SKORER
PEMBENAR
CADDE
YAZARLAR

Mükemmel iki müzik belgeseli

Netflix kanalında izlediğim iki mükemmel müzik belgeseli üzerine yazmamak kayıp olacaktı. Büyük perdede olanları ballandıra ballandıra anlatabiliyoruz. Küçük ekrana da haksızlık etmemek gerekir...

Bob Dylan: Gürleyen Yıldırım Revüsü

Martin Scorsese, müzik belgesellerini çok sever. Helen Bob Dylan, onun özel ilgi alanına girer. Onun üzerine Eve Dönüş Yok (2005) ile ilkini yapmıştı. Şimdi ise Bob Dylan’ın çok özel bir dönemini yansıtan ‘Gürleyen Yıldırım Revüsü’nü (Rolling Thunder Revue) ekledi. Dylan’ın Joan Baez’le duygusal birliktelik yaşadığı bir dönemi anlatıyor. Seyircisiyle bir bütün olmayı amaçladığı, ortak bir ruhu yakalamayı, ‘kendini yaratmak dönemi’ olarak da adlandırdığı bir zamanı belgeliyor. Yıl 1975, ABD’nin kuruluşunun 200. yılı, buruk ve tartışmalı kutlanmaktadır. Vietnam Savaşı’nın derin yaralarını iyileştirememiş, arkasından gelen Watergate Skandalı’nın sarsıntılarıyla iyice dumura uğramış bir Amerikan gençliği vardır. Jimmy Carter’ın nispeten demokrat yaklaşımlarına rağmen, Dylan tutucu politik çevrelerde sevilmeyen bir isyankâr, yerine göre bir ucubedir. O da kendi kurallarına göre bir kuruluş kutlaması düşünür. Yanına Joan Baez, Robert McGuinn, violenist Scarlet Rivera, Ronee Blakley, ‘Ramblin’ John Elliott ve Bob Neuwirth gibi dönemin önemli müzisyenlerini alarak bir turne yapmayı planlar. Büyük salonlarda, alanlarda çalınmayacak, aksine küçük yerlerde seyirciye yakın olarak çalınacaktır. İşin özü, birbirinden farklı müzik türlerini içeren revü konseptinde bir şeylerin ortaya çıkmasıydı. Ekibe, Beat kuşağının önemli şairi Allen Ginsberg de katılır. Dylan’ın esin kaynağı yazarlardan birisidir Ginsberg. Konserlerden önce çıkıp şiir okuyup biraz söyleşi yapacaktır. Modern Commedia Dell’arte gibi yaratıcı ve kasmayan, uçuk bir şeyler yapma arzusu turneyi ateşler. Karavan tipi bir otobüsle kentlere gidilecektir. Direksiyona bizzat Dylan geçer ve turne başlar.

Bruce Springsten Broadway’de

Büyük stadyum konserleri artık insanları yoruyor. İçten, daha yakın istiyorlar sevdikleri sanatçıları. İşte bu duygudan yola çıkarak Bruce Springsten, bir Broadway şovuna başlamış. Sahneye tek başına çıkıyor. Siyah tişört, blucin tek gitar veya piyano başında şarkılarını seslendiriyor. Esas önemlisi sohbet ediyor, anlatıyor, anlatıyor...
2017’den bu yana New York City’de, Walter Kerr Tiyatrosu’nda toplam 237 şov gerçekleştirilmiş. Bilet satışlarından kazanç, tam 113 milyon dolarla Harry Potter müzikalini bile sollamış. Biletler artık aylar öncesinden tükeniyor. İkinci el bilet, internette 10 misline satılıyor. Rolling Stone dergisi şovu, bugüne kadar Broadway’de yapılmış en gerçek, en güzel şov olarak tanımlıyor.
Springsten; çocukluğundan başlayarak yaşantısını, esinlendiği sanatçıları anlatıyor. Doğduğu kasabadan, annesinden, babasından meydandaki bardan burada çalan blues, rock gitaristlerinden bahsederken öyküler arasına uyan şarkılarını ekliyor.
Okulu seven birisinden rock’n roll yıldızı olmaz diyor. Fabrika işçisi babasını takıldığı bardan çağırmak için akşamları annesinin kendisini oraya nasıl gönderdiğini, babasının nasıl tepki verdiğini, nüktedan bir tonda anlatıyor. Aynı bara, büyüdükten sonra kendisinin de takıldığını söylüyor, orada kendisini ilk etkileyen gitaristleri mutlulukla yâd ediyor. Tüm metinler sanki bir günlük defterinden alınmış gibi akıyor... Sonra, sahneye sevgili eşi Patti Scialfa çıkıyor ve iki şarkıyı birlikte seslendiriyorlar: Tougher Tahn The Rest ve Brillant Disguise...
Hayatım boyunca 9-5 çalışmadım, böyle bir işim olmadı. Hiçbir fabrikayı da içten görmedim. Karşınızda kesinlikle kişisel deneyimi olmayan konularda şarkılar yazan, tuhaf bir şekilde başarılı olmuş bir adam var. Yazdıklarımın hepsini uydurdum. İşte bir rock’n roll efsanesinin samimi itirafı.
İnsanlar şatafattan yoruldular; böyle şeyler duymak, hissetmek istiyorlar. Madonna da böyle bir şovun hazırlığı içine girmiş. Eddie Veder, benzer bir şovu uzun süredir tek başına götürüyor.

