SKORER
PEMBENAR
CADDE
YAZARLAR

O kitapları ben yazdım!

Edebiyat tarihinin skandallar kraliçesi olarak bilinse de Proust’a göre Fransa’nın en önemli kadın yazarı. Ayakları üzerinde durabilen, yalnızlığıyla barışık kadınları, onların aşk ve cinsellikle ilgili sorunlarını kaleme alan. Kadın özgürlüğü için verilen mücadelenin en sivri figürlerinden biri: Sidonie Gabrielle Colette! Colette’in 81 yıllık yaşamının ilk 32 yılına denk düşen dönemini anlatan Wash Westmoreland imzalı biyografik film “Colette” bu hafta vizyona girdi.

Colette’in 19 yaşıyla başlıyor film. Güney Fransa’nın taşra kasabalarından Saint Sauveur’de doğan, köylülerin saçlı kız diye çağırdığı, iki örgülü, kırlarda dolaşan böğürtlen toplayan genç bir kız. Bir yıl sonra ünlü eleştirmen ve yazar Willy ile evlenip sığamadığı kasabasından kurtularak hayallerinin şehri Paris’e yerleşiyor.

Willy, seçtiği hayalet yazarlara kendi adıyla roman yazdıran biri. Kendisine yazdığı mektuplardan Colette’in yazı kabiliyetini fark edip bu kez hayalet yazarı olarak Colette’i seçiyor. “Claudine” adında bir romana başlıyor Colette. Öyle bilinçli bir yazarlık değil, maddi sıkıntılarını hafifletmek için kocasına verilmiş bir destek olarak algılıyor bunu. Kitap basılır basılmaz büyük ses getiriyor. Kitapçıların önünde kuyruklar oluşuyor. Herkes Willy’nin bu başarısını (!) konuşuyor. Katıldıkları davetlerde etrafı hayranlarıyla çevriliyor. O günlerde kitapla gelen para pul ve şöhretli bir adamın karısı olma duygusu yetiyor Colette’e. Ne var ki bunun bir bedeli var. Paranın suyu kesilmesin diye Willy, onu “Claudine”in devam romanlarını yazmaya zorluyor. Gün geliyor odaya kilitliyor Colette’i. Yazmadan çıkamayacağını bildiğinden oturup sayfalarca yazıyor Colette. Yeni yazdıkları da kitap dünyasında fırtınalar koparıyor. Kitaplar tiyatroya uyarlanıyor. Claudine adında kremler, parfümler, briyantinler, yelpazeler, korseler çıkıyor. Claudine bir simge haline geliyor Parisli kadınların bayıldığı.

O günlerde cinsel kimliğini sorgulamaya başlıyor Colette. Kadınlarla birlikte olmaktan hoşlandığını fark ediyor. Willy, Claudine serisinde yazmak kaydıyla Colette’in bu yeni deneyimine izin veriyor. Bir süre sonra uzun yıllar hamiliğini yapacak Missy diye anılan Matmazel Belbeuf ile tanışıyor Colette. Aralarında büyük bir aşk başlıyor. Bu ilişkiyle birlikte Colette hayatını da sorgulama sürecine giriyor. “Claudine” kitaplarını yazanın Colette olduğunu ilk anlayan Missy oluyor ve onu bu esaretten kurtulması için teşvik ediyor. Colette bir adım atıyor ve Willy’ye bundan sonraki romanı çift imzalı yayımlamayı teklif ediyor. Ama bu teklif kabul görmüyor. Kendi olma sancılarını başlatıyor bu ret cevabı. İmzasıyla var olamayacağını anladığından olsa gerek dansa veriyor kendini. Başarısını kimseyle paylaşmak zorunda kalmayacağı bir alana. Sahneye çıkmaya başlıyor. Moulin Rouge’daki bir gösteride tek göğsünü açınca kıyametler kopuyor. Neredeyse taşlanıyor. Ama o yılmadan devam ediyor gösterilerine. “Paris beni kabul etmezse başka bir yere giderim” diyerek. Bu kararlılık, Willy’nin tüccar kafasıyla aldığı bazı kararlar, annesinin ve Missy’nin teşvikleri onu kapağında Colette imzasının bulunduğu kitaplar yazma mücadelesine sokuyor. O kitapları ben yazdım deme tutkusuna...

Film biraz da bu mücadelenin hikâyesi aslında. Bir yazarın kendi imzasıyla kitaplarını yayımlama özgürlüğüne kavuşmasının, bu süreçte bir kadın olarak kendini, özgürlüğünü keşfetmesinin. “The Wife”ta Glenn Close’un canlandırdığı, kocasının adıyla kitaplar yazıp sonunda onun Nobel’i alışını ve bu süreçteki bencilliğini izleyip isyan eden Joan karakteriyle, Keira Knightley’nin Colette karakteri birbirini andırıyor. Ama Joan, ilk günden itibaren kocasına kaptırdığı imzasının acısını çekerken, Colette başlangıçta bu durumdan pek de rahatsızlık duymuyor. O Paris’i ve kadınlığını özgürce yaşamanın derdinde. Sonradan dert ediniyor imzasını. Ve zaman içinde o imzanın hakkını da fazlasıyla veriyor. En başarılı romanı olan, Parisli koket bir kızın öyküsünü anlattığı “Gigi”yi 72 yaşında yazıyor. Bir kadın yazarın kendi imzasına kavuşma savaşının anlatıldığı “Colette”, bu açıdan önemli bir film. Kadının varoluşu temasıyla da ayrıca önemli. İzlemenizi isterim.

Yazının devamı...

Aşkı öğrenmek için dedeni iyi dinle Ozan!

Erol Evgin 50’nci Sanat Yılı Türkiye Turnesi kapsamında ilk konserini çarşamba akşamı Harbiye Açıkhava’da verdi. Konserin izleyicilerinden biri de Evgin’in torunu Ozan’dı

Çarşamba akşamı ilk gençliğimle randevum vardı Açık Hava’da. Yalnız da değildim üstelik. Benim gibi 50’ye merdiven dayayanlar, merdiveni ortalayanlar, şahane 40’larını sürenler... 20-35 yaş grubu... Son olarak da üç sıra ötemde oturan 10 yaşında yakışıklı bir çocuk. Ozan. Senin ne işin var burada? “Dedemi izlemeye geldim” diyor. Erol Evgin’in torunuymuş meğer. Sohbet ediyoruz biraz. Sonra orkestra yerini alıyor.

‘Bir tanem söyle canım’

Sahnedeki barkovizyondan Erol Evgin’in 50 yılı geçiyor. Albümler, konser kayıtları, fotoğraflar, Ses dergisi kapakları... Pürdikkat izliyor Ozan. Ben de.

