SKORER
PEMBENAR
CADDE
YAZARLAR

Ben Foça’yı böyle bilmezdim!

İstenirse oluyormuş! Hep örnek gösterdiğimiz yurtdışındaki şeyler bizde de hayat buluyormuş.
Geçen hafta sonu Foça Belediyesi’nin davetlisi olarak Foça’daydık. Sevgili @gezginkereviz, @gurme_izmir, @rafinemutfak, @bugünbiraradayız, @kutluozemrak, @nilafirat, @kokladunyayi ile birlikte hem eski hem de Yeni Foça’yı tavaf ettik desem yeridir.
Şimdi size uzun uzun Foça’nın denizini, tarihini, insanını anlatmayacağım. Bunlar var ve çok güzeller. Ben başka şeyler den söz etmek istiyorum.
Açıkçası, bu organizasyona katılma kararı aldığımda “E bi gidelim bakalım” kafası vardı bende. Deniz (@gezginkereviz) “Abi, çok güzel bi gezi olacak, eminim” dediğinde bile “Eh bakalım” demedim değil içimden.
Eski Foça’nın gölge yerlerinden birine park ettik araçlarımızı ve tur hızlı bir şekilde başladı. Şehrin girişinde, hemen solda kurulu ‘Yeryüzü Pazarı’nı gezmekle başladık tura. İnsanların ürettiklerini sattıkları, Foça’ya ait yemekleri misafirleriyle buluşturdukları, kendi küçük ama keyfi büyük bi pazar olmuş burası.
Pazarı gezerken Foçalı hanımlar çekme makarna, koruk suyu ve yöre balları ile mini bir ziyafet çektiler bize.
Vakit darlığından çok uzun zaman geçiremedik Yeryüzü Pazarı’nda.
Otobüs Bağarası’na doğru yola çıktığında, en çok merak ettiğim, gezi programında yazan Çöpsüz Bakkal’dı. Senelerdir gelip geçtiğim bu yeri hiç bu kadar merak etmemiştim. Asıl şoku Bağarası’na geldiğimde yaşadım.
Gittiğimiz gün, Cumartesi açılışı yapılan ‘Kadınca Kararınca Pazarı’ geziye katılan arkadaşlarımın hepsini mest etti. Yöre insanlarının ürettikleri ballar, reçeller, ahşap işleri, danteller, resimler, bebekler, elmalar, incirler ve erikler, üretici kadınların ellerinden bir başka güzeldi. Dedim ki içimden, “Yahu arkadaş, daha önce neden yapmadınız bunları, bak isteyince oluyormuş”...

Yunanistan’ı andırıyor!

İnsanları aynı çatı altında toplamış belediye, kooperatifleşmeleri için öncülük etmiş. Ve ortaya sonrasında bunlar çıkmaya başlamış. Yani bundan sonra Foça’ya giderken Bağarası’nda bi mola vermeniz gerekecek. Çünkü ‘Kadınca Kararınca Pazarı’ gezilmeye değer...
Pazardan, hemen yan sokakta bulunan Çöpsüz Bakkal’a geçiyoruz. Yine kadınların girişimleriyle kurulmuş bu küçük dükkânda yörenin balları, elması, domatesi, kabağı, meyvesi, sebzeleri var. Sattıkları her şey bu yörenin ve yerli tohum... Her şeyi değerlendiren, asla çöp çıkarmayan bi dükkân burası da. İşte size Bağarası’nda bi mola verme nedeni daha...
Öğlen gittiğimiz Foça’da pazardı, Bağarası’ydı derken akşamı ediyoruz. Akşamüstü bi günbatımı turu ve akşam yemeğiyle sonlandırıyoruz geceyi.
Ve işte yeni gün...
Sabah kahvaltısında Kozbeyli’deyiz. Oldum olası çok severim burayı. Kahvesini de, suyunu da beğenirim. Restore edilen Çapkınoğlu Konağı’nın hemen alt kısmında şahane manzaralı bir yerde yapıyoruz kahvaltımızı. Sonra konağı geziyoruz, Kozbeyli sokaklarından denizi izliyoruz, püfür püfür esen rüzgâr eşliğinde.
1,5 günlük gezimiz boyunca asıl şoku Yeni Foça sahiline geldiğimde yaşıyorum. Bundan 25 sene öncesinde neredeyse her hafta Yeni Foça’daydık. Eşimin rahmetli dedesinin yazlığı ve şahane komşuları vardı. Aile gibiydi koca site. E biz de yeni damat olduğumuzdan neredeyse her hafta giderdik. Öğretmenevinin orda tüm gün denize girip akşam da mırmır yakalamak dünyanın en güzel şeyiydi bize. Son zamanlarda pek gitmez olduk nedense. Ta ki bu geziye kadar...
Ve şok!
Sahili yıllar sonra ilk gördüğümde düşündüğüm şey, “Burası çok beğendiğimiz Yunan sahil kasabalarından daha güzel olmuş!” Bildiğiniz, şoktayım yani!
Evet, gerçekten öyle olmuş. Restore edilmiş binalar, düzenlenmiş plaj, trafiğe kapatılmış sahil şeridi, kuralı konmuş masa düzeni... Ve sonra özellikle hafta sonları çöpe boğulmuş plaj yerine siyah torbalara intizamlı şekilde dizilmiş, alınmayı bekleyen çöp torbaları çok şaşırttı beni.
Sahilin devamına, liman girişine kadar yapılan, sahile inen oturma yerleri harika olmuş. Bisiklet yolu çok yakışmış mesela. Hatta bu düzene Yeni Foça’nın esnafı bile uymuş görünüyor.
Kim yaptıysa, kimin zerre kadar emeği geçtiyse kendilerini tebrik ediyorum. Ve bu güzel şeyleri hep birlikte korumamız, sahip çıkmamız gerektiğini hatırlatıyorum.
Yetkililerden beklentim ise, kurallara uyumu sağlama koşununda acımasız ama hakkaniyetli olmaları!
Bravo Foça! Her şey çok güzel olmuş. Daha da güzel olsun...
İnsanlar her zaman güzel şeylere layıktır.
Not: Sevgili dostlar, elbette Foça’da yemek de yedik ama kimseyi üzmemek, gönül kırmamak adına buradan restoran ismi vermedim. İleriki günlerde restoranları ayrıca yazacağım...

Çadır ve karavan turizmi...

Foça gezisi sırasında otobüste belediye yetkilileriyle festivallerden ve konaklama mekânlarından konuştuk. Yaz aylarında yapılan bazı organizas-yonlarda kısıtlı konaklama imkânlarından ötürü yaşanan sıkıntılardan bahsettik. Kış turizmine, engellilere dair şeylerdi konumuz. Turizmi dört mevsim canlı tutmayı konuştuk.
Mesela ben olsam, Foça’da çadır ve karavan turizmini geliştirmek için alternatif projeler üretirdim. Denize yakın, denizden uzak kamp alanları oluştururdum. Özellikle kış aylarında macera tutkunlarını Foça’ya çekecek projeler üretirdim.
Ben olsam yapardım...

