SKORER
PEMBENAR
CADDE
YAZARLAR

'Yeniden doğdum'

Sağlık açısından geçirdiği zor günlerin ardından Bodrum’da, eşi Pınar Özer’le işletmeciliğe başlayan Cem Özer; yeniden doğduğunu, mutluluk verici bir iş yaptığını belirtiyor, “Projelerim de sürecek” diyor.

O bizim bir tanemiz... Fikriyle zikri bir olan, sanattan yana, doğrudan yana, çizgisi net, ince esprileriyle, kabalığa kaçmayan dobralığıyla herkesin gönlünde yer eden bir isim Cem Özer. Biz kendisini ekranlardan ve filmlerden tanıyoruz, ama o aynı zamanda çok başarılı bir mekân işletmecisi. Çok sevdiği eşi Pınar Özer’le kolları sıvadılar ve Akyarlar’da Porto Bianco Plajı’nı, harika denizi, müziği ve yemekleriyle hizmete açtılar. Cem Özer, aylar önce geçirdiği rahatsızlıktan dolayı bizleri korkutmuştu. Kendi anlatımıyla tüm dualarımızı duymuş ve onun gücüyle toparlanabilmiş. Dönüşü muhteşem oldu! Onunla, Sevinç Pastanesi Sohbetleri’nde bir araya geldik. Bu yazınız Porto Bianco’suz geçmesin!

- Sağlığınız çok şükür yerinde ama büyük bir tehlike atlattınız, hatta ölümden döndüğünüzü söyleyebiliriz... Çok geçmiş olsun, o zorlu günleri biraz anlatabilir misiniz?

Çok teşekkürler. Allah hiç kimseyi sağlından etmesin. Sağlık olmayınca hayat, her şey duruyor. Çoklu ayak kırılması ameliyatından sonra hava embolisi geçirdim. 6 gün uyutulma döneminin ardından toplam 45 gün hastanede kaldım. Sol tarafım tutmuyordu. Fizik tedaviden sonra tekrar geri kazandım. Eşimin, çocuklarımın, dostlarımın ve tabii ki hayranlarımın sevgisi ve duası, eski sağlığıma kavuşmama sebep oldu. Büyük bir savaştı benim için. Yeniden doğmak gibi...

- O süreçte tüm Türkiye, sevenleriniz dualarıyla hep yanınızdaydı; ama en başta güzel eşiniz Pınar Hanım, inancı ve sevgisiyle sizinleydi. Size sil baştan yaptıracak bir aşk olsa gerek Pınar Hanım’la yaşadığınız. İlişki ve evlilik konusunda eminim paylaşabileceğiniz, önemli birikimleriniz olmuştur. Okuyucularımıza biraz bu konuyla ilgili düşüncelerinizden bahsedebilir misiniz?

8,5 seneyi aştık Pınar’la. Zaman içinde ortak bir dilimiz oldu. Bu da tabii birbirimizin dilinden anladığımız için. İyi ve kötü günümde derler ya, her anımda yanımda. Ve ben de onun tabii. Çok seviyor ve çok seviliyorum.

‘Kalite olmadan asla’

- İşletmeci olarak nasıl bir tarzınız var?

Gittiğim yerde ne bulmak istiyorsam, misafirlerimize de onu sunuyorum. Kalite olmadan asla.

- Yapmayı planladığınız projeleriniz var mı?

Elbette var. Ama, adı üstünde proje. Zaten hayat bir proje değil mi? Kurduğunuz her hayal de bir projedir. Yönetmek ve oynamak istediğim filmler, oyunlar ve diziler var. Ama saymaya kalkarsak, başka soruya yer kalmaz.

‘Artılarım eksilerim var’

- Geldik, gördük, çok beğendik... Şimdi Bodrum Akyarlar’da işletmeciliğini üstlendiğiniz Porto Bianco adlı bir plajınız var. Huzurlu ve keyifli bir yer. Burada ne gibi hizmetler verilecek?

Bodrum’un en güzel denizine sahip bir yerde plaj işletmek gerçekten mutluluk verici. Porto Bianco plajımızda kaliteli hizmet vermek için 2-3 aya yakındır ekibimizle birlikte çok çalıştık. Dekorasyonumuzda doğallık ve yaşanmışlıktan oluşan, el yapımı mobilya ve aksesuarlar kullanıldı. Neredeyse şemsiye ve şezlonglar dışında seri üretim yok. Organik dekorasyon yani. Gündüz klasik plajımız, zengin bir snack menüsü, kafa şişirmeyen bir müzik, dımçıs dımçıs değil yani. Huzur var. Türkbükü’nde, Gümbet’te ve Yalıkavak’ta ne yoksa o var. Oralarda olanlar yok yani. Gece ise lezzetli, zengin bir et menüsüyle kendi tariflerim ve makarna çeşitlerinin de olduğu, çok bize has menü. Denizin üstünde yine canlı ve kaliteli müzik eşliğinde huzurlu bir akşam vaat ediyoruz. Her yerde bulacağınız kebap ve balık yok.

- Televizyon programlarınızla, sohbetlerinizle, filmlerinizle hep doğru işlere imza attınız ve lafınızı sakınmadan söylemenize rağmen sevilip sayıldınız. Cem Özer artılarıyla eksileriyle nasıl bir insan, nasıl bir sanatçı?

Artıları, eksileri olan bir insan ve bir sanatçı. Yani herkes gibiyim... Sıradan (ordinary), hatta fazla sıradan (extraordinary).

Yazının devamı...

"Tek amacımız var öğrenci mutlu olsun"

Klasik Türk El Sanatları, Tezhip Ana Sanatı mezunu olan İris Küçükbayraktar, yurtdışındaki üniversitelerde sanat eğitimi almak isteyen gençlerin en büyük yardımcısı. Verdiği dersler ve sunduğu portfolyo danışmanlığı hizmetiyle, İzmir’de bu alandaki önemli bir eksiği gideren Bayraktar, öğrencilerin hazırlık çalışmaları için İstanbul’a gitme zorunluluğuna da son verdi. Maddi ve manevi yük altına girip şehir dışında resim atölyelerine katılan öğrencilerin, girmek istedikleri üniversiteye uygun şekilde hazırlanamadığını belirten Bayraktar ile başvurularda iyi bir sunumun olmassa olmazı portfolyoları konuştuk.

Yıllardır seni tanırım, bilirim ve İzmir’de sevgili eşin Serdar ile başlatmış olduğun ‘Portfolyo Danışmanlığı’ndaki başarınızdan dolayı önce seni tebrik etmek istiyorum. Bu işe girmen nasıl oldu?

İris Küçüükbayraktar: Bu işe 12 yıl önce başladım. İstanbul’da portfolyo işini çok uzun yıllardır yapan tecrübeli danışman dostlarımız var. Onlarla birlikte Amerikan Koleji’nin o dönemdeki yurtdışı danışmanı ile bir araya geldik. El sanatıma baktılar ve İzmir’de bu alanda boşluk olduğunu söylediler. Yurtdışı üniversitelere giriş yapmak isteyen öğrenciler, klasik resim dersi veren atölyelere katılıyordu. Aslında nasıl hazırlanmaları gerektiğini bilmiyorlardı. Özellikle Amerikan Koleji’nin öğrencileri hazırlık eğitimi için haftasonları İstanbul’a gidiyordu. İzmir’den giden öğrenciler için maddi ve manevi zorlayıcı ve yıpratıcı bir süreçti.