Yazının devamı...

Beyazı kaybeden ülke

Çin’in geleneksel yapısını kıran, insan karakterini değiştiren kapitalizm, yönetmen Jia Zhengke’nin filmlerinde eleştirel yaklaştığı ana konu. Daha önce ‘Günahın Dokunuşu’ (2013) ve ‘Bilinmeyen Zevkler’ (2001) hep bu anlamda çevirdiği festival filmleri oldu. 2018 Cannes Festivali’nde yarışan ‘Kül, En Hakiki Beyazdır’, Çin’de sosyalizm sonrası yeni gerçekçilik adı verilen 6. Nesil Sinema’nın son örneklerinden denebilir. Çin halkının yaşantısını ve alt sınıfların yeni yaşam standartlarıyla uyumsuzluğunu metaforik göndermelerle anlatır. Filmlerine, uzun ve sakin planlar hâkimdir.

‘Kül, En Saf Beyazdır’ın merkezinde Zhangke’nin hemen hemen tüm filmlerinde birlikte çalıştığı Zhao Tao’nun canlandırdığı Qiao karakteri var. Çin yeraltı dünyasında kendine yer edinmeye çalışan bir çete liderinin sevgilisi olan Qiao, erilliğin kol gezdiği bu dünyada kendi sözünü dinletebilmeyi büyük ölçüde başarmış, güçlü bir kadın olarak resmediliyor. Sevgilisi Bin’i karıştığı bir kavga esnasında ölümden kurtarması da film, hikâye akışının dönüşümünü işaret ederek, anlatının Qiao’nun güçlü kadın imajı üzerinden şekilleneceğini açık ediyor. 2001 yılında yaşanan bu olay sonrası hapishaneye giren Qiao, beş yıl sonra çıktığında önceki hayatının, ülkede yaşananlara paralel olarak dönüştüğüne dair sert bir gerçeklikle yüzleşiyor. Bu dönüşümle birlikte Qiao ve Bin’in hikâyesi, günümüze kadar uzanan ve çok farklı evrelerden geçen bir ilişki sürecine evriliyor.

Beatles’ı Hatırlamak

Danny Boyle, son filmi ‘Yesterday’le, Beatles şarkılarının süslediği güzel bir masal anlatıyor. Beatles’ın bilinmediği veya unutulduğu bir dünyada, onların şarkılarını hatırlayan ve tekrar çalan bir bar gitaristinin hikâyesini anlatıyor.

Önemli müzikal çıkış yakalayamamış, Hint asıllı İngiliz Jack Malik, müzikten umudunu kesmek üzeredir. Hem de menajeri Ellie’nin tüm çabalarına rağmen... Gecenin bir vakti bisikletine çarpan otobüs, hayatını değiştirir. Ellie, kazada kırılan gitarının yerine yenisini hediye eder. Yeni gitarın şerefine yakın arkadaşlarına ‘Yesterday’ şarkısını patlatır. Herkes şarkıya bayılır. Onların şarkıyı ilk kez dinliyor olması mümkün müdür? Eve koşar, bilgisayarında yaptığı Google aramasında bile Beatles yoktur. Bir şeyler olmuş, insanlar Beatles’ı unutmuşlardır. Malik hatırlayabildiği tüm Beatles şarkılarını çalıp söylemeye başlar. İlgi ve şöhret fazla bekletmez.

