SKORER
PEMBENAR
CADDE
YAZARLAR

Öteki’ni insan olarak görmemeye son!

Nermin Subasic, paramiliter gruplar tarafından katledilip kemikleri Srebrenitsa ve etrafına saçıldığında yalnızca 19 yaşındaydı. Avrupa’nın yakın tarihinin en karanlık sayfalarından biri olan Srebrenitsa soykırımı sırasında sadece Nermin değil, 8.300’den fazla erkek, kadın ve çocuk hunharca katledildi. Eğer Srebrenitsa ve Zepa Anneleri olmasaydı, onların başlarına gelenler belki de unutulup giderdi.

Bu anneler, eşler ve kız kardeşler; gözyaşlarını sildiler ve acılarını bir amaca bağladılar. İntikam peşinde koşmadan, yirmi dört yıldır durmaksızın adalet çağrısında bulunuyorlar. Ve bizlere mesajları da şudur: Öteki’ni insan olarak görmemeye son verin.

Çoğu insan Srebrenitsa soykırımını bilmiyor, bilmek de istemiyor. Diğerleri de bunun yerel bir mesele olduğunu, dünyanın geri kalanıyla ilgisi olmayan bir tarih kazası olduğunu düşünüyor. Bu zihniyet, yalnızca ilgisizlik veya görecelilikten ibaret olmamakla birlikte, aynı zamanda Avrupa’da çok yaygın olan Müslüman karşıtı algıyı da ortaya koymaktadır. Srebrenitsa soykırımının dini bir temelinin olduğu inkâr edilemez. Bu insanlar sırf Müslüman oldukları için öldürüldü. Tüm bu olanlar ise, neler olduğunu bilen ancak yalnızca uzaktan izlemeyi seçen pasif bir uluslararası toplumun suç ortaklığıyla gerçekleşti.

Bu anlamda, Srebrenitsa soykırımı, tüm Avrupalılar olarak bizlerin kendimize uzunca ve dikkatli bir şekilde bakmamız için bir ayna vazifesi görmektedir. Avrupa, elbette yakın bir gelecekte gerçekleşecek başka bir Srebrenitsa vakasına tanıklık etmenin eşiğinde değildir. Ancak, kıtamızda güçlü ayak sesleri duyulan ve kendini “geleneksel değerlere sahip Hıristiyan Avrupa”nın savunucusu ilan eden milliyetçi hareketlerin yeniden canlanması, toplumumuzun barışçıl geleceği açısında iyiye işaret etmemektedir.

Bu bağlamda Müslümanlar, bir kez daha yalnızca aşırıcı grupların değil, aynı zamanda ana akım politikacıların da tercih edilen hedefleri arasında yer almaktadır. Yüzyıllar boyunca, Avrupalılar Müslümanlara hep temkinli gözlerle bakmışlardır. Ancak, 11 Eylül’de New York’ta Dünya Ticaret Merkezi’ne karşı gerçekleştirilen saldırılarla başlayan bir dizi terör eyleminden bu yana, tüm Müslümanlar aynı kefeye konulmakta ve giderek daha fazla hasmane toplumlarda yaşamaktadırlar.

Geçtiğimiz yirmi yıl boyunca, Avrupa’da ortaya çıkan Müslüman karşıtı algılar ve uygulamalar konusundaki uyarılar raporlarda sürekli olarak yer almıştır. Bununla birlikte, sağlam kanıtlara rağmen bu durumda herhangi bir iyileşme meydana gelmemiştir. Irkçılık ve Hoşgörüsüzlüğe Karşı Avrupa Komisyonu uzmanlarının birkaç hafta önce yayımlanan raporunda bu durum teyit edilmiş, pek çok Avrupa Konseyi üye devletindeki Müslüman karşıtı algıların sürekliliğine ilişkin uyarılarda bulunulmuştur.

Bununla ilgili kanıt bulmak için güvenilir haber kaynaklarının okunması yeterli olacaktır. Çoğu Avrupa ülkesinde, Müslüman kadınlar, peçe veya başörtüsü taktıkları için sık sık tacize uğramakta, camilere saldırılar düzenlenmekte ve mezarlıklara yönelik saygısızlıklarda bulunulmakta, ayrımcı uygulamalar Müslümanların iş bulmalarını, ev edinmelerini veya vatandaşlık almalarını zorlaştırmaktadır. Kolluk kuvvetleri, sırf dış görünüşleri yüzünden kanuna aykırı bir şekilde Müslümanları durdurma ve arama yapma uygulamasına hâlâ devam etmektedir. Yeni göçmenlerin çoğu, Müslüman ülkelerden oldukları için, onlar da Avrupalı Müslümanların on yıllardır maruz kaldığı güvensizlik ve şüpheyle karşılaşmaktadır.

Bunlar sadece Müslümanları hedef almamaktadır. Nefret olayları, insanoğlunu halen “ırklara”, sınıflara ve hiyerarşilere ayıranların seçilmiş günah keçileri arasında yer alan Yahudilerin ve Romanların hayatında iz bırakmaya devam etmektedir. Bu durum, Avrupa’da önde gelen birçok siyasi lider tarafından yayılan zehirli, milliyetçi, sorumsuz ve alaycı bir söylemle şiddetlenmektedir. Bütün bunların neye sebebiyet verebileceği, benim ve pek çok memleketlim için çok açıktır ancak esas soru, bunun Avrupa ve ötesindeki siyasi liderler ve karar alıcılarca anlaşılıp anlaşılmadığıdır.

Etnik nefret ve bölünmenin alevlerini körükleyenler yüzünden artık günümüzde var olmayan bir ülkede büyüdüm. Çığırından çıkan milliyetçiliğin vahşiliğini ve akıttığı kanları, ektiği bölünme tohumlarını ve sahte vaatlerle insanların nasıl kurnazca kandırıldığını gördüm.

Şimdiye kadar tarihten, bu tür bir durumun yalnızca yıkım getirdiğini öğrenmiş olmalıydık. Ancak, tarihin derslerini yeterince dikkatli şekilde dinlememiş olduğumuz anlaşılmaktadır.