8 yıl 3 gün süren dev bir aşkın kahramanları, Çiğdem Talu/Melih Kibar ikilisinin “Deli Divane”siyle başlıyor konser. Yaşını başını almış gençliklerimiz Erol Evgin’in dupduru sesiyle sahnede. Hemen ardından “Söyle Canım” başlıyor: “Bir tanem söyle canım, ne dilersen dile benden”... Açık Hava bu ikinci şarkıda gençlerin deyişiyle ‘yıkılıyor’. Aman nasıl bir eşlik etme. Şarkısını söylemek kolay. Sevdiklerinin yüzlerine de söyleyebiliyorlar mı acaba, bu epey riskli cümleyi?

Nakaratını kadınlara ayrı erkeklere ayrı söyletiyor Erol Evgin. Kadınların sesi daha çok çıkıyor. Üzülsem mi sevinsem mi?

‘My my my Delilah’

Sahnede bir İstanbul beyefendisi... Şarkıların arasında hayatını anlatıyor usul usul. Müziğe nasıl başladığını, Şenay’la birlikte dans müziği yaptığı yılları... Tam bu noktada “Delilah”yı söylemeye başlıyor. 72’sindeki Erol Evgin’i izlerken, 2012’de, İngiltere’de Kraliçe Elizabeth’in tahta gelişinin 60’ıncı yıl kutlamaları kapsamında düzenlen Incredible Live Performance Diamond Jubilee Concert’te “Delilah”yı söyleyen tesadüf bu ya yine 72 yaşındaki Tom Jones’un konser görüntüleri geliyor aklıma. Benzer bir olgunluk, hoşluk, zarafet. Bazı erkekler ne güzel yaş alıyorlar... Sesleri de yakışıklılığından bir şey kaybetmiyor zaar. Hep bir ağızdan eşlik ediyoruz Evgin’e... My my my Delilah!

Ardından 25’ine kadar şarkılarının sözlerini kendisinin yazdığını anlatıyor. Başka biri yazar da beğenmezse nasıl söylerim, ya incitirsem korkusuyla. Sonradan İstanbul beyefendisi olunmuyor tabii. Neyse ki 25’inde Çiğdem Talu ve Melih Kibar ile tanışıyor. Müzikal birlikteliklerinin ilk şarkısı: “İşte Öyle Bir Şey”. Onu düşünüp mutluluk duymanın şarkısı... Sonra kendini düşünüp bir gölgenin düşmesi o mutluluğun üstüne. Aşkın önündeki engelin insanın kendisi olmasını anlatan bildiğim en güzel Türkçe şarkı. Buluşma arkadaşlarım da hayatlarının bir yerlerinde bilmişler bunu. Kırık bir nostalji tütüyor seslerinde.

Karşılıklı uzun uzun ağlıyorlar

“İçimdeki Fırtına”ya geçiyor Erol Evgin. Hikâyesi müthiş şarkıya. Yüksek lisans için Londra’ya gidiyor Melih Kibar. Oradaki ilk gecesinde, korkunç bir fırtına çıkıyor. Tesadüfen bir piyano buluyor kaldığı yerde. Oturup korkusunu besteliyor. Besteyi İstanbul’daki Çiğdem Talu’ya gönderiyor. Dinliyor ve fırtınalı bir gecede yapıldığını bilmediği besteye sözlerini döküyor Talu: “İşte o an bir fırtına kopar. Sanki o an yer yerinden oynar. Hoyrat bir rüzgâr eserken... Sallanan gemi misali... Sallanır durur içimde dünya”. “İçimdeki Fırtına” adını verdiği şarkının sözlerini Londra’ya gönderiyor Talu. Melih Kibar, sözleri okuyunca gözlerine inanamıyor. İstanbul’a telefon bağlatıyor. Tam 8 saat bekliyor. Sonunda ulaşıyor Çiğdem’e. Karşılıklı uzun uzun ağlıyorlar. Londra-İstanbul arası mesafeden aynı fırtınayı hissetmek. Aşk varsa uzaklığın cürmü bir arpa boyu değil midir? Hele onlarınki gibi bir aşk.

50 onurlu yılın vârisi

Konser sırasında ara ara Ozan’ı yokluyorum. O masum güzel yüzünde hayran bakışlarla izliyor dedesini. Ne şanslı diye düşünüyorum. Nasıl görkemli bir mirasın sahibi: Türkiye’nin dört kuşağına yol arkadaşlığı yapmış bir dede! Sahnede izlediğimiz 50 onurlu yılın da vârisi o.

1983’te Çiğdem Talu öldükten sonra şiir okuyarak geçirmeye çalışıyor sızısını Erol Evgin. O şiirler ki şarkıya dökülüp bizim de kaç derin kalp kesiğimize kan taşı olmuş. Bedri Rahmi’nin “Sitem”i. Sabahattin Ali’nin “Aldırma Gönül”ü. Açık hava korosuyla birlikte söylüyor her ikisini de Erol Evgin, seyircisiyle ses sese edebiyata saygı duruşunda bulunuyor.

Fikriye Hanım’dan Mustafa Kemal’e

Öyle klasik bir konser değil bu. FB marşını da okuyor, Temel fıkraları da anlatıyor. Derken bir Karadeniz türküsü geliyor: “Koyverdun gittin beni”. Kısa süreli bir hüzün geçişi. Ama genel olarak herkesin yüzünde bir mutluluk. Sıcak bir temmuz gecesinde omuzlarından kayıp duran rüzgârdan şallara sarınıp...

Konser anılarla, şarkılarla devam ediyor. Fikriye Hanım’ın piyanonun başına geçip Mustafa Kemal’e çaldığı “Manastırın ortasında var bir havuz” türküsünü de seslendiriyor, “İzmir Marşı”yla herkesi coşkuyla ayağa kaldırıyor, yakın arkadaşları Cem Karaca ve Barış Manço’ya “Dağlar Dağlar” ve “Bir Gün Belki Hayattan” ile selam gönderiyor... Ardından gelin sevdiğimiz şarkıları birlikte söyleyelim diyor. “Duydum ki Unutmuşsun Gözlerimin Rengini”, “Yıldızların Altında”, “Geçse de Gençlik Çağım”...

Ve “Sevdan Olmasa” ile bitiriyor bu insanın damağında cennet taamı tadı bırakan konseri. Ah bu hayat çekilmez sen olmasan canım! Birbirimize sevgimizi itiraf eder gibi söyleyip şarkıyı, dağılıyoruz.

Sizin ilk gençliğinizin nesi eksik?

