SKORER
PEMBENAR
CADDE
YAZARLAR

İyi niyet taşları

S-400 hava savunma sisteminin fiilen Türkiye’ye intikali başladı.
Ve...
Bununla birlikte, Türkiye’ye dönük tehditler tırmanışta.
ABD’nin tehditleri önce “laftaydı.”
Sonra...
Meclis kararına/yasaya dönüştü.
ABD Dışişleri Bakanı Pompeo dün “Yasaların gereğini yerine getirmek zorundayız” dedi.
Yani...
“Yaptırımları” hayata geçirmek.
Bir bakıma ABD Başkanı Trump’ın bu “yaptırım öngören yasayı uygulaması gerektiği” mesajını vermiş oluyor.
Ankara’nın beklentisi ise “yaptırımların olacağı, fakat en hafiflerinin seçileceği” yolunda.
Bunu “Ankara’nın iyimserliği” diye görenler varsa da “kapı arkası diplomasi” olması ihtimali de dikkate alınmalı.
Türkiye’ye satır aralarında böyle hafifletici algılar verilmiş olabilir.
NATO’yu kullanarak da masaya yeni kartlar atmayı, dolaylı baskıyı deneyebilirler.
Göreceğiz...

.....................

Bununla beraber, ABD-Türkiye arasındaki sorunlar sadece S-400’lerle sınırlı değil.
PYD/PKK’nın Fırat’ın doğusundaki coğrafyaya mıhlanması... Buraya bazı NATO ülkeleri askerlerinin yerleştirilerek koruma şemsiyesi açılması...
Güney Kıbrıs’a “silah ambargosunun kaldırılması sürecinin” de altını çizin. (Bu yasa Temsilciler Meclisi’nden geçti. Senato’dan geçmiş değil. Başkan Trump’ın da zaten bu durumda onaylamış olması mümkün değil.)
Güney Kıbrıs’ın ileri teknoloji silahlarla donatılması...
Güney Kıbrıs’ta Fransa’nın da deniz üssü kurmak üzere anlaşması.
Doğu Akdeniz’deki enerji yataklarının başta ABD olmak üzere bazı Batılı ülkelerin donanmalarıyla güvenceye alınması...
Bütün bunlara Türkiye’nin 1 milyar 200 milyon dolar satın alma bedeli ödediği, üretim ortağı olduğu F-35’lerin verilmemesi krizini de ekleyin.
Ve de...
Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Mısır, Ürdün eksenli İsrail destekli Ortadoğu NATO’su diye anılan ABD himayesindeki çok uluslu silahlı güç projesinin hayata geçirilmesi sürecini düşünün.
Türkiye tüm bunların şimdilik “dışında...”
Yakında “karşısında” konuma geçirilebilir.

....................

AB’nin yeni yaptırımları açıklandı.
Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu bunları “dikkate ve ciddiye alınmaması gereken, Güney Kıbrıs için yapılan kıytırık destek gösterisi” diye yorumladı.
Dileriz öyle olsun.
Gene de “cehenneme giden yolların iyi niyet taşlarıyla döşendiği” söylemini kulağımızda tutalım.

Yazının devamı...

15 Temmuz dehşeti

Çok yıllar önce Stockholm’den Uppsala’ya kara yoluyla gidiyorduk.
Yol tamamen kar kaplıydı.
Bütün arabalarda çivili lastikler...
“Volvo” gibi kış koşullarına göre tasarlanmış ve üretilmiş güçlü araçlar...
Kimse kimseyi geçmiyor...
Yolun sol tarafını boş bırakarak sağ tarafında ipe dizilmişçesine önlerinde uygun mesafeler bırakarak düşük süratle gidiyorlar.
Sol taraf, “uçurum” diyemesem de, hayli derin bir yar.
Yani...
Bir vadiden geçiyoruz.
Eşim Canan Avrupa Konseyi Kültür Komisyonu’nda 2. yöneticiydi.
Uppsala’da bir komisyon toplantısına yetişmesi gerekiyordu.
Altımızda yaz lastikli, kaplumbağa tipi küçük bir Volkswagen...
İlk arabamızdı.
Saatime baktım.
Böyle sağ tarafta dizilmiş kervan gibi ağır ağır ilerlemeye devam edersek Canan’ın komisyon toplantısına yetişmesi mümkün değildi.
Direksiyonu sola kırdım, gaza yüklendim.
Yaşamları “düzen” olan, disipline odaklı İsveçlilerin bize dehşet içinde baktıklarını hatırlıyorum.
Epeyce yol aldık.
Artık komisyon toplantısına yetişebilecek kadar...
Ve ansızın bizim Volkswagen kaymaya başladı.
Karlı havada direksiyon hâkimiyeti için bildiklerimi refleks halinde uyguluyordum, döne döne kayarak bir süre ilerledik.
Bütün çabam soldan boşluğa uçmamak içindi.
Arabayı yolda tutmak çabasındaydım.
İnanılmaz soğukkanlıydım.
Sonunda başardım.
Döne döne yolun sağına kaydık ve yanı başımızda yükselen karlara yaslandık durduk.
Kontak anahtarını çevirip motoru durdurdum.
Ve o anda dizlerim titremeye başladı.
Ardından sarsıla sarsıla vücudum.
Geçirdiğimiz tehlikeyi, dehşeti beynim yeni algılamıştı.
Sanki binlerce voltluk enerjiyi sarsıla sarsıla, dizlerim titreye titreye, dişlerim birbirine vura vura boşaltıyordum.
Herhalde birkaç dakika öyle geçti.
Nihayet arkama bakmayı akıl ettim.
Çoğu araç yana çekmişti.
İçindekilerden bir kısmı geldi.
Termostan sıcak kahve bile ikram ettiler.
Müthiş utanmıştım.
Ama...
Hâlâ titremekteydim.

