SKORER
PEMBENAR
CADDE
YAZARLAR

Elektronik izler

Aklı telefona yükleyerek yaşıyoruz...

Ve belki de bir hayatı...

Kimse başını dahi kaldıramıyor telefondan...

Dijital dünyaya bıraktığımız elektronik izlerimizle tehlike altındayız...

***

Yarın 15 Temmuz...

Bir darbenin anatomisini yapmaya başlarsak, söyleyecek o kadar çok şey var ki...

Ama birinci sıraya akıllı telefonları koymak gerekiyor...

Darbecilerin imamları dâhil hepsi akıllı telefonlar üzerinden yani ByLock yazılımıyla kurdukları şifreli bir uygulamayla haberleşmiş...

Ve ankesörlü telefonlardan...

Bir örgütün çözülmesi de ancak böyle yapılabildi...

“Ne kadar çözüldü?” sorusuna ise hâlâ yanıt aranıyor...

***

Hayatta kalma uzmanı Bear Grylls’in Obama’yı Alaska’nın buzul bölgesi Exit Glacier’e yolculuğa çıkardığı belgeselde ilginç bir diyalog dikkatimi çekmişti...

Eriyen buzulların önünde selfie çekmek isteyen Grylls’e, Başkan Obama gülerek demişti ki:

- Güvenlik gerekçesiyle akıllı telefon kullanmıyorum!

***

Yeni bir tartışma da değil...

Telefonun keşfinden beri bitmeyen bu şüpheler elbette tartışmaları da beraberinde getiriyor ve kıyamete kadar da sürecek...

Teknoloji şirketleri kabul etmek istemiyor ama akıllı telefonlar basit bir yazılım programıyla bile dinlenebiliyor.

Bizler akıllı telefon kullanarak gündelik hayatta birçok işimizi kolaylıkla yapabiliyoruz ama kritik görev yapanların ise “akılsız” telefon kullandıklarına şahit oluyoruz...

Dinlenme, izlenme öykülerine yer veren paylaşım sitelerinden Reddit buna benzer şikâyetlerle dolu...

***

ABD’de ise akılsız telefonların satışına hâlâ izin veriliyor!

Demek ki akıllı telefonlar güvenli değil.

Örneğin, bir gazetecinin eşiyle arabada bir hastalığı hakkında konuştuktan sonra her internete girdiğinde o hastalığa ait ilaç reklamlarını görmesi gibi...

Demek oluyor ki akıllı telefonların aynı zamanda bir de kulağı var!

***

Gizli veya suç içeren bir iş veya bir eylem yapmak zorunda değilsiniz ama kişisel verilerinizin kapıları her tehlikeye karşı açık...

Bu durum devletlerin ve istihbarat kuruluşlarının da oldukça işine geliyor...

Hayatımızın vazgeçilmezi haline gelen telefonlardan kaçmak mümkün değil, sadece aklı telefona yükleyerek yaşamaktan kaçmalıyız...

***

Yarın 15 Temmuz...

Yani, bir darbenin yıl dönümü...

Bizler aklımızı telefona yükleyerek yaşarken, birileri de ihanetlerini yüklüyormuş meğerse...

Birileri hainleri unuturken, onlar akıllı kesimlerin telefonlarıyla uğraşmış...

Bu yüzden akıllı telefon, bilgisayar diyerek gülüp geçmeyin...

Elektronik izler silinmiyor çünkü...

Yazının devamı...

Revizyonistlerin oyunları

Teoriler arasında dolaşarak kendilerine yeni öyküler yazmak isteyenler sürekli duvarlara çarpıyor...

Büyük gelenekleri çatıştırarak kendilerine yeni alanlar açmak isteyenler çareyi farklılıkları ve güçsüz kesimleri terörize etmekte buluyor...

Ve büyük kırılganlıkların kapılarını aralıyor...

***

Doğu Akdeniz’de suları ısındırmaya çalışan AB, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti varlığını hiçe sayarak uluslararası bir problemin fitilini ateşlemek istiyor...

Kendi fantezileriyle bir yol haritası çiziyor...