Konseri kaçırdım diye üzülmeyin. Erol Evgin, Kerki-Solfej’in düzenlediği Açık Hava Konserleri kapsamında Bodrum, Datça, Ayvalık, Kuşadası ve Çeşme’de 50. Sanat Yılı Türkiye Turnesi’ne temmuz ve ağustos boyunca devam edecek. Bunlardan birini yakalayın derim. Sizin ilk gençliğinizin nesi eksik?

Son olarak... Arada Ozan’la selfie çektiriyoruz. Kulağına eğilip “Aşkı öğrenmek istiyorsan dedenin şarkılarını iyi dinle Ozan” diyorum. Gülümseyerek yüzüme bakıyor. Başını sallıyor. Ne anladı acaba? Olsun. Bundan 10-15 sene sonra dedesinin bir konserinde kulağına bu sözleri fısıldayan gazetecinin ne demek istediğini nasılsa anlayacaktır. Sahici, samimi, ağırlık yapmayan, yalansız, dolansız, vicdan ve merhamet sahibi, yaşamı kutsayan aşkların, sevgilerin, dostlukların en iyi adreslerinden biridir Erol Evgin şarkıları. Yol bilgim zayıftır. Ama ne kadar kaybolursam kaybolayım, başım sıkıştığında o adresi elimle koymuş gibi bulurum. Ozan da bulacaktır.

‘Benim hayatımı anlatan şarkıyı söylerim’

2 yıl önce Altın Düetler 1 albümünü yapıp şarkılarına kadın dokunuşu getirmek istediğinde ilk Sezen Aksu’yu aradığını söylüyor. Hemen kabul ediyor Aksu. “Peki, hangi şarkıyı söyleyelim?” diye soruyor Evgin. Sezen Aksu’nun cevabı: “Tabii ki benim hayatımı anlatan şarkıyı: Ben imkânsız aşklar için yaratılmışım”. Sezen Aksu’nun adının anılmasıyla bir alkıştır kopup gidiyor. Açık hava korosu bu mekânda az mı eşlik etti Sezen’ine. Sahnelere veda edip bizi de bir tür imkânsız aşka düşüren Sezen’ine... Nasıl özlemişiz. Duymuş mudur alkışlarımızı acaba?

‘Ahir zaman aşkımsın; üzüldüğüm karın beni kıskanmıyor’

İlk yarının sonuna doğru Türkiye’nin en çok sevilen müzikallerinden Hisseli Harikalar Kumpanyası’nı anlatmaya başlıyor Erol Evgin. 80’li yıllar. Yine sözler Çiğdem Talu’ya, besteler Melih Kibar’a ait. Müzikaldeki şarkılardan birini Bedia Muvahhit’in çok sevdiğini söylüyor. “Hep Böyle Kal”. Bedia Muvahhit, “Bu şarkıyı gözlerimin içine bakarak, benim için söyle” dermiş Evgin’e. Sonra da eklermiş: “Ahir zaman aşkımsın. Üzüldüğüm, karın beni kıskanmıyor” .

‘Gel sen ne çektiğimi bir de bana sor’

2005 yılında Türkiye müzik tarihinin en derinlikli sacayağının ikinci parçası da kırılıyor. Melih Kibar ölüyor. Meme kanserinden hayatını kaybeden Çiğdem Talu’dan 22 yıl sonra cilt kanserinden. Biri Aşiyan’da, diğeri Nakkaştepe’deki can arkadaşlarına uzanıyor Evgin’in yaşlanmamış acısı: “Bir de Bana Sor”. “Gel sen ne çektiğimi bir de bana sor. Nerde nasıl yaşarım bir de bana sor. Evlerin ışıkları bir bir yanarken bendeki karanlığı gel de bana sor.” Konserin açık ara en fazla alkış alan, en kalpten söylenen, bis yaptıran şarkısı da bu oluyor. Kuşaklar değişse de evlerin pencerelerinden şıkır şıkır parlayan ışıklara karşı kendi içindeki karanlığa gömülme duygusunun çalmadığı kapı yok belli ki...

Yazının devamı...

Kim korkar yaşlanmaktan?

Hayatın akşam vakitleri. Yaş kemale ermiş. Gençlik bir kuş idi uçtu da tutamadım demeler. Aynanın sırlarının dökülmeye başlaması. Geride kalan koltuklar, mevkiler, parlak başarılar. Çok dramatize etmekten yana değilim ama o akşamların dokunaklı bir tarafı da yok değil. İnsanın zamana direnememesinde hafif hüzünlü bir yan var. Panzehiri ise sağlam dostluklar aslında. Bunu bu hafta gösterime giren “Laurel ile Hardy”yi izlerken bir kez daha fark ettim. Dünyanın en iyi komedi ikilisi Stan Laurel ve Oliver Hardy. 80’li yıllardaki çocukluğumun en komik ikonları. Ama ne çok eğlenirdim onları izlerken. Konuşmalarına bayılırdım. Ünlü seslendirme sanatçısı Ferdi Tayfur’un onları seslendirdiğini bilmeden. Galiba da Laurel’i daha çok severdim. Sıska olanı. Daha nahifti, duygusaldı, insanda şefkat uyandırıyordu. Yol arkadaşlıkları da çok hoşuma gidiyordu. İşte az önce sözünü ettiğim film, bu arkadaşlığın son dönemlerinin hikâyesi. Filmin başında 1937 yılındayız. Bütün dünya onların filmlerini izliyor. Birlikte 106 filmde rol almışlar. Zirvedeler. Sinemalarda insanlar gülmekten kırılıyor. Şöhretleri almış başını gidiyor.

Birkaç sahnenin ardından 16 yıl sonraya uzanıyoruz. Yıl 1953. Artık ikisi de altmışlarında. Parlak günler bitmiş. Bir İngiltere turnesi teklifi geliyor. Kabul ediyorlar. Konaklayacakları yere vardıklarında şaşırıp kalıyorlar. İzbe, ucuz bir otel. Resepsiyondaki kız soruyor: Siz emekli olmadınız mı daha? Morallerini bozmamaya çalışarak hazırlıklarını yapıyor ve tiyatro sahnesinde İngiliz halkıyla buluşuyorlar. Salonun hali içler açsı. 10 seyirci ya var ya yok. Bu turne öyle, çok ünlü ama artık emeklilik çağı gelmiş, bolluk refah içinde akşam vakitlerine hazırlanan iki adamın mutluluk dolusu jübilesi filan değil. Elbette bir yeniden varoluş projesi. Öte yandan, bu turneye ihtiyaçları da var. Filmleri televizyonlarda gösterilmeye devam ediyor ama o yıllarda telif filan hak getire tabii. Aslına bakarsanız beş paraları yok.

