SKORER
PEMBENAR
CADDE
YAZARLAR

Neden inanmıyorlar?

İnanmak istemeyeni bir şeyi ikna etmek imkânsızdır. Hele uluslararası ilişkilerde. Ne var ki bazen inanmayanın inatçılığındaki sahte haklılık algısını silmek davanızın adil bir tarzda dermeyanı için şarttır. Özellikle üçüncü taraflara.

Sözünü etmek istediğim, 15 Temmuz Darbe Girişiminin basit ve en doğru tanımıyla bir darbe girişimi olduğu, TSK içinde yuvalanmış bir dinî kültün halk tarafından akim bırakılan bir marifeti (aslında son marifeti) olduğu gerçeğinin, uluslararası kamuoyuna aradan geçen üç yıla rağmen kabul ettirilememiş olmasıdır.

Bunun, uluslararası kamuoyu dediğimiz nesnenin hangi kesitinden bahsettiğinize göre farklı sebepleri vardır. Söz gelimi, ABD Dışişleri veya Savunma Bakanlığı’nda görevli ama asıl işi Derin ABD Devleti’ne hizmet olan bir kesim için mesele kabul etmemek değil, kabul etmiyor görünmektir; çünkü Fetullahçı Terör Örgütü (FETÖ) tarafından tetiği çekilen bu olay, düz bir şekilde onların komplosudur. İran İslam Devrimi adı verilen, gerçekte ne İslam ne de devrimle ilgisi bulunmayan 1979 olayları dünya genelinde, merhum Prof. Dr. Necmettin Erbakan’ın yönetiminde Milli Selamet Partisi’nin 28 Haziran 1996 ile 30 Haziran 1997 arasında hükûmete gelmesi ile Millî Görüş Hareketi’nin Türkiye özelinde, özellikle ABD’li siyaset bilimcilerinin diline “İslamcı ülkeler” ifadesini soktu. ABD, 1980-90’ları bu akıma alternatif üretmekle geçirdi. Ortaya, “Ilımlı İslam” denen model çıktı.

Recep Tayyip Erdoğan başkanlığındaki AK Parti hareketi--Millî Görüş’ten ne kadar ayrılmış görünürse görünsün--“Ilımlı İslam” modelini kuran ve geliştiren NeoCon savunma ve diplomasi uzmanlarına, Türkiye’de harekete geçme zamanı geldiği kanısını verdi. Bu ekip, 15 Temmuz 2016’ya kadar ha şimdi, ha sonra bekleyişi ile AK Parti’yi yıkıp, Erdoğan’ı yok ekip, yerine kendi İslamcılarını getirmeye hazırlandı.

Bu komplonun sonu malum: 251 şehit, 1,535 yaralı gazi. Ama 1906 dâhil beş darbede ezilen, iradesi yok edilen, başbakanı ve bakanları öldürülen Türkiye, muazzam bir demokrasi zaferi kazandı; tankları durdurdu, darbecileri yakaladı.

Her şeye rağmen görünen o ki, komplocu ABD derin devleti, FETÖ elebaşını ve diğer unsurlarını sırf komplo ortaya çıkar korkusu ile geri vermeyecektir.

15 Temmuz’un darbe girişimi ve katılanların suçlu olduğuna uluslararası kamuoyunun başka kesimlerinin inanmamasında, darbe sonrası alınan önlemlerin olağanüstülüğünün ve toptancılığının tesiri vardır. Cumhurbaşkanı Erdoğan o zaman bu toptancılığı, “at izinin it izine karışmış olması” teşbihi ile anlatmıştı. Daha sonra bu izleri ayırt etmek için özel komisyon kuruldu. 7 kişilik bu komisyon, darbenin durdurulması sonrası yapılan telaşlı uygulamaların adaletsizliğini adaletli bir tarzda giderebilirse, uluslararası kamuoyunu, 15 Temmuz’un bir tiyatro olmadığına inandırmak daha kolay olacaktır.

Bu “tiyatro” ifadesinin çıktığı siyasal kaynak, yavaş da olsa bu oyundan vaz geçtiğine göre, adaletin tevzisinde bir hızlanma sağlanırsa, işler kolaylaşacaktır.