Bu tehlikeli eğilimi tersine çevirmek istiyorsak, Srebrenitsa soykırımından doğru dersleri çıkarmamız gerekmektedir. Srebrenitsa soykırımı bir kaza eseri değildir, korkunçluğu tüm çıplaklığıyla görülür hale gelmeden çok önce başlamıştır. İnsanlar kimlikleri nedeniyle ayrı tutuldukları zaman başlamıştır. Öteki’nin insan olarak görülmemesi ve eleştirel seslerin ötekileştirilmesine yol açan toplumsal söylemle şekillenmiştir. Nihai şeklini, duruma karşı kayıtsız kalanların görmeyen gözlerinin önünde, bir grup insanı yok etmeye yönelik kasıtlı eylemlerle almıştır.

Diğer tüm soykırımlarda olduğu gibi, Srebrenitsa’da yaşanan hadiselerin meydana geldiği yerin hayli ötesine uzanan bir anlamı mevcuttur. Bu, bizim için bir ibret öyküsüdür. Belirli insan gruplarına karşı yapılan saldırıları kabullendiğimiz, hoş gördüğümüz veya görmezden geldiğimiz takdirde, toplumlarımızın nefret tohumlarının büyümesi için verimli bir zemin oluşturacağına dair bizi uyaran bir ibret öyküsü.

Srebrenitsa ve Zepa Annelerinin mesajı bu hataya tekrar düşmememiz gerektiği yönündedir. Onlar, eğer çeşitlilik içinde eşit olarak yaşamak istiyorsak, dayatma, nefret ve şiddetten arınmış olarak yaşamak istiyorsak, gelecek nesillerin bizimle aynı umutlara ve beklentilere sahip olmalarını istiyorsak, o halde, bunlara şimdi karşı koymamız gerektiğini bize söylüyorlar.

Avrupa’nın üzerine kurulu olduğu eşitlik, saygı, çeşitlilik ve kapsayıcılık değerlerini ve ilkelerini savunmalıyız. Nefret tohumlarının yerini saygı tohumlarının alması için saf tutarak birlikte çalışmamızın zamanı gelmiştir.

Yazının devamı...

ABD’nin Ankara’ya gönderdiği mektup üzerine

Olaylar ve taraflar aynı bugünlere benziyor. Bir tarafta bugünün Roma İmparatorluğu gücüne sahip ABD ve Batı ülkeleri, diğer tarafta bazı Batı ülkeleri tarafından yaratılan problemlerle boğuşan, dövüşen ve ezilen diğer ülkeler.

Bundan birkaç yıl evvel mesleğim icabı katıldığım bir kongrede, San Diego’da (ABD), Amerikan Deniz Kuvvetleri’nin tümüne ev sahipliği yaptığı bir koya bakan kongre salonlarından birinde, %90’1 Amerikalı olan ve bizim gibi çok az sayıda Amerikalı olmayan beyin cerrahlarının önünde, eski ABD Dışileri Bakanı Henry Kissinger davetli konuşmacı olarak konuştu. Konuşması uzundu, fakat baz bölümleri bizim yaşadığımız bölge ile ilgiliydi. “Biz bugünün Romasıyız ve bir şekilde dünyaya yön veriyoruz (gülerek ve istihza ile).Ortadoğuya bugünlerde orada hiç olmayan demokrasiyi götürüyoruz” dedi. -Ülkemizin adını vererek- ve bizi komşu ülkelere karşı tampon ülke olarak tarif etti.

Günümüzden 2046 yıl önce (M.Ö. 27’de) Roma İmparatoru Augustos ölmeden önce bir emirname yayınlıyor. Bu emirler zinciri bir demir levhaya yazılıyor. Ve Roma’nın bütün eyaletlerine gönderiliyor. Bu arada bir Roma eyaleti olan Angora’ya (bugünkü Ankara) da gönderiliyor. Bu buyrukların yazıldığı levhada yapılması ve yapılmaması gereken emirler var. Angora’nın görevi İranlılara karşı koruma ve tampon göreviydi.

Bu arada belirteyim Roma hiçbir devrinde İran’ı yenememiştir, Fırat’ın öbür yakasına geçememiştir. Bir savaşta Romalı kölelerin isyanı olarak bilinen Spartakus isyanında isyan bastıran general Marcus Licinus Crossus Harran’da yapılan savaşta yenilmiş; İranlılar tarafından öldürülmüş. Parayı çok sevdiği bilindiğinden, ağzı eritilmiş altın ile doldurulmuştur. Roma’nın şan ve şeref olan sancak ve amblemleri ile esir alınan Augustus sonraki bir barışta bu emanetleri çok büyük tavizler vererek geri alabilmiştir. Daha sonraki yıllarda Roma birçok defa yenilmiş, hatta bir imparator olan Valerianus, bugünkü ismini Carseruis’den alan Kayseri’de, Pers Kralı Şapur’un ata binmesi için zorla diz çöktürülüp sırtına basılmış ve binek taşı olarak kullanılmıştır, hatta köle olarak çalıştırılmıştır. Daha sonra derisi yüzülerek Pers tapınağına astırılmıştır. Röliyefleri bugün dahi İran’ın müzelerinde sergilenmektedir. Roma dünyası yıllar boyu bu utanç verici olayların etkisinde kalmıştır. Bu gönderilen levhalardan yalnız bir tanesi tesadüfen bugünkü Hacı Bayram Cami yanında bulunan Roma tapınağı kalıntılarıyla birlikte ortaya çıkmış ve halen müzede tek örnek olarak durmaktadır.

Bugün Sayın Başkan Trump hala kendini Roma İmparatoru Augustus gibi sanıp, bizleri İran’a veya o bölgedeki diğer ülkelere karşı tampon devlet olmaya zorlayıp emirlerine uymaya mecbur etmeye çalışıyor. Ankara’yı hala bugünün Roma’sının başkenti Washington’a bağlı bir eyalet sanıyor. Tarih öyle bir bilimdalıdır ki, ülkeleri idare edenlerin bunu herkesten daha çok bilmeleri ve dersler almaları gerekir. Bugün bölgemizdeki topraklarda yaşayan halklar, tarihin binlerce yıllık imbiğinden geçmiş, süzülmüş, kültür ve tecrübeleri ile her zaman ayakta kalabilmiş ve yoluna devam etmiştir.

Yazının devamı...

Almanya’da yatırım ve oturum imkanları

Almanya neden ticari yatırımların cazibe merkezi?