Salonlar dolmayınca, halkın arasına karışıp kendi PR’larını yapmaya başlıyorlar. Bu çalışma sonuç veriyor. Tiyatro salonları dolmaya başlıyor. Bu süreçte eşleri de onları yalnız bırakmıyor. Laurel’in son derece baskın, kocasının sağlığıyla yakından ilgilenen, hatta ona nefes aldırmayan epeyce soğuk bir karısı var. İda. Hardy’ninki çıtı pıtı, minyon, tatlı, yumuşak bir kadın. Lucille. Yatakta soruyor Hardy, Lucille’e “Bu iri yarı kocaman adamda ne buluyorsun?” Karısının cevabı: “Burada söz konusu olan benim kocam”. İkilinin eşlerinin çok iyi anlaştıkları söylenemez. Laurel ile Hardy’nin de birbirlerine karşı kırgınlıkları var. Laurel, yıllar önce Hardy’nin ikiliyi bozup bir başkasıyla film yapmış olmasına kırgın hâlâ. 2000 kişilik bir salona oynadıkları akşam, oyun sonrası bir hesaplaşma yaşanıyor aralarında. Aynı konu nedeniyle. Hardy suçluluk duygusuyla öfkeleniyor. Dost olmadıklarını, seyirci onları bir arada görmek istediği için bir arada olduklarını söylüyor. Laurel “Ben bizi sevdim” diyerek yanıtlıyor. Hardy tokat gibi bir sözle karşılık veriyor: “Sen Laurel ile Hardy’yi sevdin. Beni sevmedin.”

Acaba öyle mi?

Bu tartışmanın ardından Hardy küçük bir kalp krizi geçiriyor. Doktorları turneye devam edemeyeceğini söylüyor. Laurel’e bir başka komedyenle turneyi sürdürmesi teklif ediliyor. Laurel kabul ediyor mu peki, yıllar önce Hardy’nin yaptığı gibi? Amerika’ya döndüklerinde sahne alıyorlar mı? 1957’de yol arkadaşı Hardy’yi kaybeden Laurel 1965’te ölümüne dek ne yapıyor? Özetle... Bütün bu sorulara cevap vererek ilerleyen güzel, dokunaklı bir dostluk hikâyesi “Laurel ile Hardy”.

Bedenlerimiz, mevkilerimiz, gençliğimiz zamana direnemiyor belki ama sahici yol arkadaşlıklarımız hayatın sabah saatlerindeki kadar zinde kalabiliyor. Öyleyse kim korkar yaşlanmaktan?

Yazının devamı...

Tarkovski şöleni

14 Haziran’dan bugüne vizyonda Tarkovski rüzgarı esiyor. Sinema tarihinin en önemli yönetmenlerinden Andrei Tarkovski’nin üç yapıtı birden Başka Sinema salonlarında gösterime girdi: “Solaris”, “Stalker” ve “The Mirror”. Şiirsel sinemanın şairi Tarkovski’yi beyazperdede izlemek için büyük fırsat. İnsanın anlam arayışını beyazperdeye en iyi yansıtan yönetmenlerden biri olan Tarkovski’nin sinemasını kavramak ya da hafızamızda temize çekmek için en iyi üç seçim bu filmler.

Felsefi bilimkurgu denince akla gelen ilk filmlerden biri olan “Solaris”te geniş okyanuslarla çevrili bir gezegenin çevresinde bulunan Solaris adlı uzay istasyonunda görevli psikolog Kris Kelvin’e odaklanırız. Kendine ait bilinci olan bir gezegendir Solaris. Ağırladığı ‘dünyalıların’ zihinleriyle oynama, bilinçaltlarını yüzeye çıkarıp ete kemiğe büründürme kudretine sahiptir. Psikolog Kelvin, gizemli yapısını çözmek için gittiği Solaris’te kendisi de açıklayamayacağı birtakım deneyimler yaşar. Ölmüş karısı Hari ile karşılaşmak gibi. Ki bu karşılaşma onu bir vicdan muhasebesine de sürükler. Geçmişiyle yüzleşmek zorunda kalır. Yaşananın ne kadarı gerçek ne kadarı halüsinasyondur, aslında gerçek nedir sorusu dolaşır durur film içinde. Sadece Tarkovski sinemasında değil, varoluşu sorgulayan filmler arasnda da bir başyapıttır “Solaris”. Daha önce televizyonda izlemiştim ama beyazperdede izlemek başka bir keyif. Kaçırmayın derim.

“The Mirror/Ayna”ya gelince… Onun yeri bende ayrı. Uzun ve derin bir rüya “Ayna”. 40 yaşlarında, ölmek üzere olan Alexei’in geçmişinden kesitleri hatırladığı şiirsel bir rüya. Ki bu rüya, Alexei kadar Tarkovski’nin de gördüğü, biyografisinden izler taşıyan bir rüyadır. Alexei’in çocukluğu, annesi, kendi oğlu Ignat, annesine çok benzeyen ve filmde her ikisini de aynı oyuncunun canlandırdığı karısı… Bu özneler ekseninde yaşanan bir pişmanlık öyküsü. Son derece netameli anne oğul ilişkisinin doğasını anlayabilmek adına da önemli bir film “Ayna”: “Annem nasıl yaşamam gerektiğini benden daha iyi biliyordu; beni mutlu edeceğini sanıyordu”. Evrensel anne yanlışı! Öte yandan çocukluğa duyulan özlem. Tekrarlayan rüyasıyla ilgili Alexei’in yaptığı anlamlı itiraf: “Kendimi çocuk gibi gördüğüm o rüyayı hep görmek istiyorum. Göremeyince üzülüyorum. Çünkü o rüyayı gördüğümde her şey önümde, her şey mümkünmüş gibi geliyor”. Öyle değil midir, çocukken gençlik, olgunluk, yaşlılık mutluluklarla dolu birer uzak ülke değil midir? Sonra film boyu bize eşlik eden Bach, Purcell ve Pergolesi notaları… Tarkovsky “Ayna”yı şu sözlerle açıklar: “Kendisi için değerli olan insanların hakkını ödeyemeyeceğini, kendisine gösterilen sevgiyi, verilen onca şeyi hiçbir zaman gereğince karşılayamayacağını düşünen bir insanın çektiği acıları anlatmak istiyordum. Bu insan, onları yeterince sevmediğine inanıyor ve bu, onun için gerçekten acı veren katlanılması zor bir düşünce.” O acıyı iliklerimize kadar hissettiğimiz zaman zaman katarsis yaşadığımız, en sevdiğim Tarkovski filmi.