........................

Dün 15 Temmuz darbe kalkışımının yıl dönümüydü.
O akşamı ve ilerleyen saatleri hatırlıyorum.
Darbe kalkışımını Demet Sabancı Çetindoğan’ın dünyanın her tarafından gelen kültür insanları için verdiği bir davette öğrenmiştim.
Gayet soğukkanlı olarak gazeteye gittim.
Arkadaşlarla TV’den gelişmeleri izledik.
Darbeciler CNN’i basıp susturmuşlardı.
Darbe bildirisini TRT1’de silah tehdidiyle bir hanım spikere zorla okutmuşlardı.
Her an bizim gazeteyi de basabilirlerdi.
Köşe yazarlarından sadece ben gelebilmiştim.
Gene olanca soğukkanlılığımla bu ilk baskı için bir yazı kaleme aldım.
“İlelebet Demokrasi” başlığını attım.
Her satırıyla demokrasiyi savundum.
Hiçbir korkum, kaygım yoktu.
“Darbeciler bana bir şey yapabilirler” diye aklımdan bile geçirmedim.
Zaten çoğu meslektaşım da aynı meydan okuma tavrındaydı.
O zaman CNN Ankara Temsilcisi olan Hande Fırat telefonla Recep Tayyip Erdoğan’ı aradı.
Onun görüntülü olarak telefon ekranından, halka, “havalimanına, köprülere, caddelere, meydanlara yürümek ve darbecilere direnmek” çağrısı kırılma anını oluşturdu.
Camilerden selalar okunmaya başladı.
Tek tük insanların ancak göründüğü caddelerden insan seli akmaya başladı.
Sonrası malum...

.........................

Tıpkı Uppsala yolunda dizlerimin titremesi, vücudumun sarsılması gibi darbe bastırıldıktan sonra da psikolojik spazma girdim.
Eğer darbe kalkışımı bastırılmasaydı neler yaşayabileceğimizi dehşet içinde düşünüyordum.
Gölbaşı’nda yaptırılan saray gibi bir binaya Fethullah Gülen Humeyni gibi gelebilecekti belki de...
Her tarafta FETÖ’nün özel “emirleri”, onlara bağlı “imamları...”
Belki bizim gazetenin bir “Milliyet İmamı” olacaktı.
Ve Hürriyet İmamı...
Diğer gazete ve televizyonların da imamları...
Medya gruplarının başında birer “emir...”
Türkiye’yi bu “emirler” ve “imamlar” yönetecekti.
Ya da bu düzen kabullenilmeyecekti.
Bir içsavaş çıkacaktı.
Türkiye bir tekke, cemaat, imam efendi devletine dönüşmese bile belki parçalanacaktı.
PKK/PYD bu kargaşadan fırsat kollayıp parça ya da parsa koparmaya çalışacaktı.

.........................

Şükür ki bu olası felaket senaryosunun üstesinden gelebildik.
Direnişte yaşamını yitiren demokrasi şehitlerine rahmet, ülkeme esenlik diliyorum.

Yazının devamı...

ÇAĞ BAŞLATAN ULUSAL GÜN

osmanlı döneminde büyükelçilik olan Fransız Sarayı’nda bir “Milli Gün” kutlaması daha...

Aslında Fransa’nın “Milli Günü” 14 Temmuz’dur.

Ancak bir yandan Ankara’daki büyükelçilikte kutlama daveti, öte yandan hafta sonu tatili nedeniyle İstanbul’daki kutlama 11 Temmuz’da yapıldı. “Mavi, kırmızı, beyaz” Fransa bayrağı renkleriyle donanmıştı başkonsolosluk ve bahçesi.

......................

14 Temmuz 1789 “Yeni Çağ”ın bitişi ve “Yakın Çağ”ın başlangıcıdır.

Yani... “Son Çağ” olan “Yakın Çağ”ın 230’uncu yıl dönümü de kutlanmış oluyor her Fransa Milli Günü’nde.

