızlığın gözlenebileceği yakın derece akrabalarını bilgilendirmeleri önem taşır.

Yazının devamı...

KALP KRİZİ

Kalp krizi, dünyada ölüm nedenleri arasında hâlâ ilk sırada yer almaktadır. Stresli yaşam, büyük şehirlerdeki ağır hayat koşullarının yanı sıra, kalıtım, kötü alışkanlıklar (beslenme, sigara vs.), şeker hastalığı, yüksek tansiyon, aşırı kilo, yüksek kolesterol ve hareketsiz yaşam da kalp krizine zemin hazırlamaktadır.

Nedir, nasıl gelişir?

Kalp krizi, ‘miyokard enfarktüsü’ olarak adlandırılır. Eğer koroner arter aniden tıkanırsa, kalbin o bölgesine kan akımı tamamen kesilir. Bu durumda bir miktar kalp kası kalıcı olarak zarara uğrar. Bu durum çoğunlukla geçmeyip, uzun süre devam eden göğüs ağrısıyla birlikte olur ve miyokard enfarktüsü veya kalp krizi olarak adlandırılır.

Kalp krizi, damar sertliğinin koroner kalp damarlarını tutması sonucu ortaya çıkar. Vücuda kan pompalayan kalbin kan beslenmesi, koroner kalp damarlarının taşıdığı kanla gerçekleşir. Koroner kalp damarlarında zaman içinde biriken yağlar, damar duvarında plaklar oluşturur. Bu plaklar damar boşluğunda yer tutarak kan akımını yavaşlatır ve bir süre sonra damarın tıkanmasına neden olur. Koroner damarların tıkanmasıyla da kalbe kan akışı engellenir. Kanın ulaşmadığı kalp kasları, 1 dakika ile 6 saat arasında ölür. Koroner arter hastalığında daralmış olan koroner arterlerde kalp kasına gelen kan miktarı azalır. Yorgunluk, göğüste gerginlik, bası hissi, yanma, genellikle sol kola vuran ağrı, çeneye doğru yayılan ağrı şeklinde şikayetler, azalmış olan kan akımının göstergeleridir. Egzersiz ve stres gibi kalbin kan ihtiyacını arttıran durumlar bu şikayetleri başlatabilir ve dinlenildiğinde genellikle geçer.

Belirtileri nelerdir?

Kalp krizinin en önemli belirtisi, göğüs ağrısıdır. Göğüsün ortasında yanma veya baskı tarzında genellikle şiddetli bir ağrı olur. Batıcı bir ağrı oluşmaz. Bu ağrı sol kola, nadiren de olsa sağ kola yayılır. Bazen kolda uyuşma şeklinde de görülebilir. Ağrı terlemeyle birlikte ortaya çıkar. Göğüste tam yeri belli olmayan sıkışma hissi veren bir ağrı olur, bu sol kola ve çeneye doğru yayılır, ağrı hareket etmekle artar, dinlenirken azalır, fakat geçmez.

Ağrı yarım saatten uzun sürer. Bununla birlikte soğuk soğuk terleme ve mide bulantısı vardır. Nefes darlığı olur. Dolayısıyla, göğsünde şiddetli ağrı olan kişide eş zamanlı terleme de varsa bu kalp krizi belirtisi olabilir. Bununla birlikte kalbin alt duvarı etkilenmişse kalp krizinden, karın ağrısı ve mide bulantısı da oluşabilmektedir. Yaşlı insanlarda ise daha çok nefes darlığı olarak görülmektedir. Bunun yanında bayılma, ritim bozukluğu, çarpıntı da bazen kalp krizi belirtisi olabilir. Nadiren olsa da kalp yetmezliğiyle de ortaya çıkmaktadır. Bazı insanlarda belirtiler çok gizli olabilir. Örneğin diyabet hastaları hemen hemen hiç ağrı duymazlar ve sadece nefes darlığı ve soğuk terleme şikayetleri olur. Bazen de hiçbir belirti vermeyebilir. Buna sessiz miyokard infaktüsü (sessiz kalp krizi) denilmektedir.