Tarkovski’nin “Bölge olarak adlandırılan bir alana yapılan yolculuğu” anlattığı bir diğer bilimkurgu filmi olan “Stalker”ı ise bu haftaya bıraktım. Böylelikle Başka Sinema’nın yaz sürprizi üçlemesini tamamlamış olacağım. Bugün İstanbul kadar tüm Türkiye’nin de gözü İstanbul seçiminde. Seçim günleri akşam olmak bilmez. Sinemadan yardım almak isterseniz benim önerim Tarkovski. Bu muhteşem sinema şölenine katılmaya ne dersiniz?

Yazının devamı...

Bir büyük yaşam alacaklısı

Cemal Süreya’nın 83 yaşındaki kız kardeşi Perihan Bakır 15 Haziran’da Everest Yayınları’ndan çıkacak olan ‘Size Nefesimi Bırakıyorum’ isimli kitapta abisini anlattı. Kitabı Bakır’ın kızı Güzin Tanyeri kaleme aldı...

“1931 yılında doğdum. 1937 yılında annem öldü. 1944 yılında Dostoyevski’yi okudum, o gün bugün huzurum yoktur. Biyografim bu kadar” demişti Cemal Süreya, Doğan Hızlan’ın kendisiyle yaptığı bir röportajda. Çok daha fazlasıydı elbet. 1990’da ölümünden sonra onunla ilgili çok sayıda biyografik yazı ve kitap yayımlandı. Ama bunların belki de en özeli 15 Haziran’da Everest Yayınları’ndan çıkacak: “Size Nefesimi Bırakıyorum”. Süreya’nın 83 yaşındaki kız kardeşi Perihan Bakır abisini anlattı, Bakır’ın kızı Güzin Tanyeri kaleme aldı kitabı.

Eş, dost, akraba, yakın arkadaşlar... Hepsi tamam, hepsi bilir bizi. Ama sanırım bizi en iyi bilenler kardeşlerimizdir. Çocukluk hikâyelerimizi, nasıl bir yaşam sürdüğümüzü, yerle yeksan olduğumuz zamanları, havalara uçtuğumuz anları, kimselere gösteremediğimiz kırgınlıklarımızı, zaaflarımızı, hatta bazen anne babalarımıza bile... Sahici hikâyelerimiz onlarda saklıdır. Bu bilgiyle okudum kitabı. Ama öte yandan kardeş kardeşi kayırır, ki bu da insana dair bir durum; bu mesafeyi de korudum okurken. Sonuç, samimiyetle yakılmış upuzun bir ağıt.

Üç yüz küsur sayfadan bana kalan yoğun bir hüzün oldu. Cemal Süreya’nın hayatındaki trajedilerden elbette haberim vardı ama kişisel bagajında bu kadar çok acı taşıdığını bilmiyordum. Bu kadar çok kırıldığını, hayal kırıklığına uğradığını, canının yandığını, çaresizlik içinde kaldığını, o çaresizliklerin ona yanlış kararlar aldırdığını. Cemal Süreya’nın edebiyatından çok, özel hayatına odaklanan kitap bütün bunları gözler önüne seriyor. Zaman zaman ağladım. Zaman zaman üzerime çöken ağırlıktan kurtulmak için kitabı elimden bırakıp uzun yürüyüşler yaptım.

‘Beni öp, sonra doğur beni’

1931’de Erzincan Molla Güzel Mahallesi’ndeki evde doğuyor Cemal Süreya. 1936’da kız kardeşi Perihan, 1937’de ise Ayten geliyor dünyaya. Amcasının, valinin kayınbiraderiyle yaptığı tartışma sonrası ailece Bilecik’e sürgün ediliyorlar. 1938’de annesi Gülbeyaz Hanım, hamileyken geçirdiği kanama sonucu, bebeğiyle birlikte ölüyor. Bu ölümle gördüğü şefkat yarıda kalıyor, Tomris Uyar’a yazdığı şiirde “Annem çok küçükken öldü/Beni öp, sonra doğur beni” diyen şairin. O günden sonra da o yarım kalmış şefkatin peşine düşüyor aslında, yazılıp çizildiği gibi kadınların değil. Değil mi ki “Hayatımın ana çizgisi nedir diye çok düşündüm. Sonunda buldum. Şefkat arıyorum” demiştir kendisi. Gerçekten de bütün hayatı boyunca o şefkati arıyor.

10 yaşında bekâretini kaybeden kız çocuğu

Babası önceleri, çocuklarına kötü davranır diye evlenmeye yanaşmıyor ama işi dolayısıyla sık sık şehir dışına çıktığından iki eş adayından Esma Hanım’la evlenmeye karar veriyor. Diğerine göre daha zayıf, genç ve çevik olduğundan, çocuklarını koruyup, evi çekip çevirebileceği için. Fakat hiç de öyle olmuyor. Esma Hanım, Perihan Hanım’ın ifadesiyle ‘tam bir canavar’ çıkıyor. Çocukları her fırsatta dövüyor bile diyemeyeceğim, onlara ağır işkence ediyor. En çok da Perihan Hanım nasibini alıyor bu şiddetten. Esma, parmaklarıyla içeriden yanaklarını gerdiği için küçük kızın dudak kenarları yırtılıyor. Bir gün kafası atıyor, maşayı Perihan Hanım’ın içine sokuyor. 10 yaşında bekâretini kaybeden bir kız çocuğu.

‘Köpek canı var bunda, ölmedi’

Esma, aynanın sırrını kazıyıp, yemeğe karıştırarak bunu Cemal Süreya’ya yedirmelerini istiyor kız kardeşlerinden; kızlar abilerine bir şey olur korkusuyla yemeği gömüyorlar. Cemal Süreya’ya bir şey olmayınca Esma’nın tepkisi: “Köpek canı var bunda, ölmedi.”. Niyeyse Süreya’dan özellikle nefret ediyor. Sırf canını acıtmak için kitaplarını gaz döküp yakıyor. Ne tuhaftır ki kitaplarına çok düşkün olan Cemal Süreya, sonraki yıllarda da hayatına giren kadınlar tarafından aynı yöntemle cezalandırılıyor; kitaplarının yakılmasıyla.

Kemalettin Tuğcu bile tahayyül edemezdi

Süreya, yatılı okula başlayarak üvey anne zulmünden kurtuluyor. Ama Perihan ile Ayten, korkudan babalarına bir şey söyleyemedikleri için uzun süre işkenceye maruz kalıyorlar. İki üç cümleyle anlatabileceğim şeyler değil. Şöyle söyleyeyim, Kemalettin Tuğcu bile tahayyül edemezdi bu kadarını. Neyse ki bir gün babaları durumu fark ediyor ve üvey anne Esma hayatlarından çıkıyor.