Yazının devamı...

Salihli’de Kosova’nın lezzeti bir başka...

Oğlum bile öğrendi. Bizim gezmelerimiz normal değil. Sabah kalkıyoruz ve gidiyoruz. Oğlum Efe’ye soruyorum bazen “Nereye gidelim Efe?” cevap “Yol bizi nereye götürürse baba”

İşte böyle çıktık Salihli’ye doğru yola. Aynı kafa arkadaşım Özgür, eşi ve kızı Bade ile birlikte aheste aheste, hiiiç acele etmeden vardık Salihli’ye. Hep söylerim “Yol insanı acıktırır.”

Dostum Özgür yıllarca Salihli bölgesinde pazarlama işi ile meşgul olmuş. Hatırı sayılır bir çevresi var orada. O nedenle rehberliğimizi de kendisi yaptı. Dedim ya acıktık yolda. O nedenle dooğru bir esnaf lokantasının önüne yanaştı Özgür (@bugünbiraradayız.)

Kosova Lokantası sahibi Raci Paşa. Yaklaşık 45 yıldır yemek işi ile meşgul. Salihli’de bilinen ve yemekleri sevilen bi yer Kosova lokantası. Biz tadına aşına olduğum Kosova köftesini ve zeytinyağlılarını yedik. Çok beğendik. Haftasonu gittiğimiz için yemek çeşidi azdı. Hata içi çok çok daha fazla yemek çeşidi oluyormuş burada. Eğer yolunuz düşerse öncelikle köftesini tatmanızı öneririm…

Turgutlu’da 89 yıllık Kasaba Köftesi…

Salihli’de şöyle bir turladıktan sonra önce Kurşunlu Kaplıcaları’nı ziyaret ettik, ardından meşhur Salihli kirazından almak için Allahdiyen Köyü’ne doğru çıktık yola. Ama nafile. Kiraz kalmamış bahçelerde. Toplanmış hepside.
Orda çay, burda kahve derken günü bitirmeye yakın yeniden eve, İzmir’e doğru çıktık yola. Turgutlu’ya gelirken birden aklıma bi köfteci düştü. Instagram’dan takipçim “Kasaba Köftecisi”.
Köftecinin üçüncü kuşağı Engin Şarlar, “Abi yolun düşerse ille beklerim” diye yazmıştı.

Kırmamaya çalışıyorum takipçilerimi, okurlarımı. Davete icabet etme gayretim var her daim. Sevgili dostum Özgür (@bugünbiraradayız)’a “Ne dersin bi uğrayalım mı?” dediğimde o çoktan rotayı Kasaba Köftecisi’ne çevirmişti bile. Hatırşinas adamdır Özgür…
Turgutlu’yu severim. Rahmetli teyzem öğretmenlik yapmıştı orada, sonra “Kasaba” olduğu yıllardan dostlarım olmuştu. Çok güzel, pek keyifli anlatırlar Turgutlu’yu.
Neyse kısa bir yolculuktan sonra Turgutlu’nun merkezi sayılabilecek, eski esnafların oluşturduğu, trafiğe kapalı bir sokağa geldik. Özgür “Abi iyi bi köfteci bu” diye girdi söze. Ben “Valla ben de ilk kez deneyeceğim, bakalım.” diye yanıtladım. Ama Özgür sokaktan anlamıştı.
Kasaba Köftecisi’nin önüne geldiğimizde, köftecinin üçüncü kuşağı Engin Şarlar, “Ooo Fedon abim gelmiş, Özgür abim gelmiş” diye karşıladı bizi. Bu sosyal medya hakkaten acayip. Dışardan gören der ki; kesin tanıyorlar birbirlerini. Ama öyle değil işte, ilk kez görüyoruz birbirimizi. Bu sıcaklık tamamen sosyal medyanın gücü!
Kendi çiftlikleri varmış Engin Usta’nın. Yani yediğimiz etler kendi besileri. Dededen köfteciler. Dede Mehmet Şarlar ilk köfteci. Engin’in babası Mehmet Şarlar babasından el almış. O da oğlu Engin’e el vermiş. Ve bu hikaye tam 89 yıldır sürüyor. Engin, 10 yıldır işin başında.
Enteresan bir köfteleri var. Kalın ve geniş, kalaylı bir ızgara üzerinde pişiyor köfte. Her gün taze, taze hazırlanıyor. Pişen köfte has tereyağı ile aynı ızgaranın üzerinde şenlendiriliyor ve pidenin üzerinde servis ediliyor.
Önce bana biraz garip geldi. Ama tereyağının burcu burcu kokusu burnuma gelince ve köfteyi tadınca işte budur dedim.
Biz akşamın son köftesini yedik. Öyle ki Engin, “Abi size yoğurtlu köftemizden de yapmak isterdim ama köftem bitti” dedi. Yani yetişen yiyor diyebiliriz bu Kasaba Kötesi’ni.
Günlük yapıyor Engin, Kasaba Köftesi’ni. Klasik köfteler gibi dinlenmiyor yani. Miktarını vermedikleri kuzu ve dana karışımı kıyma kullanıyorlar. Tereyağları mis kokulu. Yanında kendi yaptıkları bi ayran var ki, hakkaten çok güzel. Tavsiye ederim.
Bi de galiba kalaylı bakır ızgara ve odun ateşi başka bir lezzet katıyor köfteye.
Ha! Bu arada, bakır ızgarayı her hafta kalaylatıyorlarmış, onu da söylemek isterim.
Köftelerimizi yerken öğreniyorum ki Kasaba’nın yani Turgutlu’nun bir çok lezzeti var. Engin bi dahaki gezimizde rehberlik edecek.
Ve adı bende saklı eski Kasaba meyhanelerini gezdirecek bize…
Sö zuçar yazı kalır Engin, unutma bi Turgutlu turu yapacağız…

BEN OLSAM

Kordon’a, Bostanlı’ya eşek heykeli…

Kordon’da, Karşıyaka, Göztepe sahil şeridinde ne zaman bi soluklanayım desem hep aynı manzarayla karşılaşıyorum. Hatta geçen gün Bostanlı sahilde bir mahlukat öyle bi oturmuş ve öyle bi çiğdem tüketmiş ki, oturduğu sandalyenin altı resmen dağ olmuş!
Yahu mübarek o çiğdemin kabuğu tuzlu, vazgeçtim temizlenmesinden, o tuz güzelim çimleri kurutuyor. Bi dahaki hafta orada oturamıyoruz, ki sende başka bi yeşilliğe gidiyorsun maalesef. Atmasan ne olur şu çiğdemi, bi yerde toplayıp çöpe atsan bi yerlerin mi eksilir.

