SKORER
PEMBENAR
CADDE
YAZARLAR

Açık oturum

İşlenmiş yiyeceklerden uzak durun dediğimde, bazen tepkiler aldığım oluyor. Halkı korkutuyormuşum! Birileri para kazanmak uğruna halkı hasta eden yiyecekler satarken sorun yok, ama biz işin doğrusunu anlatınca korku saçıyoruz öyle mi?Ne zamandan beri doğruları söylemek korkutucu oldu acaba?

İşte size gıda diye yutturulan bu yiyeceklerin içindeki zehirlerden birkaçı… Karar sizin:

Geçtiğimiz yıl, mısır şurubundan elde edilen nişasta bazlı şeker (NBŞ) ve zararları üzerine çok yazıldı, çok konuşuldu. Ucuz olduğu, yiyeceklerin raf ömrünü uzattığı ve çok tatlı olduğu için gıda endüstrisinin pek sevdiği bu şekerin, şekerin en tehlikeli hâli olduğunu o zaman da dile getirmiştim. Dönem dönem gündeme oturan ve bir süre sonra güncelliğini kaybeden bu tür haberler faydalı ama; şöyle yanlış bir algı yarattıkları da bir gerçek: “İçinde nişasta bazlı şeker değil meyve şekeri kullanılmış, o zaman zararlı değildir.”
Bu yazımızla hem bu yanlış algıyı yıkacağız hem de laboratuvarlarda yaratılan işlenmiş yiyeceklerin içindeki kimyasallara biraz daha yakından bakacağız. (Bu kimyasalların bazılarının bir de kodları var. Etiketlerde ismiyle değil koduyla karşınıza çıkma ihtimaline karşı onları da not düşüyorum.)

Monosodyum Glutamat (MSG)- E621

Çin tuzu olarak da bilinen bu katkı maddesinin hâlâ sadece Çin lokantalarında kullanıldığını düşünenler var. Halbuki karşınızdaki gıda endüstrisinin en favori kimyasallarından biri. Hazır çorbaların, salata soslarının, yemeklere attığımız bulyonların, cipslerin, hatta gofretlerin içinde bulunan bu lezzet artırıcı, bazı restoranlarda da kullanılıyor.
Obeziteyle yakından ilişkisi olan MSG’nin, bu etkisi yediğiniz yiyeceklerin içindeki kalorilerle sınırlı değil. Tablo çok daha vahim! MSG iştah hormonunu uyarıyor ve bir türlü doymak bilmiyorsunuz, yedikçe yiyesiniz geliyor. Ve ortaya sizin için ölümcül, gıda endüstrisi için çok kârlı bir formül çıkmış oluyor. MSG tüketimine bağlı akut yan etkiler arasında çarpıntı, baş dönmesi, halsizlik, baş ağrısı, karın ağrısı, mide bulantısı gibi belirtiler var. Bunlar bu kimyasala maruz kalınmasından hemen sonra, bir saat içinde ortaya çıkan semptomlar. Uzun vadeli riskler arasında ise daha ciddi sağlık sorunları var:

- Metabolik sendrom
- Obezite
- Diyabet
- Böbrek yetersizliği
- Karaciğer yetmezliği
- Yüksek tansiyon
- Kısırlık
- Alzheimer
- Parkinson hastalığı

Kırmızı 4 (E120), Sarı 5 (E102)

Bunlar endüstride kullanılan pek çok gıda boyasından ikisi... Gıda endüstrisinin en sevdiği katkı maddelerinden biri de boyalardır. Yiyeceklerin rengi iştah açıcı ve çekici görünsün ki, tüketici satın alsın.
Mesela sosis, salam gibi şarküteri ürünlerinin, meyve sularının o yoğun rengini nasıl aldığını düşünüyorsunuz? Tabii ki içlerindeki gıda boyasından bu ürünlerde genelde E120 kullanılır. E120, işlenmiş et ürünlerinin içinde kullanılan diğer kimyasal zehirlerin içinde belki de en masumu tabii koşnile alerjiniz yoksa. Koşnil (Cochineal) Latin Amerika’ya özgü bir böcek. Bu böcekler eziliyor ve gıda endüstrisinde çok kullanılan kırmızı boya elde ediliyor.
Evet yanlış okumadınız, böcek!
Aklınızda bulunsun, menşei ister böcek, ister kimya labarotuvarı olsun bu boyalar pakete girmiş tüm yiyeceklerde kullanılır. Eğer işlenmiş yiyecekler tüketiyorsanız bu sayfadaki katkı maddelerinden, özellikle de gıda boyalarından kaçışınız yok.
Cipsler, şekerler, gazlı içecekler, meyve suları, reçeller, hatta kedi ve köpek mamalarında bile kullanılan Sarı 5 (E102) ve Kırmızı 40 (E129) gibi sentetik olanlar en tehlikelileri. Bunlar ve bunlar gibi pek çok gıda boyası kanserden alerjik reaksiyonlara, hiperaktivite ve zekâ geriliğine kadar pek çok sağlık sorunuyla ilişkilendiriliyor.

Bütil Hidroksianisol (BHA)- E320

Kahvaltılık gevreklerde, sakızlarda, patlamış mısır, mısır cipsleri, bisküviler ve pek çok işlenmiş yiyecekte karşımıza çıkan BHA, gıda endüstrisinin en sevdiği kimyasallardan biridir. Peki, bu petrol bazlı kimyasalın mahareti nedir? Gıdaların oksijen, ısı ve ışık gibi etkenler yüzünden tatlarının, renklerinin bozulmasını önlemek.
Bu maddenin deney farelerinde kansere neden olduğunu gösteren bilimsel araştırmalar var araştırmalarda da insanlarda muhtemel bir kanserojen olduğuna dair not düşülmüş. Amerikan Sağlık Bakanlığı tarafından 2011’de yayımlanan bir raporla BHA’nın kanserojen etkisi tescillendi.
İngiltere’de bebek mamalarında kullanılması yasak olan bu madde, bazı Avrupa ülkelerinde ve Japonya’da tamamen yasaklanmış. İşte BHA ile ilişkilendirilen sağlık sorunları…
- Kanser
- Hiperaktivite
- Gelişim bozuklukları
- Alerjik reaksiyonlar
- Tiroid bozuklukları
Sodyum Nitrat (E-251): Katkı maddeleri arasında en çok tartışma konusu olanların başında nitratlar gelir. Özellikle sucuk, salam, sosis gibi işlenmiş et ürünlerinin raf ömrünü uzatmak için kullanılan bu kimyasallar kanserle ilişkilendiriliyor.