Kısaca işinizi tanımlayacak olursanız ne yapıyorsunuz?

İK: Portfolyo aslında bir taktim sistemidir. Mimarlık ve tasarım alanlarında yurtdışında eğitim almak isteyen ya da master yapmak isteyen öğrenci, işlerini bir portfolyo haline getirmeli ve dijitale dönüştürüp göndermeli. Bunun teknik eğitimini de veriyoruz. Okul hedefli, istenen okula uygun portfolyonun hazırlanması için gerekli her konuda sunduğumuz hizmette Portfolyo Danışmanlığı oluyor.

Bir portfolyonun hazırlanması ne kadar sürüyor?

İK: Bu öğrencinin gelişine göre değişiyor ama en az iki yıllık bir süreçte hazırlanmış portfolyo en ideali oluyor.

‘Burs da buluyoruz’

Öğrenci size yepyeni bir üniversite talebi ile gelirse onu da alıyor musunuz?

İK: Alıyoruz. Önemli olan okulun kendi sitesinde yayınladığı, neler istediğini anlattığı yazıyı görmemiz.

Serdar Eryorulmaz: Öğrencinin istediği okulun dışında beş ayrı okulu daha listeye alıyoruz. Tüm bu okullara başvuru yapıyoruz. Bu okullardan öğrencilere burslar da geliyor. Biz öğrenciyi sadece okula sokmak değil, burs sağlama peşindeyiz. İris okullarla birebir görüştüğü ve onlarla arası iyi olduğu için yerleştirme ve burs konusunda çok avantajlıyız. İsteneni okula çok daha yüksek bir bursla giriş sağlayabiliyoruz.

Siz burada gence ciddi bir eğitim koçluğu veriyorsunuz…

SE: Evet doğru. Öğrenci ve aileleri yanılgıya düşürebilecek bir konuda da uyarıda bulunmak istiyorum. Avrupa’da ki hiçbir okula ne biz, ne kolejler başvurabilir. Bunu ancak acentalar yapabilir. O acenta öğrencinin istediği okula başvurusunu yapar ve bir yıl boyunca para almaz. Çocuk okula kaydını yaptıktan sonra okul acentaya ödemesini yapar.

İK: Avrupa bu şekilde çalışıyorken, Amerika bu şekilde çalışmaz, çünkü arada bir acenta varsa o okul iyi bir okul değil demektir.

SE: Ama mesela burada ne oluyor çok ilginç! Bazı atölyeler gidip Avrupa’dan bu okulların acentalarını alıp para kazanmak için çocukları yanlış okullara yönlendiriyorlar. Sonra çocuklar o okullarda yapamayıp 6 ay sonra dönüyor. Hem para hem zaman kaybı yaşanıyor. Avrupa’da ki hiçbir üniversitenin Türkiye temsilciliği yok!

‘En uygun seçimi yapıyoruz’

İzmir’de akademik danışmanlık ve portfolyo hazırlık olarak hizmet veren başka yerler var mı?

İK: Bu iş şimdi çok revaçta ve herkes pastadan pay almak istiyor. İleride pişmanlıklara yol açabilecek çok fazla bilgi kirliliği yaşanıyor.

SE: Öğrencilerle minimum 18 ay çalışıyoruz. Başvurularımızı yapıyoruz, yüksek oranda burslarımızı sağlıyoruz ve öğrencinin yapısına, karakterine, sanatsal tarzına en uygun okula yerleştirmede yardımcı oluyoruz.

Yeteneği olmayan bir öğrenci geldi? Ne yapıyorsunuz?

İK: Yetenekten çok, yaratıcılık ve görüş önemli. Ben yetenekliyim ya da yeteneksizim diye geleni kabul etmiyorum. Yetenek, çok disiplinli çalışarak ve sürekliliği sağlayarak geliştirilebilen bir olgudur. Örneğin çöpten adam çizemeyen ve mimarlık isteyen öğrenciyi bana yönlendiriyorlar. Benim için tek gün yeterli. Önce görüş çalışması yapıyoruz. Problem soruları ile yaratıcılığını değerlendiriyoruz. Buradan çıkan sonuca göre de gencin hangi yönde eğitim alabileceğini tespit ediyoruz. Öğrenciyi yükseltebileceğimiz çok farklı tekniklere sahibiz.

TAKİBE DEVAM

Okullar ne arıyorlar?

İK: Okullar yaratıcılık arayışı içindeler. Portfolyoda ki işler aracılığıyla öğrencinin kimliğini görmek istiyorlar. Yurtdışı üniversitelerinde jürilere giriyorum ve eğitmenlerin kritiklerini görüyorum. Böylece bir sonra ki sene için doneler topluyorum. Ben okullara ziyarete gittiğimde hala daha önce ki öğrencilerimin durumlarını araştırıyor, ilgileniyorum.

SE: Ama maalesef yüksek ödemeler karşılığında dosya hazırlayıp veren atölyeler var ki bunların girdiği üniversitelerde çocuklar senesinde geri dönüyorlar. Bize de böyle teklifler yapılıyor ve asla kabul etmiyoruz.

Yazının devamı...

Dünyada ilk bar psikoloğu

Psikoterapistliğe yepyeni bir yorum katan Ferhat Aydın, işine olan aşkı, farklı olanı yaşama ve yaşatma arzusu ile zaman zaman meslektaşlarını karşısına alsa da o, şu an bir fenomen...

ODTÜ Psikoloji mezunu olan ve bir dönem mesleki depresyon yaşayan Ferhat Aydın, bu olumsuz deneyimi işe çeviriyor ve “Bar Psikologluğu” ile tüm Türkiye’yi dolaşarak insanların ruhlarına dokunuyor. Güldürürken yüzleştiren, muhteşem hitap gücü ve bilgi aktarımı ile büyük bir hayran kitlesine sahip olan Aydın ile Sevinç Pastanesi Sohbetleri’nde bir araya geldik. Sohbetin sonunda gülmekten yanaklarım ağrımış, beynim yeni fikirlerle kızışmıştı. Tavsiye eder, kaçırmayın derim!

- Bar Psikoloğu ne demek?

Ferhat Aydın: Psikolojinin 56 adet uzmanlık alanı var. Psikoterapi dediğimiz şey, bir odada iki kişinin ilişki kurarak girdiği süreçtir ve esasında klinik psikolojinin alanıdır. İnsanlara psikoterapi yapanlara da psikoterapist deniyor. Bunun eğitimi üniversitelerde verilmiyor bu arada, mezuniyet sonrasında ayrıca alınması gereken bir eğitim. Ben de psikoterapist olmak istediğimden dışarıdan bu eğitimi alma motivasyonu ile çalışma hayatına girdim. Biraz geçinebilmek, ayakta kalabilmek, biraz da para biriktirebilmek için çalışmaya başladım. Ama pek umduğum gibi olmadı bazı şeyler...

- Peki, bu fikir nereden çıktı?