Neyse diyeceğim şu, çiğdem satan arkadaşlar lütfen alan insanlara ekstra bi külah daha veriniz. Oraya toplasınlar kabuklarını.
Bi de ben belediyenin yerinde olsam, Eskişehir Belediye Başkanı Yılmaz Büyükerşen’in “Çiğdem yiyen eşek” heykelinden bi kopya isterdim. Hem kordona hem de Bostanlı’ya birer tane koyardım. Eskişehir’de işe yarayan, insanları yere çiğdem kabuğu atmaktan caydıran eşşeğin İzmir’de de işe yarayacağına eminim.
Hadi be başkan, dik şu heykeli kordona, Bostanlı’ya.
Yeşil çimlerin hatırına. Yap bunu…

Yazının devamı...

Nadir Usta’nın köftesi enfes...

Bu yemek işi var ya yemek, acayip bi iş! Kendine göre, yeni, güzel bi mekan keşfettiğinde, sanki altın bulmuş gibi seviniyor insan.

İşte sizlere anlatacağım İnegöl Köftecisi Nadir Usta buna bire bir örnek.

Geçen aylarda Katip Çelebi Üniversitesi’nde sevgili dostum Kokoreççi Baki Usta’nın oğlu Volkan ve kerevizlerin en güzeli @gezgin-kereviz Deniz ile birlikte bir organizas-yondaydık. Bizimle ilgili bölüm biraz gecikince, Volkan “Hadi abi öğlen oldu bi şeyler yiyelim” deyip götürmüştü ilk kez Nadir Usta’ya bizi. Ama her şey o kadar çabuk oldu bitti ki, köftenin tadı damağımda kaldı. Daha önemlisi köfteciyle iki sohbet edemedik. Sonrasında yakın bir dostumla tam üç kez daha gittik ama nafile, hiçbirinde köfte yemek kısmet olmadı. Bi türlü saati tutturamadık. Hatta üçüncü gidişimizde “Abi bi su içelim bari deyip” ayak üstü lafladık çalışanlarla.

Azmin elinden ne kurtulmuş?

Elbette bizim köfte yiyemeyişimizin sebebi köftecinin değil bizim geç gidişimizdi. Hırs yaptık “Bu köfte ille yenecek” diye. Azmin elinden ne kurtulmuş ki, Nadir Usta’nın köftesi kurtulsun!

Geçen cuma işimizi sıkı tutup erkenden gittik bu sefer. Biz erkenciyiz diyorduk ama dükkanda koşuşturmaca çoktan başlamış. İçeriye adım atar atmaz garsonlar tanıdı bizi. Üçtür gelip yiyemediğimiz köfteyi dördüncüde yakaladık diye konuşurken, ızgaranın başındaki usta “Fedai abi di mi?” dedi. Ben gazeteden, ya da instagramdan tanımıştır derken o “Abi siz Volkan abiyle gelmiştiniz” deyince şok oldum. Ben tanıştığımızı hatırlamazken o direkt adımla hitap ederek karşıladı bizi. Valla şapka çıkardım hafızaya.

Hemen tekrar tanıştık. E, malum benim isim unutmalarım meşhurdur. Aynı insanla 3-5 kez tanışmışlığım var nede olsa. Şu anda işi yürüten, süper hafızalı dostumuzun adı Hakan Sözer. Babası Nadir Usta’dan el almış. Izgaranın başında o var. Kardeşi Gürkan Sözer ile birlikte yürütüyorlar dükkanı.

Sıfır baharat

1985 yılında Serinkuyu’da başlamışlar İnegöl köfte işine. Sonra Çiğli Organize Sanayi’deki bugünkü yerlerine taşınmışlar. 2009 yılından beri de burada ağırlıyorlar misafirlerini. Hakan hoşsohbet biri. “Abi rahmetli Ahmet Piriştina, ömürlü olsun Metin Akpınar müşterimizdi” diye hem anlatıyor hem de köftelerini pişiriyor. Zaman zaman susuyor. Ve sonra ekliyor, “Köfteleri sayıyorum, yanlış gitmesin müşteriye ondan susuyorum.”

“Nasıl yapıyorsunuz köfteyi, sırrı ne bunun?” diye soracak oluyorum.

“Köfteleriniz çıktı, soğumasın abi” diye yanıtlıyor. Sonra arkamızdan sesleniyor “Sıfır baharat, sadece tuz.”

Biz bu kadar yapabiliyoruz...

Dostumla masamıza oturuyoruz. Elbette olmazsa olmazımız piyazımızla birlikte. Birer porsiyon İnegöl üzerine kaşarlı köfte ve bi tane daha İnegöl götürüyoruz. Bu arada gözüm sürekli ızgarada. Hani bi tane daha yersek önceden sipariş edelim de bitmesin diye. Biz masadan kalkıp hesabı öderken son porsiyonu servis ediyor Hakan. “Bitti mi?” diyorum. “Bitti sadece cuma namazına gidenlerin siparişleri var, onlarda yemeklerini yiyince tamamdır” diyor.

“Yahu daha fazla yapsanıza” diyecek oluyorum. “Yeter abi, biz bu kadarını yapabiliyoruz bereket versin.” diye yanıtlıyor. Ve beni bir kez daha kazanıyor.

Galiba işin, lezzetin sırrı da bu olsa gerek.

Dükkandan ayrılıyoruz ayrılmasına ama köftenin tadı hala damağımızda.

Hem işi de çözdük artık. Biz keyfimize göre değil, köftenin saatinde gideceğiz Nadir Usta’ya.

Ha! Unutmadan. Nadir Usta ile tanışamadık. Biz geldiğimizde o ayrılmış dükkandan. İnşallah bi dahakine onunla da sohbet etme şansı yakalarız.

Valla helal olsun usta. Şahane köfte yapmışsın ve Hakan’ı da şahane bir usta olarak yetiştirmişsin.

İnşallah hep sürsün bu gelenek, bu lezzet…

Nadir Usta: 0532 369 50 29

BEN OLSAM

Gençlerle oturur iki laf ederdim…

Sosyal medyanın gücü yadsınamaz bir gerçek. Her alanda etkisi ve hatta bana göre yetkisi var artık. Ortada herhangi birşeyle ilgili bi sorun mu var. Saniyeler içinde orada. Falanca yerde bi güzellik mi var. Anında sosyal medyada.

Öyle ki dakikalar içinde yüzbinlerce insana ulaşmak mümkün.

En güzeli de bu işi yapan insanların çok büyük bir çoğunluğu genç. Ve acayip yaratıcılar.

Mesela ben İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin yerinde olsam. İzmir’in tanıtımı, anlatımı için bu genç kuşaktan yararlanırdım. Fikirlerini alırdım.

Bu güzel şehirde bilmem kaç senedir her konuda ahkam kesen bi gurup ‘Ah ahçı, vah vahçı’yı dinleyeceğime, gençlerle oturur iki laf ederdim. İnanın efsane fikirler, şahane işler ortaya çıkardı.

Tabi bunları ben olsam yapardım.