Sülfür Dioksit- E220

Reçel ve marmelatlarda kullanılacak meyvelerin ömrünü uzatmak, kuru meyvelerin bozulmasını önlemek için kullanılan bu madde özellikle şarapçılıkta çok yaygındır. Amerika’da gıda endüstrisinde kullanımı yasaklanmıştır.
Yan etkileri arasında, anafilaktik şok (ölüme neden olabilecek ciddi alerjik reaksiyon) ve nefes darlığı var, özellikle de astımı olan kişilerde. Uluslararası işçi örgütü, bronşit, astım, kalp rahatsızlığı olan kişilerin sülfür dioksit kullanılan üretim aşamalarından uzak durmalarını öneriyor.

Yazının devamı...

Sıcak dalgası

Aşırı sıcaklarla birlikte güneş çarpması tehlikesine dikkat çekmenin tam zamanı… Güneş çarpması mağduru olmanız için plajda, havuz başında saatlerce güneşlenmeniz falan gerekmiyor. Çok sıcak, nem oranı yüksek bir günde sokakta dolaşırken bile tehlike sinyalleri çalabilir. Tabii bir de sıcak çarpması denen bir durum var. Yani kendinizi hastanede bulmanız için güneş de gerekmiyor. Her iki durumda da sorun sıcağa ya da güneşe maruz kalan vücudun aşırı ısınmasından kaynaklanır. Sorunu hafife almayın! 2013 yılında yayımlanan bir çalışmaya göre, Amerika’da 1999-2009 yılları arasında tam 7233 kişi sıcakla ilişkili nedenler yüzünden hayatını kaybederken, yaklaşık 200 bin kişi de hastanelik olmuş.

Soğutucu sistemler

Çevresel koşullar ne olursa olsun vücut, normalde 36.5-37 arasında seyreden ısısını korumak zorundadır. Bu yüzden de sistemde pek çok ısı düzenleyici mekanizma bulunur. Mesela cildinizde ısı düzenleyici reseptörler olduğunu biliyor muydunuz?

Dışarıdaki sıcaklık çok yükseldiğinde bu reseptörler beyne tehlike sinyali gönderir. Sistem de vücut ısısını düzenlemek, aşırı yükselmesini önlemek için belli mekanizmaları devreye sokar.

Sistem terleme yoluyla soğutma işlemine başlar. Diğer yandan damarlar genişler ve kanın cilt yüzeyine doğru akışı artar. Sistem kanı cilt yüzeyine gönderir ki, kan ısısını vücut dışına ileterek soğusun. Aşırı sıcakta yüzünüzün kıpkırmızı olduğunu fark etmişsinizdir. Sıcak ve nemli havalarda kalp krizi riskinin vakalarının artmasının nedenlerinden biri de budur. Kan dolaşımındaki, damarlardaki bu değişim kalp üstüne yük bindirir.

Yüksek nem alarmı

Nem seviyesinin yüksek olduğu günlerde hastaların, yaşlı ve çocukların zorunlu olmadıkça dışarı çıkmaması önerilir. Çünkü havadaki nem ne kadar artarsa sıcak çarpması riski de o derece artar. Terleme yoluyla ciltte oluşan nemin buharlaşması, vücudun normal sıcaklığını korumasına yardımcı olur. Ama havadaki nem seviyesi çok fazla olduğunda ter de buharlaşamaz. Böylece sistemin en önemli soğutucu mekanizması da sekteye uğramış olur.

Semptomlara dikkat

Güneş çarpması ya da aşırı sıcaklara bağlı olarak gelişen semptomları hemen fark ederseniz, sorunu basit müdahalelerle kontrol altına almak mümkün. Ama belirtiler fark edilmez, atlanırsa, durum hayati tehlike arz edecek bir hâl alabilir. Hem de kısa bir sürede! Aşağıdaki belirtilere dikkat…

Hâlsizlik

Baş ağrısı

Baş dönmesi

Sinirlilik

İshal

Susuzluk hissi

Vücut ısısının yükselmesi

Mide bulantısı ve kusma

Kas krampları

Bu semptomların bir ya da birkaçından muzdaripseniz, durum ciddileşmeden hemen önlem alın. Serin bir ortama geçin, su için ve mümkünse duş alın. Bunlar vücut ısısını normale indirmekte yeterli olacaktır. Ancak semptomlar ağır seyrediyorsa, vücut ısısı 40 derecelere kadar yükseldiyse, bilinç kaybı gibi daha ciddi belirtiler gözleniyorsa bu artık acil tıbbi müdahale gerektiren bir durumdur. Bir araştırmaya göre güneş çarpması vakalarında müdahale ne kadar gecikirse beyinde kalıcı hasar oluşma riski de o kadar artıyor.

Önlem alın

Peki, vücudunuzu sıcağın olumsuz etkilerinden korumak için nelere dikkat etmeniz gerekiyor?

1. Susuz kalmayın: Sıcak havalarda yeterince su tüketmemek vücudun kendini soğutma mekanizmalarını olumsuz etkiler. Sıcak bir ortamdaysanız her 15 dakikada bir yarım bardak kadar su içmeye özen gösterin. Su içmek için susamayı beklemeyin. Ama bir anda çok fazla su içerseniz, su aynı hızla vücuttan atılacağı için vücudunuzun yine susuz kalacağını da sakın aklınızdan çıkarmayın.

2. Tuzu unutmayın: Terlediğinizde suyla birlikte vücuttan tuz da atılır. Bunun üstüne bir de bol su içip yeterince tuz almazsanız kandaki sodyum, yani tuz oranı ciddi miktarda düşer. Bu dengesizlik de güneş çarpması riskini önemli oranda artırır. Tabii tuz derken bir sürü kimyasal işlemden geçmiş olan tuzları değil hayati minerallerce zengin kaya tuzunu kast ediyorum.

3. Hafif yiyecekleri tercih edin: Özellikle sıcaklığın etkisini iyice hissettirdiği öğlen saatlerinde salata, zeytinyağlı sebze yemekleri gibi hafif seçimler yapmaya çalışın. Bunun ardında çok basit bir mantık var: Sıcakta sindirimi zor yiyecekler yediğinizde vücudunuzu aynı anda iki cephede birden mücadele vermeye zorlamış olursunuz.

4. İlaç kullananlar dikkat: Bazı ilaçlar vücudun ısıya verdiği tepkiyi ya da su ve tuz dengesini bozarak sıcak çarpması riskini artırabilir. Antibiyotikler, antidepresanlar, antihistaminikler, kalp, tansiyon ya da kolesterol ilaçları, vücudun yüksek sıcaklıklarla baş etme mekanizmalarını olumsuz etkileyebilir.