......................

14 Temmuz 1789’da Fransız
Devrimi olarak da adlandırılan Fransız Halk İhtilali gerçekleşmişti.

Uzun süren savaşlar sonucu ekonomi kötüleşmiş, durumu düzeltmek için
ağır vergiler konulmuştu.

Ayrıca Fransa’nın Amerikan Bağımsızlık Savaşı’na sağladığı yoğun mali ve askeri destek de ekonominin adeta çökme nedeni olmuştu. Bunlar halkı çok zor yaşam koşullarına itmişti.

Son yıllarda kitapların yaygınlaşmasıyla kültürel düzey yükselmiş, bilinçlenme oluşmuştu. Varlıklı burjuva sınıfı bir yandan kırsalda yaşayan ve çağ dışı
feodal sistemle bunalan köylülerin Saray’a tepkileri birleşmişti.

Burjuva da Saray’ın imtiyazlılarına meydan okuyordu. Sonuç...

Sosyal patlama...

“Donsuzlar” diye soyluların küçümsediği halk 14 Temmuz 1789’da Bastille Hapishanesi’ni bastı.

Hapishanedeki muhafızların silahları ele geçirildi, mahkûmlar serbest bırakıldı. İhtilal başlamıştı.

1791’e gelindiğinde bir kurucu meclis toplandı.

“İnsan ve Yurttaş Hakları” bildirisi yayımlandı.

“Ulusun Egemenliğine” dayanan bir anayasa hazırlandı.

Bu anayasa halk tarafından seçilecek bir parlamentonun yasama ve yürütme yetkilerini kralla paylaşmasını öngörmekteydi.

Dönemin sloganı “Egalité... Fraternité... Liberté... (Eşitlik... Kardeşlik... Özgürlük...)” idi...

Demokrasinin şafağıydı.

Bu sosyal ve siyasal dalga, monarşi dalgası Avrupa’ya yayıldı.

Tahtlar sarsıldı, çatırdadı.

Yeni bir yönetim modeli yüzyıllara egemen olacaktı. Bu nedenle “Yakın Çağ”ın başlangıcını işaretleyen ilk kilometre taşıdır.

Fransızlar şovendir. Milliyetiyle gurur duyar ama bu duygunun derinlerinde çağ başlatmış olmak da vardır.

Biz Türkler de 1453’te İstanbul’u alarak “Orta Çağ”ı kapatıp, “Yeni Çağ”ı başlatmanın gururunu yaşamıyor muyuz?

Fransa Başkonsolosu Bertrand Buchwalter güzel Türkçe konuşur. Babası Ankara’da diplomat olduğu için ilköğrenimini orada yaptı. Pek çok Türk arkadaşı var. Diplomat olan eşi de Türk. Kürsüde Türkiye-Fransa ilişkilerini daha iyi hale getirmek için çabaladığını söylerken diplomasi yapmıyordu, gerçekten samimiydi.

Uzun yıllar boyunca Paris’te yaşayan ve Fransa’da geniş çevresi olan Erkan Özerman da o gece Fransız Sarayı’ndaydı. Yanında son Dünya Best Model’i vardı.

CEHENNEMİN KAPISI

Bodrum’u magazin sayfalarında “beach” görüntülerinden, gece kulüplerinden, barlardan ibaret görenler çoğunluktadır.

Oysa...

Çok farklı bir “az bilinen” Bodrum da var.

Kışın da yaşamak için Bodrum’u seçenlerin sayısı giderek artıyor.

Onlar “az bilinen” Bodrum’u sevenler.

Burada zaman zaman bazı seçmeler yansıtıyorum.

......................

Perşembe akşamı “MAVİ ÖZGÜRLÜK-BODRUM SANATÇILARI” sergisi açıldı.

Bedri Rahmi Eyüboğlu, Eren Eyüboğlu, Devrim Erbil, Cemil Eren ve daha bir dizi büyük sanatçının eserleri Şevket Sabancı Kültür ve Sanat Merkezi’nde sergileniyor.

Cevat Şakir’in, Azra Erhat’ın, Cahit Kayra’nın Bodrum’unu okuyan, resimlerini gözlemleyen usta sanatçılar onlar.

14 Ağustos’a kadar her gün saat 10.00-22.00 arası...

......................

Bir önceki sergiye de işaret etmeliyim.
“Hierapolis’ten Halikarnassos’a Saygı-Heykel Sergisi...”

Hierapolis kadim Yunan kenti Pamukkale’nin hemen yanında kurulmuş.

Heykelleriyle, antik kentin kalıntılarıyla ünlü.

Ve “Holy City (Kutsal Kent)...”

İsa’nın 12 havarisinden Phillippus’un mezarı orada.

....................