Almanya mükemmel altyapısı, yaratıcı işletmeleri ve yüksek satın alma gücü sayesinde son yıllarda Türkiye’den gelen yatırımcıların gözdesi haline geldi. Özellikle gayrimenkul alımı ve şirket kuruluşunda artış söz konusu. İster yeni şirket veya şube kuruluşlarında, ister gayrimenkul alımında Almanya ve özellikle Berlin Türk vatandaşları tarafından tercih edilmekte. Bunun temel sebeplerinden birisi mutlaka Almanya’nın güçlü ekonomisi ve gayrimenkul fiyatlarının özellikle Berlin’de, diğer Avrupa başkentlerine nazaran daha düşük fakat uzun vadeli istikrarlı olması. Bunun dışında Türk markalarına ve ürünlerine Türkiye Cumhuriyeti tarafından sağlanan desteklerde birçok
girişimcinin Almanya piyasasına girmesini teşvik etmekte ve büyük bir kolaylık sağlamakta.

Antlaşma imzalandı

Türkiye ile Almanya arasındaki ticari ilişkiler hangi yıllara dayanmakta?

Almanya ve Türkiye’nin ticari ilişkileri Osmanlı Dönemine dayanmakta. 2 Nisan 1761 tarihinde Prusya ile Osmanlı İmparatorluğu arasında “Dostluk, Gemicilik ve Ticaret Antlaşması” imzalanmıştır. 1856 yılında ilk telgraf Siemens tarafından İstanbul’da kurulmuştur. 20. yüzyılın başında Philipp Holzmann şirketi ve Deutsche Bank Bağdat Demiryolunun finansmanını sağlamıştır. Bosch 1910 yılında İstanbul’da şubesini açmıştır ve 1960 yıllarından beri Mercedes ve MAN şirketleri Türkiye’de otomotiv sektöründe faaliyetlerini sürdürmektelerdir. Bugün iki ülke arasındaki ticari hacim 33 milyar euro’ya ulaşmıştır ve Almanya Türkiye’nin en önemli ticari ortağı konumundadır.

Almanya Türk vatandaşlarına ne gibi yatırım imkânları sunmaktadır? Şirket kuruluşu veya gayrimenkul alımı konusunda engeller veya kısıtlamalar var mıdır?

Federal Almanya’nin ticaret mevzuatı yabancı uyruklu yatırımcılara herhangi bir kısıtlama getirmemektedir. Bu nedenle oturum iznine bakmaksızın Türk vatandaşları Almanya’da örneğin en çok tercih edilen şirket türlerinden biri olan limitet şirket (GmbH) kurabilmektedirler. Türkiye’de bulunan ana şirketin şubesini açmaları mümkündür. Herkes için geçerli genel koşulları yerine getirmeleri yeterlidir. Aynı şekilde
Türk vatandaşlarına gayrimenkul alımında herhangi
bir kısıtlama getirilmemiştir. Ancak şirket kuruluşu veya
gayrimenkul alımı kişilerin
oturum izni almalarını doğrudan sağlamamaktadır.

Türkiye Cumhuriyeti ve Almanya arasında ticareti kolaylaştıracak ne gibi özel anlaşmalar mevcut?

I. Karşılıklı Yerleşme Hakkı

Türkiye Cumhuriyeti ile Alman İmparatorluğu arasında 12 Ocak 1927 tarihinde sermayenin dolaşımının kolaylaştırılmasına ilişkin Karşılıklı Yerleşme Hakkı Anlaşması imzalanmıştır. 1 Mart 1953 tarihinden itibaren bu Antlaşma iki tarafın onayınla tekrar yürürlüğe girmiştir.

II. 1963 Tarihli Ankara Anlaşması

1963 yılında Türkiye ve Avrupa Birliği arasında imzalanan Ankara Antlaşması Türkiye ile Avrupa Birliği ilişkilerinin hukuki temelini oluşturmaktadır. Ankara Anlaşması’nın 2. maddesinde Anlaşma’nın amacı şöyle belirtilmektedir: “Türkiye ekonomisinin hızlı kalkınmasını ve Türk halkının istihdam düzeyinin ve yaşam koşullarının yükseltilmesini sağlama gereğini göz önünde bulundurarak, taraflar arasındaki ticari ve ekonomik ilişkileri aralıksız ve dengeli olarak güçlendirmeyi özendirmektir.”

III. Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti İle Almanya Federal Cumhuriyeti Hükümeti Arasında Türk Firmaları İşçilerinin İstisna Akdi Çerçevesinde İstihdamına İlişkin Anlaşma

Almanya ve Türkiye Cumhuriyeti’nin ekonomik işbirliğini teminat altına almak, Türk Firmalarına Alman pazarına giriş olanağı sağlamak, işgücü piyasasının ihtiyaçları da gözetilmek suretiyle, Türk işgücüne istihdam olanağı yaratmak amacıyla Türkiye ile Almanya arasında “Türk Firmaları İşçilerinin İstisna Akdi Çerçevesinde İstihdamına İlişkin Anlaşma” 18 Kasım 1991 günü imzalanmıştır. İş anlaşması çerçevesinde Türkiye’de mukim Türk firmaları Almanya’da mukim firmalardan aldıkları işlerde kendi işçilerini anılan ülkeye götürebileceklerdir.

Türkiye Cumhuriyeti kanunlarına göre kurulu ve halen faaliyet gösteren, alanında kendini kanıtlamış Türk firmaları Almanya’dan iş alan, Alman kanunlarına göre kurulmuş olan firmaların almış oldukları işler için taşeron olarak başvurabilir ve taşeronluğunu almış olduğu işle ilgili ve kurumca istenilen diğer belgeleri de ibraz etmek koşuluyla kota tahsisi için Türkiye İş Kurumu İl/Şube Müdürlüklerine başvurabilir.

IV. Çifte vergilendirmeyi Önleme Anlaşması

Türkiye ile Almanya arasında çifte vergilendirmeyi önlemek amacıyla 19 Eylül 2011 tarihinde anlaşma imzalanmıştır. Çifte Vergilendirmeyi Önleme Anlaşması, anlaşmaya taraf iki ülkeden birinde elde edilen gelirle ilgili olarak, devletin vergilendirme hakkı kapsamına ilişkin düzenleme getirmektedir. Çifte Vergilendirmeyi Önleme Anlaşması her iki ülkede gelir elde eden gerçek veya tüzel
kişilerin çifte vergilendirmeye tabi tutulmasını engellemeyi amaçlamaktadır.

Oturum başvurusu

Almanya’da iş kurarak oturuma başvurmak mümkün mü?