İstanbul’da bir danışmanlık merkezine girip, “Ben terapist olacağım, bu işe yavaştan başlamak istiyorum” dedim ve bu süreçte çok zorlandım. Çünkü bizim toplumumuzda insanlar ekonomik kaygılar, önyargılar ve bazı kültürel sebeplerden dolayı terapiye gelmiyorlardı. Bununla birlikte, o süreçte hissettiğim bir mesleki yetersizlik kaygım da vardı. Kendi terapime de gitmem, eğitimlerime devam etmem lazımdı. Bu alan insanlar için olduğu kadar bizim için de lüksmüş onu fark ettim. O süreçte bana iyi gelen sosyalleşme ve muhabbeti hayatımda ön plana çıkarmak için barlara daha çok gitmeye başladım ve her şey böyle başladı aslında. Barda yaptığım gözlemler ve insanların mesleğimi öğrendikleri anda sordukları sorulardan yola çıkarak “Madem mesleğimizi bilmiyor ve merak ediyorlar, bu iş neden barda talk şov formatında olmasın?” dedim.

- Gösterinizde kendi çıkmazlarınızı dile getirmeniz izleyicileri de rahatlatıyordur…

Muhtemelen. 2 saat süren gösterinin birinci perdesinde 1 saat boyunca kendimden bahsediyorum. Böylece 2. perdede gelen sorular da ona göre şekil alıyor ve benim de insan olduğumu fark ederek sorularını daha rahat sorabiliyorlar.

- Bunu yapmanızın amacı insanları rahatlatmak mı?

İnsanlar içsinler, rahatlasınlar gibi bir derdim asla yok. Daha ziyade “Madem psikoloğa gitmiyorsunuz, sırf gitme fikri bile sizi endişelendiriyor, ben size ne iş yaptığımızı, bizim hayatlarımızın nasıl olduğunu anlatayım. Gitmenize gerek var mı yok mu? ya siz karar verin…” demeye çalışıyorum. Bazen bazılarının sinirleri de bozulabiliyor. Aslında kafalarını boşaltmak için gittikleri barda onların kafalarını doldurmaya çalışıyorum, sağ gösterip sol vuruyorum.

OLİMPOS’TA KAMP

- Projeleriniz, hedefleriniz var mı?

Çok. Bu bar psikoloğu fikri benim için bir başlangıç. Psiko-tatil bunun ikinci adımı oldu mesela. Bu tatil programının içinde psikodrama var, ilişki atölyesi, rüya atölyesi var. Bu yaz 7’ncisini Olimpos’ta yapacağız. Buna ilaveten, yeni sezondan itibaren girişimcilik yapmak isteyen meslektaşlarıma ücretsiz danışmanlık yapmak, onlarla tecrübelerimi paylaşmak gibi bir hayalim var.

- Çok hoşuma giden bir tanım yapmıştınız: 10 girişimse 9.5’u başarısızlık!

Kabaca girişimciliğin altın kuralı bu aslında. Bar Psikoloğu fikrinden önce mesela fal psikoloğu diye bir şey denedim. Benim derdim hep “Bu ülkede mesleğimi, mesleki tatmin yaşayıp eğlenerek nasıl icra edebilirim?” oldu.

- Mutluluğun dozajının çok mu abarttık?

İhtiyacımız olan şey mutlu olmak değil, ihtiyacımız olan şey bütün duygularımıza sahip çıkmak, onları fark etmek. Dolayısıyla duygulara sahip çıkarak yakın ilişkiler kurmak, yakın ilişkinin de beraberinde kırılmayı, çatışmayı getireceğini fark etmek ve bunu kabul etmek gerek.

- Size nereden ulaşabilirler?

Bar Psikoloğu ismiyle sosyal mecralardan, özellikle Instagram’dan takip edebilirler.

Eğitimler 4 yıl alıyor

- Size göre kimler hayatı çözmüş?

Hayatı çözmek diye bir şey yok bence. Sadece acı gerçekleri kabul etmek var, bu da biraz uzun sürüyor.

- Yaşam koçları, aile dizilimleri vs... Bunlar hakkında ne düşünüyorsunuz?

Bar psikoloğunda anlatmaya çalıştığım tam olarak bunların ayrımı. Terapist kimdir, kişisel gelişimci kimdir, yaşam koçuyla nerde ayrılıyoruz? Yönetici koçluğu mantığa yatkın gelebilir, kişisel gelişimci anlaşılabilir ama travmayla ilgili hiçbir eğitiminiz olmadan müdahale etmeye kalkıştığınızda kişilere fark etmeden zarar verme ihtimaliniz çok yüksek. Bu yüzden terapist olmak bu kadar uzun sürebiliyor. 3-5 sene sürebilen sadece teorik eğitimleri var.

- Bar psikologluğunu kaç yıldır yapıyorsunuz?

4 yıldır yapıyorum. 3 yıldır da her ay İzmir’e geliyorum. 28 şehirde 300 üzerinde sahnem oldu. İstanbul-Ankara-İzmir ise düzenli gerçekleşiyor.

- Meslektaşlarınızın sizi eleştirdiği oluyor mu?

Başlarda biraz oldu ama gelip izleyenlerden aldığım dönütler, özellikle de meslektaşlarımın ve alanında bilinen akademisyenlerin beni izleyip olumlu geri bildirimde bulunmaları beni daha çok motive etti. Çünkü barda yaptığım şeyin terapi olmadığını, insanlara keyifli ve mizahi bir şekilde psikoloji bilimini anlattığımı gördüler.

- Bence bir ekol yaratıyorsunuz...

Ekol iddialı olur tabi, girişimcilik ve çalışma alanı diyebiliriz.

- Peki sizce de çok didiklemiyor muyuz kendimizi?

Bilgiye, özellikle de sağlıkla ilgili bilgilere kolay ulaşıldığı bu dönemde bence bazı mecralar tarafından insanların kendileriyle ilgili kaygıları tetikleniyor diye düşünüyorum. Özgüven mesela, modern şehirli ebeveynin derdi, kırsal kesimde öyle bir dert yok. Genel geçer bir normal tanımı üzerinden herkes kendini “Acaba ben normal miyim?” diye didikleyip duruyor. Normal olmanı isteyen kim? Normal kim? Norm ne? Bunları konuşmuyoruz.

Yazının devamı...

‘Kader motifinizi değiştirmelisiniz’

Yazdım, karaladım

Kitaplarınız sizce neden bu kadar sevildi?

İlk yazmaya karar verdiğim zaman, benim için çok değerli olan bu hikâyeleri nasıl yazmam gerektiğine bir türlü karar veremedim. Aynı hikâyeyi defalarca yazdım, ama hiçbirini beğenmedim. Sonunda, olayları tam da yaşadığım gibi, düşündüğüm gibi, konuştuğum gibi yazsam nasıl olur diyerek, şimdi kullandığım dille yazdım. Ben her işimde titiz biriyim. İster hastalarıma bakarken, ister kitap yazarken, yaptığımı önce benim beğenmem gerekiyor. Baktım güzel oldu, samimi ve içten oldu. İşte o zaman yazdıklarımı kendime beğendirebildim.

Sanırım, okuyucular öncelikle bu sade konuşma dilini, samimiyeti, içtenliği, dobralığı sevdiler. Öyle ki, kitapların bazı bölümlerinde içtenlikle kendimi de eleştiriyorum. Ancak en çok kitapların her sayfasına saçılmış duyguları seviyorlar. O birbirinden çok farklı duyguların arasında gezinirken, bir yerlerde mutlaka kendileriyle karşılaşıyorlar.