Bir de Plutonium Tapınağı...
Buraya “Cehennemin Kapısı” denirmiş.

Günümüzde nükleer bombalar çağımızın cehennemiyse, hammaddelerinden biri de plütonyum.

Bu ender madene adı, acaba binlerce yıl öncesinin “Cehennem Kapısı’nın adından” esinlenerek mi verilmiş?

.....................

Halikarnassos ise “Dor Birliği”nin altı
üyesinden biri.

Bodrum’un antik çağlardaki ismi.

Halikarnassos’taki, Mausoleion heykeli dünyanın yedi harikasından biri olarak tanımlanır.

Frizleri Londra’daki British Museum’a taşınmıştır.

Bunlardan izler yansıtan heykellerin arasında dolaşabilmek ne güzel bir duygu.

YENİ NESİL LEZZET DURAĞI

İstanbul’un çekim merkezleri çoğalıyor. Tepebaşı/Asmalı, Beyoğlu, Nişantaşı, Etiler, Boğaz eksenine önce Karaköy eklendi...

Karşıda Yeldeğirmeni civarı sanat mahallesine dönüştü. Moda, Bağdat Caddesi, Fenerbahçe...

Yeşilköy ve Vadi İstanbul...

.......................

Ve sürpriz çekim merkezleri.
Örneğin... Maslak’taki
öncülüğünde o mahalle de şenlenmekte. Maslak42 ise sanat ağırlıklı.

......................

Yıllar boyugözüyle bakılan terörün pençesindeki Küçük Armutlu şimdiile bir başka ilgi merkezi.

öncülük yapmıştı.

Geçen hafta aynı sırada yer alan daydık.

Kentin iyilerinden...

Etin en leziz hallerini tattık.

Yepyeni bir et deneyimi olan de menünün yıldızları arasında. Mekân uzun süre vakit geçirmek için tasarlanmış.

Yeşilliklerin arasında saatlerin akacağı bir bahçe. Kış aylarında ise sıcacık ortam, uzun bir masada, arkadaşlar arasında keyif.

......................

Teşekkürler Dilara Boğaz...

Yazının devamı...

S-400 ve nükleer santral

Üç dev Antonov nakliye uçağıyla “S-400 savunma sisteminin ilk parçaları” Mürted Üssü’nde.

Daha önce yaptırılmış özel hangarlara taşındı.

Nereden nereye...

Yıl 2015...

Ahmet Davutoğlu Başbakan...

Türk F-16’ları, Hatay hava sahamızı kısa süre ihlal etti diye Rus savaş jetini düşürmüştü.

Putin “Aynen cevap vermeyeceğiz ama bundan sonra Türk savaş uçakları Suriye hava sahasına girerse oradaki S-300’ler ateşlenir. Anında düşürülür” gözdağını vermişti.

Aradan sadece 4 yıl geçti.

Rusya’nın Türkiye’ye gözdağı verdiği S-300 hava savunma sisteminin daha ileri teknolojiye sahip S-400 tipi Mürted’de.

Bunların nasıl kullanılacağı konusunda bir süredir TSK’nın subayları, teknisyenleri, Rusya’daki bir üste eğitim alıyor.

S-400’ün bütün parçaları kurulup aktif hale getirildiğinde Rus subaylarıyla ve teknik personeliyle birlikte bizim, orada eğitim almış subaylarımız da görev yapacak.

“Devletlerin, milletlerin ebedi düşmanlıkları, ebedi dostlukları yoktur. Menfaatleri vardır” söyleminin bir kanıtı daha.

......................

Bir kanıt daha...

Türkiye’nin 70 yıla yakın süre boyunca stratejik müttefiki, içinde bulunduğu NATO’nun üyesi ABD, hava savunma sistemi Patriotları vermedi.

Savunma sistemi büyük ölçüde Sovyetler Birliği/Rusya saldırılarına karşı düzenlenmiş olan Türkiye o ülkenin etkili hava savunma sistemi S-400’leri almış bulunuyor.

Kanıt dosyasının sayfalarını çevirmeye devam...

Türkiye ileri teknoloji yeni nesil savaş uçağı F-35’lerin üretim ortağı.

Bugüne kadar 1 milyar 200 milyon dolar ödemiş.

F-35’lerin 100’e yakın parçası Türkiye’de üretilmekte.

TSK pilotları Amerika’da F-35 eğitimi almakta.

Türkiye savaş jeti filolarını bu F-35’lerle yenilemek üzere ABD ile anlaşma imzalamış.

Fakat...

ABD, “Rusya’dan S-400’leri alıyorsunuz, size bu anlaşmaya rağmen F-35’leri vermeyiz” diyor.

Türkiye’nin ajandasında F-35’ler gibi yeni nesil Rus “SU” serisinden savaş jetleri almak seçeneği de var.

.......................