Yazının devamı...

Daha bu başlangıç...

Aaron Stein, ABD’nin etkili düşünce kuruluşlarından Dış Politika Araştırmaları Enstitüsü’nün (FPRI) Ortadoğu Program müdürüdür. Bu enstitü, Türkiye’de 1981’den 1989’a kadar büyükelçilik yapmış olan, bir Avusturya göçmeni olan Robert Strausz-Hupé tarafından 1955’te kurulduğunda, muhafazakâr eğilimli, klasik bir araştırma kurumuydu. Aradan geçen yıllar, ABD’de klasik hiçbir şey bırakmadığı gibi, FPRI da düşünceyi ve araştırmayı bir kenara bırakıp, militan bir örgüt halini aldı. Nitekim Ortadoğu masasına getirilen Aaron Stein de daha önce “sivil NATO” denilen, oğul Bush döneminde ve sonrasında giderek NeoCon’ların oyuncağına dönen Atlantik Konseyi’nde Türkiye masasında çalışmıştı.

İnsanları “Orada çalışırdı, burada çalışırdı” diye etiketleyip “Öyle diyorsun, çünkü sen şöylesin” tarzında (ad hominem denilen) mugalataya düşmek yanlıştır. İnsanların söylediklerine, söylemin içeriğine bakarak yanıt vermek gerekir.

Aaron Stein’i nereden maaş aldığına göre değil de FPRI’ın sitesinde yayınlanan “Türkiye neden sırtını ABD’ye dönüp; Rusya’yı kucakladı” başlıklı yazısındaki fikirleriyle değerlendirmek gerekirse... İlk dikkatinizi çeken nokta, yazıda olan değil, olmayan bir unsur olacaktır. PATRIOT’ları vermeyerek Beşar Esad’ından PKK/PYD’sine, Yunanistan’ından İsrail’ine kadar mayınlarla dolu bir bölgede ve zamanda Türkiye’yi ortada adeta çırılçıplak bırakan sanki ABD değilmiş gibi Aaron Stein yazısını Türkiye’nin “Rusya’yı kucaklama sebebi” olarak giderek otoriterleşen Erdoğan’ın, FETÖ liderinin 15 Temmuz’un müsebbibi olarak iade edilmemesine sinirlenmesi üzerine bina ediyor. Böyle başlayan bir yazının arkasının nasıl geleceğini tahmin edebiliyor musunuz?

Yazının devamında F-35’lerin Türklerin eline geçmesiyle değerinin ne kadar azalacağı da var, S-400’lerin ABD’nin diğer müttefiklerinin güvenliğine ne kadar zarar vereceği de... Erdoğan’ın bu gidişle Türkiye’yi NATO’dan kopartacağı da var, Türkiye’nin “ABD’nin Kürt müttefiklerini yok etmek istediği” de...

Bu şahsın dediklerinin tam bir envanterini istiyorsanız, Siyaset Ekonomi ve Toplum Araştırmaları Vakfı (SETA) tarafından hafta başı yayınlanan “Uluslararası Medya Kuruluşlarının Türkiye Uzantıları” başlıklı raporunu okumanız yeterli olacaktır. Çünkü Aaron Stein ve birçok diğer yabancı “uzman”, İngiltere’nin önemli mecralarından Independent’ın Türkçe servisinin, BBC, Almanya’nın Sesi, France 24 ve Amerika’nın Sesi’nin birlikte kurdukları “90+” isimli YouTube kanalında yazılanları tekrar ediyorlar. Bu mecralar da bu “uzmanların” sözüm ona raporlarında öne sürdüklerini yayınlıyorlar. Bu öyle bir hal aldı ki birinin söylediği ötekinde haber oluyor; onun haberi de berikinin raporuna konu sağlıyor.

Şimdi tartıştıkları “Türkiye neden Batı’ya sırtını döndü?” sorusudur; bunun devamında “Türkiye’yi kim kaybetti?” sorusu gelebilir.

Umulur ki devlet adamları ve siyasetçiler, medya mensupları ve think-tank uzmanları kadar sığ çıkmazlar ve Türkiye NATO’ya gerçekten sırtını dönmek zorunda bırakılmaz.