Federal Alman İkamet Kanunu’nun 21. maddesi uyarınca bir yabancıya,

1. Çok önemli ekonomik bir yararın veya özel bölgesel bir ihtiyacın bulunması,

2. Yapacağı işin ekonomide olumlu etkiler yaratacağı beklentisinin olması ve

3. İşin finansmanının kendi sermayesi veya bir kredi teminatıyla sağlanmış bulunması halinde bağımsız çalışma amaçlı oturma izni verilebilir.

2012 yılında 250.000,00 euro yatırım ve en az 5 kişi çalıştırarak istihdam etme zorunluluğu kaldırılmıştır.

Özellikle kreatif meslekler, bilgi teknolojisi ve eleman ihtiyacı duyulan meslekler alanında (bilim adamı, matematikçi, mühendis, doktor ve yazılımcı) Almanya ciddi şekilde Türkiye’den de iyi eğitimli eleman çekmektedir. Bu kişiler Blue Card uygulaması üzerinden kolaylıkla oturum alabilmektedirler. Blue Card için şartlar genelde şunlardır:

- Üniversite mezuniyeti;

- Uzmanlık alanında iş bulma şartı;

- En az 53.600 euro brüt yıllık maaş

- Bilim adamı, matematikçi, mühendis, doktor ve yazılımcılara istisnai olarak yıllık 41.808,00 euro brüt maaş yeterli sayılmaktadır.

Yazının devamı...

Dünya Çevre Günü ve endüstri 4.0 devrimi

BM, 5 Haziran’ın Dünya Çevre Günü olmasını 1972 yılında kararlaştırdı ve her sene üye ülkelerde 5 Haziran Dünya Çevre Günü olarak çeşitli etkinliklerle kutlanıyor.

Çevreye yönelik olan duyarlılık 1950’ler ve 60’larda dünyamızın aşırı derecedeki kirlenmesi sonucunda ortaya çıkmıştır. Temiz hava, su, toprak yasaları başta ABD olmak üzere gelişmiş ülkelerde uygulanmaya başlanmıştır. 1980’lerin sonuna gelindiğinde ülkeler ve bölgeler bazında çevreye bakış daha küresel boyutta ele alınmaya başlanmıştır. Nerelerde asit yağmurlarının olduğu, herkesi çevre kirlenmesi konusunda uyarmış ve önlemler almaya yöneltmiştir. Sürdürülebilir kalkınma, ekonomik büyümeyi çevreyi koruyarak yapma anlayışına dayalı uygulamalar olarak öne çıkmıştır. Bu yönlü uygulamalar genellikle hükümetlerden daha çok özel işletmeler ve sivil toplum örgütleri tarafından gerçekleştirilmeye çalışılmıştır. 1990 ve 2000’li yıllara gelindiğinde topluluklar, ağlar olarak bilinen yeni oluşumlar hem dijital hem de gerçek dünyada etkilerini artırarak sürdürmektedir.

‘Kirleten öder’

Bugüne kadar çevre konusunda atılan olumlu adımların yanında toplu bir başarı elde edilememesinin bir çok nedeni vardır. Genellikle sözü edilen iki neden vardır. Birincisi, ekonomik bir etkisi ve bedelin olmasıdır. Çevreyi kirletenler genellikle kendi eylemlerinin sonuçlarına katlanmak istemezler. Olumsuz sonuçların çoğu zaman başka bir yerde ya da gelecekte oluşacağı inancı ile hareket edilir. İkinci olarak da doğal kaynakların sonsuz bir yapıya sahip olduğu ve bedelsiz olduğu inancıdır. Alınacak önlemler bireysel çıkarlar ve davranışlar için değil, daha çok toplumsal ve kolektif çıkarların ve geleceğin üzerine dönüştürülmelidir. Bireyler genellikle kısa dönemli çıkarlarına odaklanırken, toplum daha uzun dönemli bir maliyet yüklenebiliyor. Bu konunun çözümü için çevre konusunda birçok ilke oluşturulmuştur. Örneğin, “kirleten öder” ilkesi gibi. Ancak her durumda benzer ilkeler çalışmamaktadır. Diğer örnek olarak da küresel uyarılar ve dünyanın bir ekosistem içinde olduğuna dair anlayışlar, ilkeler, araçlar çok fazla etkili olamamaktadır. 1970’lerde çevreyle ilgili politikalar sonuçların değerlendirilmesi ve onlara odaklanmak yerine daha çok önleyici ve kontrol edici bir boyuta taşınmıştır.

Paradigma değişimi

Endüstri 4.0 ile Çevre Koruma arasında potansiyel bir ilişki söz konusu. Endüstri 4.0 gelişen bir üretim anlayışı ve sistemi olarak, nesnelerin interneti, büyük veri, siber-fiziksel sistemler ve akıllı nesneler teknolojileri tanımlanmaya çalışılır. Hiç şüphesiz Endüstri 4.0’ın yeni fırsatlar ve olanakları toplumun her kesiminde yaratabildiği gibi çevre koruma konusunda da yaratabilmektedir.

Bu yeni dönem zihnimizi, değerlerimizi ve yeni olanakları yeniden değerlendirmemizi zorunlu kılıyor. Hiç unutmayalım ki yeni teknoloji devrimi insanlara daha fazla seçim fırsatları, daha fazla özgürlükler ve kendi yaşamları üzerinde daha fazla kontrol sağlama olanakları yaratıyor. Yeni teknolojiler insanların yapabileceklerinden daha fazlasının yapılmasını, karar alabilmesini gerçek verilerle yapabilmeyi olanaklı kılmaktadır. İnsanların kendilerine koydukları engelleri, blokları ortadan kaldırabilmekte ve dijital ağların varlığı ile yeni devrimi gerçekleştirme de olağanüstü yetkilere sahip olabilmektedir. Birinci endüstri devrimindeki su ve buhar gücü, ikinci endüstri devriminde elektrik gücüne dönüşmüş ve üçüncü endüstri devriminde daha çok analog araçların dijitale dönüşümüne şahit olunmuştur. Bilgisayarlar, internet ve akıllı telefonlar bu dönemin yenilikleridir. Dördüncü endüstriyel devrimi ise; nesnelerin interneti, robotik, büyük veri, akıllı ve mobil cihazlar gibi gelişmelere neden olmaktadır. Bu gelişmelerin etkilemediği ve değiştirmediği hiçbir alan yok.