ABD ile Türkiye arasında makas açılırken, şartlar Rusya’yla yakınlaşmaya itmekte.

.......................

Her şey bir yana...

Akdeniz de inşa edilmekte olan nükleer enerji santrali hiç konuşulmuyor.

Ancak...

Olay sadece Türkiye-Rusya yakınlaşması ve Türkiye’nin enerji üretimine katkı olarak görülürse “at gözlüğü”yle bakmak olur.

Bu nükleer santralin çok ciddi korunmaya ihtiyacı var.

Kasıtlı fırlatılmış ya da yolundan herhangi bir teknik nedenle sapmış bir füze bu santrali vurursa büyük felaket yaşanabilir.

Uzaklardaki Çernobil nükleer santralindeki patlama, bizim Trakya’dan başlayarak, İstanbul’dan Rize’ye bütün Karadeniz kıyılarımızı etkilemişti.

Güney sınırlarımızın nasıl da hassas bir coğrafya olduğunu düşünün.

PKK/PYD’den DAEŞ’e ve bir sürü çete gibi, her maksat için, her gölgedeki, büyük güçler tarafından kullanılabilecek örgütler.

Böylesine karışık bir coğrafyada korumasız kalabilir mi bir nükleer enerji santrali?

Çocuklar, gençler dâhil milyonlarca insanımız bu tehdit altında bırakılamaz.

S-400’ü bir bakıma Akdeniz’de yapılmakta olan nükleer santralin tamamlayıcı güvenlik hizmeti/önlemi olarak da görmeliyiz.

Yazının devamı...

Lanetliyorum

23 Mart 1994...

Hukuk Fakültesi öğrencisi 23 yaşındaki Ana Mladiç intihar etti.

Belgrad’da yayımlanan “Kurir” gazetesi intihar sebebini “babasının Bosnalı Müslümanların katliamından sorumlu olduğunu öğrenince depresyona girdiği ve bir süre sonra da intihar ettiği” satırlarıyla açıkladı.

Ratko Mladiç Yugoslavya’nın eski Genelkurmay Başkanı’ydı.

Srebrenitsa da Bosnalı silahsız 8 bin 372 Müslüman erkeğin öldürülme emrini veren komutandı.

Ayrıca...

Saraybosna’nın kuşatılması, halkın öldürülmesi...

Sürgün...

Savaş ve insanlık suçları sanığı olarak Lahey Uluslararası Ceza Mahkemesi’nde yargılanmıştı.

Diğer suçların yanı sıra soykırımdan müebbet hapse mahkûm olmuştu.

........................

İntihar eden kızı Ana Mladiç’in cenazesine katılmasına izin verildi.

Çok sıkı güvenlik çemberi içinde kızının mezarı başındaydı.

Başı önünde ağlıyordu.

10 binlerce masumun kanına girmişti.

Binlerce kız çocuğunun, genç kızın, delikanlının celladıydı.

Merak etmişimdir...

Sadece kızı için mi ağlıyordu, yoksa günahkâr geçmişi için de mi?

........................

Dün Srebrenitsa soykırımının yıl dönümüydü.

300 Srebrenitsa kurbanı daha dualarla toprağa verildi.

24 yıl sonra hâlâ cenaze töreni garipsenebilir.

Oysa...

Soykırımın bir acı gerçeği de binlerce masum Müslüman erkeğin makineli tüfeklerle delik deşik bedenlerinin üzerinden iş makinelerinin, tarım makinelerinin geçirilmiş olmasıdır.

Ayrı ayrı parçaların, ayrı ayrı çukurlara topluca gömülmeleridir.

Parçaların ormanlara taşınıp gömüldüğü de dramın bir diğer devamı.

Yıllar içinde, kuşkulu yerler kazılıyor, öldürülen masumların kemikleri bulunuyor, DNA’ları bedeni tamamlayacak başka yerlerde bulunan kemiklerin DNA’larıyla karşılaştırılıyor.

Hâlâ Srebrenitsa’da katledilen 1000’den fazla Bosnalı Müslüman erkeğin cenazesi bulunabilmiş değil.

.........................

Srebrenitsa’da evlatlarını, yakınlarını yitirmiş olan Bosnalılar, kızının mezarı başında ağlayan -müebbet hapse mahkûm- kasap Mladiç’e “Tanrı’nın da ceza verdiğini” düşünmüş olmalılar.

Kızın günahı yok.

Babasının günahını taşıyamayacak kadar yeise düşmüş, depresyona girmiş, intihar etmiş.

Mladiç’in son kurbanı da “öz kızı olmuş.”

Katliamın bir diğer sorumlusu Karaciç de yakalandı.

O da cezalandırıldı.

........................

Fakat...

Vicdanların tatmin olmadığı bir sorumlu daha var.