***

Uydurulmuş gerekçelerle dünya kamuoyunu inandırıp yeni savaşları başlatıyor...

Bin yıldan beri hep aynı pis oyun...

Açık konuşmadıkları için düşünceleri de bilinmiyor...

Irak’ta da güya kimyasal silah üretimi vardı...

Ve bu uyduruk gerekçeyle bir ülkeye girip üçe bölerek petrol kaynaklarının üzerine oturan bu güçlere herkes inandı...

Yıllar sonra CIA Başkanı “Yanıldık” diyerek konuyu geçiştirdi...

***

Oysa “Yanıldık” dedikleri savaşta binlerce insan hayatını kaybetmişti...

Kim hesap sorabildi?

BM dâhil hiç kimse...

Irak’a müdahale için piyasaya sürdükleri kimyasal silah yalanlarını yazdığımız kadar “Yanıldık” yalanını yazmadık ve iki satırla geçiştirdik...

Haklının değil, zorbalığın hâlâ geçerli olduğu bir dünyada yaşamak utanç verici...

***

Bugün aynı uyduruk gerekçelerle Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de petrol ve doğal gaz aramalarına karşı gelen, engel çıkartmak isteyen AB ülkeleri kendi sularımızda fırtına çıkartıyor.

Fransa ve İsrail ise Rum kesimine ait sularda petrol ve gaz arama çalışmalarını hızla sürdürüyor.

Kendilerine gelince sorun yok, Türkiye söz konusu olduğunda büyük sorun var...

Bin yıllık pis oyunu revizyonist stratejistler yeniden yazıp piyasaya sürüyorlar...

Ve her defasında suçlu ise mazlum devletler oluyor...

***

Bu devran hep böyle sürer mi?

Sürmeyeceğini biliyoruz da nasıl sona ereceğini pek kestiremiyoruz...

Yazının devamı...

Alacakaranlık

Kötülüklerin sürekli şekil değiştirdiği bir çağın ortasında yaşamak gittikçe zorlaşıyor.

Ülkemize sığınan 4 milyon mülteciye karşı olağanüstü bir “defol” kampanyası sürdürülüyor...

Sanki ülkemizde yaşayan milyonlarca insan yedi asırdan beri bu topraklarda doğup büyümüş gibi...

Toplumun hür düşünmek isteyen bir parçası olduğunu iddia eden entelektüel kesimin bazı yazar ve çizerlerinin yıllardan beri Küba’daki işgallere karşı duruş sergilemeye devam ederken Suriyeli mültecilere öfke duymalarını anlayabilmiş değiliz.

***

Bizden uzakta yaşanan olaylara, işgallere karşı duyarlılar ama yanı başımızdaki vesayet savaşları yüzünden kadın, çocuk, milyonlarca Suriyelinin canlarını kurtarmak için kapılarımıza dayanmasıyla başlayan süreçten rahatsızlar...

Çifte standart duygusunun zirvesinde dolaşılıyor...

***

Bir ülkeyi bombalayan, insanları yerinden yurdundan eden küresel işgalci güçlere karşı bir şey diyemeyen ve alacakaranlıkta gezinen muhalif koro içimizdeki Suriyeli mültecilerin varlığına isyan ediyor...

Ve toplumu terörize hareketlere sürüklemek istiyorlar...

Yerinden yurdundan olmanın, denizlerde boğulmanın ve küçük çocuklarıyla birlikte karaya vurmanın acısını yaşayan milyonlarca insanın içinde elbette suç işleyenler, yanlış yapanlar olacaktı ama bu durumu genelleştirmek daha büyük bir yanlıştı...

Sanki içimizdekilerin hepsi mükemmelmiş gibi...

***

Şuursuzca hareket eden entelektüel kesimin yazar, çizer ve düşünürleri izm’lerin çöküşüyle kahramansız, idealsiz, pusulasız kalınca, kendini aramaya çıkmak varken, kendisiyle çatışma süreçlerine başladı...

Ve diyoruz ki yeni bir ideolojiye ihtiyaçları var.

Aksi halde “değerlerin topyekûn tahribi başlar...” diyen Cemil Meriç’in anlattığı Mağaradakiler’den bir farkımız kalmıyor.