Hayat tembeli

Çok kişiyi dinleyip tedavi ettiniz. Gözlemlerinizi merak ediyorum. Kimler psikolojik olarak daha kuvvetli, özgüvenli ve mutlu?

Psikolojik olarak özgüvenli, güçlü ve mutlu insan görmedim. Bu dedikleriniz her birimizin zaman zaman yaşadığı güzel duygular, ama hiç kimse ömrü boyunca hep güçlü, hep güvenli ve mutlu olamaz. Ama bunun tersini, yani ömrü boyunca zayıf, güvensiz ve mutsuz yaşayan çok insan tanıyorum. Böyle yaşamak ya da böyle yaşamayı kabul etmek, bence kişinin kendisine yaptığı en büyük haksızlıktır. Belki bunlara hayat tembeli de diyebiliriz. Hayatın bizi mutlu etme gibi bir amacı ya da gayreti yoktur. Ancak, biz mutlu olmak ister ve bunun için gayret etmeye karar verirsek, işte o zaman hayatın içinde bizi mutlu etmek için bekleyen çok şey olduğunu görürüz.

Yaşam gayemiz sizce mutlu olmak mı? Ve günümüz mutluluk patlaması hakkında ne düşünüyorsunuz?

Hayat bize bu muhteşem gezegende yaşama şansı vermiş, bizim de buna karşılık bu gezegene, burada yaşayan tüm canlılara, başta insana öyle ya da böyle, bir şekilde dokunmamız, katkıda bulunmamız gerekir diye düşünürüm ben. Sadece yiyip içerek, gezip tozarak, giyinip kuşanarak yaşayan insanların, bu dünyadan doyumlu bir hayat yaşayarak ayrıldıklarını sanmıyorum. Kendimizden başlayarak tüm dünyaya yatırım yapmalıyız. Ben bu anlamda kendimi çok zengin, her ülkeye yatırım yapmış bir işadamı gibi görüyorum.

Yıllarca kendimi geliştirmek için çok emek verdim. Ardından öğrendiklerimi tıp öğrencileriyle paylaştım. Ancak en büyük yatırımım, hastalarımla kurduğum o muhteşem ilişkidir. Bu ilişkide kazanan sadece onlar olmadılar, ben de onlardan pek çok şey öğrendim. Ardından, daha büyük kitlelere hizmet verebilmek için kurduğum Madalyon Psikiyatri Merkezi, yazdığım kitaplar, imza günleri ve söyleşilerde yaşanan o sıcacık, tatlı anlar, TV dizileri...

Çiçeklerim, ağaçlarım, gökyüzündeki bulutlar, mor dağlar, incecik akan dereler, masmavi, sonsuzluğu simgeleyen deniz...

Evim, kahve köşem, muayene odamdaki özenle yerleştirdiğim her bir obje, kırmızı koltuklarım ve en önemlisi ailem. İşte benim yatırımlarım bunlar.

‘Herkese özgü!’

‘Kader Motifi’yle ilgili olarak birçok tespitiniz var. Nedir bu kader motifi?

Dünyaya geldiğimiz günden itibaren zihnimizde biriken her türlü duygu bir araya gelir, harmanlanır ve ortaya bizim kader motifimizin formülü, rengi çıkar. Bu renk, benzerlik gösterse de herkeste kişiye özeldir. Eğer biz farkındalık geliştirmezsek kaderimizi bu renk, bu formül belirler. Kendi irademiz ve aklımızla aldığımızı sandığımız, en önemli, en hayati kararlarımızı bize bu formül aldırır. Hatta nasıl birine âşık olacağımız bile önceden bellidir.

Bir yandan bunları söylüyorum, ama bir yandan da söylediklerim benim bile içimi ürpertiyor. Evet, ama maalesef bu böyle.

İşte bu nedenle bu kitapları daha çok yazmalıyım. Yazmalıyım ki, insanlar kendi kader motiflerini oralarda görsünler, bulsunlar.

İlk iş doğru soru sormak

Binlerce yıldır aynı sorunlarla uğraşıp duruyoruz ve sanırım hep aynı cevapları veriyoruz. Mesele, doğru soru sorabilmekte mi?

Güzel bir soru. Bir psikiyatrın öncelikle öğrenmesi gereken şey, tam da budur. Kime, ne zaman, neyi, nasıl soracağınız çok önemlidir. Sorunların açığa çıkabilmesi, işte o soruların nasıl sorulduğunda gizlidir.

‘Bir yol daha çıktı karşıma’

‘İstanbullu Gelin’ dizisi, ‘Hayata Dön’ kitabınızdan uyarlanmış. Bu konuda devam etmek istiyor musunuz? Ne gibi tecrübeler edindiniz, sevdiniz mi?

Öncelikle diziyi çok sevdiğimi söyleyebilirim. Hem seyirci gibi seyrettim ve beğendim, hem de seyircilerin bu konuda bana gönderdikleri mesajlar, beni bu konuya daha fazla zaman ayırmam gerektiğine ikna etti. Onlar, özellikle terapi sahnelerinden çok şey öğrendiklerini, pek çok sorunlarını bu sahneler üzerinden çok daha iyi gördüklerini, dizi karakterlerinin zamanla nasıl değiştiğini, geliştiğini gördükçe, aynı gelişmeyi kendi hayatlarına da uygulamaya çalıştıklarınıyazdılar. Yıllarca bireysel terapilere adanmış bir hayatın sonrasında, önce Madalyon Psikiyatri Merkezi’yle, ardından kitaplar ve televizyonlar aracılığıyla daha büyük kitlelere ulaşabildiğimi görmek beni çok mutlu etti. Beni hayata bağlayan, mutlu eden bambaşka bir yol daha çıktı karşıma. Şimdi bana da o yolda yürümek düşüyor.

Yazının devamı...

Ağrı, acı söyleyen bir dosttur

Tıpta çaresiz kaldığınız yerler olduğu için mi alternatif yöntemlere başvurma ihtiyacı duydunuz?

Doktorluk mesleğimin 12. yılında tıkandığımız yerler olduğunu fark ettim. İlacı veriyoruz, ilacı aldığı sürece iyi, ilacı kestiğinde yine kötü oluyordu. O zaman sorgulamaya başladım: tedavi mi ediyoruz yoksa rahatsızlığın üstünü mü örtüyoruz diye. Ve o zaman araştırmaya başladım. Akupunktur, ayurveda vs var... Almanya’da yaşayan ve eşi Alman olan kuzenim var. O dönem Almancayı da öğrenmiştim. Bana sürekli homeopati öğrenmem gerektiğini söylüyordu. 98’de internetin de gelişmesiyle yavaş yavaş bilgiler edinmeye başladım. Bu sırada, Almanya’da bir enstitü buldum. Başındaki adam bana, “Biz sana burs verelim, sen bunu öğren” dedi.

Bursu neye göre verdiler?

Türkiye’de homeopatiyi bilen kimse yoktu ve birileri öğrensin istediler.

Neden akupunktur vs. değil de homeopatiyi seçtiniz?