Başkasını bilmem…

Yazının devamı...

Urla’ya tepeden baktık…

Bu yeme içme işi zor hakikaten. Geçtiğimiz günlerde La Cigale Urla’da bir yemek toplantısına katıldım. Gerçi toplantı demek ne kadar doğru olur bilemedim. Çünkü toplantı yeme içme üzerineydi. İzmir’in önde gelen blogerları sevgili Ahmet Güzelyağdöken’in kendine has lezzetlerini bira eşliğinde tattık. İzmir’den koca bi otobüsle çıktık yola. Ama La Cigale Urla’ya gelmek üzereyken navigasyonumuzun azizliğine uğrayıp kısa bir doğa yürüyüşü ile başladı yemek serüvenimiz. Neyseki navigasyonun numarasını erken farkettik de ivedi ulaştık yemek mekanına.
Otobüs yolculuğu boyunca sohbet elbette yemekti. Açıkçası nasıl bir sürprizle karşılaşacağımızın merakı içindeydik hepimiz de. Ama yemekten önceki sürpriz galiba yemekten daha güzeldi. 42 yıllık bir İzmirli olarak Urla’yı hiç bu kadar güzel bir tepeden izlememiştim. Bulunduğumuz yerden o kadar güzel görünüyordu ki Urla, hayran olmamak elde değil. Panoramik bir tepe üzerinde kurulmuş La Cigale Urla. Muhteşem bir doğanın içene taş bir yapı olarak inşa edilmiş. Hele hava karardığında, rengarenk ışıklarıyla gelinlik bir kız gibi görünüyor bu tepeden. Yemeği unuttuk desem yeri yani...

İşte yemek saati

İçeriye girdiğimizde büyük bir masa karşılıyor bizi. Daha doğrusu muhteşem bir masa karşılıyor. Izgara edilmiş enginar salatası, marine edilmiş fener balığı, sardalya ve Girit kabağı turşusu. İlk kez kabak turşusu tadıyorum. E, bir turşu tutkunu olarak hemen soruyorum Ahmet Güzelyağdöken’e “Nedir bunun sırrı?” Elbette bütün sırrını vermiyor usta. Ama elma sirkesi ve kişnişle yaptığını da saklamıyor.
İşte sohbet başlıyor. Rakının yemek eşlikçisi mi yoksa aberatif mi olduğundan tutun da içtiğimiz biraların anavatanının Göbeklitepe’ye dayandığına kadar herşeyi konuşuyoruz.
Bu arada sohbet sürerken Ahmet Güzelyağdöken’in kendine has yemekleriyle masanın çevresindekiler de kendine has muhabbetlerini yapıyorlar. Herkes bi bölge, bi şehirden bahsediyor yemekle ilgili. Hararetleniyor bi ara ortalık. Tam bu sırada bizlere bu şahane yemekleri hazırlayan Ahmet Güzelyağdöken alıyor sözü. “Öyle bir coğrafyada yaşıyoruz ki arkadaşlar, dünyanın bir çok yerinde harika şeyler yapıp tatma şansı bulmama rağmen, kendi ülkem ve özellikle kendi bölgemdeki kadar güzel ürünlere sahip bir yer görmedim” diyor.
Ve son noktayı koyuyor.

Susmak gerek

Sohbete patlıcan yatağında dana kuyruğu katılıyor. Ardından bira ile pişirilmiş mavi kuyruk karidesler. Bu güzel yemekler sofraya geldiğinde masada sadece çatal, bıçak sesleri kalıyor. Kısa da olsa derin bir sessizliğe gömülüyoruz.
Ee lezzetin olduğu yerde susmak gerekli öyle değil mi?
Finali ustanın memleketine özel ince kıyılmış kabak tatlısı ile yapıyoruz. Ağzımız tatlanır tatlanmaz hararetli konuşmalar yine başlıyor. Ama ger güzel şeyin sonu olduğu gibi bu kendine has gecenin de sonu geliyor.
Aklımızda şahane bir Urla manzarası, Ahmet Güzelyağdöken’in lezzetli yemekleri ayrılıyoruz La Cigale’den…
Ha, usta o kabak turşusunu nasıl yaptın yahu!
Vermeyecek misin sırrını?

Ben Olsam…

Ben bu şehri çok seviyorum. Biliyorum ki İzmir’de yaşayan herkes benimle bu duyguyu paylaşıyor. Geçen gün bir dost sohbetinde İstanbul’da bir kaza sonrası zarar gören yol, kaldırım, korkulukların sabah sanki hiçbirşey olmamış gibi onarıldığını anlatmıştı. Bunu önemsiyorum. Özellikle büyükşehirlerin gözönünde olan yerleri için bir “acil tamir ekibi”nin olması gerektiğini düşünüyorum.

Ben olsam hiç gecikmeden böyle bir “acil tamir ekibi” oluştururdum. Öyle bir ekip ki, Alsancak Kıbrısşehitleri’nde bir taş yerinden oynasa bir saat geçmeden onarabilme kabiliyeti olan, Kordon’da bir bank kırılsa yarım saatte yerine koyan bir ekip.

Yazının devamı...

Egeli Büfe’nin köftesi aklımda kaldı

Evet lezzet peşindeyim; evet güzel yemek, fark yaratan yerlerin izindeyim. Ama bi yandan da lezzetin ille kaliteli malzeme ve ustalıkla olamayacağını düşünenlerdenim. Çünkü ben, lezzetin muhabbetine âşık bi adamım...

Önceki gün Çiğli Ata Sanayi’ye düştü yolum. Sabah-öğle arası bir saatti. İçim kazınınca, atıştırmalık bi şeyler aradı gözüm. Birden aklıma daha önce gittiğimde, sandviç ve köftesinin de bittiği saate rastgeldiğimden yemek yeme fırsatı bulamadığım Egeli Büfe geldi. Hemen bulduğum ilk park yerine çektim arabamı.

Çektim çekmesine ama daha otomobilimden inmeden “Ne zaman çekersin, çok kalacak mısın, şimdi müşteriler gelecek” kabilinden sözlerle karşılandım bir işletme tarafından. (nizami park alanı olarak yapılmış bir yer) Uzatmayayım, otomobilimi olduğu yerde bıraktım. Ancak sinirlerim bozuk bi halde daldım Egeli Büfe’ye.

Ben homurdanırken, masaya oturmuş önündeki rokaları, maydanozları tek tek ayıklamakla meşgul Hasan Akbaş karşıladı beni. “Yahu ne oluyor, verin abicim bi çay. Gel bakalım, otur, olur yahu böyle şeyler, boşver...” diye babacan tavrıyla oturttu masaya.

Hasan Abi

Genelde gittiğim yerlerde pek bilinmek istemem, fakat burada öyle olamadı benim sinirli tavrımdan ötürü. Egeli Büfe takipçimmiş. Tanındık anlayacağınız.