Yazının devamı...

Türkiye husumetinde Çin boyutu

Amazon.com’un “.tr” şubesinin açılışını aynı şahsa ait Washington Post gazetesi, 40 bin çocuk, kadın-erkek Türk ve Kürt’ü öldürmüş olan PKK’nın kurucularından Cemil Bayık’ın makalesini yayınlayarak kutlamış oldu. Bebek kanları gazeteye de bulaşmış sayılır.

Yabancı haber sitelerinde Türk olan ve olmayan yazarların makaleleri, gözle görülür şekilde bir anti-Türkiye dalgasına sahne oluyor. Bunları tek tek yanıtlamak hem mümkün değil hem de gerekli değil. Ancak bunlardan Çin-Uygur konusunda olan biri, sosyal medyayı da kapsadığı için dikkat çekiciydi.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Japonya ve Çin gezilerinde sağladığı diplomatik başarılarından kayda değer biri, Çin’de, Şincan Uygur Özerk Bölgesi konusunda idi. Türkiye-Çin ilişkilerinde bu konu üç ayrı başlık altında ele alınıyor:

1. Çin’in toprak bütünlüğü. Türkiye, ABD ve AB ülkeleri gibi Çin ana vatanı dışında küçük “Çinler” olduğu görüşünü hiçbir zaman paylaşmamış ve “Tek Çin” siyasetinden ayrılmamıştır. Bu, Çin’in toprak bütünlüğüne saygı anlamına gelmektedir. Çin’de bugün beş otonom bölge vardır ve bunlar bir vilayetten daha geniş idari haklara sahiptir. İç Mongolya, Şincan Uygur, Tibet, Ningksia Huy ve Guangksi Zhuang bölgelerinin Çin topraklarına ait olduğu, uluslararası anlaşmalarla tanınmış, Çin’in egemenlik haklarındandır.

2. Diğer bölgeler gibi Uygur Özerk bölgesinde de bu bölgelerin vilayet değil de özerk bölge olmasını sağlayan özelliklerin, daha geniş demokratik ve kültürel haklarla korunması önem taşımaktadır. Nitekim Türkiye, Uygur halkın, Türk ve Müslüman kimliğinin korunması, geliştirilmesi meselesini hiçbir zaman Çin ile genel ilişkilerin kötüye gitmemesi gibi bir amaçla, gündeme almazlık etmemiştir. 2012 yılında Çin gezisine Uygur bölgesinin başkenti Urumçi’den başlayan Erdoğan, daha sonraki yıllarda bu bölgede kamu kurumları eliyle cami-türbe onarımı, sergiler-kurslar açılması gibi faaliyetlere hız verdi. Son Çin gezisinde ise Türk ve Çin heyetleri, kısa bir zaman içinde bir Türk heyetinin Şincan’da incelemeler yapmasında mutabık kaldılar.

3. Uygur Bölgesi’nde terörizm: Her etnik ve dini grup gibi Uygur halkın da merkezi hükumetten sürekli talepleri olmakta ve bunların yerine getirilmesi daima arzu edilen süratle olmamaktadır. Türkiye’deki 70 yıllık Kürt etnisitesini ret ve inkâr döneminde olduğu gibi, Çin’de de Müslümanların inanç ve ibadet hakları uzun yıllar kısıtlandı. Sovyetler Birliğini olduğu gibi Komünist Çin’ini de yıkmak için ABD, yıllarca Uygurları isyana teşvik etti; hala ediyor. Türkiye’deki CIA yöneticilerinden Paul Henze’nin ilk görev alanı Şincan’dı ve bu görevinde en büyük yardımcıları Türkiyeli elemanlardı. Artık bu dönemler bitti. Türkiye Çin’in toprak bütünlüğüne yönelik terörü kınadı ve kınıyor.

Türkiye’nin bu nüanslara saygılı siyasetini utanç sebebi saydığını yazan kişi bilmeli ki, kendisinin bu satırları ABD eliyle Çin’de sürdürülen ve FETÖ’nün maşa olarak kullanıldığı teröre destek sağlamak, kendisi hakkında utanç vesilesidir.

Yazının devamı...

İran neye güveniyor?