Sırtta, göğüs kemiği arkasında ağrı, sıkışma şeklinde baskı ve huzursuzluk,

Kravat bölgesine, boyuna ve kollara yayılan ve tekrarlayan, beş dakikadan uzun süren ağrı atakları,

Hareketle birlikte artan, dinlenmeyle azalan fakat geçmeyen, ısrarlı ağrı ve yanmalar,

Ağrıyla birlikte gelen terleme, mide bulantısı, kusma,

Bazılarında mideden gelen hazımsızlık ağrısı,

Nefes darlığı

Kalp krizi, öncelikle kendini ağrıyla belli eder çünkü ağrı, vücudun bir tepkisidir. Bu, kişi için büyük bir şanstır. Ağrıyla ortaya çıkacak muhtemel kriz önceden anlaşılarak hastaya zamanında müdahale edildiğinde hayata dönme şansı artar. Ancak bazen kalp krizi bile sessiz olabilir. Birçok hastada ilk belirti enfarktüs, ilk enfarktüs ölüm nedeni olabilir. Şeker hastaları hemen hemen hiç ağrı duymaz. Bu hastalarda kalp krizi belirtileri, sadece nefes darlığı ve terleme şeklinde ortaya çıkar. Şanslı olan hasta ağrısı olan hastadır.

Nasıl anlaşılır?

Kalp krizi, EKG, kan testleri ve kalp kası hasarının araştırılmasını gösteren kan testleriyle anlaşılabilir. Her zaman altın standart koroner anjiyodur. Bu tetkik bazen aynı seansta balon-stent yaparak anında tedavi şansı verir. Kalp krizi geçirdiği tespit edilen hastalara anjiyo yapılamadığı durumlarda, hastane şartlarında pıhtı eritici ve damar açıcı ilaçlar verilir. Bir saat içinde etkili olan bu ilaçlar, damarların tıkanıklığını gidermeye yarar. Bu ilaçlar ayrıca ağrıyı giderir, kalp ritmini düzenler ve nefes almayı kolaylaştırır. 4-6 saat içinde yapılan müdahaleler kalbi hasar görmekten kurtarabilir.

Ne yapılmalıdır?

Kalp krizi geçiren kişi hareket edebiliyorsa bulunduğu yerin kapısını açık bırakarak bir yatağa ya da koltuğa uzanmalıdır. Telefon ile ambulansa çağırmalıdır. Çünkü kalp krizinin ilk bir saatinde yapılacak müdahale, hasarı en aza indirir. Kişi, ambulans dışında hiçbir araca binmemeli, ambulans gelene kadar hareket etmeden beklemelidir. Eğer yakınınızda bir kişi kalp krizi geçiriyor ve siz de buna şahit oluyorsanız; hemen kalp krizi geçiren kişi yatar pozisyona getirin. Bilinen bir kalp hastalığı varsa cebinde olması muhtemel dil altı ilacı ve aspirin (mümkünse iki çocuk aspirini) verin, yakasını gevşetin, ayaklarını yukarı kaldırın ve bulunduğu odayı havalandırın. Bunların akabinde ambulans çağırın. Hasta mutlaka yoğun bakım ünitesi olan tam donanımlı bir hastaneye kaldırılmalıdır.

 

Yazının devamı...

PROSTAT KANSERİ

Prostat kanseri, erkeklerde akciğer kanserinden sonra en çok teşhis edilen habis tümör türüdür. Genelde 50 yaş sonrası erkeklerin hastalığıdır. Teşhis konulan erkeklerin yüzde 90’dan fazlası, 60 yaşından daha yaşlıdır. Nüfusun ortalama yaşının artmasıyla, ülkemizde de hastalığın sıklığı git gide artmaktadır. Yaşları 70 üzerinde olan erkeklerin yüzde 30’unda, gizli prostat kanseri mevcuttur. Bu tümörlerin sadece bir bölümü, herhangi bir zamanda daha hızlı büyümeye başlar ve tedavi edilmesi gereken tehlikeli bir hastalığa dönüşür.

Prostat kanseri, sinsi seyredebilir. Hiçbir belirti vermeyeceği gibi, hastalar; idrar yapmayla ilgili problemler, menide veya idrarda kan, sırt, bel, kalça ve uyluk ağrılarıyla başvurabilirler. İdrar yapmayla ilgili problemler; idrar yapamama, idrar yapmaya başlama ya da durdurmada zorlanma, sık sık idrara çıkma, geceleri çıkma, idrar akımında zayıflama, kesik kesik zorlanarak yapma ve ağrılı idrar yapma şeklinde olabilir. Bu belirtiler kanser dışı nedenlere de (prostat büyümesi, enfeksiyon gibi) bağlı olabilir.