Bunu ben meslek olarak yerleştirmek istedim. Daha önce denenmemiş bir alandı ve bunu ilk gerçekleştiren olmak istedim. İster istemez misyon olarak da yüklenmiş oluyorsunuz. İnsanlara bunu tanıtmak, yaygınlaştırmak, insanların iyiliğine sunmak istedim.

Almanya’da homeopatiyi öğrenirken psikoloji dersleri de aldınız mı? Çünkü, psikoloji de bu işin temeli gibi geliyor bana...

Evet öyle. Zihin, iyileşmenin en önemli kısmı. Hastayı tedavi etme sürecinde zihinsel bulgularını tespit etmemiz çok önemli. Homeopatiye göre her rahatsızlığın altında zihinsel bir temel yatabildiği gibi, her hastalığın zihinsel sonuçları da bulunmaktadır. Grip bile olduğunuzda herkes farklı şekilde geçiriyor. Kimi ayakta geçiriyor, kimi gezerek; kimi yalnız kalmak istiyor, kimi ise ilgi istiyor.

5T’ye dikkat!

Tıp öyle bir hale geldi ki, her bir dal kendi içinde dallanıp budaklandı. Detaylara girildikçe bütünden uzaklaşıyor muyuz?

Biz hastayı anlayabilmek için tabii ki bölerek analiz ediyoruz. Baştan ayağa tüm sistemleri sorguluyoruz. Tüm bunları inceledikten sonra tekrar bir araya getirerek sentez yapıyoruz; üstüne zihni, çevresini ekliyoruz. Büyük bir matriks oluşturup hastanın resmini oluşturuyoruz. Bir de ilacın resmi var. Bu ikisini eşleştiriyoruz.

Bu kadar çok insan ve bu kadar çok ilaç...

Dünyanın en zor işi. Bana göre, İngilizce olarak 5T ile özetliyorum: *hastaya hak ettiği zamanı vereceksin: TIME, *konuşmasına izin vereceksin: TALK, *muayene edeceksin: TOUCH, *Hastanın sana güvenmesi gerek: TRUST, *güvenin devamında da TERAPİ geliyor. Böylece yüzde 30’luk süreç tamamlanmış oluyor.

Bazılarımız çok mu didikliyor kendini? Bana, sanki didikledikçe bir şey çıkacak, ama kendi haline bıraksan vücut onu toparlayacak gibi geliyor. Sizce de öyle mi?

Biraz da bırakmak lazım. İyi olmak ile hastalık arasında savaş her zaman var. Savaşmak demek istemiyorum, çünkü hastalık aslında bize gelen kapitülasyon, yani kâr. Kâr da bizi iyileştirmek için sinyaller gönderiyor. Ağrı olan yerle ilgileniyorsun ve bence ağrı, acı söyleyen bir dost. Hatta katlanılması zor bir dost ama uyarıyor. Uyarıyı dikkate almak gerekiyor.

Muazzam bir mekanizma olan vücudumuzun kendi kendini iyileştirebilme gibi bir gücü var mı?

Kesinlikle var. Epigenetik diye yeni gelişmiş bir kavram var. Aslında hepimizde kanser genleri doğuştan mevcut. Ama o kanser genlerini kontrol eden üst mekanizmalar var. Buna epigenetik deniyor. O gen ekspresi olmazsa, kanser olunmuyor. Kilit merkezi, yani o kilidi açan belki stres, belki başka başka şeyler olabilir.

Homeopatiyi bize açabilir misiniz?

Homeo, aslında Yunanca ‘benzer’ anlamına gelen bir kelime; pati de ‘hastalık’ demek. Biz ilaçlarımızı sağlıklı gönüllülerde deniyoruz. Sağlıklı insana homeopati ilacını yüksek doz vererek geçici bir ilaç bağımlılığı yaratıyoruz. O ilaç hastalığına benzer hastayı gördüğümüzde o ilacı daha düşük dozda veriyoruz.

‘Kalenderlik önemli’

Bu durumda çivi çiviyi mi söküyor?

Evet, aynen böyle oluyor. Mesela soğan doğrarken vücudun gösterdiği tepkileri nezle olunduğunda da görebiliyoruz, o zaman nezle olunduğunda soğan kullanıyoruz.

Bu dediklerinizde plasebo etkisi ne kadar?

Her ilacın yüzde 30 plasebo etkisi var. Ama homeopati plasebo değil, çünkü yüzde 90’lara varan başarı oranı var. 3 aylık bebek plaseboyu bilmez. Ona homeopati ilacını verdiğinizde ateşi düşüyor. Aynı şekilde hayvanlarda da uygulanabiliyor ve veterinerler homeopati yöntemi kullanıyor. Ayrıca, Avrupa Birliği Komisyonu’nun organik hayvancılıkta tek önerdikleri ürün homeopati, çünkü eti ve sütü bozmuyor. Diyelim ki, hayvana antibiyotik veriliyor, o hafta sütleri atılıyor.

Homeopati ile çoğu rahatsızlık tedavi edilebiliyor, peki ya kanser?

Kanser, multifaktörel bir hastalık. Bu yüzden tek bir yöntemle tedavi edilmez. “Ben bunu yüzde 100 tedavi ederim” diyen yalan söylüyordur. Ama yöntemleri bir araya koymak önemlidir. Kanser tedavisinde de kanserin evresi önemli, kemoterapi alıyor. Kemoterapinin yan etkilerini azaltacak tedavileri uyguluyoruz. Homeopatik görüşmelerde hastada farkındalık da oluşuyor. Bu da iyileşme sürecine katkıda bulunuyor.

Siz özel hayatınızda normal ilacı kullanıyor musunuz?

Yüzde 5 kadar. Oğlum 16 yaşında, daha hiç antibiyotik kullanmadı.

Birçok ülkede bulundunuz. Şu anda Cenevre-İstanbul-İzmir arasında yaşıyorsunuz. Hangi ülke daha sağlıklı sizce, hem beden hem ruhsal olarak?

Her ülkenin kendine göre artıları da var, eksileri de... Ama, kendini gerçekleştirme fırsatı bulunan ülkelerde insanlar daha mutlu ve güzel. Barınma, yeme içme ve gelecek kaygısı olmayınca, kişi kendini geliştirmeye başlıyor. Mesela, İsviçre’de herkes mutlu. Bunlar olduğunda saygı denen olgu ortaya çıkıyor. Saygı dediğim, bir yaşlının elini öpmek değil. İnsanın ya da hayvanın varlığına duyulan saygıdan bahsediyorum.

Tedavi süreci genel olarak ne kadardır? Bilgi alabilir miyiz...

Ortalama 6-8 ay kalıcılık için gerekiyor. 1 ayda sonuç almaya başlıyoruz ama 6 ay devam etmek gerekiyor ki, tekrar etmesin. Burada şunu da ilave etmemiz gerekiyor: Sağlıkta olayı akışına bırakmak, kalenderlik çok önemli.

Üçüncü kitap yolda

Kitaplarınızla da dikkat çekiyorsunuz...

İlk kitabım ‘Homeopati’ üç baskı yaptı. Ev eczanesi şeklinde bir kitap. Daha sonra A7 Yayınevi’yle yollarımız kesişti ve sahibi Arzu Hanım (Sandal) dünya iyisi bir insan. İkinci kitabım ‘Yansıyan Kimlikler’ Eylül’de çıktı. Üçüncü kitabım ‘Üzüntü’ de önümüzdeki Eylül’de çıkacak. Bu kitapta da üzüntü için kullanılan ilaçların üzüntü öyküleri var.