ABD, Uluslararası Atom Enerjisi Dairesi’nin (IAEA) tahminlerine dayanarak İran’a birincisi 1984’te, ikincisi 1996’da iki kez ambargo ve yaptırım ilan etti. Bu yaptırımlar o kadar ağırdı ki İranlı bir iş insanına selam veren bile ele geçirildiği takdirde, soluğu ABD hapishanelerinde aldı. (Örnek: Halk Bankası Genel Müdür yardımcısı Hakan Atilla.)

Nükleer silah edinmesini önlemek için uzun görüşmeler yapıldı ve sonunda, ABD ile beş Avrupa ülkesi İngiltere, Fransa, Almanya, Çin ve Rusya 2015’te birçok sınırlamalar ve denetim mekanizmaları getiren anlaşmayı İran’a kabul ettirdiler. Bu anlaşmayla İran, yılda 300 kilodan fazla zenginleştirilmiş uranyum imal etmeyecek, ABD’nin İran’a ve İran ile yasaklanmış malların alım-satımını yapan ülkelere uyguladığı her türlü yaptırım da kalkacaktı.

Her şey yolunda giriyordu. IAEA ve AB, bu anlaşmaya vücut veren görüşmeleri başlatmış olan Türkiye ve Brezilya, İran’ın anlaşma sınırlarını aşmadığını teyit ediyorlar; İran da tüm dünyayla serbest ticaretine devam ediyordu. Ta ki Eylül 2018’e kadar!

Bu tarihte BM Genel Kurulu’nda kürsüye elinde birtakım nerede çekildiği ve ne gösterdiği anlaşılmayan fotoğraflarla gelen İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu, İran’ın birkaç ay içinde anlaşma sınırlarını aşarak atom bombası yapabilecek miktarda uranyuma sahip olacağını öne sürdü. Fotoğrafların İran’ın gizli nükleer tesislerinde çekildiği iddiası da hiçbir zaman doğrulanmadı.

Ne var ki ABD’nin yeni başkanı Donald Trump bu resimlere güvendi ve İran ile anlaşmadan çekildi; İran’a eskisinden daha ağır yaptırımlar ilan etti. Avrupalılar İran’a anlaşmaya riayete devam etmesi halinde, ABD’nin üçüncü taraflara ilan ettiği İran ile ticaret yasaklarını etkisiz hale getirecek yöntemler bulunacağına söz verdiler ve nitekim AB, Rusya ve Çin, ABD yaptırımlarını etkisiz kılacak INSTEX (Ticari Muameleleri Destekleme Aracı) adını verdikleri bir ödeme sistemi geliştirdiler. Böylece kimin İran ile ticaret yaptığını ABD bilemeyecekti.

İran, dedi ki: “Ben bu nükleer anlaşmaya ABD ambargoları kaldıracak diye ‘evet’ dedim. Yeni sistem çok güzel; ama ambargosu devam ettiği sürece ben bu anlaşmayla bağlı değilim.”

ABD yaptırımlardan vazgeçmediği gibi, İran’ın ruhani liderine hakaret gibi kısıtlamalar koydu. İran da anlaşmanın sınırlarını ihlal ederek, 300 kilo uranyum sınırını aştı.

İran şunu biliyor ki dört Avrupa ülkesi anlaşmadan çekilse bile bu sadece lafta kalacak, hem bu ülkeler hem Çin ve Rusya, İran ile alışverişe devam edecekler; çünkü artık ABD’nin kimin ne aldığını ve sattığını bilmesi ve bu ülkelerin firmalarını cezalandırması SWIFT’in yerini alacak olan INSTEX sayesinde mümkün değildir. (Bu sistem Türkiye-İran ticaretine de yardımcı olacaktır.) Ayrıca Lübnan, Gazze ve Yemen’deki tesisleri, İran’a İsrail ve Arap ülkelerinin can alıcı tesislerine -ağır kayıp riskine rağmen- zarar verme imkânı sağlayacaktır.

Yine de İran büyük kumar oynuyor; ancak bu kumar İran’a saldırması halinde ABD ve İsrail’in oynayacağı kumardan daha büyük değildir.

Yazının devamı...