TEŞHİSİ

Genellikle ileri evrelere kadar belirti vermeyebilir. Çoğu zaman, kandan bakılan PSA testindeki yükselmeyle veya Rektal muayeneyle saptanır. Rektal muayenede ürolog, prostatın dış yüzeyinde tümör açısından şüpheli herhangi bir sertlik ya da düzensizlik olup olmadığını kontrol eder. Prostat kanseri teşhis edilen hastaların yüzde 25’inde PSA düzeyi normal sınırlarda olmasına rağmen, teşhis parmakla muayenede saptanan sertlik ve düzensizlikle konulur. Bu nedenle 40 yaşından sonra her erkeğin yılda bir kez üroloji doktoruna gitmesi gerekir.

ŞİKAYETLER

İdrar yapma güçlüğü.

İdrar akışında kuvvet azalması.

Menide ya da idrarda kan görülmesi.

Boşalma esnasında ağrı.

Kasık bölgesinde rahatsızlık hissi.

Kemik ağrıları.

Sertleşme bozukluğu, prostat kanserine işaret edebilir.

TEDAVİSİ

Prostat kanseri tedavisinde, kanserin büyüme hızı, yayılım durumu, hastanın genel sağlık durumu ve uygulanacak tedavinin etkinliğinin yanı sıra, olası yan etkilerine de bağlı olarak farklı tedaviler tercih edilebilir. Eğer prostat kanseri erken bir evredeyse, hemen tedavi yerine, takip önerilebilir. Cerrahi seçeneği, en yaygın ve etkili tedavi yöntemlerindendir. Robotik, laparoskopik ve açık cerrahi yöntemler mevcut olup, hastaya göre tercih edilmelidir. Cerrahi yaklaşımda amaç prostatın tamamının alınmasıdır. Uygun vakalarda prostat çevresinde bulunan ve peniste sertleşmeye yardımcı olan sinirler korunabilir. Ayrıca erken evrede prostat ışın tedavisi (radyoterapi) de uygun hastalarda önemli bir tedavi seçeneğidir.Yapılan araştırmalara göre, orta ve ileri evrelerde cerrahi ve radyoterapiden sonra beş aylık bir kemoterapinin, prostat kanserinde yaşam süresini uzattığı belirlenmiştir. Dördüncü evrede prostat kanserinin asıl tedavisi, hormonal olmalıdır. Hormonal tedavi, yahastanın yumurtalıkları alınarak ya da 1-3 ayda bir enjeksiyonlarla erkeklik hormonu bloke edilerek yapılır. Ayrıca prostat kanserinde metastatik ileri evrelerde radyoaktif lutesyum ile tedaviler yapılır.

PSA TESTİ

Prostat Spesifik Antijen (PSA), erkeklerde prostat bezinden salınan ve spermin sıvılaşmasını sağlayan bir enzimdir. Esas olarak, prostatın kanallarını döşeyen ve içini oluşturan hücrelerden salgılanır. Büyük ölçüde prostata özgüdür ancak çok düşük miktarlarda pankreas ve tükürük bezlerinden de salgılanır. PSA’nın spermdeki konsantrasyonu, kandaki seviyesinin milyon katı kadardır. Kanda yükselmesi, prostat kanseri açısından önemlidir. Ancak PSA yükselmesi sadece prostat kanserine özgü değildir. Prostatın iyi huylu büyümelerinde ve iltihaplarında da yükselebilir.

Hastanın PSA kan testi ve/veya makattan muayene sonuçlarına göre prostat kanseri olasılığı söz konusuysa, tüm batın ultrasonografisi ve multiparametrik prostat MR ile tanı desteklenir. Şüphenin biyopsiyle onaylanması gerekir. Prostat kanserine, prostat bezine yapılan bir veya birden fazla biyopsi sonucunda tanı konur. Biyopsi, hastada var olan iyi huylu prostat büyümesi, kanser veya var olan diğer medikal problemleri belirler. Biyopsi sırasında, iğne yardımıyla rektumdan girilerek prostat dokusundan birkaç parça örnek alınır. Bu doku örnekleri, mikroskop altında incelenerek, kanser hücreleri varsa tespit edilir.

 

Yazının devamı...

© Copyright 2019

Milliyet Gazetecilik ve Matbaacılık A.Ş.