Boyle, kısaca Beatles şarkılarının olmadığı bir dünya olamaz diyor. Kıpır kıpır, neşeli atmosfer filmi sarmalıyor. Şarkıların peşinde Liverpool seyahati, Wembley konser sahneleri filmin nabzını yükselten sahneler... Çok sevdim.

‘Nothing Hill’, ‘Dört Nikâh Bir Cenaze’ ve ‘Rock’n Roll Teknesi’ gibi başarılı komedilerin senaristi Richard Curtis, hikâyenin temelini yine romantik bir aşk ilişkisine dayamış. Yıllar boyu birbirlerine açılamamış iki sevgilinin gecikmeli başlangıcı, müzikle gayet güzel harmanlanmış. ‘Here Comes The Sun’, ‘Help’, ‘Let It Be’, ‘Hey Jude’, ‘Back To The USSR’... Her biri, hayatımızı güzelleştirmiş şarkılar. Sözleri bir türlü hatırlanmayan Elenore Rigby, filmin en güzel esprisi olmuş.

Genç oyuncular Himesh Patel ve Lilly James, şarkıcı/menajer/sevgili üçgeninde iyi bir ikili olmuş. Ed Sheeran, bizzat kendisini oynuyor ve asla da eğreti kalmıyor.

Bence de Beatles şarkıları olmayan bir dünyada bir şeyler eksik kalırmış. Kola, sigara olmasa da olurmuş. Sadece kaçırmayın, izleyin diyorum.

Yazının devamı...

Komedinin babaları Laurel ve Hardy

Çocukluğumda, sinema salonlarına ilk adımlarımı attığım yıllarda en sevdiğim komedi kahramanları Laurel ve Hardy olmuştu. Sinemanın siyah beyaz ve sessiz yıllarından gelen, slap stick olarak tanımlanan düşmeli kalkmalı, sakarlık dolu komedilerin en önemli isimleriydiler. Tabi ki Şarlo’dan sonra. 200’den fazla filmde rol aldılar, birçok komedyene ilham kaynağı oldular.

‘Stan ve Ollie’de İskoç kökenli yönetmen John S.Baird anlatımına 1937 yılından, ikilinin şöhretlerinin zirvesini yaşadıkları dönemden başlayarak, 16 yıl sonrasına atlıyor. Ellili yılların başlarında, artık yıldızlarının sönmeye yüz tuttuğu yıllardır. Küçük salonlarda yaptıkları komedi gösterileriyle tekrar canlanmaya çalışırlar. Uyanık organizatör Delfont’un idaresinde İngiltere’de çıktıkları turne filmin ana öyküsü. Başta küçük salonları doldurmakta zorlanırlar. Menajer dayatmasıyla promosyon çalışmalarına girişirler. Yavaş yavaş artan ilgi sonrası, Londra’nın büyük salonlarında kapalı gişe oynamaya başlarlar. Sahnede komedi yaparken yaşamlarında üzüntü, belirsizlik ve sağlık sorunları eksik olmaz.

Oyunculuklar filmde tek kelimeyle harika. Ağır bir maske altında Şişko’yu yani Hardy’yi canlandıran John C. Reilly ve Sıska’yı oynayan Steve Coogan ikiliyi tekrardan hayata döndürmüşler. Film bu ikiliyi tanımak içim mükemmel bir fırsat. Tanıyanlar içinse bir sinema şöleni.

Aksiyonun yeni dişi kahramanı: Anna

Fransız sinemasına Hollywood ruhunu taşımış olan Luc Besson, yeni bir dişi kahramanla geri döndü: Anna.

Yeni kahraman Sacha Luss ince, uzun manken fiziği ve çekici yüzüyle ajanlıktan çok podyuma yakışıyor. Zaten mankenlikten ve baleden gelme bir Rus güzeli. Hikaye tam klişe, KGB onu eğitip, manken olarak Avrupa’ya gönderir, kendi kirli işlerinde kullanır. Bir süre sonra CIA ile de çalışmaya başlar.

Besson, sık geriye dönüşler yaparak bize öykünün gizli kalan taraflarını gösteriyor. Anna’nın sadece ajanlık faaliyetleri değil, aşk hayatı da çift taraflı ve hareketlidir. Aksiyon koreografisi akıcı ve yaratıcı. John Wick’ten aşağı kalır bir yanı yok. Araya giren moda çekimleri filmin başka bir cazibe noktası olmuş. Moda fotoğrafçıları konusunda oldukça karikatürize tiplemeler yaratmış Besson.

