SKORER
PEMBENAR
CADDE
YAZARLAR

Jerry Seinfeld’i sahnede izlemek

“Gelmiş geçmiş en iyi komedi şovu hangisi?” sorusunun yanıtı benim açımdan çok net: “Seinfeld”. Geçen cuma akşamı Jerry Seinfeld’i sonunda sahnede izledim. Hammersmith Apollo’da, Londra’daki ender şovlarından birini yapacağını duyduğumda -altı ay önce- hiç düşünmeden bilet almıştım. Seinfeld biletleri Glastonbury festivali gibi çıkar çıkmaz dakikalar içinde tükeniyor. Nasıl ki Glastonbury biletini alırken “Acaba bu yıl hangi grup var?” diye düşünmüyorsanız, Seinfeld biletini de acaba hangi konulardan bahsedecek diye düşünmeden alıyorsunuz.

Jerry Seinfeld yaşayan en büyük komedyenlerden biri. Onun penceresinden dünyaya bakmak benim açımdan dünyaya ve kendi hayatıma iyimserlikle bakmamı sağlayan mutluluk verici bir deneyim. İster Seinfeld’in herhangi bir bölümünü, ister Netflix’teki şovu “Comedians in Cars, Having Coffee”yi izleyeyim, bu gerçek benim için hiç değişmiyor.

2019’da 65 yaşındaki Seinfeld’in kafası neyle meşgul? Bunu merak ediyordum. Neleri kurcalıyor, nelerden bahsediyor? Açıkçası, 30 yıl önce “Hiçbir şey hakkında bir televizyon şovu” mottosuyla yayınlanmaya başlayan “Seinfeld”de neyle meşgulsa, şimdi de aynı şeylerle meşgul Seinfeld: Modern insanın günlük yaşamı hakkında saptamalar. Sıradan insanların sıradan aptallıkları, düştükleri sefil durumlar. Normalde gözümüzün önünde duran şeyler hepsi ama onları fark etmek için Seinfeld’in anlatmasını bekliyoruz sanki. Ve normalde ağlayacağımıza, o söyleyince gülüyoruz.

Neden akşamları dışarı çıkıyoruz? Neden illa bir yerlere gitmek istiyoruz? Neden satın almak için hayatımız boyunca çalıştığımız evlerimizde oturmaktan bu kadar sıkılıyoruz? Neden dışarı çıkıyoruz? Çıkınca neden dönmek istiyoruz? Havadayken uçak insin diye, inince kapılar açılsın diye dır dır ediyoruz. Hiçbir zaman olduğumuz yerden memnun değiliz. Hep bir sonraki yere gitme derdindeyiz.

Neden illa “harika” bir deneyim, “harika” bir yemek, “harika” bir gece, “harika” bir tatil peşindeyiz. “Harika”yla “berbat” arasında çok ince bir çizgi olduğunu görmüyor muyuz? Hatta ikisi aynı şey olabilir mi?

Seinfeld modern yaşamı kurcalarken konudan konuya ustalıkla geçiyor. 70 dakika süren, planlanmamış ve itinayla icra edilmemiş tek bir saniyesi bulunmayan şovunda açık büfe esprilerinden, “dehidrate” olmaya bir cümlede geçiyor.

Hakikaten “Devamlı su iç” diyenlerden ben de aşırı rahatsızım. Eskiden susardık, ne oldu o güzel alışkanlığımıza? Hakikaten artık insanlar arasında konuşmak en alt ve en değersiz iletişim türü. Artık iki insanın “Bana mesaj atsana” demeden anlaşması mümkün değil. “Söylemek” hem etkisiz, hem demode. “Mesaj atar mısın?”

Şovun bence Seinfeld için yeni sayılabilecek yanı yaş esprileri. Seinfeld 65 yaşında. Bu yaşta başınıza gelebilecek en iyi şeyin “hayır” demek olduğunu söylüyor:

“-Yemek nasıl? -Berbat. Ayrıca senden hiç hoşlanmadım.”

Hakikaten insanın belli bir yaştan sonra kibarlıkla kaybedecek vakti olmuyor. Ben de Seinfeld’in söylediği gibi 75’inde bu dürüstlüğünü “yanıt dahi vermeme” seviyesine çıkaracağına inanıyorum. Kendime de aynısını diliyorum.

Ayrıca evlilik, baba olmak ve çocuk yetiştirmekle ilgili hislerim de Seinfeld’inkilerle o kadar aynı ki. Gerçekten de şimdiki çocukların aşırı uzun ve detaylı bir yatma seremonisi var. Banyoda keyif, ardından kurulama, kremleme, giydirme fasılları. Sekiz ayrı kitap okunduktan sonra ışıklar şarkılarla, törenle kapanıyor. Bizim zamanımızda yatılacağı zaman sadece yatılıyordu. Işıklar kapanıyordu. Karanlık. Hadi iyi geceler. Bu konularda Seinfeld’e nasıl katılmayayım?

Seinfeld’in alametifarikası, milyonlarca doları olan bir sürü insan gibi, bir sürü sanatçı gibi hayattan ve insanlardan kopmuş olmaması. İnsanları tanımayı, onların saçma ve sefil hallerini isabetli saptamalarla bizi en zayıf yerimizden, sıradan insan halimizden vurabilmesi.