Endüstri 4.0 akıllı bir biçimde birbiriyle iletişim kurabilmesi anlamına da gelmektedir. Bu esnek üretim ve kişiselleştirilmiş üretimi olanaklı kılmaktadır. “Sınırsız üretim-sınırsız tüketim ” vaat eden bu yeni devrim nasıl geleneksel üretim uygulamaları üzerinde baskı yaratıyor ve bunları değişime zorluyorsa, çevre konusunda da bugüne kadar yapılmış olanları değişime zorluyor.

Sonuç

Endüstri 4.0 çok daha fazla ve etkili biçimde çevre korumada önemli rol alabilir. Bir şemsiye kavram olan Endüstri 4.0, ileri düzeydeki bilgi teknoloji ve sosyal medya ağları işletmeleri ve bütün topluma gerçek zamanlı, kaliteli, iyi verilerin paylaşma zincirini sağlayabilmektedir. Akıllı bağlantılar ile insanlara bugüne kadar olmayan bir olanak sunmaktadır.

Hem üretim atıkları neredeyse sıfıra yakın gerçekleşmeye başlamış, hem de üretilen dijital ürünlerin benzer biçimde neredeyse sıfır atık bırakabilmesi gerçekleşmektedir. Öte yandan, Endüstri 4.0 sağladığı teknolojik üstünlük ile çevre korumada hızlı, doğru, gerçek zamanlı ve nitelikli veriler elde etmek olanaklıdır. Bu özellik; hızlı karar almayı, denetimi sağlamayı ve önlemler gerçekleştirmeyi kolaylaştırmaktadır. Özellikle 7/24/365 kesintisiz ölçümlerdeki kesinlik bu devrimin getirdiği bir üstünlüktür.

Bütün mesele, bunları uygulayacak bir program içerisinde bilinçli bir şekilde ele alma olarak beliriyor.

Yazının devamı...

Kuran bedensel ve ruhsal sırlarımıza ışık tutuyor

Varlıklar içinde en girift, en karmaşık ruhsal ve bedensel yapıya insanın sahip olduğu herkesin kabul ettiği bir gerçektir. Bu yüzden en yoğun, en derin bilimsel çalışmalar insanın ruh ve beden dünyasını tanımak amacıyla yapılmaktadır. Ama henüz, “bu iş tamam” denecek noktadan çok uzaktayız. Bütün keşiflere, buluşlara rağmen insanın maddi varlığı da ruhsal varlığı da birçok sırrı saklamaya devam ediyor. İnsan organizması üzerinde yapılan bilimsel araştırmalar sonucunda övünülecek başarılar elde edilmiştir. Bu sayede kalp, ciğer, böbrek gibi hayati organlarımızın bedenimizdeki rol ve fonksiyonları çok iyi tanımlanmış, bunlara dayanarak organ nakilleri sıradan operasyonlar haline gelmiştir.

Bunun yanında adaletin tecellisine imkân vermekle toplumsal hayatın kalitesini yükselten bedensel keşifler de söz konusu olmuştur. Sözgelişi dünyadaki yaklaşık yedi milyar insandan her birinin parmak izinin diğerinden farklı oluşunun keşfi, insanı maddi ve fiziksel yönden tanımada çok büyük bir adım teşkil etmiştir.

Devrime yol açtı

Birçok olayda parmak izinden hareketle suçluların hiçbir şüpheye meydan vermeyecek netlikte tespiti, kriminolojide bir devrime yol açmıştır. DNA’nın keşfi ise, insan bedenini tanımada daha geniş ufuklar açmış; çok karmaşık ve adaleti yanıltıcı bir sorun olan çocuğun baba tarafından nesebinin belirlenmesinin yüzde 99.9 gibi bir gerçeklikle tespitini sağlamıştır.

Bütün bu gelişmelere rağmen bazı organların bütün fonksiyonları yeterince aydınlığa kavuşmuş değildir. Bugün beyin kapasitemizin ancak yüzde 20’sini kullanabildiğimiz söyleniyor. Dünyaca ünlü Türk beyin cerrahı Prof. Gazi Yaşargil 15 yıl kadar önce Hürriyet gazetesine verdiği röportajda, “Biz beyni anlamak için henüz uyandık, bu konuda ne zaman emekleyebileceğimiz bile belli değil” diyordu.

Ancak günümüzdeki hızlı bilimsel gelişmeler ve buna dayanan tıp, bedensel varlığımızın tüm sırlarını yakın bir gelecekte çözecek gibi görünüyor. Fakat ruhsal cephede durum çok farklı. Bedensel olarak bütün insanlar hemen hemen aynı. Psikolojisi bakımından ise her insan ayrı bir dünya. İnsanoğlunun ruh dünyasını, bu dünyadaki med ve cezirleri yüzde 100 isabetle analiz etmek en azından şu anda mümkün değil. Ruh hakkındaki kısıtlı bilgimiz, Kuran-ı Kerim’in, “Sana ruhtan soruyorlar. De ki: Onun bilgisi Rabbimin katındadır. Size ondan çok az bilgi verilmiştir.” (İsra suresi: 85) açıklamasıyla örtüşmektedir.

Hürmete layıktır

İnsan İslam’da “eşref-i mahlûkat” (yaratılmışların en üstünü, en onurlusu) olarak kabul ediliyor. Kur’an’da insanın değerine, yüceliğine, ruhsal bakımdan üstün yaratılışına, ona verilen yüksek paye ve itibara işaret eden ayetler olduğu gibi; fiziki varlığının da eksiksiz, kusursuz, son derece fonksiyonel, başka türlüsü olamayacak biçimde yaratıldığını ifade eden ayetler var.

Şu iki ayet bunlardandır: “Hakikaten biz insanı en güzel (daha üstünü olamayacak) biçimde yarattık.” (Tîn suresi: 4). “O (Allah) değil mi seni yaratan, varlık amacına uygun olarak kusursuz şekil veren, bedenini en düzgün biçimde oluşturan?” (İnfitar suresi: 7). Bu açıklamalar gösteriyor ki, insan bu evrende her şeyin kendisiyle değer kazandığı varlıktır. Pozitif değerine sınır yoktur. Bu yüzden hiçbir bilgisi, görgüsü, marifeti, liyakati, statüsü olmayan sıradan bir kimse bile sırf insan olduğu için değerlidir ve hürmete layıktır.