Kendi adıma, bu politik soslu ajan aksiyonunu keyifle izledim. Son yıllarda izlediğimiz Jennifer Lawrence’lı “Kızıl Serçe-Red Sparrow” ve Charlize Theron’un “Sarışın Bomba-Atomic Blonde” ile yaratılan kadın kahramanların yanına bir yenisi eklendi. Besson kadın kahramanları sever. Onları aksiyon içine atmaktan da asla imtina etmez.

Yazının devamı...

Yalnız ve parlak bir yaşam!

Elton John yetmişlerde başladığı kariyerinde o kadar çok şarkıya imza attı ki, yaşamımızın bir yerinde kendilerini hatırlatır. Yaşamını anlatan müzikal biyografi “The Rocketman”, tam bir Rock Opera havasında akıyor. Yaşanan anları anlamlandıran bir şarkısı, abartılı kostümleri içinde rock dünyasının ışıltılı dünyasını canlı tutuyor. Bunların ardında sevgi arayışı içinde, acı çeken yalnız şarkıcı portresine tanık oluyoruz. ‘Bohemian Rhapsody’de, Brian Singer’ın ayrılmasıyla final bölümlerini yönetmiş olan Dexter Fletcher, bu kez baştan sona kendisine ait ‘The Rocketman’de görkemli anlar yakalamış. LA ünlü Troubadour kulübünde Crocodile Rock ile açılan ilk büyük konseri, ‘Your Song’ın kaydının yapıldığı stüdyo çekimleri, piyano üzerinde havalandığı sahneler unutulmaz olmuş.

Açılışta Londra yakınlarında, Pinner kasabasında sorunlu bir ailenin oğlu olarak doğmuş Reginald Kenneth Dwight ile tanışıyoruz. Oğluna bir kere bile sarılmamış asker bir baba, sevgiyi dışarda arayan anne Sheila ve kendisine sahip çıkan bir anneanne ile büyüyen mahcup ve piyanoya yetenekli bir çocuk. Anneanne ilgisiyle Royal Academy’de piyano eğitimi alan Reginald, mahalle barlarında yeteneğini sergilemeye başlar. Diplomadan iki hafta önce okuldan ayrılır ve etkilendiği Elvis Presley gibi Rock’n Roll çalmaya başlar. Tüm şarkılarının sözlerini yazan Bernie Taupin ile tanışması yaşamını tümden değiştirir. Barlarda çalan bir Blues grubuyla birlikte ilk turne, ilk besteler... Saksafoncu Elton Dean ve John Lennon’dan etkilenerek adını Elton John yapar, sonradan araya Hercules’i ekler. Yapımcı Dick James onun yeteneğinin farkına varır, ilk albümü “Empty Sky” ticari olarak başarısız olsa da ona şans vermeye devam eder. İçinde “Your Song” şarkısı olan ikinci albümü 72’de İngiltere ve ABD’de çok sevilir. Sonunda “Rocket Man” Amerika ve tüm dünyada 1 numara olur. Tüm konserleri kapalı gişe sanatçı kategorisine girmesi gecikmez. Şöhretin bedelini yavaş yavaş ödemeye başlar; doksanların başında uyuşturucu, alkol, seks ve yediğini kusma hastalığı nedeniyle tedaviye gider.

Oyunculuklara gelince Taron Egerton canlandırdığı Elton John’u oynamıyor, yaşıyor. Şarkıları da kendi sesiyle okuyan genç Egerton, kendisini iyi oyuncu sınıfına atlatacak bir performans göstermiş. Oscar’lara kadar ne kadar akılda kalır göreceğiz. Kariyerinin en başından itibaren şarkılarının sözlerini yazmış olan Bernie Taupin’i oynayan Jamie Bell gayet iyi. Richard Madden duygusal yarattığı travmayı, profesyonelce bir ilişkiye çeviren içten pazarlıklı menajer Reid rolüne uyumlu.

Şarkıcının cinsel tercihlerine oldukça geniş yer veriyor yönetmen Fletcher. Freddie Mercury filmi bu yönde topa girmemekle eleştirilmişti.

İkinci yarıda çocukluk travmasına sık dönüş yapılması öyküyü biraz sığlaştırıyor. Elton John’un hayatında bildiğimiz bir çok olay var; Watford Kulübü başkanlığı, Diana cenazesinde seslendirdiği “Candle In The Wind” veya eşi Daniel ile tanışması, taşıyıcı anneden iki çocuk gibi konulara hiç girilmemiş.