Madem öyle, hemen daldık muhabbete. İlk dikkatimi çeken şey, dükkândan içeriye giren herkes, “Hasan Abi, hayırlı işler...” diyerek giriyor. O nedenle ben de hemen dilimi Hasan Bey’den Hasan Abi’ye döndürüp soruyorum: “Abi, nedir bu durum?” Diyo ki, “Ata Sanayi’de eskiyim ben. Buraya gelen çocukların birçoğu çıraktı, küçük çocuktu ben tanıdığımda. Şimdi usta oldular. O nedenle ille beni görecekler, ille bana bi takılacaklar dükkânda.”

Bizim muhabbet devam ederken Hasan Abi’nin oğlu Erdi tezgâhın başından “Abi hoş geldin, ne hazırlayayım sana?” diye sesleniyor. “Bi sandviç istiyorum.”

“Tamam abi, İzmir sandvicin hemen geliyor.”

Kallavi sandviç

Siparişim hazırlanırken Hasan Abi’nin eşi Sevim (Akbaş) Hanım da koca bir köfte tepsisiyle geliyor yan masamıza. Hem köfteleri hazırlıyor hem de sağa sola laf yetiştiriyor Sevim Ablam. Hayranlıkla izliyorum kendisini. Bu kadarcık zamanda anlıyorum ki, Sevim Abla dükkânın gizli kahramanı.

Ve işte kallavi İzmir sandvicim hazır. İçinde iki çeşit peynir, sucuk, sosis, salam, ketçap, mayonez, turşu, her şey var. Buz gibi bi ayranla dalıyorum sandvice. Ben yemeğimi yerken Hasan Abi ara ara kalkıp köfte tezgâhının başında cızır cızır köftelerini pişiriyor. Aklım köftelerde, Hasan Abi’nin anlattıklarını dinlemeye çalışıyorum.

Babası, Mezarlıkbaşı’nda çorbacı Hamza’nın aşçıbaşıymış, annesi de aşçıymış. “Biz de abimle ikimiz köfteci olduk” diye anlatmayı sürdürüyor. “Arabaları çok sevdiğimden, bi dönem şoförlük yaptım. Ama sonra vazgeçip gıda sektörüne döndüm. İlk işyerimi Serinkuyu’da açtım. Park Büfe’ydi adı. Kısa süre sonra adını Egeli Büfe olarak değiştirdim. 30 yıldır da bu isimle devam ediyoruz.”

Ekmek arası ayrı güzel

Sohbet keyifli keyifli sürerken, tadımlık köfteler geliyor önüme. E yememek olmaz tabii. Suyunda, sıcak sıcak köftelerden yiyorum. Şuranın buranın köftesi değil, Egeli Büfe’nin köftesi. Kendine has, şık bi köfte yapmış Hasan Abi. 30 yıldır aynı köfteyi yapıyor. Etini bizzat kendisi seçiyor kasabından.

Kömürde, kıvamında, suyunda geliyor önünüze. Ekmek arası da ayrı bi güzel oluyor bu arada.

Demem o ki; özellikle köfte yemeye gidilir, sandviç yemeye de gidilir. Ama hangisi derseniz, ben pek fazla tostçu, sandviççi olmadığımdan köfte derim.

Ee malum Balkanlıyım, biraz taraflıyım köfte konusunda.

Hışımla, neredeyse yüksek tansiyonla girdiğim dükkândan pamuk gibi çıkıyorum. Giderken aklımdan “Lezzetin muhabbetine âşık olmam boşuna değil” diye geçiriyorum.

Ellerinize sağlık Hasan Abi, Sevim Abla, sevgili Erdi... Bi dahakine köfteyi fazla yapın, iki duble götüreceğim ona göre...

‘Karşıyaka’yı birlikte yöneteceğiz’ mesajı

Geçen günlerde Karşıyaka Belediyesi’nden bir davet aldım. Telefondaki ses dedi ki; “Fedai Bey, belediyemizin daha güzel bir Karşıyaka için, Akademi Karşıyaka öncülüğünde düzenleyeceği ‘Gelecek Ne Getirecek, Marka Kent Olma Yolunda Karşıyaka, Arama Konferansı’na davetlisiniz. Katılımınız bizim için önemli.”

Alışık olmadığım bu davete icabet ettim 11 ve 12 Haziran’da. İki gün boyunca birçok STK temsilcisi, üniversite öğretim üyeleri, spor ve sanat dünyasından isimler Karşıyaka’yı konuştuk. Hayallerimizi paylaştık. Daha güzel bir Karşıyaka için neler istiyoruz, biz ne yapabiliriz diye kafa patlattık.

Bi kere şunu söylemeliyim, bu kadar güzel fikirlerin ve insanların bir arada olması harika bir şeydi. Geçen günlerde “İzmir bi babalık bekliyor” başlıklı yazımda dediğim önderlik, birlikte olmaya vesile bir davranış, hareketti Karşıyaka Belediyesi’nin bu güzel konferansı. Ama daha da önemlisi, bu iki günlük çalışma boyunca, vekillerini gönderebileceği bu organizasyonda Karşıyaka Belediye Başkanı Cemil Tugay’ın bizzat bulunmasıydı. Ve üstelik insanları dinlerken gösterdiği dikkat, konuşmalarındaki “Birlikte yöneteceğiz Karşıyaka’yı” vurgusu, özlediğimiz şeylerdi. Biliyorum, ben yemek yazıyorum. Belki, bunların ne işi var bu köşede diyebilirsiniz. Ama ben de diyorum ki, hayatımızı lezzetlendirecek şeylere vesile bu işler her köşede yer bulmalı.

Bravo Başkan, bravo Akademi Karşıyaka...

Yazının devamı...

Burçin Usta, Süleyman Demirel’in aşçısından el almış...

“Şans hazırlıklı olana gülermiş...”
Rahmetli arkadaşım Müslüm’den duymuştum bu sözü. O gün bugündür önüme çıkabilecek güzelliklere hazırımdır hep. Şans deyince aklınıza para gelmesin hemen. Güzel bi insan da, güzel bi manzara da, güzel bi yemek de şanstır çoğu zaman. Eğer ummadığınız bir anda, ummadığınız bir şey çıkıyorsa karşınıza ve bu sizi mutlu ediyorsa işte budur şans.
Bayramın ikinci günü böyle bi gündü benim için.
Sabah erken saatte Efe’nin çizgi film sesiyle uyandık eşimle birlikte. Sert bi filtre kahvenin ardından güne dair konuşmaya başladık. Eşim Ebru benimle plan yapmanın sıkıntılarını bildiğinden hemen en hayır diyemeyeceğim yerden vurdu. “Hadi çıkıyoruz Fedo, yol bizi nereye götürürse” deyiverdi.
Her zamanki gibi bagajımızın acil ihtiyaçlarını çantamıza koyduk ve çıktık yola. Önceki günlerde Foça tarafına gitmiştik. Bu sefer de Çeşme’ye doğru gidelim dedim.
Dedim ama otobandaki trafiği görünce yönümü ilk çıkıştan Urla Çeşmealtı’na çevirdim. Bu arada, yavaş yavaş gittiğimizden ve yoğun trafikten dolayı saat 13.30 oldu bile. Yani arabanın içinden “acıktık, acıktık” sesleri yükselmeye başladı.