Kuran’da yine insanın hem iyiliğe hem de kötülüğe eğilimli olarak yaratılmış olma özelliğine de değinilmektedir. İnsan iyi ve güzel davranışları tercih ettiği zaman kendisine layık görülen en yüksek mertebeye ulaşabiliyor. Kötülüğe eğilim gösterip zulüm ve haksızlığa yöneldiği zaman da Allah Katındaki derecesi hayvandan bile aşağı iniyor.

Tahmin edilemez

İşte biz tam bu noktada bir nebze insanın bu negatif yönüne dikkat çekmek istiyoruz.İnsanın ruh dünyasını tanıma çabalarının başlangıcından beri bu vadide çok büyük mesafe alındığını söylemek; bugünkü bilgilerimizin bin, iki bin yıl öncekinden çok fazla, çok ileri olduğunu iddia etmek mümkün değil. Bu alanda birçok soru cevaplandırılmayı, birçok sır çözülmeyi bekliyor. Bu karmaşık, bu anlaşılmaz durumu Althusser çok anlaşılır şekilde ifade etmiştir: “İnsanın temel niteliği, tahmin edilemez oluşudur.”

Çok sayıda insanın hayatında sevdiği, güvendiği, ümit bağladığı kimseler tarafından aldatılma, kandırılma, yüzüstü bırakılma gibi sahneler vardır. Böyle durumlar insan hayatındaki en önemli şokları oluşturmaktadır. İnsanların bilinen çizgilerini birdenbire değiştirmelerinin; prestijlerini, itibarlarını bir anda ayaklar altına almalarının başta gelen nedenlerinden biri açgözlülüktür, çıkar düşkünlüğüdür. Şu ayetler insanın bu yönüne değiniyor:

“Gerçekten bazı insanlar pek hırslı yaratılmıştır. Kedisine bir fenalık dokunduğunda sızlanır, feryat eder; iyilik dokunduğunda ise pinti kesilir.” (Mearic suresi: 19-21) “İnsana bir nimet verdiğimiz zaman yüz çevirir, yan çizer; fakat ona bir kötülük dokunduğu zaman da yalvarıp durur.” (Füssılet suresi: 51) Nankörlük ve bencillik de insanların çok tanıdık psikolojilerindendir. Şu ayet de bununla ilgili: “İnsana bir sıkıntı gelip çattığında bize yalvarıp yakarır, fakat biz ondan sıkıntısını giderdiğimizde bize hiç yalvarmamış gibi çekip gider.” (Yunus suresi: 11-12) İnsanın ne kadar esrarlı bir varlık olduğunu yazarlar, düşünürler de tecrübelere dayanarak isabetle ifade etmişlerdir.

Hiç değişmedi

20. Yüzyılın büyük Fransız bilgesi Alexi Carrel’in, insan üzerine yaptığı çok önemli inceleme ve araştırmalarını topladığı kitabına verdiği isim bile insanın bu bilinmezliğine esaslı bir kanıttır: “İnsan, Bu Meçhul”. Bu kitap tarih boyunca insan üzerine yapılmış en ciddi araştırmalardan biridir. İnsanın hem maddi hem de ruhi dünyasına ilişkin hayret verici bilgiler içermektedir. Ünlü Fransız şairi Baudlaire’in “İnsan ve Deniz” başlıklı şirinin bir dörtlüğü şöyle:

İkiniz de karanlık ve ağzı sıkısınız

İnsan! Uçurumuna hiç kimse inemedi

Deniz! Servetlerini kimseler bilemedi

Sırrınızı vermede ne kadar kıskançsınız.

Bütün bunlar göstermektedir ki, insanın özellikle ruhsal bakımdan bir muamma olması durumu binlerce yıldır hiç değişmemiştir. Bilimin olağanüstü, inanılmaz buluşlarına şahit olduğumuz bugün de bu alanda yerimizde saymaya devam ediyoruz.

Yazının devamı...

İnsan olmak

İnsan, başat bir canlı türü olarak bedensel, ruhsal ve toplumsal yaşam ilişkileri ile birlikte bütün bir değerdir. İnsan; aileden, eğitim ve öğretim kurumlarından aldığı bilgi ve birikimlerle şekillenir, içerisinde bulunduğu toplumla uyumlaşır ve yaşadığı çevreyle bütünleşir.

İnsan, yaşamsal evreleri olan çocukluk, gençlik, olgunluk ve yaşlılık dönemlerini sağlıklı ve kaliteli yaşar, dönemsel olarak edinmesi gereken bilgi ve birikimleri edinir ve bunları doğru yerde ve doğru zamanda kullanmasını öğrenir ve yaşam standartlarını toplumsal yaşam kurallarına uygun olarak belirler ve ona göre yaşam sürecini sürdürse insanca yaşıyor demektir. İnsanlık tarihinin yaşam sürecine bakıldığında sürekli arayış içinde oldukları, bulundukları zamanın zor koşullarını aşarak bilgi birikimlerini ileriye taşımak suretiyle bilim ve teknoloji alanında yeni buluşlar ve yeni icatlar peşinde koşmuşlardır.

Kendi yaşam düzeni

Ortak yaşamın gereği olarak; hukuksal yaşam kurallarını, ahlak, örf ve adet kurallarını ortaya koymak suretiyle kendi yaşam düzenlerini kurmuşlardır. Toplumsal yaşam içerisinde insanın özgür iradesiyle çevresini gözleyebilmesi, zamanı iyi ve yerinde doğru kullanabilmesi ayrıcı olma özelliğini yansıtır. Bilgi ve birikimlerinin beslenme kaynakları olan aile, eğitim ve öğretim kurumları ve yaşadığı çevresel ortamlardan iyi yararlanmış bilgi ve birikimler edinmişler ve edindiklerini kendilerine mal ederek bir yaşam biçimi haline getirmişler ise bulunduğu toplum için donamlı ve birikimli olmuşlar demektir.

a) İnsanın, her şeyden önce kendi vücut bütünlüğüne, ruhsal ve zihinsel yapısına karşı özenli ve dikkatli olması: İnsan, her şeyden önce maddi ve manevi varlığına özenli ve saygılı olmalıdır. Bu bağlamda, İnsan, düzenli beslenme alışkanlıkları edinmeli, hastalıklardan korunmalı, ruhsal ve zihinsel sağlığının aktif tutma gibi birçok önlemleri yerinde ve zamanında almalı, yaş evrelerine göre sağlıklı beslenme alışkanlıkları edinilmelidir. Bunun yanında, sağlıklı olmanın esaslı bir unsuru olan koruyucu önlemleri zamanında almalı ve bunların en önemlisi sayılan yaş evrelerine göre aşı olmanın önemini bilmelidirler. Dayanma gücüne uygun çalışma alanları seçerek fiziki aktivitesini koruyarak hantallıktan ve hareketsizlikten uzak durmalıdırlar.