Aman dikkat!

Sıcak günlerde ne içtiğiniz çok önemli! Mesela şimdilerde gençler arasında çok moda olan spor içeceklerini ele alalım. Egzersiz yaparken bunları içmek vücuttaki sıvı kaybını önlüyormuş. İddiaları bu! Ama böyle pazarlama stratejilerine sakın kanmayın. Bir araştırma bunun tam aksini, yani spor içeceklerinin diüretik, yani su attırıcı etkisi olduğunu gösteriyor. (3) Sıcak hava, egzersiz ve diüretik bir içecek bir araya geldiğinde ortaya son derece tehlikeli bir kombinasyon çıkar.

Enerji içeceklerinden de uzak durun. Bu içecekleri hiç kimseye, hiçbir zaman tavsiye etmem. Ama özellikle sıcak havalarda risk çok daha büyük! Yüksek oranda kafein içeren bu içecekler kalp krizine davetiye çıkarır.

Yazının devamı...

Sinekleri mi öldürüyorsunuz, kendinizi mi?

Sinekleri, böcekleri uzak tutan spreylerin çoğunda DEET (N,N-Diethyl-meta-toluamide) denen toksik bir kimyasal kullanılır. 1946 yılında Amerikan ordusu için geliştirilen DEET 1957 senesi itibarıyla sivil halkın kullanımı için onay aldı. Sinek kovucu spreylerin hemen hepsinin aktif maddesi DEET’dir.

Bir nevi tarım ilacı olan bu kimyasalla ilişkilendirilen bir sendrom bile var: Literatüre gizemli bir hastalık olarak giren “Körfez Savaşı Sendromu”… Bölgedeki haşerattan, sivrisineklerden korunmaları amacıyla askerlere böcek kovucu spreyler verilmişti. Askerler savaştan geri döndüklerinde bazı sağlık sorunları yaşamaya başladılar. Kronik baş ağrıları, hâlsizlik, unutkanlık, solunum ve cilt sorunlarıyla kendini gösteren ve binlerce askeri etkileyen bu sendromun nedeni ilk başlarda anlaşılamadı. Ancak zaman içinde yapılan bilimsel araştırmalar sendromun DEET ile ilişkili olduğunu işaret ediyordu.

Annelerin küçücük çocuklarına bile sıkmaktan imtina etmedikleri bu spreylerin tehlikelerine, sağlığınıza neler yapabileceğine bir bakalım mı?

Alerjik reaksiyonlar: Kızarıklık ve döküntülerle kendini gösteren alerjik reaksiyonlar yüzünden hastanelik olanlar var. Hatta bunlardan ikisi ölümle sonuçlanmış.

Nöbetler: Bir çalışma için dört yıllık bir zaman dilimi içinde rapor edilen 21 bin DEET vakası incelenmiş. Bunların yüzde 73’ünün bu kimyasal yüzünden nöbet geçirdiği görülmüş.

Beyin hasarı: Aynı çalışmaya göre DEET’nin küçük çocuklarda kalıcı beyin hasarına yol açma riski var. Bu spreyleri ne kadar sık kullanırsanız risk de o kadar artıyor.

Kanser riski: Vücuda sürülen sinek kovucularda kullanılan DEET’nin bir kanserojen olduğunu işaret eden pek çok çalışma var.

Süper sinekler

Bu arada evinize, yatak odanıza, çocuğunuzun, hatta bebeğinizin odasına sıktığınız böcek ilaçlarının da aynı DEET gibi birer zehir olduğunu unutmayın.

Nedense herkeste şöyle bir yanlış düşünce var: “Odayı ilaçlar kapısını kaparım. Yarım saat bekleyip, biraz da havalandırdıktan sonra havada ilaç falan kalmaz.” Değil yarım saat, odayı tüm gün havalandırsanız bile bulunduğunuz ortamdaki toksik maddeler yok olmaz. Sivrisinek problemiyle ilgili ilginç bir bilgiyi paylaşmak istiyorum. Bilimsel çalışmalar sivrisineklerin sinek ilaçlarında kullanılan belli başlı maddelere karşı direnç geliştirdiğini gösteriyor. Hatta Dünya Sağlık Örgütü (WHO) bir bildiri yayımlayarak ülkeleri bu probleme karşı uyardı. Görünen o ki sivrisineklerden korunmak adına kendinizi, çocuğunuzu maruz bıraktığınız böcek ilaçları, yakın gelecekte sizi zehirlemekten başka bir işe yaramayacak.

Hassas denge

Picaridin, DEET’ye alternatif olarak geliştirilen bir madde. Bu sentetik molekül, karabiberde bulunan piperin maddesini taklit ediyor. Daha güvenli bir alternatif olarak görünse de, içinde picaridin bulunan sinek kovucuların kertenkeleleri öldürdüğü gözlenmiş. Sivrisinek larvalarını yiyerek popülasyonu kontrol altında tutan kertenkeleler öldüğünde ne olacak? Tabii ki sivrisinekler daha da artacak! Peki, zehirlenmeden, doğayı zehirlemeden, ekolojik dengeyi bozmadan sinekleri, böcekleri uzak tutmanın yolu var mı? Her zaman olduğu gibi çözüm yine doğadan geliyor…

DOĞANIN SİNEK-SAVARLARI

DOĞAL VÜCUT YAĞLARI

Lavanta yağı: Cildinize sürdüğünüz lavanta yağı sivrisinekleri uzak tutacaktır.

Karanfil yağı: Sinek kovucu sprey yapmak için, yarım bardak suyun içine bir çay kaşığının dörtte biri kadar karanfil yağı ilave edin.

Citronella yağı: Ülkemizde İdris otu olarak bilinen bu bitkiden elde edilen yağ etkili bir sinek kovucudur.

Okaliptüs yağı: Keskin kokusu ile kene ve sivrisinekleri uzak tutar. Ama irritasyon riskini elemek için vücudunuza uygulamadan önce minik bir alanda test etmeyi ihmal etmeyin ve küçük çocuklarda kullanmayın.

SİNEKSİZ YAŞAM ALANLARI

Fesleğen: Balkona, pencere önlerine fesleğen ekin. Bu aromatik bitkinin sivrisinekleri uzak tutmakta etkili olduğu biliniyor.

Itır yağı: Buhurdanlıkta yakarak kullanabileceğiniz bu esansiyel yağ hem çok hoş kokar hem de sivrisinekleri uzak tutmakta son derece etkilidir.

Biberiye: Bahçeniz varsa biberiye ekin. Biberiye, sivrisinekleri uzak tutmakta etkili bitkilerden biridir.