***

1975 yılında ailesiyle birlikte ABD’ye göç eden, Pulitzer Edebiyat Ödülü alan ve dünyanın dört bir yanındaki sahipsizler için “Kafesin biri, bir kuş aramaya çıktı... Mülteciler” adlı kitabı yazan Vietnamlı Prof. Viet Thanh Nguyen asırlardan beri süren dramı bir cümleyle özetleyerek diyor ki:

- Mülkiyetin her şey sayıldığı bir ülkede, bizim sadece hikâyelerimiz vardı.

***

Büyük bir kalabalık içerisinde yaşayanlar her geçen gün az insana dönüş yapıyor...

Ne kadar çok insan, o kadar büyük problem ve aldanışların hikâyesi birikiyor insanların avuçlarında...

Alacakaranlık günlerden geçip gidiyoruz işte...

Yazının devamı...

BM’nin skandalı

Birleşmiş Milletler yeni bir skandala daha imza atarak tarihe geçiyor...

4 milyon Suriyeli mültecinin dramına arkasını dönen BM terör örgütleriyle masaya oturuyor.

Ve YPG/PKK terör örgütleriyle anlaşma imzalıyor.

***

Pekin’de Cumhurbaşkanı Erdoğan ile yaptığımız toplantıda bu durum sorulduğunda bunun bir skandal olduğunu belirterek şunları söylüyordu:

- BM böyle bir skandalın altına imza koyamaz.

***

Amerika ise bu skandala yıllardan beri imza atıyor...

Irak’ın kuzeyinde Saddam’a karşı silahlandırdığı Barzani ve Talabani’nin de dönemin YPG ve PKK’sından bir
farkı yoktu...

Silahlandırıp eğittiler...

Saddam’a karşı savaştırdılar...

Ve sonra da Mesud Barzani’yi Başbakan, Celal Talabani’yi ise Cumhurbaşkanı yaptılar...

Üçe bölünmüş bir Irak’ta hem kaynakları hem de yönetimi kontrol altına aldılar...

Hep aynı oyunu oynuyorlar ama oyun bozucu güçler olmayınca yapanın yanına kâr kalıyor...

Yıllar sonra görüyoruz ki aynı oyun oynanıyor...

***

Ateş çemberiyle çevrili bir coğrafyada yaşamın bedeli de ağır oluyor.

Bir yanda Suriye, Irak ve diğer yanda Doğu Akdeniz’deki gerginlik.

Ve yetmiyormuş gibi, Libya’da yaşananlar...

***

Savaşlar sıradanlaştırılıyor...

İşgaller, darbeler, krizler ve her türlü pis oyunların sonucunda kimlerin kazandığına odaklanan büyük bir kalabalık sessizce seyrediyor...

Adalet duygusu sanki dünyayı terk etmiş.

***

Kimin haklı olduğuna değil, kimin kazandığına bakılıyor artık.

Aslında tüm bu gelişmelerin perde arkasındaki gerçekler öylesine derin kuyularda ki...

Sonuçta, farklı yollar gibi gözükse de sonu hep aynı saraya çıkıyor...

Dostluk ile düşmanlığın bir arada geçtiği akarsuların kenarındayız.

Boz bulanık akıyor uçsuz bucaksız topraklara doğru.

Yaşadığımız günler gibi geçip gidiyor kader sayfalarımızdan...

Ve yaşananların hepsi buharlaşıyor işte...

***

Dünya üzerinde ne krallar, ne zenginler ve ne güçlü devletler geçip gitmiş oysa.

Ve de ne acımasız savaşlara sahne olmuş...

Hepsinin sonunda milyonlarca insan ölmüş...

Milletleri birleştirip meselelere çözüm bulması gereken BM, terör örgütleriyle muhatap oluyorsa devletlerin bu durumu oturup derinlemesine düşünmesi lazım...

Yazının devamı...

Osaka’da yeni bir dönem

Japonya’nın Osaka kentinde düzenlenen
G-20 Liderler Zirvesi bitti...