Şahsiyet rötarı

Bilecik Ortaokulu, Haydarpaşa Lisesi, Mülkiye... Askerlik sırasında da hukuk eğitimini tamamlıyor Cemal Süreya. 1953’te Seniha Hanım ile evleniyor, babasının itirazlarına rağmen. İlk on beş gününde pişman olunan bir evlilik bu. Kızları Ayçe dünyaya geliyor. Tam 7 yıl Seniha Hanım’dan boşanmak için uğraşıyor. Seniha Hanım, boşanmayı kabul edince Suna Lokman’la nişanlanıyor. Ama o ilişki de yürümüyor. Derken Tomris Uyar ile birlikte olmaya başlıyor. Eve erken geldiği için “Sen ne biçim erkeksin, git biraz arkadaşlarınla gez” diyor Tomris Hanım; çünkü o da o sıralar hasta annesiyle ilgilenmek istiyor. Bir gün Süreya’nın her zamanki saatinde eve gelip vakit geçsin diye apartman kapısının önünde beklediğini fark eden Uyar durumu şöyle özetliyor: Şahsiyet rötarı. Beklenen şefkat Tomris Hanım’dan da gelmiyor.

‘Bir evde iki içen olmaz’

Derken şair Zuhal Tekkanat’la tanışıyor. 1967’de evleniyorlar. Başlangıçta mutlu bir evlilik. 1969’da oğlu Memo doğuyor. Bu evlilik de kısa sürede çatırdamaya başlıyor; çünkü Perihan Hanım’ın anlattığına göre Zuhal Hanım’ın çok ciddi bir alkol problemi var. Yıllar sonra verdiği röportajlarda “Cemal bana bir evde iki şair olmaz” demişti diyen Zuhal Hanım’ı yalanlıyor Perihan Hanım. Abisinin “Bir evde iki içen olmaz” dediğini söylüyor. Zira Süreya’nın da alkolle arası iyi. Bu evlilik de bitiyor. 1975’te İstanbul Darphane ve Damga Matbaası Müdürü oluyor. Fransızca öğretmeni Güngör Demiray ile evleniyor.

Gökyüzünde yalnız gezen yıldızlar

Domatesli makarnayı çok seven, en sevdiği şarkı “Gökyüzünde yalnız gezen yıldızlar” olan Cemal Süreya, artık son olsun diye Bayan Nihayet adını taktığı Güngör Hanım’dan da istediği şefkati göremiyor. Bir yıl sonra oğlu Memo’yu birlikte büyütebilmek için tekrar Zuhal Tekkanat ile birlikte oturmaya başlıyor. Ama yine mutsuz bir erkek, mutsuz bir baba... Hep böyle Cemal Süreya... O ara kitabevi işleten Birsen Sağnak ile beraber olmaya başlıyor. Namıdiğer Bayan En Nihayet. Ama olmuyor, Cemal Süreya’nın şefkat beklentisini nihayete erdiremiyor Birsen Hanım da, sonunda arkadaş kalmaya karar veriyorlar.

SEVDA SÖZLERİNİN KUYUMCUSU

9 Ocak 1990’da ölüyor Cemal Süreya. 11 Ocak 1990’da Şişli Camii’nden son yolculuğuna uğurlanıyor. Tarihi Kulaksız Mezarlığı’nda Mehmet Amca’sının yanına defnediliyor. Ayçe cenazeye gelmiyor. Memo babasının kitaplarını el arabasıyla geçenlere satıyor. Babasının ölümünden kısa bir süre sonra da bir arkadaşı tarafından vurulup öldürülüyor. Hikâyeyi burada sonlandırıyor Perihan Hanım. Sadece bir paragraf ekliyor. Cemal Süreya’nın defni ve sonrasındaki yürek burkan gelişmelerle ilgili. Bu gelişmeleri hem Güzin Hanım’la hem de Perihan Hanım’la konuştum. Bu söyleşiyi bugünkü Milliyet Pazar ekinde okuyabilirsiniz. Kitap gösteriyor ki çok ağır, çok hüzünlü hep şefkat arayışında geçmiş bir hikâye Cemal Süreya’nınki... O şefkati bulamamış, Perihan Hanım’a göre, oğlu yüzünden ölmüş, kızına hasret kalmış bir abi. Bir büyük şair. Bir büyük yaşam alacaklısı. Bir ince ruh. Şiirleriyle büyüdüğüm, şiirleriyle hayatı, aşkı anlamlandırdığım Cemal Süreya. Sevda sözlerinin kuyumcusu. Ama işte hepsi bu değilmiş. Çok canımı yaktı bu kitap. Okumadan önce bilesiniz.

Yazının devamı...

Kadın, ‘sıfat’ değil

Askeri yargıç mahkemede sorar Sevgi Soysal’a: “Ne iş yapıyorsun?” Soysal, “Yazarım” diye cevap verir. Yargıç kâtibe döner: “Yaz kızım, ev kadını”. Kadından yazar olmaz diye düşünülen darbe günlerinden bugüne çok şey değişti elbet. Kadından yazar da olur, yönetmen de, yargıç da, CEO da... Artık bu kabulün tartışılacak tarafı yok. Ama ne yazık ki hâlâ pek çok meslekte, o mesleği yapan kadından söz edilirken, ille de ‘bir kadın’ vurgusu yapılmaya devam ediyor. Aslında bir isim olan ‘kadın’, meslekler söz konusu olduğunda sıfat halini alıyor; kadın yazar, kadın yönetmen, kadın ressam... Cinsiyetini bir sıfat olarak taşıyan kadın, çalıştığı alanlarda, sırf bu yüzden pek çok zorlukla karşılaşıyor.

Aynı üniversitede sinema bölümünde master öğrencisi olan Merve Bozcu ve Su Baloğlu da bu hafta vizyona giren “Onun Filmi” adlı belgeselde bu konuya sinema perspektifinden bakıyor. Bozcu ve Baloğlu, belgeselde, Türkiye sinemasındaki yönetmen kadınların ilk filmlerini yapma tecrübelerini anlatıyorlar. Film yapma deneyimlerini, bu süreçte verdikleri mücadeleleri Bilge Olgaç’tan Türkan Şoray’a, Biket İlhan’dan Işıl Özgentürk’e, Yeşim Ustaoğlu’ndan İlksen Başarır’a pek çok film yönetmiş kadınlarla konuşuyorlar.

Nisan Akman, “Dünden Sonra Yarından Önce” filminde eşiyle birlikte çalışmanın zorluklarını anlatıyor. Nisan Akman yönetmen, eşi Eriş Akman prodüktör ve aynı zamanda filmin oyuncularından biri. “Her gün boşanıyor, sonra yine barışıyorduk” diyor Akman: “Ben onu yönetmen olarak, o beni prodüktör olarak, birbirimizi kovmak istiyorduk. Dünyanın en zor işi karı kocanın aynı işte çalışması”.