Lavanta yağı: Lavantadan sadece teninize sürerek değil sivrisinekleri evinizden uzak tutmak için de faydalanabilirsiniz. İster suyla seyrelterek kendi oda spreyinizi yapın ister buhurdanlıkla kullanın.

Yazının devamı...

Probiyotikleri hayatta tutma kılavuzu

Geçen hafta bağırsak florasının sağlık üzerindeki etkilerini, yoğurt, turşu, sirke gibi probiyotik zengini fermente gıdalar ve probiyotik takviyeleriyle bağırsaklarınızdaki ekosistemi destekleyebileceğinizi anlattık. Bu hafta ise besinlerle, takviyelerle vücudunuza aldığınız dost bakterileri hayatta tutmak, gelişip, serpilmelerini sağlamak adına yapılması gerekenlere bakacağız. Probiyotiklerin beslenmesi için uygun ortam oluşturan besinlere “Prebiyotik” adını veriyoruz.

Önce bir konuya açıklık getirelim: Marketlerde satılan yoğurtlar bırakın faydayı, bağırsak floranızdaki probiyotiklere zarar verir. Endüstriyel olarak üretilmiş yoğurtların hepsi endüstriyel işlemlerden geçer. Bu yoğurtların içinde probiyotik falan da bulamazsınız. Ekşimeyen yoğurt, probiyotik değildir. Probiyotikler canlı organizmalardır. Yoğurdunuzun ekşimesi onun yaşayan, canlı bir besin olduğunu gösterir. Benim çocukluğumda annem evde yoğurt mayalardı. Ara sıra yoğurdu bakkaldan satın aldığımızda da ertesi gün ekşimiş olurdu. Ama bu bahsettiğim 1970’li yıllar. Yani, gıda endüstrisinin haftalar boyunca ekşimeden, bozulmadan duran yoğurt yapmanın yolunu keşfetmesin- den önceki zamanlar! Probiyotik zengini olarak pazarlanan özel yoğurtlar mı?

Bu bir pazarlama stratejisidir. Sakın kanmayın! Sözde ‘bağırsak dostu’ yoğurtların meyvelileri bile var! İçine şeker, aroma girmiş bir yoğurttan hayır gelmez.

Aman dikkat!

Antibiyotiklerin bağırsak florasındaki faydalı bakterileri katlettiğini, çok gerekmedikçe antibiyotik kullanmamanız gerektiğini biliyorsunuz. Peki mide ilaçlarının da benzer bir etki yarattığından haberiniz var mı? En ufak bir şikâyette hemen mide asidi üstünde etkili olan ilaçlara başvuranların bağırsak florasının sağlıklı olması imkânsızdır. Mide ilaçlarından mümkün olduğunca uzak durun! Bol miktarda şeker ve kimyasal içeren işlenmiş gıdalar da bağırsaktaki zararlı bakterilerin sayısını artırırken, faydalı olanların yok olmasına neden olur. Sözün özü; fermente gıdalar tüketseniz, bol bol sebze yeseniz bile eğer işlenmiş gıdalar tüketmeye devam ediyorsanız sağlıklı bir bağırsak florasına sahip olamazsınız.

15 SÜPER STAR: PREBİYOTİKLER

Bitkisel yiyecekler dost bakterilerin ana besin kaynaklarıdır. Ama probiyotiklerin de favorileri var…

1. Rezene ,

2. Sarımsak,

3. Soğan ,

4. Pırasa,

5. Enginar,

6. Mercimek, 7. Nohut,

8. Havuç, 9. Turp,

10. Lahana, 11. Brokoli,

12. Patates, 13. Muz,

14. Keten tohumu,

15. Ceviz

Yeni keşifler

Bilimsel bulgular karabuğdayın da (Kuzey Avrupa’da Greçka olarak bilinir) değerli bir prebiyotik (probiyotik besini) olduğunu gösteriyor. En önemlisi, tahıl ailesiyle uzaktan yakından bir ilgisi olmadığından, içinde bağırsak florasının baş düşmanı gluten bulunmuyor. Aslen bir tohum olan bu bitkisel besin buğdaya harika bir alternatif. 2018 yılında Journal of Functional Foods dergisinde yayımlanan bir araştırmada mantarın içindeki bileşenlerin bağırsak florasındaki Provetella adlı faydalı bir bakterinin artmasını sağladığı görülmüş. Yani probiyotik dostu besinler arasına mantarı da ekleyebilirsiniz. Cevizin harika bir prebiyotik besin olduğu biliniyor. Bugün artık faydanın ardındaki mekanizma hakkında da bilgi sahibiyiz. Ceviz bağırsaklardaki üç faydalı bakterinin artmasına neden oluyor: Clostridium, Faecalibacterium ve Roseburia. Bu bakterilerin hepsi de metabolik bir yan ürün olan bütirik asit üretirler. Bütirik asit bağırsak sağlığı için öyle önemli bir maddedir ki, azlığı kolon kanseri ve kolitle ilişkilendiriliyor.

Bunları biliyor muydunuz?

Muzun ham olanı makbul: Yeşil renkli olgunlaşmamış muzların içinde bol miktarda bulunan dirençli nişasta, probiyotiklerin serpilip büyümesi için harika bir besindir. Muz olgunlaştıkça içinde bulunan dirençli nişasta da azalır.

Patatesi soğuk yiyin: Dost bakterilerin sevdiği besinlerden olan patates de dirençli nişasta zengini bir besindir. Ama püre olarak değil de, haşlandıktan sonra soğutulmuş olarak yenmesi gerekiyor.

Sapları atmayın: Salatanıza maydanoz, dereotu katarken sebzenin saplarını da kullanın. Aynı şey brokoli, kereviz ve pancar için de geçerli. Bu bitkilerin dallarında bol miktarda selüloz lifi bulunur. Selüloz lifi faydalı bakteriler için tam bir ziyafettir.

Prebiyotik içecekler

Sağlık faydaları için sebzelerin suyunu çıkarıp içenlerden misiniz? Katı meyve sıkacağınızı kaldırın ve kendinize bir blender satın alın. Çünkü sebze sularıyla vücudunuza vitamin, mineral ve fitobesinler alırken dost bakterilerinizi açlığa mahkûm etmiş oluyorsunuz. Neden? Çünkü bağırsak floramızdaki faydalı bakterilerin ana besin kaynağı bitkisel besinlerde bulunan liftir. Hani şu bağırsakların çalışması dışında hiçbir işe yaramadığını düşündüğünüz posa! Aslında mikrobiyom dostu bir içecek için sebze karışımları hazırlamanıza gerek yok. Bilim, Türk kahvesinin ve çayın bağırsak florasını desteklediğini gösteriyor. Görünen o ki kahve telvesi değerli bir prebiyotik. Pek sevdiğimiz çayın içinde bulunan polifenol ise mikrobiyomu modüle ederek dost bakteri kolonilerinin büyüyüp, çoğalabileceği bir ortam haline getiriyor. Tabii çayı da, kahveyi de şekersiz içmeniz gerekiyor.