İstikamet Lokum Restaurant

Hatay’da oğlum Efe’yi derse götürdüğümde iki lafın belini kırdığımız Erol Amca (Bertecene) aklıma geldi. Sohbetlerimizde Urla Çeşmealtı’nda ‘Lokum Restaurant’ diye bi yerleri olduğundan ve oğlunun yaptığı ekşili kalamardan, levrek külbastıdan bahsedip öve öve bitiremezdi. Eh Çeşme planı yattı, otoban çıkışından en yakın yer de Çeşmealtı, yapacak bi şey yok. Şans, hazırlıklı olana güler deyip sürdük arabayı Lokum Restaurant’a.
Sahilde, sıra sıra dizilmiş restoranların ortalarında bi yerde Lokum. Yani hangi restorana girseniz aynı, havasında bi yer. Öyle değilmiş!
Bi kere şunu söylemeliyim... Bir restoranın lezzeti garsondan başlar. Eğer tatlı dilli, güler yüzlü değilse garsonunuz, dünyanın en şahane yemeği bile en kötü oluverir bi anda.

Ekşili kalamar, levrek külbastı

Restoran girişinde, yemeklerimizi servis ederken sohbet ettiğimiz Uğur Bey karşıladı bizi. 45 yıllık bir sektör geçmişi varmış.
Bizimkiler denize sıfır mavi örtülü masalarına otururken, ben de ivedi yemeği ve mezeleri söylemeye doğru garsonumuzun peşine takılıyorum. Tabii, boş durmayıp ne yenir, ne içilir diye de sormayı ihmal etmiyorum.
Garson abimiz, “Ustamızın eli lezzetlidir. Mezelerimiz güzeldir, tazedir. Ama buraya gelmişken bi ekşili kalamar ve levrek külbastı yiyin derim” deyince kararım kesinleşiyor. Ekşili kalamar ve levrek külbastı yenecek.
Mezeleri seçerken tanışıyoruz Lokum Restaurant’ın hem aşçısı, hem de sahibi olan Burçin Bertecene’yle. 5 yıl olmuş restoranı açalı. Kız kardeşi Gülsen Yazıcı’yla birlikte çalışıyorlar. Dükkânın her işi onlarda. Genelde Yunan adalarında sıklıkla karşılaştığımız ve sıcaklığını öve öve bitiremediğimiz bir aile işletmesini görmek pek keyiflendiriyor beni. Keşke daha çok olsa böyle yerler diye geçiriyorum aklımdan.
Neyse, biz gelelim yemeğimize. Dediğim gibi şirin, denize sıfır masmavi bi yer burası. Duvarlarında rakıya, muhabbete dair özlü sözleri olan sıcak, şirin bi yer.

Lakerdasını kendi yapıyor

Uzun uzun mezelerini anlatmayacağım, genelde bildiğiniz mezeler. Fakat lakerdasını pek beğendim. Gerçi biraz ince kesmişler ama olsun, güzeldi. Burçin Usta, kendisi yapıyormuş lakerdayı. “Torikler İstanbul’dan geliyor, burada işliyorum. Sonra da misafirlere ikram ediyorum” diye anlatıyor.
Ohoo, ben içeride gevezelik ederken mezeler masaya gelmiş Efe ve Ebru açlıklarını biraz olsun bastırmışlar bile. Ben de masaya ilişip masamızdaki sübyeden, lakerdadan, isli midyeden, palamut mezesinden ve mantarlı mezeden tadarak en sevdiklerimle birlikte olmanın keyfini çıkarıyorum.
Biraz sonra bu keyfin üzerine eklenecek keyiften habersiz dalıyoruz denizin, teknelerin seyrine.
İşte güler yüzlü garsonumuz, elinde ekşili kalamarla görünüyor. Biraz meraklı, “Tadın bakalım, beğenecek misiniz?” diyerek masaya bırakıyor kalamarı.
Hemen bi çatal alıyorum. Ardından çatalı bırakıp bi parça ekmekle şamandırayı daldırıyorum bu enfes lezzete. Kalamarı yerken aklımdan geçen şu: “Buranın adı kesinlikle bu kalamar nedeniyle lokumdur, başka bir şey olamaz.” Sevgili dostlar, uzun zamandır böyle lokum, böyle lezzetli bir kalamar yemedim. Kesinlikle denenmesi gereken bir lezzet.

Ustadan el almış

Maaile biz ekşili kalamarın içinde şamandıralarla gezinirken bu sefer Lokum Restaurant’ın aşçısı Burçin görünüyor ufukta. Gevrek gevrek gülerek, elindeki levrek külbastıyla bize doğru geliyor. Anlaşılan, kalamarı beğendiğimiz haberi çabuk ulaşmış kendisine.
Üzeri kekikli levreğimiz masaya geldiğinde iyot kokusuna bir de şahane balık kokusu ekleniyor ki, sormayın gitsin.
Lezzetine gelince... Genelde hep ızgara, kızartma tercih edilen balığın külbastı hali pek lezzetli, pek keyifli olmuş. Hem balığı yiyor hem de sohbet ediyoruz.
“Ee usta, hangi okuldan mezunsun bakalım?” diye soruyorum Burçin’e.
“Biz ailece yemeye düşkünüz, ki şekil şemal de bunu gösterir. Bi okul okumadım. Alaylı bi aşçıyım. Fakat önemli bir ustadan el aldım. Bununla da gurur duyuyorum. İstanbullu bir aileyiz biz. Orada çalışırken, rahmetli Cumhurbaşkanımız Süleyman Demirel’in aşçılarından Mehmet Usta’dan el aldım. 2,5 sene bildiklerini öğretti bana. Son 5 yıldır da kardeşim Gülsen Yazıcı’yla birlikte Lokum Restaurant’ta misafirlerimizi ağırlıyoruz.”
Yazımın başında söylemiştim, sevgili Erol Amcam “Ekşili kalamar ve levrek külbastımız şahanedir” dediğinde, “Deneriz, inanıyorum” demiştim.
İyi ki Çeşme’ye giderken yolumuzu değiştirmişim, iyi ki Efe ve Ebru’nun karnı acıkmış ve iyi ki Urla Çeşmealtı’nda Lokum Restaurant’a gidip yemek yemişiz.
Yoksa bu şahane insanları, şahane yemekleri ve şahane manzarayı nerede bulacaktık. Di mi?
Bizi dostluğunuz ve şahane lezzetlerinize ortak ettiğiniz için teşekkürler.
Şansınız bol olsun...
Ne demiştik başlarken “Şans hazırlıklı olana güler.” Hazır olun o zaman. Size de gülsün...
Tel: 0532 762 42 21

Yazının devamı...