Işıl Özgentürk “Seni Seviyorum Rosa’nın çekimlerinin üçüncü gününde yönetmen yardımcısının sete Özgentürk’ün bu işi bilmediğini yaydığını anlatıyor. Yönetmen yardımcısını kovup filmi bildiği gibi çekmeye devam ediyor Özgentürk ve ekliyor: “Kararlılık bir yönetmen için çok önemli”.

Zeynep Dadak, film yöneten kadınlardan söz edilirken erkeklerin “Ne yapmak istediklerini gerçekten biliyorlar” şeklindeki yorumuna dikkat çekiyor. İltifat gibi gözüken bu bakış açısının yönetmenin deneme yollarını tıkadığını, ne istediğini bildiğini göstermek için fazla deneme yapmaktan kaçınmayı beraberinde getirdiğini vurguluyor.

Yeşim Ustaoğlu, işin sırrını tek cümleyle açıklıyor: “Tek başıma, kendimle var olan biriyim, onun gücüne sığınıyorum”.

Sevinç Baloğlu’nun yorumu ise kadının sadece yönetmenlikte değil her meslek dalında, cinsiyeti yüzünden karşısına çıkacak engelleri aşmasının formülünü veriyor: “Bu hayatta kimse kimseyi engelleyemez, kendin dışında. Sen istemiyorsan, hiç kimse bir şey yapamaz”.

Aslında bütün mesele bu galiba; kimse kimseyi engelleyemez, kendisi dışında.

Cinsiyetlerimizin mesleklerimize sıfat olarak yerleştirilmesindeki engelleyici ve ‘ötekileştirici’ tavra meydan okumanın yolunun da bu bilgiden geçtiğini düşünüyorum.

Son olarak, Sevgi Soysal kadın yazar değil. Yazar. Kadın da zaten ‘sıfat’ değil.

Yazının devamı...

Yakışıklı edebiyat

On beş hadi bilemedim on altı yaşlarında olmalıyım. Nişantaşı Kız Lisesi’nde okuyorum. Bütün kızlar onu konuşuyor. Teşvikiye Camii’nin önündeki tezgâhta kitap satan çocuğu. Adı Nejat’mış. Acayip yakışıklıymış. Bir gün servisle caminin önünden geçerken görüyorum onu. Arkasındaki camide cenazeler kaldırılırken, avludan birer ikişer çıkan insanlar hayatın anlamını sorgularken, o hayata anlam arayanların en büyük ilacı olan kitapların arasında duruyor. Ve evet yakışıklı. İnce, uzun, karizmatik... 72’li, benden bir yaş küçük. Cağaloğlu Anadolu lisesi öğrencisi. İhtimal, aile bütçesine katkıda bulunmak derdi yahut onlara yük olmadan harçlığını çıkarmak. Ben o sıralar bizim mahalleden Necip’i seviyorum. Gözüm ondan başkasını görmüyor. Arada sokakta karşılaşıyoruz, arkadaş çevresinde. Birbirimize haberler gönderiyoruz. 30 yıl öncesinden bahsediyorum. Bir pastanede oturup muhallebi yemişliğimiz bile yok. Platonikten hallice, adına ilişki denemeyecek, masumane bir şey. Necip’in kitap okuma seviyesi Teksas Tommiks düzeyinde. Olsun, seviyorum yine de onu ben. Ama Nejat’tan da etkilenmemek mümkün değil. Yakışıklı bir adam ve kitap... O kadar çok yakışıyorlar ki kitapla birbirlerine. Çayla simit gibi. O genç çocuk bütün hayatım boyunca sürecek bu farkındalığın kapısını aralıyor. Birkaç kez okul çıkışı, servise binmeyip tezgâhtan kitap alırken bizzat şahit oluyorum, önümüzden geçen servislerin camlarına yapışmış Nejat’a hayranlıkla bakan kızlara. Öyle oralı filan değil Nejat. Cool. Kitap satıyor, kitap okuyor. Civardaki okulların kızlarının çoğu âşık kendisine.

Gel zaman git zaman okullar bitiyor, meslekler seçiliyor, Nejat, oyuncu Nejat İşler oluyor. Ben gazeteci. Bu kez kızlar televizyon ekranlarına yapışıyor. Hatta bir gün Milliyet binasına geliyor, Milliyet Sanat’a kendisiyle yapacağımız bir söyleşi için. Yıl 2002, ben henüz editörüm. Benim yanıma da uğruyor. Çay söylüyorum. O hâlâ simit kadar yakışıyor çaya. Pek parlak geçmiyor sohbetimiz. Hatta hafif yollu bir azar işitiyorum. Genç tiyatroculara Milliyet Sanat’ta yeterince yer vermediğimiz için. Tam o sırada bir telefon geliyor. Dayım kalp krizi geçirmiş. Panik içindeyim. Nejat kalkıyor. Ertesi gün dayımın ölüm haberi geliyor, sadece 45 yaşında.

Hayat akıp gidiyor. Ben onu dizilerde seyretmeye devam ediyorum. Derken ilk kitabıyla bu kez yazar olarak çıkıyor karşımıza. Zaten çeşitli dergilere yazdığı yazıları takip edenler, kaleminin ustalığının farkındalar. Kitap bu bilgiyi pekiştiriyor.

Bugüne gelirsek... Geçen hafta Mundi Kitap’tan çıkan öykü kitabı “Ben Hep Senin Yanındayım” ile edebiyattaki yerini sağlamlaştırdı Nejat İşler. Bir gecede bitirdim. Son öyküden başlayayım. Fantastik, distopik bir hikâye. Her iki türe de bayılmasam da bir solukta okudum. Zira öyküdeki bilinç akışı olağanüstü. Çok özel bir zihne işaret ediyor. Akıp gidiyor. Her cümlenin altını çiz, sonra o cümlede yatıya kal. Uyu, uyan, düşün; sabahına birlikte kahvaltı et. Türk edebiyatında bu türün ustası Leylâ Erbil’dir. Nejat İşler’in bu öyküsünü okumasını çok isterdim. Bilinç akışının 2019 yılında, sosyal medya çağında, bu kadar ustalıkla, okuru kendine hayran bırakacak denli mükemmel kullanılmasından eminim büyük keyif alırdı.