Zirvede Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yaptığı ikili görüşmeler bize göre olağanüstü verimli geçti.

Köşeye sıkıştırılan bir Türkiye algısına oynayan birçok muhalif korosu da açığa düştü...

***

Dünyanın küresel güçlerince çomak sokulan bir coğrafyada kendi strateji ve politikalarıyla ayakta durmaya çalışan Türkiye doğrularında, ilkelerinde, tutarlı ve kararlı bir duruş sergilemekte ısrar edince, sonunda Trump, ABD’nin küresel adaletsizliğini
itiraf etti...

Cumhurbaşkanı Erdoğan ile ABD Başkanı Trump görüşmesi öncesi ve sonrasında verilen mesajlar da olası bir krizi bekleyen iç ve dış muhalifleri de susturmuş oldu...

***

Trump basın toplantılarında açık konuşarak diyordu ki:

- Obama yönetimi sırasında bizim Patriot füzelerimizi almak istedi ama satmadılar.

- Müttefikimiz olmasına rağmen, büyük ordusu olmasına rağmen hiç adil değildi.

- Patriot almak istedi ama Obama ‘hayır’ dedi. Sürekli hayır dediler.

- Ve savunması için ihtiyacı vardı.

- Sonra Rusya’ya gittiler, S-400 aldılar.

- Çünkü Patriot almasına izin vermediler.

- Benden önceki yönetim bunu satın almasına izin vermedi.

***

“Bunun o kadar da iyi olmadığını düşünüyorum. Çok para verdiler, anlaşma yapıp aldılar” diyen Trump, S-400 konusunda ABD’nin ve eski yönetimin, Obama’nın yaptığı yanlışları da şu sözleriyle özetliyordu:

- Daha sonra ise dediler ki “Bunu kullanmanızı istemiyoruz. Bize iyilik yapın, biz size Patriotları satacağız.

- Artık geç kalınmıştı...

- Bu arada 100 tane de F-35 satın aldı.

- Ve daha da almak istiyorlar. Şimdi de parasını ödediği uçakların teslimatını istiyor. Çünkü, şirketimize para ödediler.

- Erdoğan’a adaletsiz davranıldığını düşünüyorum.

- Çünkü Patriot alamazsın dedik ve başka sistem aldıktan sonra fikrimizi değiştirdik.

***

Ve daha önemlisi, aylardan beri ABD’nin Türkiye’ye yapacağı yaptırımlara kilitlenen muhaliflerin kriz senaryolarını çöpe attıran ve hesaplarını iflas ettiren Trump’ın Cumhurbaşkanı Erdoğan ve heyete yaptırımların olmayacağını söylemesi ise sevindirici başka bir gelişme idi...

Özetle, Türk-Amerikan ilişkilerinde tekrar yeni bir dönemin başlayacağına dair “Daha güzel şeyler olacak” diye umutlanıyoruz...

Yazının devamı...

Yolda yaşananlar

Ve atom güllerinin açtığı şehirdeyiz.

Japonya’nın ikinci büyük kenti; Osaka.

Şehir yazar için bir lisandır” diyor İskender Pala...

Rüzgâr, en güzel şarkıyı Barış Parkı’ndaki ağaçlara söylüyor.

Ve ağaçlar o geçmişin vahşi bombardımanını kulağımıza fısıldıyor sanki...

Şehir kendi lisanıyla bize unutulmayan o hikâyeyi anlatıyor gibi...

***

Kentin geçmişinde kalan, bazen unutulan, çoğu zaman unutulmayan o katliam.

Yani, atom savaşları...

Trajedisini daha iyi anlıyoruz şimdi.

***

G-20 Zirvesi için Cumhurbaşkanı Erdoğan ile birlikte geldiğimiz kent olağanüstü güvenlik tedbirleriyle donatılmış.

İkinci Dünya Savaşı’nda Amerika’nın yerle bir ettiği Osaka’da şimdi G-20 Zirvesi yapılıyor.

Ve Amerika da burada...