İzmir bi “babalık” bekliyor

Ben siyasetçi değilim. Ama bu gidişle “Ben olsam şöyle yapardım, böyle yapardım” derken olacağım galiba. Neden olmasın?

Çalışma hayatım boyunca hayal kuran insanlarla çalışmaya gayret ettim. Hem de uçuk kaçık hayalleri olan insanlarla. Oy verirken bile bunu gözönünde bulundurdum. Çünkü kendim bi hayalim. Tıpkı sizin gibi! Annemin, babamın hayali!

O nedenle hala hayallerim var. Arkadaşlarımın da, ailemin de hayalleri var.

İstiyorum ki ülkemi, şehrimi yönetenlerin de hayalleri olsun. Elbette onların da vardır güzel düşünceleri, var da.

Ama ben onlardan değil, kendi düşümden bahsetmek istiyorum.

Güzel İzmir’i çok seviyorum. Hep bundan “Ben olsam” diye ahkam kesmelerim.

İşte en büyük hayallerimden biri!

Ayrı ses çıkıyor

Kemeraltı’nın çook eski günlerdeki gibi canlı, yaşayan bi buluşma merkezi olması.

Şimdi bu satırları okuyanların “Eee öyle değil mi, biz de çalışıyoruz bunun için” dediklerini duyar gibiyim.

Evet! Herkes çalışıyor ama kafasına göre çalışıyor.

Şöyle anlatayım. Şenol Güneş, Trabzon spor’da teknik direktörken, takımı sahaya çıkmadan önce stadyumda derin bir sessizlik içinde beklermiş seyirci. Sonra takım sahaya çıkınca müthiş bir uğultu koparmış. Seyirci bi anda “Tüh be hoca yine yanlış takım çıkardı” dermiş.

Bizimki de böyle işte Kemeraltı için şahane şeyler yapıyoruz, yapmaya çalışıyoruz. Fakat ayrı ayrı yapmaya çalışıyoruz. Yani her kafadan ayrı ses çıkıyor. Ve güzel şeylerde bu uğultuda kayboluyor.

Bu anlamda benim İzmir Büyükşehir Belediyesi’nden beklentim büyük. Özellikle Kemeraltı için bir, “babalık” beklentim var.

Kemeraltı ile ilgili kimin bir fikri, güzel bi amacı varsa tek bir çatı altında toplanmalı. Ve bunun organizatörü Büyükşehir Belediyesi olmalı.

İzmir buna değer

İlçe belediyesini, Kaymakamlığı, Valiliği, sivil toplum kuruluşlarını, özellikle Kemeraltı esnafını bir arada göreceğimiz, hayallerin gerçeğe dönüşeceği, hızlı hareket edebilen bir yapıyı İzmir Büyükşehir’in yapabileceğine inanıyorum.

Çünkü İzmir, Kemeraltı, buna değer.

Festival yapılmalı

Bu masal çarşı için bi yerden başlamak lazım.

Gelelim kısa zamanda yapılmasını dilediğim hayalime. Bu köşeden ve konuşma fırsatı bulduğum her ortamda dillendirdiğim İzmir Festivali’ne... İzmir Büyükşehir Belediyesi, Aziz Kocaoğlu döneminde ‘Yarımada Projesi’ni hayata geçirdi. Neredeyse tüm ilçelerde yapılan etkinliklere destek verdi, bizzat planladı. Ancak bunu Güzel İzmir’in içinde yapmasını hayal ettiğim bir büyük organizasyonla noktalayamadı. İşte Kemeraltı bu büyük “organizasyonun mihenk taşı” olabilir.

Bi düşünsenize, 7 Eylül’de başlayıp 9 Eylül’de son bulan şahane bir festival yapılsa. Organizasyonun içinde başta Kemeraltı sonra tüm ilçe esnaf ve STK’ları bulunsa. Gece geç saatlere kadar insanlar çarşı içinde alışveriş yapsa, yese, içse, eğlense…

Bizim neyimiz eksik!

Festival bütün Türkiye’ye tanıtılsa. Sokaklarda bandolar gezse Kemeraltı’nda, Konak’ta, Kordon’da, Karşıyaka’da, Buca’da, Gaziemir’de, Bornova’da…

Fuar alanında stantlar kurulsa, tam bir kültür abidesi olan İzmir mutfağının yemek kokuları yayılsa fuar alanına. Konserler, gösteriler, söyleşiler olsa. Hoş olmaz mı? Olur di mi?

Madem öyle başta İzmir Büyükşehir Belediyesi ve Valilik olmak üzere “babalık”larını göstersin, ellerini taşın altına koysunlar.

Olmaz demesinler, denesinler. Bizim başka memleketlerdeki şehirlerden neyimiz eksik? Fazlamız var, eksiğimiz yok!

Ben bunun için çalışmaya hazırım.

Ya siz?

GASTRONOMİ CENNETİ

Uzun Kemeraltı gezilerimde işyeri sahiplerinin sürekli “piyasanın kötülüğünden” sözettiğini görüyorum, dinliyorum. “Yahu bir araya gelin” dediğimde de “Kem küm” cevaplarına kızıyorum. Kimse elini taşın altına koymak istemiyor. Hep başkalarından bi beklenti var. Madem öyle, bana göre doğru adres İzmir Büyükşehir Belediyesi.

Biliyorum, Kemeraltı’nın çok sorunu var. Ama çok da büyük zenginlikleri var. Bana göre bir “gastronomi cenneti Kemeraltı”. Kemeraltı’nın kendi hikayesi kadar büyük hikayeleri olan mekanlar var çarşıda. Ama gün geçtikçe yok oluyor.

Yanılmıyorsam halen 8 bin civarında aktif işyeri var. Geçmişte çok daha fazlaymış. Eğer biraz daha vakit kaybedilirse AVM’lerin klimalı ortamlarına yenik düşecek bu masal çarşı.

Mesela en büyük sorunu hala alt yapı. Bakımsız binalar, ışıklandırma, yasak olmasına rağmen ara sokaklarda cirit atan motorsikletler. Ki belediyenin bu konuda hakkını vermeliyim, sokakların araç trafiğine kapatılması şahane bir uygulama.

Yeterli mi peki? Değil elbette.

Yazının devamı...

Akhisar’a doyamadık!

Ah Özgür ah!

Herşey senin yüzünden, herşey!

Yahu arkadaş, akşamın bi saati “Abi hadi yarın sabah Akhisar’a gidelim” söylenecek laf mı yahu? Gidelim tabi, gidelim de böyle plansız, programsız nereyi gezeceğiz, ne yapacağız? Onca lezzet mekanının hangi birine uğrayacağız di mi ya!

“Amaaan abi hayatın neresi planlı Allah aşkına? İnsanoğlu plan yaparmış, kader oturduğu yerden gülermiş. Unutma!”