Yazının devamı...

Probiyotik dopingi

Bilim insanları ilkel kabilelerin bağırsak floralarını incelediklerinde modern yaşamın bağırsak floramız üstündeki etkisini daha net bir şekilde görebiliyoruz. Bu çalışmalar, içi şekerle, kimyasallarla dolu beslenme modelimizin bize neler yaptığını, bu ilkel topluluklarda diyabet, kalp hastalıkları ve kanser gibi hastalıklara neden rastlanmadığını anlamak adına çok şey anlatıyor. Bağırsak floranız dost bakterilerden yana ne kadar zenginse o kadar sağlıklı olursunuz. Bunu sık sık dile getiriyorum. Bilimsel bulgular bağışıklık sisteminin ancak faydalı bakteri kolonileri açısından zengin ve çeşitli bir mikrobiyomun varlığında aktive olduğunu gösteriyor. Öyle ki yakın gelecekte bir sağlık problemi için doktora gittiğinizde sizden mikrobiyom tahlili yaptırmanız istenecek. Bu tahlillerin sonuçlarına göre için bağırsak floranızı yeniden biçimlendirecek bir tedavi protokolü oluşturulacak.

Çarpıcı bir araştırma

Bağışıklık sistemi ve bağırsak florası arasındaki ilişkiyi ortaya koyan onlarca, yüzlerce araştırma var. Cell Host & Microbe dergisinde yayımlanan bir çalışma bu ilişkiyi kavramayı kolaylaştıran, bağırsak floranızın nelere kadir olduğunu ortaya koyan bir niteliğe sahip. Araştırma için bağırsak florası olmadan doğan farelerle, normal bir bağırsak florasına sahip farelerin beyaz kan hücreleri karşılaştırılıyor ve ilk grupta ikinciye kıyasla çok daha az beyaz kan hücresi olduğu gözleniyor. Beyaz kan hücreleri bağışıklık sisteminin düşmana karşı ilk savunma hattıdır. Yani, probiyotikler, beyaz kan hücresi (Lökosit) sayısını bile etkileyerek, bağışıklık sistemini doğrudan yönlendiriyor. Her iki gruptaki fareler, hem insanlara hem de farelere zarar verdiği bilinen bir bakteriye maruz bırakılıyor. Tahmin edeceğiniz gibi normal bağırsak florasına sahip olan fareler kısa sürede iyileşirken, bağırsak florası olmadan doğan fareler enfeksiyonla savaşamadıkları için ölüyorlar. Ama bu farelere sağlıklı farelerden alınan bakteriler transfer edildiğinde, beyaz kan hücresi sayılarının arttığı ve hayatta kaldıkları gözleniyor. İşte geleceğin tıp dünyası bu anlayış üzerinde yükselecek.

Stres faktörü

Stresin bağırsak florasındaki dost bakterileri olumsuz etkilediğini biliyor muydunuz? Bir çalışmanın bulgularına göre kronik stres Bacteorides ailesine zarar verirken, zararlı Clostridium bakterilerinin sayıca artmasına neden oluyor. Dost bakterilerden Bifidobacteria ve Lactobasillus ise özellikle duygusal strese karşı hassas.

Modern yaşamla adeta el ele yürüyen stres faktöründen uzak durmak zor olsa da mikrobiyomunuzu strese karşı daha dirençli kılmak mümkün! Bir araştırma probiyotiklerin bağırsak duvarının hasar görmesini engelleyerek kan dolaşımına sızan bakteriyel toksinleri azalttığını, stresin tetiklediği biyokimyasal mekanizmaları baskıladığını gösteriyor. Sözün özü; probiyotiklerinize iyi baktığınızda onlar da size iyi bakıyor, stresle daha iyi baş edebilmenize yardımcı oluyorlar.

Tohumu ektiniz ama…

Ne mutlu ki evinde yoğurt mayalayan, turşu kuran, salatalarını ev sirkesiyle hazırlayanların sayısında önemli bir artış var. Bu harika bir gelişme, ama yeterli değil! Fermente besinler tüketmek, aynen toprağa tohum atmaya benzer. Eğer o tohumu sulamaz, ihtiyacı olan besinleri vermezseniz tohum çimlenemeden kurur gider. Aynı şey probiyotikler için de geçerli! Gelecek hafta ektiğiniz tohumun serpilip, büyümesi için yapmanız gerekenleri, probiyotiklerin ana besin kaynaklarıyla yeni keşifleri konuşacağız.

Destek güçler

Diyetinizde ev yoğurdu, ev turşusu, ev sirkesi gibi fermente yiyeceklere yer verseniz bile, sağlık dopingi yapmak isteyen herkes probiyotik takviyelerinden faydalanabilir, hatta faydalanmalı da. Probiyotikler söz konusu olduğunda mottonuz ne kadar çok, o kadar iyi olsun. Özellikle antibiyotik kullanmanız gereken durumlarda sistemi hemen probiyotik takviyeleriyle desteklemeye başlayın. Dikkat etmeniz gereken tek şey zamanlama. Antibiyotikle probiyotik takviyesi arasında en az 4-5 saat bırakmaya özen gösterin. Probiyotik takviyenizi seçerken dikkat etmeniz gereken bazı kurallar var:

1. Güvenilir bir marka seçin.

2. Probiyotik takviyesinin enterik olması çok önemli. Enterik demek bağırsakta çözünen demek. Böylece takviyenin içindeki probiyotikler mide asidi tarafından katledilmeden direkt bağırsaklara ulaşırlar.

3. Takviyeniz farklı bakteri aileleri içeriyor mu? Seçtiğiniz probiyotik takviyesinin çeşitlilik açısından zengin olması da önemli. Çeşitliliği çok olan bir ürün seçin.

4. Takviyenizin Lactobacillus acidophilus ve Bifidobacterium gibi değerli bakteri aileleri içerdiğinden emin olun.

Yazının devamı...