Atom bombasıyla yerle bir edilen Japonya’nın savaştan sonra yine Amerika’nın desteğiyle sanayisini geliştirdiği gerçeğini hatırlatan stratejistler, tarihin trajedi günlerinin zirvesinden liderler zirvesine giden yoldaki yaşananların üzerinden yıllar geçince, herkesin geçmiş savaşları, katliamları ve hatta atomu unutmuş olduğunu belirtiyorlar.

Biz daha çok hatırlıyoruz sanki...

***

“Sanki atom bombası cehennemini hiç yaşamamış bu şehirler. Neredeyse gençler bilmiyor, orta yaşlılar ise hatırlamıyor gibi...” diye yorumda bulunan bazı tarihçi gezginler ise şu değerlendirmeyi yapıyor:

Tokyo’da, Osaka’da, Kyoto’da, Kobe’de, Nagoya’da, hatta Hiroşima’nın sokaklarında gülümseyen, koşar adım işlerine giden insanların aksine, Barış Parkı’nda insanların yüzlerindeki anlam bir anda değişiyor ve sanki gözyaşlarını içlerine akıtan bambaşka bir dünyanın insanları kuşatıyor her yanı...

***

Yolda yaşananlar, yol bitince, üzerinden yıllar geçince unutuluyormuş...

Varılan yerin daha önemli olduğu bir süreç başladığında ise kimse tarihin derinliğindeki acıları hatırlamak istemiyor...

Ve unutarak yaşamayı öğrenmiş gibiler...

Barışıyor insan yani düşmanlarıyla bile...

Ve öfkeye yer bile kalmıyor...

Yazının devamı...

Başlangıcı doğru olmayan savaşlar

Amerika yine çomağı eline alıp kovan aramaya başladı…

Irak’tan sonra ısrarla İran dosyasını açmaya çalışıyor…

Yağmacı, talancı savaş politikalarından bıkıp usandı dünya.

***

Küresel aktörler egemen bir dünya görüşünü hakim kılmaya çalışıyor.

Dünya hep aynı yalan savaşlara yenik düşüyor.

Ve tarih boyunca herkes farklı oyuncularla aslında hep aynı filmi izliyor…

***

Yıl 1856…

Prof. Murat Yülek Ulusların Yükselişi adlı kitabında diye bildiğimiz ilginç tarihi olayın farklı bir yüzünü anlatıyor.

Diyor ki;

Çinliler sözde bir korsan gemisindeki İngiliz bayrağını indirmiş.

Mürettebatını tutuklamış.

İngiliz elçisinin isteğine rağmen serbest bırakmamışlardı.

Çinliler İngiltere’nin afyon ihracatını engellemeye çalışarak serbest ticaret kavramını reddetmekte.

İşte bu yol kapatılınca Fransa, Amerika ve İngiltere bir savaşın kapısını aralamakta gecikmiyorlar…

Çin’in şehirlerini bombalıyorlar.

Çin İmparatoru ve itibarının simgeleri yakılıp yıkılıyor.

Ve savaş zoruyla Çin dize getiriliyor…

***

İngiltere, Fransa, ABD ve Rusya ile yapılan anlaşmalar sonunda afyonun Çin’e ihracatı yasal hale getirilir…

Prof. Yülek gelinen noktayı şöyle özetliyor;

Çin’deki yabancı tüccarların yetkileri, kontrolleri artırıldı.

Ve Çin toprakları bu ülkelere bırakıldı.

***

Bu talancı, yağmacı politika anlayışına sahip olan İngiltere’de bile tepki çektiğini belirten Prof. Yülek, gelecekte İngiltere’nin başbakanı olacak olan genç milletvekili William Gladstone etik sebeplerden dolayı savaş teklifini eleştirdiğini hatırlatarak şunları yazıyor;

Gladstone’un kız kardeşi de afyon içeren bir ilacın müptelasıydı.

***

Prof. Yülek, Gladstone’un o meşhur konuşmasını şöyle özetliyor;

Çin’e kaçak olarak sokulan afyonun sadece İngiliz limanlarından geldiğini Savaş Bakanı biliyor mu?

Bu yasa dışı alış verişi ortadan kaldırmak için hiçbir önlem almadığımızdan haberdar mı?