Boşnak Müslüman erkeklere “Burada güvendesiniz, silahlarınıza ihtiyaç yok bize teslim edin” diyen ve sonrasında “sığınma kampını çeviren Sırp birliklerine silahları alınmış insanları teslim eden” Hollandalı BM Barış Gücü Kamp Komutanı’ndan söz ediyorum.

8 bin 372 canı Sırp kasaplarına ve onun katil askerlerine teslim edip kendi askerlerini kamptan çekerek uzaklaşan Hollandalı komutan acaba “Böyle olacağını bilemezdim” diyerek kendini vicdanlarda aklayabilir mi?

........................

Srebrenitsa’da ve Bosna’nın tümünde Sırp katliamıyla can veren bütün Bosnalılara Allah’tan rahmet, ailelerine, “anne tarafından soydaşlarıma” başsağlığı diliyorum.

Dünyanın her tarafında işlenen insanlık suçlarını lanetliyorum.

Yazının devamı...

Liderin dosyası

II. Dünya Savaşı sonlarında Amerikan ağırlıklı müttefik kuvvetlerinin Normandiya sahiline yaptığı çıkarma tarihi değiştirmiştir.

Nazi Almanya’sını çökertmiştir.

Bu çok başarılı askeri harekâtın komutanı General Eisenhower.

ABD halkı ona olan teşekkür borcunu Cumhurbaşkanı seçerek yerine getirmiştir.

Bu tarihi değiştiren Normandiya çıkarmasından sonra bir Amerikalı gazeteci Eisenhower’a sorar:

“General, o harikulade büyük başarıyı gerçekleştiren kurmaylarınız, yanınızdaki savaş dehası beyinler kimlerdi?”

Eisenhower şu cevabı verir:

“Beni iyi dinle, iyi düşün ve cevap ver genç adam.

Eğer bu Normandiya çıkarması başarılı olmasaydı, Almanlar bizi denize dökselerdi, yanlış strateji yüzünden binlerce Amerikan delikanlısının ölümüne sebebiyet verme suçundan kimi divanı harbe çıkarıp, yargıya çekerlerdi?”

Genç gazeteci yutkunur, kekeleyerek “Komutanı yani sizi efendim...”

Eisenhower “Sorunun cevabını sen verdin genç adam” der ve noktayı koyar.

.......................

Liderlik böyle bir şeydir.

Lider kazandığında sahipleneni çok olur.

Silahlı kuvvetler, siyasi partiler fark etmez.

Lider kaybederse tek başınadır.

Yenilginin paylaşanı, sahipleneni yoktur.

........................

Bu olay liderlik derslerinde anlatılan bir “case study”dir.

Liderin sorumluluğunun ikiz kardeşi yetkidir.

Demokrasinin temel ilkelerini yansıtan “denge denetim” kaynaklı yasaların içinde olmak kaydıyla.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın işçilere yaptığı konuşmayı dün TV’den izledim.

Merkez Bankası Başkanı’nı görevden neden aldığını anlattı.

“Bütün ikazlarımıza rağmen faizi düşürmedi” dedi.

Cumhurbaşkanlığı’nın yasal yetkisine dayanarak onu görevden aldığının altını çizdi.

“Yüksek faizin enflasyonu yükselttiği” görüşünü tekrarladı.

Bu görüşünü daha önce “Ali Babacan’la faiz konusunda anlaşama-dıklarını” vurgulayarak da dile getirmişti.

Erdoğan “faizi düşürerek, enflasyonun aşağı çekileceği” inancında.

“Daha önce de bu yöntemle enflasyonu yüzde 6-7’ye düşürdüğüne” gönderme yaptı dün.

.........................

Merkez Bankası Başkanı’nı görevden almak yüzde 50’nin üzerinde oyla 5 yıl süreyle Türkiye’nin yönetimine getirilen Cumhurbaşkanı’nın yasadan kaynaklanan tasarrufudur.

Çünkü...

Kendisine oy veren ve vermeyen millete karşı sorumluluğu nedeniyle “doğru bildiğini” yapmalıdır elbette.

Yeni atanan Merkez Bankası Başkanı’nın faizleri düşürerek enflasyonu aşağı çekmesi, yaşam düzeyini artırması ilk seçimde “olumlu geri dönüş” üretir.

Buna karşılık -hiç dilemeyiz ama- faizleri düşürerek enflasyon aşağı çekilmezse, parasal alanda ve özellikle döviz kurlarında olumsuzluklar yaşanırsa hesabını verecek olan da gene -demokrasi gereği- siyasi iktidardır.

Zaten Cumhurbaşkanı Erdoğan da dün bunu söyledi: “Davul birinin elinde, tokmak birini elinde. Yanlış bir yaklaşım. Bedelini kim ödeyecek? Siyasetçi ödeyecek.”

Demokrasinin kuralları böyle yazılmıştır.

.......................

Muhalefete gelince...