Dans ve konser sahneleri tek kelimeyle mükemmel çekilmiş. “The Rocketman” hikayesi ve görselliğiyle izleyeni yakalıyor, izleyin.

Yazının devamı...

Tarkovski filmleri tekrar gösterimde

2015 tarihli “Neden Tarkovski Olamıyorum” adlı Murat Düzgünoğlu’nun yönettiği, başrolde Tansu Biçer’in oynadığı yerli yapım, günümüzde Tarkovski gibi film yapmanın zorluklarını anlatan ödüllü bir film oldu.

Kafasındaki hayalleri perdeye yansıtmak, kişisel sinema dilini yaratmak isteyen genç bir yönetmenin sıkıntılarını anlatıyordu. Gerçekten böyle kişisel film yapmak çabası, her dönem akıntıya karşı kürek çekmek kadar zor bir iş oldu. Yaşamında bin bir zorlukla mücadele ederek film çekmiş, Andrey Tarkovski’nin 3 başyapıtı; Solaris (1972), Stalker (1978) ve Ayna (1975) Başka Sinema çerçevesinde tekrar gösterime giriyor. Bu başyapıtları büyük perdede izlemek ayrı bir haz verecek.

Her filmi, Sovyet Komünist Parti ideallerine ters düştüğü savıyla engellenmek istendi, yasaklandı. 1969 Cannes Film Festivali’nde ödül alan ikinci filmi “Andrey Rublev” politik baskılar sonucu festivalin son günü sabaha karşı gösterilir ve yine de ödül kazanır. Ödül sonrası filmin gösterimine Rusya’da izin verilir. Bizde de Metin Erksan ve “Yılanların Öcü” aynı kaderi paylaşmıştı, hatırlayalım.

“Ayna” yönetmenin fazlasıyla otobiyografik bir filmidir, kırklı yaşlarda bir adamın çocukluğu, annesi ve savaş üzerine anılarını anlatır. Rusya’da yine yasaklanmak istenir. Tarkovski son iki filmini, Nostalgia (1983) ve Kurban (1986), İtalya’da Michaelangelo Antonioni ve İsveç’te İngmar Bergman’ın yardımlarıyla çeker.

Bu 3 film arasında en çok ilgimi çeken “Stalker-İz Sürücü”, kendisinden sonraki sinemacıları etkileyen distopik bir filmdir. “Bölge” adlı alana gitmeleri için insanlara rehberlik eden bir adamın hikâyesidir. “Bölge” kimilerine göre en derindeki hayallerinizin gerçek olduğu bir yer. Bazıları burasının bir uzay gemisi tarafından yaratıldığını, diğerleri göktaşı sonrası olduğunu düşünüyor. Kimse Bölge’nin gerçekten, nasıl ve neden orda olduğunu bilmemektedir. İnsanlar oraya gitmiş ve geri dönen olmamıştır. Filmin ana karakterleri Bölge’ye gitmeye çalışan üç adam. Birisi ‘İz Sürücü’ olarak bilinen rehber ve diğer ikisinden, biri filozof ve yazar, her şeyi analiz etmeye çalışıyor ve sürekli felsefi sohbetlere giriyor. Diğeri ise profesör, her zaman deneysel düşünmekte, her şeyin matematiksel ve fiziksel karşılıklarını aramaktadır. İz sürücü Bölge’ye bir ücret karşılığı insanları götürür. Kendisi de Bölge’ye tapıyor gibidir.

Oraya kutsal bir hizmet sunuyor gibidir ve inançlarını yaşattığı yerdir. Film, Bölge’ye olan yolculuktaki felsefi sohbetleri ve yolda neler yaşandığını anlatıyor. Tarkovski inançsız insanların arayışlarını, hep eleştirmiş bir yönetmen oldu.

Filmin arkasında ilginç bir hikâye var. Tarkovski filmin çoğunu çekti fakat yanlış filmleri kullandığının farkına vardı. Bütün görüntüleri yakmak zorunda kaldı. Pes etmedi, devam etme kararı aldı. Gitti ve bütün filmi en baştan çekti. İşin ilginç yönü, birçok oyuncu ve ekip üyesi filmin çekiminden sonra ya hastalandılar ya da öldüler. Filmi gerçekten terkedilmiş bir fabrikada çekiyorlardı ve tehlikeli kimyasallar ekibin kanser olmasına sebep oldu. Yönetmenin kendi de daha sonra kanserden öldü. Suyun içinde garip baloncuklar görmüşlerdi, daha sonra bu baloncukların fabrikadan çıkan kimyasal atıkları sebebi ile oluştuğu sonucuna varıldı.