Sağlıklı yaşam için vesile

Kadınların hemen tamamının şikâyetçi olduğu bu sorunu daha sağlıklı seçimler yaparak kontrol altına almak mümkün. Özellikle kadın hastalarımda, estetik kaygıların daha sağlıklı bir yaşam için motivasyon nedeni olabileceğini gözlemliyorum. Mesela sağlık endişelerinden ziyade sadece daha iyi görünmek için kilo vermek isteyen biri, fazla kilolarını verip kendisini daha dinç ve enerjik hissettikçe sağlıklı seçimler yapmak konusunda motive oluyor. Selülit gibi hemen tüm kadınların şikâyetçi olduğu estetik bir sorunla savaşırken bir de bakmışsınız hareketli bir yaşam sürmeye, karbonhidratlardan, tatlıdan uzak durmaya başlamışsınız.

Selülit nedir? Neden olur?

Genelde fazla kilolarla ilişkilendirilse de selülitin en önemli nedeni hormonal faktörlerdir. Bu nedenle ideal kilosunda, hatta ideal kilosunun altında olan bir kadın da selülit probleminden şikâyetçi olabilir. Kadınlık hormonu östrojenin fazla salgılanması, selülit oluşumunu tetikler. Erkeklerin bu problemden muaf olmasının nedeni budur.

Selülit oluşumuna neden olan mekanizmalara kısaca bakalım mı? Cilt altındaki yağ dokusu minik odacıkların içinde yer alır. Hormonal faktörler buradaki yağ hücrelerinin içeriğindeki su ve yağ miktarını artırır. Bu dolaşımı kötü etkiler. Dolaşım bozuldukça yağ hücreleri iyice şişer ve cildin bağ dokusuna baskı yapmaya başlar ve cilt yüzeyinde engebeli, portakal kabuğunu andıran bir görünüm yaratır. Bu görünüme selülit diyoruz.

Kısacası selülit sorununu kontrol altına almak istiyorsanız hormonal dengeyi korumaya yönelik bir beslenme modelini benimsemelisiniz.

Vücudun su tutmasını, yani ödemi engelleyici önlemler almanız gerekiyor.

Kan dolaşımını düzenlemek için daha hareketli bir yaşam sürmelisiniz.

Ona ihtiyacı olan besinleri vererek cildinizin elastikiyetini, sıkılığını artırmalısınız.

Unutmayın cildiniz ne kadar elastik ve sıkı olursa hemen altındaki kusurları da o kadar iyi saklar.

Uzak durun!

Sağlıklı bir yaşam için uymanız gereken beslenme kuralları selülitle savaşta da geçerli. Şekerden, tatlıdan uzak durun ve vücutta şeker gibi metabolize olan ekmeği, makarnayı, böreği, kesin. Bu yiyecekler selülit problemini bir değil, birkaç farklı mekanizmayla tetikliyor! Öncelikle vücuttaki insülin metabolizmasını bozarak hormonal dengeyi alt üst ediyor, kilo almanıza ve selülitlerin belirginleşmesine neden oluyorlar. Cildi vaktinden erken yaşlandırmaları da ayrı bir problem. Şeker molekülleri, kolajen ve elastin liflerine bağlanarak onlara zarar verir. Bu da ciltte elastikiyet kaybına ve portakal kabuğu görünümünün daha belirgin bir hâl almasına neden olur.

Buğday ürünleriyle ilgili bir sorun daha var: İçlerindeki gluten molekülü aşırı derecede su tutar. Düşünülenin aksine ödemin başlıca sorumlusu tuz değil glutendir. Bir tuz molekülü sadece 1 su molekülü bağlarken bir gluten molekülü tam 198 molekül su tutar. Bir hafta hamur işlerini, ekmeği, makarnayı bırakın nasıl ödem attığınızı, selülit probleminizin nasıl hafiflediğini göreceksiniz.

Özel bir enzim

Selülit problemini kontrol altına almakta hiçbir şey doğru beslenmenin ve hareketli bir yaşam sürmenin yerini tutamaz. Ancak bromelain maddesinin selülitli bölgelerdeki yağların parçalanmasına destek olduğuna dair bilimsel bulgular var. Bromelain ananas meyvesinde bulunan özel bir enzimdir. Biotech Research Journal’da yayımlanan bir araştırma (1) selülit görünümünü hafifletmekte faydası olabileceğini gösteriyor. Ananas şeker muhteviyatı yüzünden dozunda tüketmeniz gereken bir besin, bu yüzden bromelain takviyesinden yararlanmak daha doğru bir seçenek gibi görünüyor.

Anti-selülit öneriler

1. Bitkisel östrojen kaynakları: Bitkisel östrojen içeren besinler kadınlık hormonu östrojeni dengeler. Bunların başında keten tohumu geliyor. Mercimek, nohut ve kuru fasulye de bitkisel östrojenler içerir.

2. Maydanoz yiyin: Maydanoz selülit problemiyle iki koldan savaşır hem vücuttaki fazla ödemi atar hem de içindeki bitkisel östrojenlerle hormonları dengeler.

3. Yağlı balıklar tüketin: Daha da iyisi diyetinizi omega-3 takviyesi ile destekleyin. Hormonlarınızı doğal yollarla dengelemekte etkili bir madde o da omega-3 yağ asitleridir.

4. Adaçayı için: Selülit kontrolünde etkili bir içecek arıyorsanız bitkisel östrojen içeren adaçayı doğru seçim.

5. Kollajen zengini beslenin: Kemik suyu ve paça çorbası gibi kollajen zengini besinler cildin elastikiyetini artırarak selülit görünümünü hafifletirler.

6. Potasyumu unutmayın: Avokado, Brüksel lahanası, brokoli, kuşkonmaz, ıspanak ve muz gibi potasyum zengini yiyecekler dokularda toplanan ödemin ve toksinlerin atılmasını sağlayarak selülitle savaşır.

7. Egzersiz yapın ama abartmayın: Yürüyüş, yüzme gibi kan dolaşımını arttıran hafif egzersizler selülit problemini kontrol altına almakta harikadır. Ama bacak kaslarının fazla gelişmesine neden olan ağır egzersizler, yağ dokusunun kas ve cilt arasında iyice sıkışmasına ve selülitlerin daha belirgin bir hâl almasına neden olur.

8. Greyfurt yağından faydalanın: Lenf sistemini aktive eden bu esansiyel yağ, dolaşımı artırarak selüliti önler. Yarım su bardağı Hindistan cevizi yağının içine 4-5 damla greyfurt yağı ekleyin ve problemli bölgelere masaj yaparak sürün. Her gün taze olarak hazırlayacağınız bu karışımı sabah ve akşam olmak üzere günde iki defa uygulayın.

Yazının devamı...

Çeşitliliğe methiye

Evet, bazı bitkisel besinlerin özel süper güçlere sahip olduğu malumunuz. Ama pek çok kişide şöyle bir kanı var: “Sadece süper besinleri yer süper sağlıklı olurum.” Çocuğuna devamlı brokoli, avokado, bamya yedirmeye çalışan anneler biliyorum.