Hep vaat, hep vaat!

Büyük üstat, köşe yazar-lığının modern kurucularından rahmetli Çetin Altan’ın çok gün yüzü görmedik, deyimleri vardı; ki çoğunu ancak o yazabilirdi, başka birisi olsa hakkında müstehcen neşriyattan dava açılabilirdi. Bunlardan birisi yerine getirilmeyen bir evlenme vaadi fıkrasıydı, anlatılan olayın kurbanı kadının “Hep vaat, hep vaat...” inlemesi ile son bulurdu.

Allah’a şükür, Türkiye kendisine verilen ama tutulmayan sözlerden dolayı hiçbir zaman bir acz içine düşmemiştir ama yine de zaman-zaman tutulmayan sözlerden şikâyet hakkı doğmuştur.

Konuyu Çetin Altan’ın fıkrası düzeyinde ele alıyor olmak, bu tutulmayan sözlerin artık şikâyet aşamasından, alay konusu edilme düzeyine geçtiğine inandığımızı gösteriyor olmalı. O ABD başkanı ki, “Fırat’ın doğusunda birlikte devriye yapacağız” dedi; devriyeye ayrılan askerler terhis oldu, ama devriye başlayamadı. O ABD başkanı ki, PKK uzantısı PYD ve YPG’ye “eğit-donat” desteği verilmeyeceğini söyledi; ertesi gün daha çok PKK’lı eğitilmeye ve donatılmaya başlandı. Hem de kendi özel temsilcisi Brett McGurk tarafından alay konusu yapılarak. Trump daha sonra Irak ve Suriye’deki askerlerini çekeceğini vaat etti; savunma bakanı Jim Mattis bu kararı protesto ederek istifayı bastı; ama yerine gelen vekil bakan, iki ülkedeki asker sayısını da arttırdı. Gerçi sonra kendisi de gitti ama gönderdiği askerler hala Irak ve Suriye’de konuşlanmış vaziyette.

Şimdi Sayın Trump Osaka’da, Türkiye’nin S-400 almasını haklı bulduğunu söyleyerek, cezalandırıcı yaptırımlara başvurma-yacağını beyan etmiş bulunuyor.

Bir ABD başkanının bir müttefik ülke cumhur-başkanının gözlerinin içine baka-baka, kasıtlı ve planlı şekilde yalan söyleyebileceğini düşünmek, uluslararası ilişkilerin dünyanın tek hegemonik gücü olmak isteyen bir ülkenin gündemindeki önemli yerini bilenler için imkânsızdır. Gerçi çağımız, dün imkânsız dediğimiz şeylerin bugün deli cesareti ile kolayca icra edilme çağı. ABD’nin yarın ne yapacağını kimse bilemez.

Eğer uluslararası hukuk bir ölçü ise, (a) ABD, hükümran ulusların kendi savunma ve ticaretlerini nasıl yöneteceklerine karar verme anlamına gelen “tek taraflı yaptırım” denen uygulamalara başvuramaz; (b) Türkiye ABD’nin çok taraflı bir ittifak antlaşmasında müttefiki ve iki taraflı anlaşmalarla da stratejik ortağıdır, Türkiye’ye yaptırım ABD’ye zarar verir.

Ancak hukuk gibi mantık da ABD’nin eylemlerinde giderek daha az belirleyici oldu. ABD, örneğin, İran’la yapılan uluslararası anlaşmadan çekiliyor ama İran’ı bu anlaşmaya riayete zorlamak için savaşla tehdit ediyor. ABD’nin Ağustos 2017’de çıkarttığı Iran, Rusya ve Kuzey Kore’ye yaptırım uygulayabilmek amacıyla bu ülkelerle belirli malların alım-satımını yasaklayan CAATSA yasası (uluslararası hukuk açısından korsanlıktan başka bir şey olmaması bir yana) Türkiye’ye uygulanamaz; çünkü S-400’lerin alımı bu yasadan önce gerçekleşmişti.

Trump’ın dediğini yaptırma gücünün ne ölçüde mevcut olduğunu bir kere daha test edeceğiz. Çok umudumuz yok ama…

Yazının devamı...