Elbette eleştirecektir.

Varlık nedeni budur.

.......................

Her ölçekte de bu halkın verdiği “yetki” ve “sorumluluk” ikizi demokrasinin gereğidir.

Yerel seçimlerden sonra -özellikle- büyükşehir belediye başkanları için bu mercekten bakmak gerekmez mi?

Halkın verdiği yetkiyle görevlerini yasaların çerçevesinde, engellenmeden yapmaları oyunun kuralıdır.

Ki...

Kendine oy verenlere ve de vermeyenlere sorumlu olabilsinler.

Bir sonraki seçimde oylarla ödüllendirilsinler ya da cezalandırılsınlar.

Yazının devamı...

Yeni partiler

Ali Babacan AK Parti’den istifa etti.

“Yeni parti doğumu” artık gün sayıyor.

Ali Babacan’ın söylemlerini dikkatle okudum.

Cumhur-başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı hedef alan tek kelime yok.

.....................

Gösterilen bu dikkat “siyasetin son trendi...”

Son İstanbul seçimlerinde bu trendi Ekrem İmamoğlu başlattı. Doğrudan Erdoğan’ı hedef almamaya özen göstermişti.

Ilımlı üslup...

Kucaklayıcı yaklaşım...

“Yeni bir sayfa açmak” söylemi...

......................

Ali Babacan da “Her konuda beyaz sayfalarla işe başlamak gerekmektedir” söylemiyle start aldı.

Kuracağı partiye davet için görüştüğü bir gruba da şöyle demiş:

“AK Parti’nin içini hedeflemiyoruz. AK Parti tabanına da hitap ediyoruz ama Türkiye’yi hedef alıyoruz.”

İmamoğlu’nun bütün İstanbulluların “başkanı olacağım” çizgisinin Babacan’dan “Türkiye ölçeklisi...”

.......................

“AK Parti’nin içini hedeflemiyoruz” demesi akılcı.

Çünkü üretilmiş “11. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün arkasında olduğu Babacan’ın kuracağı parti AK Parti’den grup kuracak kadar milletvekili koparacak” abartılı iddiaları havada uçuşuyor.

Böyle iddiaları hayata geçiremezlerse daha ilk adımda tökezlemiş olurlar.

Çıtayı çok yükseklere koymak, abartılmış iddialar belki ilgi çeker ama havada kalırsa “patlamış balon” algısı üretir.

Ayrıca...

Böyle bir iddianın seslendirilmesi AK Parti’de safları daha da sıkılaştıracaktı.

Babacan bilinen “ihtiyatlı” üslubunu ve tarzını sürdürüyor.

........................

AK Parti tabanının dışından da isimlerle konuşmuşlar.

Örneğin...

Zülfü Livaneli’yle.

Olumlu sonuç alamamışlar.

Ama...

Özellikle kamuoyunun “ekonomi alanında güven duyduğu” bazı siyasetçiler de Babacan’la birlikte yola çıkanlar arasında.

........................

Ahmet Davutoğlu’nun da partisi yolda.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’la bayram tebriki bağlamında konuşmuşlar.

Tersi bir açıklama yapılmadığı için yansıtmakta sakınca yok sanırım.

Erdoğan telefonda Davutoğlu’ndan “23 Haziran seçimleri öncesinde İstanbul’a gelerek Binali Yıldırım kampanyasına katkısını” istemiş.

Davutoğlu “Anadolu’dayım” gerekçesiyle olumlu yaklaşmamış.

.......................

Bütün bunlar gazete sayfalarına ve TV ekranlarına yeterince kuvvetli yansımadı.

Güçlü bir rüzgâr gözlemlenmiyor.

“Medyada yer bulmak” zorluğu 2019 Türkiye’sinin gerçeği olmakla beraber, gündemde Türkiye için “S-400’ler” gibi çok flaş konular arasında “tabii elemeden geçme” sürecini de dikkate almalıyız.

Bunun ötesinde bir siyasi parti kurmak iddiası sahiplerinin “iletişim stratejilerini” iyi kurmaları, hamle zamanlaması için ortamı doğru okumaları gerekir.

........................

Cumhurbaşkanlığı sistemi yüzde 50+1 oyu gerektirdiği için ittifakları öne çıkarıyor.

Nispeten küçük partiler ittifaklara katkıları nedeniyle ağırlıklı olabiliyor.

“Yeni partilerin de -en azından- böyle bir şansı var” denebilir.

Çoğunluk siyasete “çoğulculuk” getirmekte.

.......................

Not: Yazımda, haber kaynakları güçlü Abdülkadir Selvi’nin Hürriyet’teki satırlarından da yararlandım.

Yazının devamı...

Merkez Bankası notları

Merkez Bankası Başkanı Murat Çetinkaya görevden alındı.

Yerine yardımcısı Murat Uysal atandı.