Peki, bu yaklaşımla ilgili temel yanlış nedir? Cevap basit: Süper besinler, mutlaka faydalanmanız gereken değerli bileşenler içerseler de hiçbiri doğanın bize sunduğu tüm bitkisel bileşenleri bir arada bulunduramaz.

Sağlıklı bir yaşamda çeşitliliğin önemini vurgulamak için yaz mevsiminin sofrasına bir göz atıyoruz.

Salatalık deyip geçmeyin

Yaz salatalarının vazgeçilmezi salatalığın mütevazı duruşuna kanmayın. Nedense hep su içeriği ile öne çıksa da salatalığın faydaları bununla sınırlı değil. Bu ferahlatıcı besinin en önemli özelliği vücuttaki enflamasyon cevabını azaltmasıdır . Enflamasyon, vücudun onu maruz bıraktığınız tüm zararlılara verdiği tepkidir. Tüm hastalıkların, özellikle de kanser tohumunun yeşerip serpilmesini sağlayan bir ortam hazırlar.

“Pek bir faydası yoktur” diye bellediğimiz salatalık, aynı zamanda C vitamini ve beta-karoten gibi antioksidanlar, kanserle savaşan kuersetin, luteolin, apigenin ve doğal bir sakinleştirici olan kaempferol gibi flavonoidler de içeriyor .

Domates hakkında her şey

Domatesi özel kılan en önemli bileşen hiç kuşkusuz likopendir. Cilt yaşlanmasını önleyen, cildin güneş ışınlarına karşı direncini artıran bu maddenin anti-aging takviyelerin popüler içeriklerinden biri olması boşuna değil.

Domatese kırmızı rengini veren bu özel bileşen aynı zamanda kronik hastalıklara karşı da güçlü bir koruyucu. Likopen ve faydaları üzerine yapılan yüzlerce bilimsel araştırma var. Bu çalışmalara göre likopen inme riskini yüzde 55 oranında azaltıyor , akciğer ve prostat kanserlerinde hem koruyucu hem de tedavi edici etkisi var . Tabloya kuersetin, rutin, kafeik asit ve ferülik asit gibi kanserle savaşan diğer moleküller de eklendiğinde ortaya tüm kanserlere karşı koruyucu bir güç çıkıyor.

Domastesten faydalanma kılavuzu

Çekirdeklerini atmayın: Bazı ev hanımları salata yaparken domatesin çekirdeklerini de çıkarır. Hâlbuki çekirdekleri çevreleyen jölemsi doku meyvenin C vitamini açısından en zengin kısmıdır.

Pişirerek tüketin: İçindeki likopenden optimum şekilde faydalanmak için domatesi zeytinyağında pişirerek tüketmelisiniz. Isı ve yağ likopenin emilimini artırır.
Bol bol salça yiyin: Salça harika bir likopen kaynağıdır. Tabii geleneksel yöntemlerle yapılmış ev salçası olmak koşuluyla.

Omega-3 kaynağı semizotu

Her toprakta her iklimde kolayca yetişen bu bitkinin sağlık faydaları pek çok. Ama dilerseniz girizgâhı yaz aylarına çok yakışan bir lezzet olmasıyla yapalım… Tavsiyem içindeki ısıya duyarlı bileşenleri korumak adına pişirmeden çiğ olarak, salatasını yaparak yemeniz. Üstüne sarımsaklı ev yoğurdu ekleyerek hafif bir yaz yemeğine dönüştürdüğünüzde ise tadına doyum olmaz.

Bitkisel bir Omega-3 kaynağı olan semizotu, vitamin ve mineral yönünden de çok zengindir. B1, B2, B6 vitaminleri, E vitamini, C vitamini, beta-karoten, demir, fosfor, kalsiyum, magnezyum ve çok önemli bir antioksidan olan glutatyon içerir. Zengin bir alfa linoleik asit (ALA) kaynağıdır. Bu yağ asidi kalp sağlığı için elzemdir. Kansere, kalp ve damar hastalıklarına karşı etkili bir koruyucu olan semizotu romatizmal hastalıklara karşı da harika bir besin.

Önemli bir not: Saplarını sakın atmayın, semizotunun sap kısımları bağırsak floranızdaki dost bakterilerin çok sevdiği bir besin, yani değerli bir prebiyotiktir.

Ve diğerleri …

1. Maydanoz: Portakalın 3 katı C vitamini içerdiğini biliyor muydunuz? İçindeki apigenin maddesiyle kanserden koruyucu etkisini de unutmamak lazım.

2. Kabak: Beta-karoten ve magnezyumla bağışıklık sistemini destekler. Ödem atıcı özelliği vardır.

3. Patlıcan: Amerikan Ulusal Kanser Enstitüsü’nün kansere karşı koruyucu etkilerini araştırdığı bitkilerden biri olan patlıcan, özel bileşenlerle tümör oluşumunu tetikleyen hormonları etkisiz hale getirir.

4. Bamya: Müsilaj denen madde ile sindirim sisteminin iç yüzeyini kaplayarak kanserojen maddelerden korur. İçindeki lektin maddesinin meme kanseri hücrelerini intihara sürüklediğini gösteren bilimsel bulgular var.

5.Taze fasulye: Antioksidan özellikleri ile kanserle savaşır, kalbi korur, göz sağlığını destekler. Taze fasulyeyi sakın çiğ tüketmeyin. Çiğ yenirse zehirlidir. Turşusu yapılırken haşlanması da bu yüzdendir.

6.Kiraz: İçindeki elajik asitle kanser hücrelerini etkisiz hale getiren kiraz, aynı zamanda kandaki ürik asit seviyesini düşürerek doğal bir gut ilacı görevi görür.

Güzelliklerle, mutlulukla ve şifayla dolu bir bayram diliyorum…

Yazının devamı...

Güneş paradoksu

1980’lerde Amerika’da başlayıp, ‘90’larda ülkemizi vuran güneş fobisi hâlâ devam ediyor. Son yıllarda D vitamininin ve bilinçli güneşlenmenin önemi vurgulansa da nafile. İnsanlar hâlâ “Kanser olursunuz sakın güneşlenmeyin” diye korkutuluyor, beyinleri yıkanıyor! Eskiden sadece kemik sağlığı için gerekli olduğu düşünülen D vitamininin sağlık için elzem olduğunu artık biliyoruz. Güneşten bucak bucak kaçarsanız bağışıklık sisteminiz çöker, kalp krizi geçirme, diyabet hastası olma riskiniz artar, osteoporoz hastası olur, hatta tüm kanserlere davetiye çıkarırsınız.