PKK ve Kürt siyaseti (2)

Suriye iç savaşının ilk somut sonuçlarından biri, ABD’nin ülkenin kuzeyindeki Derek, Kamışlı, Serekaniye, Telabyad, Kobani, Azez ve Afrani kentlerinde özerk yönetimler kurdurması oldu. Kürtçe “batı” anlamına gelen Rojava’da yönetim Kürtler, Araplar, Süryaniler, Ermeniler ve Ezidiler arasında paylaştırılmış görünse de bu yöre, Türkiye’den gelen ve Arapça bile bilmeyen PKK teröristlerine bırakılmıştı. Abdullah Öcalan Şubat 2015’te PKK’ya Türkiye’de silah bırakmayı ve kendi kendisini feshetmeyi bildirdiğinde, bu bildirimin hiçbir değeri olmadı; çünkü PKK artık onun değil, çömezlerinin yönetimindeydi ve çömezler, ABD Suriye Koalisyonu Özel Temsilcisi ve Tam Yetkili Elçisi Brett McGurk’un “paydaşları” idi.

ABD’nin planı Irak’ı Akdeniz’e bağlayacak bir terör koridoru açma ve burada kuracağı özerk bölgeyi PKK’nın Suriye kolu PYD ve onun silahlı kanadı YPG’nin kontrolüne vermekti. Ancak Türkiye’nin Zeytin Dalı Harekâtı bu oyunu bozdu; Başkan Trump PYD’ye koruma sağlayan ABD askerlerini geri çekmeyi kabul etti. Ancak hatırlayacaksınız, bu vaat yerine gelmedi; tersine, ABD askerlerinin sayısı artırıldı.

Suriye’de olanlarla PKK’nın varlığını sürdürmesi arasındaki bağı görüyor olmalısınız: Bir zamanlar Türkiye’deki silahlı silahsız bütün Kürt siyasetçilerin “Kürtlerin siyasal iradesini temsil eden tek kişi” diye yere göğe sığdıramadıkları Abdullah Öcalan’ın PKK’ya “Silahlarınızı TSK’ya teslim edin ve ülkeyi terk edin” çağrısı sadece sağır kulaklara çarpmakla kalmıyor, aynı zamanda alay konusu oluyordu.

PKK o sırada ilan etmiş olduğu sözde ateşkesten vazgeçiyor, Lice, Silvan, Varto, Kulp, Doğubayazıt, Yüksekova, Cizre, Silopi, Nusaybin, Dargeçit ve Diyarbakır’ın Sur mahallesinde, kendisine bağlı kişilerin yönetiminde bulunan belediyeleri kullanarak, hendekler açıyordu. PKK, bu metodu, ABD’li eğitmenlerden Rojava’da kanton kurma sürecinde öğrenmiş ve o sırada bu eylemlerin muhatabı olan Esad ordusu gibi, TSK’nın ve Türk polisinin de ya korkup kaçacağını ya da yüksek sayıda sivil zayiatı dolayısıyla dünyanın kınamasına muhatap olacağını tahmin etmişti.

Bunların elbette hiçbiri olmadı ve Türkiye hendek terörünü zor da olsa, ağır şehitler vererek önledi. Ama olan PKK’nın hapisteki lideri Abdullah Öcalan’ın, terör örgütü ve onun güdümündeki siyasal kuruluşlar eliyle bölgenin Kürt halkı üzerindeki otoritesine oldu.

Son birkaç ay, başka bir bahane bulamadığı için olsa gerek, terör örgütünün denetimindeki silahsız kuruluşlar, istikrarsızlaştırma çabaları çerçevesinde Abdullah Öcalan’ın tecritte tutulduğunu öne sürerek, ölüm orucu dedikleri eylemler yaptırdılar. Bu eylemlerin de hiçbir yankısı, etkisi olmadı ama Öcalan, eylemlerin gerçekten kendisi için yapıldığını sanmış olsa gerek ki geçen hafta HDP seçmeninin Millet İttifakı adayına oy vermemesi çağrısında bulundu. Bu çağrının nasıl bir yankısı olduğu, seçim sonuçları analizleriyle anlaşılacaktır. Ancak HDP’nin demeçlere bakarsanız Öcalan ile örgütünün arası artık tamamen açılmıştır.