Doktor olmayıp homeopat olduğunu söyleyenler var...

Türkiye’de 6225 sayılı yasayla, ki bu torba yasadır, içine tıpla ilgili kısım da eklenmiştir. Tanımlanan tıp dallarının hepsini sadece doktor yapabilir ve yardımcı sağlık personeli doktor gözetiminde, doktorun söylediklerini yapmakla mükelleftir. Doktor harici bu mesleği yapmaya kalkışana üç yıl hapis var.

Ülkemizdeki okullarda bunun eğitimi veriliyor mu?

Şu anda yok. Mezun olmuş doktorlara sonradan bu eğitimler verilebiliyor. Ben de Sağlık Bakanlığı’nın eğitmenlerindenim.

Yazının devamı...

Çocuklar hepimizin

Bir köy kurmak tahmin edersiniz ki hiç kolay değildir. Hele bu köy korunmaya muhtaç çocuklara kucak açıyor, aile şefkati ile yetiştiriyorsa orada ciddi bir sistem var demektir. Çok değil birkaç yıl önce İzmir Koruncuk Vakfı’nın başına geçen, enerjisi, vizyonu ve bilgisi ile çok kısa zamanda köyü tamamlayan Işıl Nişli ile röportajımı gerçekleştirdim. Sevinç Pastanesi Sohbetleri’nde Nişli ile büyük bir ideali gerçekleştirmenin her adımını konuştuk. Desteklerimiz çocuklarımız için...

Kısa sayılabilecek bir sürede İzmir Koruncuk Köyü’nü tamamladınız. Harika olmuş. Tüm emekleriniz için sizi kutluyorum. Bu kutsal görev hayatında nasıl başladı?

Koruncuk Vakfı ile tanışmam, sevdiğim ve çok güvendiğim arkadaşım Işınsu Kestelli sayesinde oldu. Bir gün bana vakfın İzmir Urla’da korunmaya muhtaç çocuklar için köy kurma, kendisinin de çok inandığı bu projede birlikte çalışmayı istediğini söyleyince ben de dahil oldum.

Korunmaya muhtaç çocuk konusu kendimi bildim bileli içinde olduğum ve çalıştığım bir konu, benim yumuşak karnım. Sonrasında yönetim kurulu ve komiteleri belirledik, İzmir’de vakfın bilinirliğini artırmak ve Ege’nin dinamiklerini harekete geçirmek için çalışmalara başladık. Zor zamanlarda bana sen Polyanna’sın dediler ama ben iflah olmaz bir iyimserim, inandığımda pes etmem.

Senin sosyal sorumluluk projelerine olan ilgini ve yıllardır çalışmalarını biliyorum bu nasıl başladı?

Çocukluğumda ve sonrasında hep bayram, Ramazan ve özel günlerde İzmir Alaybey’de olan o zamanın Çocuk Yuvası’nda çok zamanlar geçirdim. Bugün çok duyarlı olduğum bir konuyla ilgili çalışmak beni çok mutlu ediyor. Çocukların yoksun olması, hak ettikleri ortamlarda yetişmemeleri, gülmemeleri bir kader olmamalı, aslında insanlık suçu! Çocuklar hepimizin çocukları sadece doğum şansı bazılarını yoksun bırakıyor.

Köyün standartlarının yüksek olduğunu biliyorum. Bize biraz köyden bahsedebilir misin lütfen?

I.N- Resmi ismi Koruncukköy İlk Öğretim ve Orta Öğretim Kız Öğrenci Yurdu olarak iki ayrı birim olsa da bizim için hiçbir detayı atlamaksızın kızlarımızın sevgi ve ilgi ile uzun yıllar desteklenecekleri Koruncukköy Urla. Fiziki yapısı 8 ila 10 çocuğun yaşayacağı, 10 aile evi, 2 gençlik evi, sosyal tesis, idari bina, depo alanları ve açık yaşam alanları olan 15 dönümlük bir arazi üzerinde konumlandı.

Nasıl bir sistemle kaç çocuk, eğitmen, bahçe bakımından, yeme içmelerine kadar işin perde arkasını bize aralayabilir misin?

205 çocuğun rahatça yaşayacağı şekilde düzenlendi. Ancak ilk yıl için daha düşük kapasite ile başlayacağız. Kendi konularında formasyon almış, rol model olabilecek yetenek ve kapasitede belletmenler eşliğinde yaşayacaklar.

Kızlarımızın eğilimlerine göre eğitim programları hazırlanacak. Akıl oyunları odası, seramik yapacakları, sanatın pek çok türü ile ilgilenecekleri görsel sanatlar atölyesi, bilgisayar atölyesi, tam donanımlı müzik odası, spor tesislerinin yer aldığı çok güzel bir köy oldu. Ayrıca köyün çok yakınında toprakla uğraşacakları ayrı bir bahçe bile hazırladık.

Ne kadar donanımlı ve detaylı bir sistem kurmuşsunuz. Yürekten tebrik ediyorum

Diliyoruz ki kızlarımız hem akademik yaşamlarında başarılı olsun hem yaşamları boyunca onlara destek olabilecek hobileri olsun, spor yapsınlar, kültürel olarak donansınlar, kültürel yoksunluklarını da dolduralım. Bizler vakıf olarak, çocuklarımızın kendi ayakları üzerinde durması için 18 yaşın çok erken olduğuna inanıyor ve maddi- manevi desteklerimizi çocuklarımız tamamiyle kendi ayakları üzerinde duruncaya kadar devam ettirmek için çaba gösteriyoruz.

Yürek akıl ve neşe...

Başarılı bir çizgin var. Prensiplerinden, duruşundan bahsedebilir misin?

Yaşamda akıl- yürek dengesinin ve paylaşımın asıl olduğuna inanıyorum. Kararlarımı dengeli alabilmek ve sürekli olarak gelişebilmek gayreti içindeyim. Neşe de bunlara eşlik ediyorsa en güzeli. Vicdanımın sesini de illa ki dinlerim. İnandığım bir şeyden hele faydalı ise kolay kolay vazgeçmem.

Bugüne kadar vakıf olarak ne gibi organizasyonlar yaptınız? Gelirinizi nasıl sağladınız? Ve bundan sonrası için projeleriniz var mı?

Bu yıl 40. yılını kutlayan vakfımız pek çok prestijli ve başarılı projeler yaptı. Koruncukköy Urla’nın başlangıcında Tims Production ve o zamanın ünlü dizisi Muhteşem Yüzyıl dizisinin çok önemli katkıları oldu. Doğan Hızlan’ın başkanlığını yaptığı Folkart sponsorluğunda Dizelerin Renkleri sergisi, çocukları spora özendirdiğimiz ve sosyal sorumluluğu aşıladığımız Koruncuk Sörf Festivali, sektöründe etik kavramlara bağlı iyiliksever işyerleri Koruncukköy Urla için proje ürettikleri ve plaketini girişlerine astığımız Koruncuk Dostu İşyeri ve gastronomik etkinliklerimiz çok beğeniliyor. En önemli gelir kaynağımız, Çocukköyleri Projesine inanan hayırseverlerin bağışları ve destekleri oluyor. Köyü inşa etmek ortaya çıkarmak büyük bir gayret ve başarıydı ama şimdi sürekliliğini sağlamak en doğru şekilde yönetmek ve fon sağlamak gerekiyor. Ben bu konuda özellikle İzmirlilere çok güveniyorum ve bu köy İzmir’e çok yakışacak diyorum.