Ruhsal ve zihinsel yönden insanın rahat olması da önemlidir. Bu bağlamda insanın, hem bedensel aktivitesini, hem de zihinsel yaşam tarzını bir yaşam biçim haline getirerek yaşaması esas olmalıdır. Sportif faaliyetlerinin varlığı, sosyal aktivitelerle ilgilenmesi, zihinsel aktivitesini olumlu kılacağı gibi sosyal yaşamdan kopmadan, yalnızlığa itilmeden yaşamını sürdürmesi sağlayacaktır. Yaşamında; paylaşmayı kendisine görev edinen, sevgi, saygı ve hoşgörü gibi insani değerleri bir davranış biçimi haline getiren; öfke, hasetlik, şiddet ve riyakârlık gibi benzeri hareketlerden; uyuşturucu, tütün, alkol gibi alışkanlıklardan; kumar, fuhuş, internet ve teknoloji bağımlılıklarından kendi dünyasını uzak tutan, bedensel, ruhsal ve zihinsel yönden rahat insan demektir.

Paylaşımcı yaklaşım

b) İnsanın birbirine ve topluma karşı görev ve sorumlulukları: Toplumsal yaşamda, insanların birbirlerine ve topluma karşı duyarlı ve ölçülü olmaları esastır. İnsanların birbirlerine karşı, hoşgörülü, sevgi ve saygıyla paylaşımcı bir yaklaşımla davranış sergilemeleri huzurlu ve güvenli bir yaşam biçiminin önü açacağı tabidir. Öte yandan, toplumsal yaşamın gereği olan hukuk kurallarına, ahlak kurallarına, örf ve adet kurallarına uyulması her insan için bir görev olduğu bilinmeli ve sorumluluğunu taşımalıdırlar. Toplumda, bireylerin hukuk ölçüleri içerisinde hak ve hukuklarına duyarlı ve koruyucu olmalıdır.

Sonuç olarak, insanın kendi adına, toplum adına görev ve sorumluluklarının bulunduğu bilinci içerisinde, yaşamlarını sağlıklı ve güvenli kılmaları hedefleri olmalıdır.

Yazının devamı...

ÇANAKKALE’DEN OKYANUS ÖTESİNE (2) Bir Başka 19 Mayıs 19 Mayıs 1915

Bu tarihten
1 ay evvelki bir toplantıya dönelim:

İstanbul (Nisan ortası)

Yer, bugünkü İstanbul Üniversitesi’nin önündeki bahçe:

-Konuşmacı Enver Paşa .

Fotoğrafta gördüğümüz (siyah bir örtüyle örtülmüş) ejder topu ismi verilen aslında tahtadan yapılmış ve siyaha boyanmış. Halka moral vermek için yapılmış bir sahne.

-Yüzlerce Darülfunun talebesi ile dolu bir bahçe;

Enver Paşa’nın hamasi konuşması üzerine yüzlerce talebenin o anda gönüllü olup; palaska kuşanıp, talim ve eğitim almak üzere Halıcıoğlu kışlasına yürümeleri:

- Bu konuşmayı izleyen 55 idadi (Lise) talebesinin de gönüllü olarak katılması.

- Bugün gönüllü olmak isteyenlere güzel bir örnek.

19 Mayıs genel taarruzu arifesinde Kuzey grubu birlikleri, Arıburnu mevzilerinde kuzeyden güneye doğru 19.5. ve 16. Tümen olarak sıralanıyordu. Yeni katılan 2. Tümen asıl taarruz gücünü oluşturacak ve başlıca vurucu kuvvet olacaktı. Ayın 18’inde toplanan Esat Paşa komutasındaki 42 000 kadar askerle 19 Mayıs sabahı 3.30’da hücum emri verildi. Plan, şafakla birlikte yapılacak büyük bir baskın taarruzu ile bir darbede Anzak köprübaşını yok etmekti. Birlikler sessizlik içinde Legge Vadisi’nde toplanmışlardı ama eşine kolay rastlanmayan berraklıkta bir sabah olduğundan, binlerce süngünün pırıltısı saat 3’ten hemen sonra Avustralya ileri karakolları tarafından görülmüştü. Türk birlikleri yaylanın zirvesine tırmandıklarında bir kurşun fırtınasıyla karşılaştılar. Saat 3.30’da koordinasyondan mahrum bir muharebe bütün şiddetiyle devam etmekteydi. Hücumlardan biri erirken cephenin diğer bir kesiminde bir başkası başlıyor ve korkunç bir katliam yaşanıyordu.

Öğle vakti muharebeye son verildi ancak verilen zayiat 51’i subay olmak üzere 3420 şehit, 97’si subay olmak üzere 6064 yaralı ve 486 kayıptır ki zayiat genel toplamı yaklaşık 10 000’i bulmuştu. 18-19 Mayıs 1915 hücumu hakkında Liman Von Sanders “Türkiye’de Beş Sene” isimli hatıratında şunları yazar: Mamafih mezkur taarruzu benim tarafımdan ihtiyar olunmuş bir hata telakki ederim…

O dönemde İstanbul’da hiçbir gazete 19 Mayıs günü Anzak mevzilerinde gerçekleşen korkunç kıyıma yer vermemekte, Harbiye Nezareti de cepheden her gün artan miktarda gelen yaralının kente gece yarısından sonra, sokakların ıssız olduğu saatlerde sokulmasına özen göstermektedir. Birçok büyük okul binası hastaneye çevrilmiş, tıbbiye binası da “Askeri İhtiyat Hastane” haline gelmişti. 2. tümenle Çanakkale’ye giden gönüllülerin çoğu geri dönmedi…

Çanakkale Savaşları’nda yitirilen çoğu eğitimli gençlerin sayı ve nitelikleri bugün hâlâ tam olarak bilinmemektedir. Üniversiteliler olarak karanlıkta kalan bu noktaları gün ışığına çıkarmak, bu savaşların araştırılması gereken belki en önemli yönüdür ve henüz ödenmemiş bir vefa borcudur. Çanakkale’de doğan ve milli mücadeleyi tetikleyen bu ruha bugün de ihtiyacımız vardır, gelecekte de ihtiyacımız olacağı kesindir.