Bu bağlamda bir Merkez Bankası “örneği” sunayım.

.......................

Turgut Özal Başbakan.

Rüşdü Saracoğlu Merkez Bankası Başkanlığı’na henüz yeni atanmış.

Turgut Özal’ın kalp damarlarına baypas müdahalesinin yapılacağı Houston’a uçuyoruz.

Washington’dan kalkan uçakta bir grup Türk’üz.

Aralarından Güneş Taner’i ve yeni Merkez Bankası Başkanı Rüşdü Saracoğlu’nu hatırlıyorum.

Biz Türkler aramızda kendimizi siyaset konuşmaya kaptırmışız...

Ciddi görünüşlü kalantor bir Amerikalı yolcu bana sordu:

“Hangi dilden konuşuyorsunuz?”

Tabii “Türkçe” cevabını verdim.

Adam gayet yumuşak ve hafif bir ses tonuyla bir soru daha yöneltti:

“Acaba bu kadar yüksek sesli olmayan başka bir dilde konuşmanız mümkün mü?”

Mahcup olduk tabii.

“Böyle bağıra çağıra konuşmayın” demek yerine ince espriyle uyarmıştı.

.........................

Kendi aramızdaki tartışmalara hiç girmeden elindeki kalın ciltli kitabı okumakta olan Rüşdü Saracoğlu gözlüklerinin üzerinden bize “Dersinizi aldınız mı?” gibilerinden bir bakış attı ve gene kitabına döndü.

Okuduğu kitap bir ABD Merkez Bankası Başkanı’nın anılarıydı.

Hostes yemeklerimizi servis ettiğinde Saracoğlu okuduğu kitaptan bir anekdot anlattı...

ABD Merkez Bankası Başkanı kendinden sonra o göreve gelecek olanlara şöyle bir nasihatte bulunuyormuş:

“Başkan 4 isterse 3 ver, 3 isterse 1 ver, 2 isterse gene 1 ver, Başkan 1 isterse sakın hiç vermemezlik yapma yoksa seni gönderir. Yeni gelen verir.”

........................

Peki...

Ya ABD Merkez Bankası’nın bağımsızlığı?

1987’den 2006’ya kadar 18 yılı aşkın süre ABD Merkez Bankası Başkanlığı’nı yapan Alan Greenspan “Cumhuriyetçilere” yakın bir isimdi.

Başkan Bush (Baba) döneminde bu göreve atanmıştı.

Demokrat Parti adayı olarak Başkan seçilen Clinton’la Beyaz Saray’da yaptığı ilk konuşmayı anılarında anlatır.

Özetle şöyle yazmıştı:

Başkan Clinton’ın -karşıt partiye yakın olduğum için- beni görevde tutmayacağını düşünüyordum.

Çağırdı.

Beyaz Saray’a gittim.

Kısa bir görüşme olacağını söylemişlerdi.

Ancak iki saate yakın konuştuk.

Bana Merkez Bankası politikalarıyla ilgili hiçbir şey söylemedi.

Hiçbir şey istemedi.

İmada bile bulunmadı.

Zaten Merkez Bankası’nın bağımsızlığı gereği böyle bir şey yapsaydı Senato’ya şikâyet hakkım bile vardır.

Felsefeden, dünya siyasetinden, dünya ekonomisinden konuştuk.

Sonunda benden “göreve devam etmemi” istedi.

Kabul ettim.

Beyaz Saray’dan ayrıldığımda “Bu adam ya çok zeki ve entelektüel ya da bir kurnazlık peşinde” diye düşünmüştüm.

.........................

İlk yansıttığım satırlara bakarak, “Başkana (siyasi iktidara) Merkez Bankası Başkanı bir ölçüde itaat etmeli” fikri oluşuyor.

İkinci anlattığım anekdotta ise tam tersi...

“Bağımsızlık esas...”

Bu ikisi arasında çelişki yok mu?

Bunun izahı -sanıyorum- şöyle bir yorumla mümkün olabilir.

“Merkez Bankası Başkanı eğer topluma karşı sorumlu siyasi iktidarın genel ekonomi siyasetine aykırı bir çizgi sürdürürse görevden alınır.

Eğer böyle bir zıddiyet yoksa görevde kalır ama hedeflere ulaşma konusunda icraatına müdahale edilmez.”

.........................

Merkez Bankası’nın “bağımsızlığı” ile siyasi iktidarın (Cumhurbaşkanlığı’nın) “topluma karşı sorumluluğu gereği yetki kullanımı” arasında çok ince ayarlı bir çizgi var.

“Türkiye’nin iç politika girdabına” girmeden, ABD’den örnekle bu ince ayarlı çizgiyi göstermekte yarar gördüm.

Yazının devamı...

© Copyright 2019

Milliyet Gazetecilik ve Matbaacılık A.Ş.