Yazının devamı...

PKK ve Kürt siyaseti (1)

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimi bitti; ama propaganda döneminin son iki gününde iç siyaset gündemine giren, Kürdistan İşçi Partisi (PKK) eski genel başkanı, ömür boyu hapis mahkûmu Abdullah Öcalan’ın HDP seçmenine oy kullanmama çağrısı, bu örgütle ilgili tartışmaları yeniden başlatacak gibi görünüyor. Bu vesileyle ortaya çıkan bir nokta, infaz yasasının AB kurallarıyla uyumlu hale getirilmesi ve af yasası değişiklikleriyle bütünlüğünden çok şey kaybetmiş olması hususudur. Bu, muhtemel tartışmaların iç boyutunu oluşturacaktır.

Konuya dışarıdan bakıldığı zaman, Abdullah Öcalan’ın kendi veya karşı tarafın talebiyle ziyaretçi kabul edip edemeyeceği veya ziyaretçileriyle dışarıya siyasal demeç niteliğinde mektuplar ulaştırıp ulaştıramayacağından ziyade, bu mektubun terör örgütünün geleceğini nasıl etkileyeceği sorusu olacaktır.

PKK’nın 25 Kasım 1978’de Lice’de kurulmasından önce ve daha sonra uzun yıllar Türkiye’de Kürt halkına karşı bir ret ve inkâr politikası vardı. 1977 yılında Bayındırlık Bakanı olan Şerafettin Elçi’nin verdiği “Türkiye’de Kürtler vardır; ben de bir Kürdüm” demecini Hürriyet’te manşetten haber verdiğimiz zaman kopan fırtınaları ve tepemize yağan yıldırımları anlattığımız zaman, karışımızdaki inanmaz yüzler, bu ret ve inkâr siyasetinin artık unutulduğunu gösteriyor. Ne var ki siyasetin yarattığı ateşin orta yerindeyken, ülkedeki adaletsizlik önce Devrimci Doğu Ocakları gibi barışçı oluşumlara, sonra KAWA ve PKK gibi terör örgütlerine yol açmıştı. Halkın taleplerini, tabii haklarını ve acılarını kimi zaman barışçı kimi zaman şiddetli protesto konusu yapan örgütler, terörün sahneye çıkmasıyla yok oldular. Ne var ki masum insanlara yönelik tedhiş ve terörü hiçbir şey haklı kılamayacağı gibi, hiçbir meşru hak da şiddet yoluyla kazanılamaz. PKK da çoğunluğu Kürt 40 bin kişiyi katlederek, sadece bebek ve kadın öldürmüş ve katliam yapmış oldu.

PKK daha ilk icraatından hemen sonra, önce o zamanki Sovyetler Birliği, ardından Irak ve daha sonra Suriye BAAS diktatörlüğü tarafından evlat edinildi. Irak’ın ABD tarafından işgalinden sonra yakalanıp öldürülen diktatörü Saddam Hüseyin, PKK teröristlerine barınma, yiyecek ve silah sağladı. Ülkesindeki Kürtleri bir cehennem ortamında tutan Hafız Esad (Beşar Esad’ın babası) da Abdullah Öcalan’ı bağrına bastı; ona devşirdiği teröristlere eğitim verme imkânı sağladı, ama bir şartla: Öcalan ve PKK Suriyeli bir tek Kürt’le temas etmeyecekti. Nitekim edemedi de.

Abdullah Öcalan, 1999’da yakalanıncaya kadar birçok ülkenin Türkiye’yi istikrarsızlaştırma siyasetinin aleti oldu. PKK lideri kıl payı kurtulduğu ölüm cezasından sonra kaldığı hapishaneden 11 Şubat 2015’te yaptığı açıklamada, örgütüne kendi kendisini feshetmesi ve silahları bırakarak, Türkiye’yi terk etmesi çağrısında bulundu. Ancak ABD’li Neo-Con’ların Türkiye’yi bölme programına alet olarak, Suriye’de terör devleti kuracak kadar derin ilişkilere giren PKK artık kurucusunu dinlemekten çok uzaktı.

Yazının devamı...