Yazının devamı...

9/8’lik bir iş!

- Fabrichouse, genç ve dinamik bir şirket. Biraz söz edebilir misiniz?

18 Mart 2015’te kurulan FabricHouse, etkinlik sektörünün dinamiklerini kendi içinde geliştirmeye çalışan bir misyona sahip. Müşterilerimiz bizi ‘yeni nesil yaratıcı iletişim ajansı’ olarak tanımlıyor. Markaların pazarlama stratejileri doğrultusunda öncelikli olarak iletişim stratejilerini oluşturuyoruz ve mevcut iletişim stratejisine entegre olabilecek yol haritasını belirliyoruz. Akabinde ise firmanın pazarlama ve iletişim stratejisi ile uyumlu bir etkinlik stratejisi kurguluyoruz. Biz aslında büyük bir atölye yarattık ve etkinliğin farklı dinamiklerine hizmet verebilecek yetkinlikte bir operasyon kadromuz mevcut. Stratejistlerimiz, tasarımın birçok disiplininden oluşan tasarım kadromuz ve içerik uzmanlarımız da dahil olmak üzere, sürecin bütün kurgusuna cevap verebilecek bir yapımız var. Ocak 2018’de İzmir de şubemizi açtık. Kentin gelişen ve büyüyen ekonomisi içinde yer tutmamız gerektiği inancı ile kendimizi konumlandırdık. Şu an İstanbul, İzmir ve Los Angeles’ta hizmet veren ajansımız, dünyanın farklı yerlerinde de girişimlerini devam ettiriyor.

Birçok sürpriz var

- Yaratıcılığın öne çıktığı çağdayız. Farkınızı nasıl yaratıyorsunuz?

Yaratıcılık konusunun, etkinlik sektöründe ete kemiğe dönüştüğü bu süreçlerde, bu endüstriye hizmet edebilecek birçok disiplin de hayatımıza girdi. Bunların bir arada çalışması gerekiyor. Ve artık ajanslar, markaların yaptığı yatırımların en efektif hale gelmesi adına kendini geliştirmekle yükümlü. Fabrichouse olarak, sadece grafik tasarımcılara değil, stratejistlerin, içerik uzmanlarının, yazılım ve ses mühendislerinin, mekatronik mühendislerin, 3D artistlerin yer aldığı kadrolara yatırım yaparak geleceğimize yön vermeye çalışıyoruz.

- Bugünkü etkinlikte neler olacak?

İşimizin güzel tarafı aslında bu. Farklı, binlerce konu üzerine iş üretebilmek. Bir gün teknolojinin ön plana çıktığı, inovasyon ve girişimcilik için bir şey yaparken, bir diğer gün Roman kültürünün ön plana çıktığı Hıdırellez’i konu alan 9/8’lik bir iş yapıyorsunuz.

Romanival, Bir Roman Karnavalı sloganıyla Hıdırellez’i ve Roman kültürünü yaşatmak için İzmirlilerle buluşacak. Romanların eğlenceli dünyasının yansımalarını göreceğimiz festivalde, Hamdi Akatay&Tepecik Filarmoni Orkestrası, Kobra Murat, Dolapdere Big Gang ve Taksim Trio Roman müziğinin önde gelen grup ve sanatçılarıyla; Dimitrios The Music Medicine, Hakan Kabil Klarnet Project, DJ Bey ile Hıdırellez karnavalda yer alacak. Romanival; birbirinden çeşitli ürünlerin bulunduğu pazar alanı, tüm gün sürecek atölyelerle gerçek Roman kültürüne ve halkına dair sürprizlerle karnaval deneyimini bir arada sunacak.

‘Hayallerde dolaşın’

- İşinizin yaratıcı kısımlarını hayatınızda da yaşatabiliyor musunuz?

Evet, sürekli yaşıyorsunuz. Yaratıcılık, sınırsızlıklar ile birlikte değerini ve etkisini artırır. Bizim hayatlarımız, sınırsızlıklar ve sınırlar üzerine kurulu. Bizler, hayal kuran insanlarız. Ve hayallerin arasında dolaşmak, yaratıcı fikrin kuluçka sürecini destekliyor. İyi bir gözlemci olmak zorundasınız. İyi fikrin nasıl ve nerede ortaya çıkacağı bilinmez. Bu bir alışkanlık haline gelir ve bir anda doğar. Doğduğu yer de ya müşterilerinize dokunur ya da kendi özelinize. Bu yaratıcı süreçlerin içinde sürekli var olabilmek için taze bir beyne ihtiyacınız var. Sualtı dünyası benim için en rahatlatıcı noktalardan biri. 1990’dan bu yana dalış sporuyla ilgileniyorum,. Müzikle ilgileniyorum ve enstrüman altyapım var. Şu sıralar en büyük eğlencem, 2,5 yaşındaki oğlum Aren. Eşimle onu anlamaya ve öğrenmeye çalışıyoruz. Onunla zaman geçirmek büyük yaratıcılık istiyor.

- Aslında eşiniz Ceren Olcayto’ya yaptığınız o ilginç evlenme teklifinizi sormak istemiştim...

Çeşme organizasyonlarımızın finaliydi ve kutlama yapmayı planlıyorduk. Aylar öncesinden her şeyi ekiple hazırladık. Eşimi arkadaşımın teknesiyle açılarak balık tutma bahanesiyle çıkardım. Oltanın ucunda evlenme teklif eden bir yazı vardı. Mutlu oldu ama sanırım daha ilginç bir şey bekliyordu ve kıyıya yanaştığımızda 300 kişiden oluşan davetlilerden, kuaförüne, gelinliğine kadar her şey hazırdı. Hâlâ konuşulan bir teklif oldu sanırım.


Bağda caz festivali

Başka projeleriniz var mı?

Ekibimiz geniş ve harika beyinlerden oluşuyor. Sürekli yeni fikirler çıkarıyoruz. Ulusal ve global 40’ın üzerinde markaya hizmet veriyoruz. Yılda 500’den fazlaetkinlik tasarlıyor ve uyguluyoruz. Bu sene 2 projemiz daha var planladığımız. Biri, Bağda Caz Bozumu adında bir festival. Bağbozumu döneminde öncelikle İzmir’de bir bağda yapmak istiyoruz bu organizasyonu ve Türkiye’nin farklı yerlerinde tekrarlamayı planlıyoruz. Ayrıca, Los Angeles Beverly Hills’da bir projemiz var. Ağustosta hayata geçecek, Next Night Beverly Hills adı altında bir festival... Onda da son aşamaya geldik. Önümüzdeki dönemlerde İzmir için de birçok proje üretmeye devam edeceğiz.

Yazının devamı...