Yazının devamı...

Chernobyl: Yalanların bedeli nedir?

26 Nisan 1986, Ukray-na’da Pripyat kentinin 15 km yakınında Chernobyl Nükleer Santrali. Burada meydana gelen nükleer patlama, insanlık tarihinin yaşadığı en büyük radyasyon felaketi oldu. Hiroşima’ya atılmış olan atom bombasından iki kat daha fazla radyoaktif madde, yaklaşık 50 bin kilometrekareye yayıldı. Radyasyonla kirlenmiş sulardan, bitkilerden, rüzgâr ve yağmur ile yayılan zehirlenmenin kaç yüz bin kişiyi etkilediği net olarak bilinmiyor. Bilinen, Rus hükümetinin resmi kayıtlarında, ilk 9 günde yangın söndürme ve kurtarma çalışmalarında yaşamını kaybeden 31 kişi.

Sakın ola kaçırmayın

Nükleer çekirdekteki patlamanın ilk günlerinde Komünist Parti, iktidar gücünü yıpratmamak, Batı karşısında küçük düşmemek adına olayı basit bir olay olarak algılamak ister. Uluslararası paylaşımdan kaçınır, felaketi basite indirger. Politik yalan fırtınası, felaketin boyutunun anlaşılmasından sonra bile devam eder. Teknolojinin hatalı olduğu üzerine patlama öncesi, nükleer fizikçilerin yıllar boyu süren uyarıları; parti yöneticilerinin hoyrat ve cahilce tavırları karşısında boşa gitmiştir. KGB, bilgi kirliliği gerekçesiyle doğruyu söyleyen fizikçileri tutuklamayı, susturmayı tercih eder.

HBO ve İngiliz Sky kanalının ortaklaşa hayata geçirdiği 5 bölümlük mini dizi ‘Chernobyl’, öncelikle dönem atmosferini ve hikâyedeki dramatik gerilimi yaratmakta olağanüstü etkileyici. Karanlık ve kasvet, izleyeni boğarcasına içine alıyor. İnsanların göz göre göre ölüme terk edilmesi veya hataların giderilmesi için ölüme gönderilmesi, bir savaştan daha dehşet verici gerçeklere uzanıyor. Politikacıların söyledikleri yalanlar her geçen gün geçerliliğini yitirirken, bilgi tek kurtarıcı olarak ortaya çıkıyor. Fakat nereye kadar? İktidar, gücünü kaybetmemek adına olayın boyutlarını olabildiğince aşağıya çekmeye çalışır. Gerçeği bilen ve ifşa edenlerin hayatları tehlikeye girer. Kentte yaşayan halkın tahliyesi bile gecikmeli bir karar olarak yürürlüğe girer. Tahliye edilen 300 bin kişi henüz evlerine dönmüş değil.

Çekimler ağırlıklı olarak Ukrayna ve Litvanya’da yapılmış. Gerçek olay mahalli Chernobyl’de yapılan çekimlerde var. Pripyat hastane bodrumunda saklanan, itfaiyeci kıyafetlerinde hâlâ ölümcül miktarda radyasyonun mevcut olduğunu görmek, olayın ciddiyetini anlatıyor.

Nükleer çekirdeğin eriyerek toprak altına yayılmasını, dolayısıyla, akarsulara karışarak binlerce kilometrekarelik, binlerce yıllık bir doğa kirlenmesini önlemek için, sıvı nitrojen koruyucu katmanı toprağın altına yerleştirilmek zorundadır. Üçüncü bölüm, bu konuyu işliyor. Madenciler, toprağın 150 metre altına tünel kazmaya başlar. Toprağın altında 50 dereceye varan ısıda çalışmaya mecburdurlar. Onların kahramanca duruşu karşısındaki politikacı kaypaklığı, iki diyalogla çok güzel vurgulanmış. Rusya’nın proleter sınıf gerçeğinin nerede başlayıp nerede bittiğini anlıyoruz.

Hikâye, kişisel dramlar üzerinden de yürüyor. İtfaiye eri Vasiliu ile hamile eşi arasındaki ilişki göz yaşartıyor. İlk bölümde radyoaktif serpintiyi kar zannedip oynayan çocuklar, nükleer tehlikenin nasıl bir şey olduğunun kanıtı. Görülmeyen, bilinmeyen, kokmayan sonradan öldüren bir düşman.