Bilim ne diyor?

Son 20 yılda D vitamini üzerine yaklaşık 30 bin bilimsel araştırma yayınlandı. Bu çalışmalar sayesinde artık güneş ışınlarının cilde temas etmesiyle vücut tarafından üretilen bu hormon (evet, kendisi aslen bir vitamin değil hormondur) ve bağışıklık sistemi arasındaki etkileşimin detaylarına vakıfız.

Diyelim ki vücuda istilacı bir bakteri ya da virüs girdi, D vitamini hemen bağışıklık sistemindeki savaşçı hücreleri aktive eden bir sinyal gönderir. D vitamini eksikliğinde bu sinyal gönderilemez ve bağışıklık sistemi mücadele bile etmeden teslim bayrağını çekiverir.

Esas koruyuculardan korunun!

Bilinçli güneşlenmeyle ilgili bilgilerimizi tazeleyelim mi? Güneş tam tepede olduğu zamanlarda, yani öğle saatlerinde güneşlenmelisiniz. İnsan vücudunun D vitamini ürettiği saatler, 11.00 - 13.00 arasındadır. D vitamini sentezini sağlayan da, bu saatlerde gelen UVB ışınlarıdır. Cildinize koruyucu herhangi bir krem ya da yağ sürmeden 20 dakika güneşlenin. Güneşlendikten sonra da birkaç saat duş almayın ki cilt yüzeyinde oluşan D vitamini sisteme nüfuz edebilsin. Güneş koruyucu kremler, yağlar vücudunuzun D vitamini sentezlemesini önler. İçlerindeki şaibeli toksinlere maruz kalmanız da cabası!

Bunların en zararlılarından biri oksibenzon denen bir maddedir (İngilizce ismiyle, oxybenzone olarak da karşınıza çıkabilir). Pek çok güneş koruyucusunun içinde bulunan bu kimyasalın vücudun hormonal dengesini bozduğuna dair bilimsel çalışmalar mevcut. Amerikan Kanser Derneği de internet sitesinde oksibenzon içeren güneş koruyucularına karşı halkı uyarıyor. Bu kimyasalla ilgili çevresel endişeler de var. Bilimsel bulgular mercan resiflerine zarar verdiği, balıkları zehirlediği yolunda. Öyle ki Hawaii’de, 2021 yılı itibarıyla oksibenzon içeren güneş koruyucularının satışı yasaklanacak. Mercan resiflerinin rengini solduran bir kimyasalın size neler yapabileceğini bir düşünün!

Sözün özü: Güneş gibi bir şifa kaynağından değil; güneşe karşı koruduğu iddia edilen koruyuculardan korunmanız gerekiyor.

Semptomları atlamayın

Aşağıdaki belirtilerin bir ya da birkaçından şikâyetçiyseniz, global bir sağlık problemine dönüşen D vitamini eksikliğinden muzdarip olma ihtimaliniz çok yüksek.

Kemik, eklem ağrıları çekiyorsunuz: D vitamini rezerviniz boş olduğunda sistem kemiklerdeki kolajen matriksine yeterli miktarda kalsiyum sokamaz.

Hep hastasınız: Sık sık grip oluyor, soğuk algınlığından, nezleden kurtulamıyorsunuz.

Mutsuz hissediyorsunuz: Depresyon, konsantrasyon bozukluğu ve unutkanlıktan muzdaripsiniz.

Kafanız terliyor: Kafa deriniz, saçlarınız sık sık terden sırılsıklam oluyor. (D vitamini eksikliğinin en ilginç belirtilerinden biri budur)

Savunma hattı

Unutmayın, amaç kıpkırmızı olmak, kavrulmak değil, D vitamini rezervinizi doldurmak. Abartarak faydayı zarara dönüştürmeyin.

Peki, saatlerce deniz kenarında kaldığınızda nasıl korunacaksınız?

Önerim üstünüze ince, beyaz bir bluz ya da pamuklu bir tişört giyip, başınıza geniş kenarlı bir şapka takmanız. İçi kimyasallarla dolu güneş kremlerini kimseye önermiyorum! Ama mutlaka kullanacaksanız da çinko oksit (zinc oxide) içerenleri tercih edin. Bunlar cilt üzerinde kalın bir katman yaratarak güneş ışınlarını yansıtırlar. Ve cilde nüfuz etmedikleri için nispeten daha güvenlidirler. Pek çok kadın hastamın güneşten kaçınmalarının başlıca nedeni ciltlerinin yaşlanmasından korkmaları. Onlara esas böyle hayati bir vitaminden mahrum kalırlarsa yaşlanacaklarını anlatıyorum. Bu arada cildi esas yaşlandıran, cilt kanseri yapan UVB ışınları değil güneşin yatay olduğu saatlerde dünyaya ulaşan UVA ışınlarıdır.

Hastalarıma da söylediğim gibi: Bilinçli güneşlenin ve güneş banyonuzu basit önlemler, diyetinize ekleyeceğiniz bazı besinlerle destekleyin. Böylece cildiniz lekelere, yaşlanmanın etkilerine karşı dirençli olacaktır.

1.Yüzünüzü örtün: Güneşlenirken nispeten daha ince bir deriye sahip olan göz çevrenizi, hatta yüzünüzü ve dekoltenizi güneşten koruyabilirsiniz. Vücudunuz ihtiyacınız olan D vitamini sentezi için yeterlidir.

2. Bol bol domates yiyin: İçindeki likopen cildi güçlendirerek, güneş ışınlarına karşı daha dirençli olmasını sağlar. Likopenden optimum fayda sağlamak için domatesi zeytinyağında pişirerek tüketin.

3. Yeşillik tüketin: Antioksidanlar, C ve E vitaminleri içeren yeşil yapraklı sebzeler, güneşin hasarlarına karşı güçlü birer bariyer oluşturur.

4. Omega-3 yağ asitlerini unutmayın: Omega-3 zengini bir diyet cildi güneş yanığından ve lekelerden korur.

Keyifli, bol güneşli, neşe dolu ve sağlıklı bir yaz geçirmenizi diliyorum.

1 “Recent Advances on Endocrine Disrupting Effects of UV Filters” L. Pan, M. Guo, Int J Environ Res Public Health, v.13(8); 2016 Aug
2 https://www.cancer.org/latest-news/how-safe-is-your-sunscreen.html
3 “Dermatological and environmental toxicological impact of the sunscreen ingredient oxybenzone/benzophenone-3” DiNardo JC, Cosmet Dermatol. 2018 Feb;17(1):15-19.

Yazının devamı...

© Copyright 2019

Milliyet Gazetecilik ve Matbaacılık A.Ş.