Bu konsere gelin eğitime destek olun

29 Nisan’daki TEV Umut Konseri’yle başarılı ama olanaktan yoksun öğrencilere bu yıl da destek olacaklarını belirten İzmir Şubesi Başkanı Gülnur Soybayraktar “Selami Şahin’in de yer alacağı geceye tüm eğitim sevdalılarını bekliyoruz” dedi

Türk Eğitim Vakfı (TEV), 29 Nisan Pazartesi günü 20.00’de, Ahmed Adnan Saygun Sanat Merkezi’nde ‘TEV Umut Konseri’yle her yıl olduğu gibi gençlerin okuması için yine kolları sıvadı. İzmirli başarılı hanımların gönüllü olduğu, Mozart Akademi’nin değerli hocalarının desteğiyle sahne alacak olan TEV Eğitime Destek Korosu’na bu yıl sanatçı Selami Şahin eşlik edecek. TEV İzmir Şubesi Başkanı Gülnur Soybayraktar’la Sevinç Pastanesi Sohbetleri’nde bu organizasyonu konuştuk...

- Kaç yıldır TEV’desiniz? Bu vakfın dinamiklerinden söz edebilir misiniz?

Sekiz senedir TEV’deyim ve ne mutlu ki bu ailenin bir parçasıyım. Bizler çalışanlarımızla, öğrencilerimizle ve bağışçılarımızla kocaman bir aileyiz. Köklerimizden aldığımız motivasyonla faaliyetlerimizi gelecek yıllara daha güçlü bir şekilde taşımak için çalışıyoruz. 52 yıldır yetenekli ve başarılı gençlerin eğitimi için burs sağlamanın yanı sıra, onlarla ülkemizin gelişimine hizmet etmek, eğitimle ulaşılacak çağdaş yarınlara katkıda bulunmak için yeni fikirler üretiyor, projelere imza atıyoruz. Kuruluşumuzdan bu zamana İzmir’de 30 binin üzerinde öğrencimize burs sağladık.

- Vakfa bağış yapmak isteyenlerle anlaşmanız nasıl oluyor? Bütçesi kısıtlı olanlar için alternatif önerileriniz var mı?

Maddi olanağı kısıtlı ama başarılı birçok gencimiz var ve onların eğitimine destek olmak isteyen bu kişilerin varlığı bizler için çok önemli. Bu duyarlı kişilerin hedefe odaklı, şeffaf ve hesap verebilir bir platformda, küçük büyük dilediği rakamda bağış yapmasını sağlayacak bir sistemimiz var. Gençlere umut olmak isteyen herkes vakfımıza bağış yapabilir. Doğum günlerinde hediye yerine bağış yapmak isteyerek vakfımızda fon açan isimlerden hibe ve vasiyete uzanan geniş bir bağışçı yelpazemiz var. Vasiyet ve hibe bağışları, önemli kaynaklarımız. Bağış yapmak isteyen bir kişi, sağlığında düzenleyeceği vasiyetnameyle herhangi bir mal varlığını vakfımıza bağışlayabilir. Taşınır veya taşınmaz mal da şartlı ya da şartsız olarak vakfımıza bağışlanabilir. 52 yıldır, aralarında Zeki Müren, Safiye Ayla, Ahmed Adnan Saygun, Ferdi Özbeğen ve Macide Tanır gibi, vasiyet ve hibe yoluyla yaklaşık 1500 bağışçımız vakfımıza mal varlıklarını emanet etmiş. “Ben bir öğrenci okutmak istiyorum” diye gelen her kişi, maddi imkânlarına göre bir burs fonu açıp öğrenci okutabiliyor ya da bütçesine göre belirlediği herhangi bir burs fonuna katkı sağlayabiliyor. Kurumlar da bu burs fonları ve sosyal sorumluluk projeleriyle vakfımıza destek olabiliyor. Bunların yanı sıra özel ve mutlu günler için (doğum günü, nikâh, Anneler Günü, Babalar Günü, bayram vs.) ‘Bir Dünya Çiçek’ konseptimizle hediye kartlarımız, 2 ve 3 boyutlu çiçeklerimiz bulunuyor. Evlenmek isteyen duyarlı çiftlerimiz de davetiyelerini ve hediyelerini sunduğumuz alternatiflerden seçerek ve vakfımıza bağış yaparak eğitime destek verebiliyor.

Müzik ziyafeti

- Gelenekselleşen konseriniz, 29 Nisan’da yine yüzlerce gencin yüzünü güldürecek...

TEV Umut Konserimiz için yine çok heyecanlıyız. Kuruluş yıldönümü etkinliği olarak 7 sene önce başladığımız ve geleneksel hale getirdiğimiz bu konserimizle artık daha geniş kitlelere ulaşıyoruz. İzmirli başarılı hanımlar, TEV Eğitime Destek Koromuzda gönüllü olarak, birçok fedakârlıkla yer alıyor. Bu konser için profesyonel olarak eğitim alıp yoğun bir şekilde çalışıyorlar. Bu sene Mozart Akademi’nin değerli hocalarıyla, yine çok iyi hazırlanarak bizlere müzik ziyafeti yaşatacaklar. Selami Şahin, hem o unutulmaz şarkılarını seslendirecek hem de koromuzla birlikte performans sergileyecek.

- Kimler destek oluyor?

Birçok kişi ve kuruluş, İzmir’in önemli firmaları bize destek oluyor. Norm Holding ana sponsor, Dokay Filo gümüş sponsor, Luna Elektrik A.Ş., Sarıgözoğlu A.Ş., Ben Boru A.Ş. bronz sponsor, Bortar Group, Seçsan Yemek, Ontur Otel ve Mozart Akademi de destek sponsorları... Davetiyelerimizi edinip geceye katılacak tüm yardımseverler de en değerli destekçilerimiz olacak.

‘Yeni kaynaklar önem taşıyor’

- Başka projeleriniz var mı?

Küçük ve bireysel bağışçılık alanında yaratıcı yeni kaynak modelleri uyguluyor, trendler geliştiriyoruz. Her adımımız, daha büyük ve hızlı bir değişimin ışığı oluyor. Kuruluş yıldönümü konserlerimiz ve TEV Eğitime Destek Koromuz ile başlattığımız bu önemli etki, bunun en güzel göstergelerinden biri. İzmir olarak önemli bir örnek teşkil ettiğimize ve marka yarattığımıza inanıyorum. Öğrencilerimizin kişisel gelişimlerinde önemli bir rol oynayacak olan ‘Meslektaşını Okut’ projesini kısa zamanda hayata geçireceğiz. Öncüsü olduğumuz, cenazelerde çelenk bağışı uygulamasının bir benzerini mutlu günlere taşımak hedefiyle yeni bir gelenek başlattık. Her yıl okutulan toplam öğrenci sayısının üçte biri, cenaze çelenklerinin bağış gelirleriyle gerçekleşiyor. ‘Bir Dünya Çiçek’ projemizle düğün, açılış ve kokteyl gibi davetlere çiçek yerine, TEV mutlu gün çiçeklerinden gönderen kişi ya da kurumlar sayesinde eğitime yeni kaynaklar yaratılıyor. Şu anda alternatif kanal gibi gözüken törenlerde TEV Bir Dünya Çiçek bağışlarını da gelenekselleştirmek istiyoruz.

Yazının devamı...

© Copyright 2019

Milliyet Gazetecilik ve Matbaacılık A.Ş.