Fizik Profesörü Valery Legasov’u, Jared Harris ve Başkan Yardımcısı Boris Shcherbina’yı Stellan Skarsgard çok etkileyici canlandırmış. Gerçekte de, olayın öne çıkan tedbirleri aldıran ve gerçekleri bilen kahramanları. Fizikçi Ulana Komyuk’u oynayan Emily Watson da, kurmaca bir karakter olarak, gerçeğin peşine düşüyor. Gerçeğin safça peşine düşen bilim adamlarının, iktidar yalanları karşısında yaşadıklarının canlı örneklerini canlandıran karakterler.

Şimdi düşünüyorum da, zamanında “Hafif radyasyon iyi gelir” deyip radyasyonlu çay içen veya “Radyasyon var diyen, dinsizdir” söyleminde bulunan Türk politikacıları aklıma geliyor. Böyle insanların politikacı olarak boy gezdirdiği ülkeleri, Tanrı nükleer felaketlerden korusun. Görüyoruz ki, dönemin Komünist Parti yöneticileri de farklı davranmamış. Bir korku filmi gibi izlenen bu felaketi, sakın ola ki kaçırmayın.

Yazının devamı...

Kelimelerin peşinde geçen yaşamlar

“Deli ve Dahi” vizyona gireli bir hayli oldu, yorumum biraz gecikti. Gecikmeli keşfettiğim bir cevher oldu. Tutkulu, bir o kadarda, sıra dışı iki insanın yaşamını anlatırken en büyük desteği birinci sınıf oyunculuklardan alıyor. Dünyanın en kapsamlı yayımlarından Oxford İngilizce Sözlüğü’nün ortaya çıkış sürecini anlatırken, yazarlarının saplantıya dönüşen yaşam mücadelelerine ruhumuza işleyen bir sinema diliyle tanıklık ediyoruz. Yer yer klişelere yaslanmasına rağmen. Sözlüğün diğer dillerdekilerden farkı sokak argolarından, labcoat jargonuna kadar her kelimeyi içermesi. Eğer bir kelime, İngilizce konuşulan bir yerde hayata geçmişse, sözlükte yerini almaktadır. Bu nedenle sürekli yenilenmesi gereken, yaşayan, nefes alan bir eserdir.

1857’de ilk şekillendirme çalışmaları başladığında halktan konuştukları kelimeler için açıklamalı mektuplar istenir. Gelen binlerce mektup arasında bir tanesinden, hazırlanmış 10 bin kelime çıkar. Ve mektup bir akıl hastanesinden gönderilmiştir.

Öykünün iki ana karaterinden Dr. Murray (Mel gibson) tam bir dil tutkunudur. Latince, Eski Yunan, Almanca, Rusça, İbranice yanında bir çok dilin kökenini bilmektedir. Her kelimenin etimoyolojisinin peşinde koşan bir meraklı. Üstüne üstlük akademi mezunu bile olmayan sıradan bir adam. İkinci karakterimiz Dr. William Chestor (Sean Penn) Amerikalı bir doktor. Cerrahi uzmanı, ağır sanrıların esiri olmuş paranoyak bir şizofren. Peşinde kendisini takip eden adam sanrısıyla, George Merrett adında masum bir adamı sokakta tabancayla öldürür. Mahkeme kararıyla, Londra’da Broadmoor Akıl Hastanesi’ne kapatılır. Hastaneden yaptığı katkılarla sözlüğün hayata geçmesinde Murray’nin en büyük yardımcısı olur. Murray sözlüğün yazılmasından çok kendisini kıskanan, engeller çıkarmaya çabalayan akademisyenlerle de yaptığı mücadelelerden yorulur.

İngiliz dönem filmlerinin ağır, kasvet dolu atmosferine karşın, canlı bir anlatım akıp gidiyor. Arnavut taşlı sokaklar, atlı arabalar, silindir şapkalar, ağır giysiler tabi ki dönemin olmazsa olmazları. Murray’nin Minor’a duyduğu hayranlık, onun kurtarıcısı olma çabası öyküde ön planda işlenmiş. Her iki adamın arkasında duran kadınlar ise olayların kırılma noktalarında önemli roller üstleniyor. Murray’in eşi Ada (Jennifer Ehle) ve Minor’un kurbanının dul eşi Elisa (Nathalie Dormar) öykünün iyi işlenmiş, hassas kimlikleri. Ada’nın akademisyen kurula yaptığı, Elisa’nın ise mahkemede konuşması etkileyici anlar olarak akılda kalıyor.