El Sisi denen katil

Birçok liderin iktidara gelişi kanlı olmuştur. Timur, Kraliçe 1’inci Mary (“Bloody Mary”), Lenin, Stalin, Hitler, Mao, Pinochet, gelişleri ve iktidarda kalışları en kanlı kişiler olarak hatırlanıyor. Ancak bir halkın umudunu katletmek dendiği zaman, iktidara gelişi 817 kişinin katliamıyla gerçekleşmiş olan Mısır Devlet Başkanı Abdül Fettah El Sisi akla geliyor. 2013’ten bu yana düzmece mahkeme kararlarıyla asarak veya cezaevi koşullarında 57 kişiyi daha öldürdü. Bu rakama şimdi, Mısır’ın halk tarafından seçilmiş ilk Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi de eklendi.

El Sisi, düzmece gösterileri bastırmak iddiasıyla altı yıl önce iktidarı bir darbeyle ele geçirdiğinde, Mursi ve hükümet üyeleri tutuklandılar ve “yabancı bir ülkeyle casusluk yapmak” gibi komik iddialarla mahkemeye verildiler. Uluslararası kuruluşlar ve birçok ülke bu mahkemeleri tiyatro olarak niteledi.

Mursi ve onunla birlikte tutuklanan Müslüman Kardeşler örgütü yöneticisi olmakla itham edilen 24 lider şimdi tamamen yok edilmiş bulunuyor. Cezaevinde iki kez kalp krizi geçirmiş olan Mursi, Türkiye ve uluslararası gözlem kuruluşları talep ettiği halde, tedavi edilmemişti. Bu sebeple, daha öncekilerin ve hafta başında mahkeme salonunda gelen krizin ne kadar “tabii” sebeplerle gerçekleştiği bilinmiyor. Mursi’ye de ölüm cezası verilmişti; ancak diğerleri gibi onun idamının yol açacağı kalkışmalardan korkulmuş olmalı. Mısır’a yeniden özgürlük ve demokrasi geldiğinde araştırılacak olan konulardan biri de bu cinayetler olacak.

Mursi’nin kurduğu Hürriyet ve Adalet Partisi, Müslüman Kardeşler örgütünün siyasete katılamamasının bir sonucu değildi. Mursi’nin partisi, ülkede genel olarak “İslamcı” diye yaftalanan 11 partiden biriydi, Müslüman Kardeşler ile de diğer partilerle de aralarında ciddi ideolojik görüş farklılıkları vardı. Mursi ve ekibi, gerçek anlamda din ve devlet işlerinin ayrıldığı bir laisizme inanıyorlardı.

1994 yılında, Kahire’de yapılan Uluslararası Nüfus Konferansı sırasında kendisinden bir demeç almış ve El Ezher’in İslam’ı temsil eden âlimlerinin tartışmasız kabul ettiği kürtajı, temel insan hukuku temelinde reddedişini görmüştüm. Mursi o zaman, memleketi olan Şarkiyya vilayetinde küçük bir üniversitede mühendislik fakültesi dekanıydı. 11 Eylül 2001’deki terör saldırısını “Masum sivillere vahşi bir saldırı” ifadesiyle kınamış, ancak ABD’nin bu bahaneyle Afganistan ve Irak’ta siyasal ve sosyal düzenleri yok eden saldırılarına da karşı çıkmış bir âlimdi.

Mursi’ye karşı darbeyi haklı göstermekte kullanılan gösterilerin, İsrail ve Suudi Arabistan tarafından parayla düzenlenmiş olduğuna dair ifadeler ve belgeler ortaya çıktı: Mısır halkı, oylarıyla işbaşına getirdiği liderine hiçbir zaman cephe almamıştı. Ortaya çıkan bu gerçek, düzmece mahkemenin kararı karşısında Mursi’nin ve arkadaşlarının gerçek beraati olmuştu.

27 Mayıs kanlı darbesinin kurbanı Başbakan Adan Menderes ve iki arkadaşı gibi, Mursi de bir gün gelecek Mısır tarihindeki yerini alacaktır.

Yazının devamı...

© Copyright 2019

Milliyet Gazetecilik ve Matbaacılık A.Ş.