“Ahmet’in Öyküsü”, ince bir hüzünle epey göz nuru dökülerek işlenmiş. Dikenli tellerle kaplı bir baba-oğul-anne-amca dörtgeni. Ahmet’le annesinin arasındaki ilişkiyi çarpıcı bir psikolojik temele oturtuyor. Babasıyla ilişkisi insanın içine dert olan cinsten. Kötülüğün kodlarını hayli vurucu şekilde takıyor öykünün yakasına. Masumiyet karinesi zarar görmüş çaresiz bir gencin ezilmişliğini, öfkesini, usul usul anlatıyor İşler. Öyle kapkaranlık değil, gençliğin mizahını da katıyor öyküsüne, aşkı da. Aşkı Kafka’ya selam çakarak anlattığı cümle, Sırp sevgilisi Milena’yla ilgili, tek başına minimal bir öykü sayılabilir: “Aklım hâlâ Milena’da. Birazdan ona mektuplar yazacağım”.

“Biz Zavallı Erkekler”, epey eğlenceli bir öykü. İsmiyle müsemma, zavallı erkekleri anlatıyor. Karşısındakinin duygusunu dikkate almayan, ilişkiyi kendi ihtiyaçlarına göre belirleyen, benlik saygısını korumak için narsisitik doyum peşinde koşup kadını hafife alan iki narsisist erkeğin yürek burkan(!) sonunu.

Velhasıl iyi bir yazar Nejat İşler. Yakışıklılığına zeval gelsin istemem, kendisi genç kızlığımın tatlı hatıralarından biri, kitap okuyan erkekleri çok çekici bulduğumun ilk turnusol kâğıdı ama ne yalan söyleyeyim, edebiyatı, kelimeleri, o dupduru Türkçesi, az şekerli hüznü, dile kattığı serserilik ve samimiyet kendisinden daha ‘yakışıklı’. Kızmasın.

Yazının devamı...

Soru sorma sanatı

Gazeteciliğin kolay gibi görünen ama esasen en zor işlerinden biridir söyleşi yapmak. Dışarıdan bakınca aman ne keyifli, elinde üç beş soru bir ünlüyle karşılıklı oturup sohbet etmek sanılır. Terapide de aynı yanlışa düşülür. O da sohbet gibi algılanır. Oysa her ikisi de dertleşmek, hasbıhal etmekten uzaktır. Her ikisi de öncesinde hazırlık gerektirir. Profesyonel dinleme şarttır. Öyle arada kafanızdan başka şeyler geçirerek dinlemezsiniz karşınızdakini. Can kulağı esastır. Hepsinden önemlisi soru sorma sanatı iyi bir birikim gerektirir. Zekâ da şarttır bana kalırsa.

Ne yazık ki bugün basında çıkan söyleşilerin çoğunun tadı tuzu yok. İyi hazırlanılmamış, sade suya tirit sorular, hal böyle olunca verilen keyifsiz cevaplar… Peki, iyi bir söyleşi nasıl olmalı? Bu konudaki ustam, mesleğe yanında başladığım Duygu Asena. Bu hafta 80’li yıllarda yaptığı söyleşilerden oluşan “Zamana Değen Sorular” adında bir kitap çıktı Doğan Kitap’tan. İnci Asena’nın isteğiyle kitabın önsözünü yazdım. Önsözde Duygu Asena’nın söyleşi matematiğini onun sözleriyle beş maddede topladım:

- Söyleşiye, hazırlanıp gidin. Sınava çalışır gibi. Konuşacağınız kişiyle ilgili tam donanıma sahip bir halde.

- Söyleşi yaparken, sorgu hâkimi gibi davranmayın. Sorularınızı tatlı tatlı sorun. Ama karşınızdakine kendinizi sevdirmek için, zor sorulardan kaçmayın. Cevabı alamadığınız takdirde gerekirse aynı soruyu farklı cümlelerle defalarca tekrarlayın.

- Bazen sizin sorduklarınızı cevaplamak yerine, söylemek istediklerini anlatırlar. Buna elbette izin verin ama sorunuzu unutmayın, ondan vazgeçmeyin.

- Soruyu sorduktan sonra, söyleşi yaptığınız kişi sizi cevaplarken, bir sonraki sorunuzu asla düşünmeyin. Onu büyük bir dikkatle dinleyin. Çoğu zaman, en güzel cevaplar sizin hazırladıklarınıza değil, konuştuğunuz kişinin verdiği cevaptan türettiğiniz sorulara gelir.

- Unutmayın, iyi söyleşi, kaseti deşifre ettikten sonra başlığı bulduğunuz değil, başlığın söyleşi esnasında ortaya çıkıp size ‘başlık benim’ dedirttiği söyleşidir. Söyleşi boyunca kaç başlık yakalarsanız, o söyleşi o kadar iyidir.

“Zamana Değen Sorular”da yer alan söyleşilerde bu beş maddenin de hakkını veriyor Asena. Bu bakımdan kitap, genç gazetecilerin başucu kitabı olma yetkinliğinde. Okur için önemi ise 80’li yıllarda farklı alanlardan 24 kişiyle yapılmış birbirinden güzel söyleşiler okuma şansı… Kitabın önsözünde de belirttiğim gibi; çalışkanlığını zekasıyla harmanlayıp sorduğu sorularla insanı son derece güçlü bir şekilde analiz ediyor Asena. Söyleşi yaptığı kişinin gerisinde durabiliyor, kendini değil onu ön plana çıkarıyor, en zor söyleşi kişisinden bile, hâlâ hiç eskimemiş altı kırmızılarla çizilesi cevaplar alıyor. 46 yaşındaki Fatma Girik, 39 yaşındaki Kadir İnanır, 33’ündeki Sezen Aksu, 48’indeki Metin Akpınar… O vakitler nasıl düşünürmüş? O dönemler neler gündemdeymiş? Bunları öğrenmek de cabası… Sadece iyi söyleşiler yapmakla kalmıyor Asena, toplumda rol model olmuş kişilere, kadın erkek eşitliği konusunda sorduğu sorularla, aldığı aklına yatmayan kimi cevaplara yaptığı itirazlarla (Atıf Yılmaz’a “Ben bu fikre hiç katılmıyorum. Ne demek bu Allah aşkınıza?” diye kafa tutarak misal ) kadınlık bilgimize bugün bile büyük katkılar sağlıyor. “Zamana Değen Sorular”, 80’ler Türkiye’sinin siyaset, sanat, politika, futbol, edebiyat arka planını çok renkli ve çok sağlam bir şekilde ortaya koyuyor aynı zamanda.

İyi söyleşiler okumak isteyenler… Soru sorma sanatını merak eden genç gazeteciler… 80’leri ve Duygu Asena’yı özleyenler için bir kahve içimi mutluluk “Zamana Değen Sorular”. Köpüklü, lezzetli, tadı damakta kalan… 24 kallavi fincanda.

Yazının devamı...

© Copyright 2019

Milliyet Gazetecilik ve Matbaacılık A.Ş.