Oxford’un kibirli akademisyenleri, Dr.Brayne’nin (Stephen Dillane) hastaya zarar veren, şizofreni tedavisini bağnazca müdafaa etmesi örneklerinde İngiliz ukalalıkları dönemin gerçeklerini gösteriyor.

Sean Penn adanmış, çılgın bir performans gösterdiği Dr. Minor karakterine karşın, Gibson Murray’de olgun ve minimal bir oyunculuk gösterisi yapıyor. Kadın oyuncular Dormar ve Ehle, gardiyan Muncie’de yılların yan karakter oyuncusu Eddie Marsan çok iyiler.

Gibson’ın “Apokalypto” filminin senaryosunu yazmış olan İran asıllı Farhad Safinia’nın, PB Shemran mahlası, yönetmen ve senarist olarak çalıştığı film, dönemi ve karakterleri güzel yansıtıyor.

Dış basında eleştirmenlerin filmi eksik ve yetersiz bulması Gibson’ı haklı çıkartabilir. Benim açımdan ilgiye değer bir film.

Yazının devamı...

Türler arası dolaşan bir film Sınır-Border

Danimarka’da yaşayan İran kökenli yönetmen Ali Abbasi “Sınır-Border” ile 2018’in sürpriz filmlerinden birine imza attı. Korku, gerilim ve fantastik türlerin sınırında gezinen, “Bizden olmayanlara” metaforik anlamda göz kırpan bir film. Açılışta hemen, aslan yüzünü andıran çehresiyle Tina (Eva Melander) ile tanışıyoruz. İsveç sınırında gümrük memuru olarak çalışan genç kadın, çok özel bir görevdedir. Koku alma yeteneğiyle kaçakçıları, suçluları hissedebilmektedir. Havaya doğru hareketlenen burun kanatları ve kıpırdayan üst dudağı, hayvani bir içgüdüyle, insanlardaki korku, suçluluk, utanma, öfke gibi duyguları algılayabilmektedir. Görevi esnasında yolcu olarak gelen Vore (Eero Milonoff) ilgisini çeker. Yüz yapısı kendisine çok benzeyen Vore’den önce şüphelenir. Kontrolde Vore çantasından çıkan kuluçka makinesini parazit üretmek için kullandığını söyler. Tina, kendisine benzeyen bu adamdan etkilenir. Bu bir hata mıdır? Vore, ona farklı bir dünyanın kapılarını aralar.

Abbasi birçok türün sınırında dolaşıyor. Masalsı bir anlatım yavaş yavaş bir gerilime, oradan trajik bir romantizme, finalde korkuya dönüşebiliyor. Tina’nın olağanüstü koku alma yeteneğiyle keşfettiği suçun çocuk pornografisi gibi şoke edici güncel bir gerçeğe kadar uzanıyor olması öyküde farklı bir kapı açıyor. Tina’nın doğa ve canlılarıyla kurduğu ilişkiyi, hissettiklerinin çok özel olduğunu, uzun sekanslarla veriyor Abbasi. Filmin gri ve karanlık renk dokusunun hakim olduğu bu sekanslarda, seyirci gerçeği çözmeye çalışıyor. İnsanlarla uyum sağlamış, farklı bir ırk olduğu gerçeği ise sürpriz olsa da (Ne kadar sürpriz?) öyküye yapaylık katmıyor. Alt metniyle halk efsanelerine uzanması, türler arası dolaşmaya serbestlik katıyor. John Ajvide Lindqvist’in aynı adlı kısa öyküsünden uyarlanan “Sınır”, seyirciye sempatik veya mutlu anlar vaat etmiyor. Lindqvist’in çok beğenilen ergen vampir filmi ‘Gir Kanıma-Let the Right One In’nın da yazarı olduğunu belirteyim.

2018 Oscar adaylıklarında saç ve makyaj dalında adaylık alan “Sınır” eli boş dönmesine karşın, bu konuda çok başarılı. Eva Malender ve Eero Milonoff ağır makyaj altında, can verdikleri karakterlerde çok başarılılar.

Karanlık atmosferi ve sabırla izlenecek ağır sekanslarıyla, sinemada özel tatlar arayan seyirciyi mutlu kılacak bir film.

Yazının devamı...

© Copyright 2019

Milliyet Gazetecilik ve Matbaacılık A.Ş.