Karşı cepheden baktığımızda, Anzakların yenilgiyle biten bir savaşı destanlaştırmalarını, bir yenilgiden bir “millet olma ruhu” yaratmalarını ve bu uzak topraklara hiç bitmeyen bir vefa ile her 25 Nisan’da gelişlerini izleriz. Gelibolu’da her yıl Anzakların torunlarını karşılayan bizler, 1915’in 25 Nisan’ında topraklarımızı savunduğumuzu, büyük kayıplar verdiğimizi ve onlar için henüz ”Abdül” olduğumuzu ise ne yazık ki hiç hatırlamayız ve 25 Nisan’ı yalnızca bir “Anzak Günü” olarak kutlamayı (!) kabullenir gideriz… Sahilleri kan kırmızı boyayan şehitlerimizi unutur gideriz…

Bu anlamda, İstanbul Üniversitesi olarak Tıbbiye Şehitleri adına başlattığımız, sonraki yıllarda gelenekselleşerek tüm üniversite gençliğini kucaklayan ve geçmişiyle buluşturan bir noktaya gelen 18-19 Mayıs Çanakkale ziyaretleri, Çanakkale ruhunu canlı tutmak adına büyük değer taşımaktadır.

Çanakkale Savaşı, Atatürk’ün, bazılarının deyimiyle herhangi bir yarbay olmadığını gösteren savaştır.

Kaynaklar:

1. Alan Moorehead- Gelibolu (sayfa: 155-194)

2. Birinci Dünya Harbinde Türk Harbi V. Cilt (sayfa: 78)

3. RR James - Gelibolu Harekatı (sayfa: 259-261)

4. Süheyl Ünver - Modern Tedavi Mecmuası 1951 (sayfa: 132)

Yazının devamı...

ÇANAKKALE’DEN OKYANUS ÖTESİNE Bir Başka 19 Mayıs: 19 Mayıs 1915

Birinci Dünya Savaşı’nda Çanakkale Boğazı, itilaf devletleri için İstanbul’a uzanan yolun açılmak zorunda olan tek kapısıydı. İstanbul’un düşmesi Osmanlı’yı savaş dışına itmekten başka Balkanları kendi taraflarına çekmeyi ve Rusya ile karşılıklı bağlantılarının açılmasını sağlayabilirdi ancak bu büyük planın tek koşulu Çanakkale’yi geçmekti. Diğer yandan Çanakkale’nin Osmanlı devletinin savunulması için ne denli önemli olduğunu gören Almanya, Boğaz’ın İngiltere ve Fransa’nın geçme girişimine karşı mutlak savunulması gerektiğini biliyordu.

Kasım 1914 ile Ocak 1916 arası olağanüstü yoğunlukta yaşanan Çanakkale Savaşlarında taraflar büyük kayıplar verdiler. Çeşitli cephelerde süren Dünya Savaşı, Anadolu’yu tüketmiş, göç ve yoksulluk beraberinde salgın hastalıkları getirmişti.

Kırmızıya boyandı

Osmanlı entelektüel zümresinin yetiştiği üç ana kurum olan Harbiye, Mülkiye ve Tıbbiye’nin öğrencileri de silah altına alınmıştı. Toplumun tüm sınırlarının katıldığı Çanakkale Savaşları, Mustafa Kemal’in “Biz Anafartalar’da bir Darülfünun gömdük” sözlerine özetlendi.

1915 Çanakkale: 25 Nisan’da gece yarısından sonra Anzaklar İngilizlerle birlikte Arıburnu’nda Gelibolu’ya çıktılar. Yamaçtan aşağı inen bir grup Türk askeri ile bir süngü hücumu yaşandı, çok kayıp verildi; çıkartma yapılan sahil 50 metre açığa kadar kırmızıya boyanmıştı.

O dönemde baktığımızda, savaşı izleyen Sunday Times muhabiri E. Ashmeod Bartettle’ın yazılarında bu harekâta bir Haçlı havası verecek kadar ileri gittiğini görürüz. Şöyle demektedir savaş muhabiri: “Son Haçlı seferinden beri ilk defadır ki Batı, Doğu’ya yönelmiş bulunuyor. Hıristiyanlık alemi Fatih Sultan Mehmet’in 29 Mayıs 1453 uğursuz tarihinde Bizans İmparatorluğuna indirmiş olduğu şiddetli darbenin öcünü almak için toptan hareket etmiş bulunuyor. Birkaç gün içinde kanlı savaşlarla karşılaşacağız ve öyle kanlı savaşlar olacaktır ki, sonunda Ayasofya ya Hıristiyan aleminin eline geçecek, yahut hilal üst-başları kanlarla bulanmış yeniçeri askerinin başında olarak 29 Mayıs 1453 uğursuz tarihinde İstanbul’a zaferle girdiği günden daha fazla şan-şerefe kavuşacaktır.”

Siper arası 10 metre

25 Nisan’dan itibaren Anzakların tuttuğu üçgen biçimdeki toprak parçası 1,5 mil uzunluğundaki tabanı denize dayanmakta, ucu ise kıyıdan 900 metre uzaklıktaki Sarıbayır eteklerine kadar uzanmaktadır. Türk siperleri ile Anzak hattı arasındaki uzaklık bazı yerlerde 10 metreden azdır. Avustralya siperlerinin hemen arkasında dik bir yar doğruca denize inmektedir.

Enver Paşa’nın 11 Mayıs’ta Çanakkale cephesinde yaptığı ziyarette 5. Ordu komutanı Liman von Sanders ile birlikte büyük bir taarruz kararlaştırılmıştı. Kuzen grup komutanı Esat Paşa’nın taze kuvvet olarak kullanılmak üzere istediği ve çoğu gönüllülerden oluşan 2. tümen İstanbul’dan hareket ettirilmiş, 13-16 mayısta Akbaş iskelesine, buradan da bir süre sonra Kuzey grubu emrine girmek üzere, önce Sarafim çiftliğine gönderilmişti.

YARIN: Gönüllü olmak isteyenlere güzel bir örnek

Yazının devamı...

© Copyright 2019

Milliyet Gazetecilik ve Matbaacılık A.Ş.