Çin hükümeti kaçak ticareti bırakmanız için size bir uyarıda bulundu.

Başlangıcı doğru olmayan bir savaş, bu ülkeyi kalıcı bir rezalete sürüklemek için hesap edilmiş bir savaş….

İngiliz bayrağı rezil bir alış verişi koruyan bir korsanlık bayrağı oldu.

***

“Başlangıcı doğru olmayan bir savaş” ın ardından Çin halkı hürriyetine ve topraklarının hakimiyetine ancak 20. yüzyılın ortalarında kavuşabiliyor…

İşte, o küresel aktörler hâlâ dünyayı bir savaşın eşiğine getirebilmek için her tür kirli oyunu oynamaya devam ediyor…

ABD, aynı oyunu oynuyor…

İran dosyasıyla…

Yazının devamı...

Bir kenardaki şüpheler

Kahire’de bir sabah vakti...

Karanlığın içinde bir kör gibi zindanda yaşayıp vakitleri kovalamanın acısı nasıldır bilemiyoruz...

Ve kendini savunmak için çıktığı mahkeme salonunda Mursi’nin öldürülmesiyle ya da ölümüyle bir kenardaki şüpheler herkesin aklına sokuluyor...

Suçüstü olmaması gereken bir durum yaşatılıyor...

Yakalanmadıklarını zannederek...

***

Osmanlı’nın coğrafyadan vuruşarak çekilmesiyle başladı felaket günleri...

O günden beri ne silahlar susuyor ve ne de huzur var topraklarda.

Dicle, Nil kan akıyor...

***

İhanet üzerine kurdurulan kukla devletlerde trajedi eksilmiyor...

Irak, S. Arabistan, Mısır, Lübnan, Suriye, Yemen, Cezayir, Libya gibi uzaktan kumandalı ve kukla devletlere biçilen rol, ikinci sınıf bir demokrasi...

Ve başlarında ise her zaman küresel güçlere bağlı bir diktatör...

***

Adaletin olmadığı her ülke eksiktir...

Ve yarım kalmıştır...

Eksiklik her zaman o ülkenin bir trajedisi olarak akıllarda kalacaktır...

***

Felaketlerin vakitlerinde...

Değişimlerde...

Ve çözüm süreçlerinde toplumlar büyük imtihandan geçer.

Tabii ki en başta hukuk, rejim, sistemler ve devletler...

***

Bu ülkelerin son yüz yılını analiz eden Rus asıllı Amerikalı sosyolog Pitirim Aleksandroviç Sorakin, felaket durumlarında insan ve toplumlar üzerine yaptığı bilimsel incelemede şu önemli tespitlerde bulunuyor:

- Kriz dönemlerinde bireyler tekdüze, farklılık göstermeyen yaşantılarını bırakarak ya aşırı bencil veya zevk düşkünü olur...

- Ya da aşırı fedakâr davranışlar içine girer...

- Ve krizin bitiminde ise yine eski gündelik “normal” yaşam tarzına döner...

***

İslam coğrafyasındaki tüm ülkelere ikinci sınıf bir demokrasi kuran küresel güçler, işlerine gelmediği zaman rejimleri darbelerle dizayn etmişlerdir.

Ve edemedikleri zaman dış operasyonlarla, savaşlarla ülkeleri harabeye çevirmişlerdir...

Ülkelerin içindeki tüm farklılıklara gizlice dokunabilen, yönlendiren, terörize eden tüm oyunlarla derin çatlaklar oluşturan küresel güçler bu ülkelerde asla birlik ve beraberliğe, bireye, demokrasiye, seçilene, seçene değer vermez, verdirmez...

***

Tahrir Meydanı’nda binlerce kişiye kurşun yağdıran Sisi ülkenin iktidar koltuğunda.

Ve dünya bir kenara bıraktığı şüphe dosyalarını çukurlara gömdü bile.

Mısır halkı ise bir kenara bırakmak zorunda kaldığı şüpheleriyle yaşamak zorunda...

Lakin ilahi adalet hep unutulur işte...

Yazının devamı...

© Copyright 2019

Milliyet Gazetecilik ve Matbaacılık A.Ş.