İşte böyle gittik Akhisar’a @bugünbiraradayız (Özgür Zümrüt) ve @travelandgourmets (Kutlu Özemrak) ile birlikte. Sabah erken vardığımız Akhisar’ı akşam geç saate kadar tavaf ettik desem yeridir. Şimdi size olabildiğince kısa anlatmaya çalışacağım mini lezzet turumuzu. Sonraki günlerde ayrıca uzun uzun yazarım. Hep köftesini biliriz Akhisar’ın. Çorbacılarını, katmerini, dondurmasını, kokoreçini, şambalisini pek bilmeyiz. Zeytin diyarı olduğunu biliriz de, aklımızda nedense hep köfte olur.

Özcan Lokantası

Sabah olabildiğince erken vardık Akhisar’a. İlk durağımız Özcan Lokantası Şerif Özcan oldu. 1960 yılından beri işinin başında Şerif Amca. Harika kellepaça, ayak paça çorbası var. Her sabah saat 03.00’ten itibaren işinin başında. Oğluna el vermiş, onunla birlikte hazırlıyor çorbalarını ve diğer yemeklerini. Birer kellepaça eşliğinde iki kelam edip ayrıldık ustanın yanından.

Paçacı Muhammet Usta

Akhisar merkezdeki lokantasının civarında park yeri ararken görmüş Özgür’ü. Caddeden karşıya geçerken en tonton, en güleç haliyle karşıladı bizi. Tam bir Balkanlı Muhammet Usta. Ustayla iki gün geçirsem memlekette sanacağım kendimi. O derece. Yaptığı çorbayı öyle anlatı ki bize, ağzımız açık dinledik. Mesleğe 1972’de başlamış. 20 Nisan 1981’de de kendi dükkanını açmış. Oğlu Doğan’a el vermiş o da. Ama her gün dükkanda. “Müşterim beni görmezse olmaz” diyor. Muhabbete biraz da hüzün ekliyoruz bi ara. Balkanları, memleketi konuşuyoruz. Memleket hasretine çorba iyi gelir deyip birer paça içip kalkıyoruz. Nasıl karşıladıysa, öyle uğurluyor Muhammet usta bizi.

85’lik abide Yıldız Katmer

Bi kere şunu söyleyeyim. Katmer’in kırk çeşidini gördüm, yedim. Ama 85 yıldır hiç değiştirilmemiş bir katmer yemedim! Erdoğan Amca (Öncü) 85 yaşında. Babası Akhisar’da Çukur Meyhaneyi işletirmiş. O doğduğunda açmış bugünkü dükkanı. Esnaf lokantasıymış 1990’lı yıllara kadar. Katmer ilk günden itibaren lokantada hep olmuş. Sonra oğulları Nezih ve Nurettin Öncü sadece katmerciye çevirmişler. Biraz içi acımış ama “Olsun böyle de güzel oldu” diyor usta. Bayram, seyran hariç dükkana gelmediği gün yok Erdoğan Amca’nın. Öyle güzel sohbeti var ki, kesinlikle bi daha gideceğiz kendisine. Şair Eşref’le paylaştığı masanın muhabbetini dinleyeceğiz ondan…

Saray Kokoreç’te dalak!

@bugünbiraradayız Özgür’ün bi takipçisinin ısrarı ile uğradık Saray Kokoreç Ali Yılmaz’a. İyi ki de uğramışız. Yoksa taş fırında pişmiş, lokum gibi dana kokoreç ve dalaktan mahrum kalacakmışız. Ali’nin ailesi aslında bağırsak ticareti ile uğraşıyor. Ali, beş yıl önce açmış dükkanını. Kuzu kokoreçi kömürde, dana kokoreç ve dalağı taş fırında pişiriyor. Size şu kadarını söyleyeyim, lokum gibi bir kokoreç yedik. Ayrıca bugüne kadar bir dükkanda satıldığına şahit olmadığım, kokoreç ile birlikte pişen şahane dalak tattık. Bravo Ali, ellerine sağlık…

Köfte Ahmet eski usta

Ara sokaklarda, mezar levazımatçılarının karşısında minik bi dükkan Köfte Ahmet’in dükkanı. 7 yıl öncesine kadar Ramiz’in ustalarından biriymiş Köfte Ahmet. Dükkanın tabelasında dikkatimi çekti ismi. Köfteci Ahmet değil de, Köfte Ahmet yazıyordu. Neden böyle deyince “Böyle tanır beni Akhisar, çoluk çocuk böyle seslenir” dedi. O da oğlu Ahmet’e (Özer) el vermiş. 7 yıldır bu küçük mekanda Akhisar köftenin hakkını vererek yapıyorlar işlerini.

Piramit Dondurma

Macit Tepeköylü. Aslında o bir asker emeklisi. Ailesinde de tek bir dondurmacı yok. Ama Akhisar’da dondurma denince herkes Piramit Dondurma diyor, başka bi şey demiyor. 1994’te dondurma ustası olan bir otakla başlamış işe. Ortağı dondurma yaparken izleye izleye öğrenmiş işi. Bi gün ortaklık bitmiş. Asıl iş o zaman başlamış. Bugünkü lezzete ulaşmak hiç kolay olmamış. “İşin kaidesi denemek, çok çalışmak ve her denemeyi not almak” diyor Macit Usta. Bi de “Doğallığı bozmayacaksın, dondurmanın isteğine kulak kabartacaksın, işin hakkını vereceksin” diyor. Onca yemeğin üzerine limonlu dondurması içimizi ferahlatıyor Macit Usta’nın. Yalnız tam askerlik muhabbeti başlamışken yarım kalıyor sohbet. Ee demek ki bi daha gideceğiz Piramit’e. Muhabbet yarım kalmasın di mi?

Acı kahve

Şaka şaka, doyduk tabii de, asıl ustaların muhabbetine doyamadık. Samimiyetine doyamadık. Ustaların onca yaşına rağmen büyük bir disiplinle işlerinin başında oluşuna hayran kaldık. Dönüş saati geldiğinde Özgür, “Abi Akhisar Lokantacılar Odası Başkanı Pınar Güney aradı, acı bi kahve ikram etmek istiyor” dedi.

Elbette davete icabet şart. Hem Türkiye’nin tek hanım Lokantacılar Oda başkanı davet etmiş. Gitmemek olmaz. Bu arada Pınar Hanım’ı aklımda nasıl bir yere oturttuysam, tanıştığımda çok şaşırdım. Herhalde bugüne kadar gördüğüm en ufku açık ve vizyon sahibi başkan kendisi.

Bi kahve içiminde o kadar güzel, o kadar çok şeyden sözettik ki, yazsam bu sayfa yetmez. Bi dahaki gezimize kendisi de eşlik edecek. Son söz, Biz Akhisar’a doyamadık!

Yazının devamı...

© Copyright 2019

Milliyet Gazetecilik ve Matbaacılık A.Ş.