Mizahın şartlarından birinin olan bitene karşı dozunda bir öfke olduğuna inananlardanım. Jerry Seinfeld bu ilişkiyi sanata çeviren nadide bir isim.

Yazının devamı...

Years&Years’den Emre Türkmen: İlk duyduğum şarkı bir Barış Manço’ydu

20 Temmuz’da İstanbul Parkorman’da bir konser verecek Years & Years son yılların dünya çapında en iyi çıkış yapan pop ekiplerinden biri. Grubun kurucu üyelerinden Emre Türkmen sorularımı yanıtladı.

Years & Years, 2015’teki ilk albümü “Communion” ile adını duyurdu ve listeleri altüst etti. Her ne kadar az sonra okuyacağınız üzere grubun müzikal geri planından ve bestelerinden sorumlu kurucu üyelerden Emre Türkmen -haklı olarak- “aniden gelen başarı yoktur, onun öncesinde çok uzun çalışma vardır” dese de bu durum grubun hızla büyük bir üne kavuştuğu gerçeğini değiştirmiyor.

“King” ve “Desire” neredeyse her radyonun gözdesi oldu ve Britanya listeleri dahil pek çok ülkede bir numaraya ulaştı. Geçen yaz yayınlanan ikinci albüm “Palo Santo”nun turnesi çok büyük bir başarıyla halen devam ediyor ve ekip 20 Temmuz’da One Love Festival’da Parkorman’da sahne almak üzere İstanbul’a geliyor. Bu onların ilk Türkiye performansları olacak. Açıkçası çok eğlenceli bir konser olacağına eminim. Turnenin önceki konserlerini referans alırsak kaçırılmaması gereken bir pop şovu bekleyebiliriz.

Years & Years’in müziğinde ‘80’lerin synthe’leri, ‘90’ların house ve dans ritimleri iç içe geçiyor. Solist Olly Alexander özellikle “Palo Santo”yla büyük pop starları arasında yer almaya doğru önemli bir adım atıyor.

Emre Türkmen’le telefona görüştüm çünkü yoğun tempoları yüzünden Londra’ya yolları düşmedi ve aynı şehirde olmamıza rağmen yüzyüze görüşme şansımız olmadı.

- Sizin hikayenizden bahsedelim mi? İngiltere’ye gelişiniz nasıl oldu, müzikle nasıl tanıştınız?

Ailemle birlikte 10 yaşındayken İngiltere’ye taşındık. Müziği kendi kendime öğrendim. Evde kendi şarkılarımı yazmaya başladım. İnternetten birlikte çalışacak birilerini arıyordum. Mikey ile (Mikey Goldsworthy) tanıştık ve birlikte çalışıp kendi şarkılarımızı yapmaya karar verdik. Daha sonra Olly gruba katıldı. Years & Years benim ilk grubum.

- Evde neler dinlenirdi, nasıl bir ortam vardı?

Çocukken annem ve babamın dinlediği şeyleri dinlerdim ben de. Mesela Beatles gibi temel şeyler. İlk duyduğum şarkı Barış Manço’ydu. “Arkadaşım Eşek”. Annemin sevdiği Türk sanatçılar, Kayahan, Sezen Aksu gibi isimler de var tabii ki. Evde bunlar da dinlenirdi. Ergenlik yıllarımda kendi zevkim doğrultusunda müzik dinlemeye başladım. Kendime bir gitar aldım, bir tane de Tascam 4 Track kayıt cihazı edindim. Bir de bilgisayar (gülüyor). Bunlarla müzik yapmaya başladım. Annemler ben küçükken piyano öğrenmemi istiyorlardı. Ama sevmedim ben onu. Gitar çalmaya başadım.

- Years & Years’in müziğinde belirgin bir ‘80’ler pop etkisi hissediliyor. Ne düşünüyorsun?

Katılırım ama sadece ‘80’lerden ibaret olduğumuzu düşünmeyi kabul etmem. Bugünlerde müzikte insanlar ne isterlerse onu yapıyorlar. Herhangi bir türe bağlı olma düşüncesi artık pek yok. Ben çocukken grupların bir janradan diğer janraya geçişi pek olmazdı. Bu şekilde bir anlayış yoktu. Nirvana gidip bir pop şarkısı yapmazdı mesela. Ama bugün işler çok daha farklı. Spotify gibi platformlar olduğundan ve albümden ziyade “playlist” önemli olduğundan gruplar farklı türlerde şarkılar üretebiliyorlar. Biz de internet devrinde büyüyen insanlarız. Düşünce tarzımız müziğimize yansıyor.

Öte yandan ‘80’lerden sevdiğimiz pek çok isim var. Eurythmics, Pet Shop Boys, George Michael gibi isimler. Ama bunların yanında başka şeyler de seviyoruz. O yüzden haklısınız. 80’ler pop etkisi var ama farklı şeyler de var. Bir de şunu söylemem lazım. Biz ilk başladığımızda ben gitar çalıyordum, Mikey de bas çalıyordu. Bir noktada sıkıldık ve synthesizer’lara ilgi duymaya başladık. Synthesizer’a geçtiğiniz anda zaten ‘80’li yılların müziğine benziyorsunuz. Enstrümanın tarzı ve karakteri sizi o yöne doğru götürüyor.

- Years & Years başta sadece gelecek vaat eden, başarılı bir albümü olan yeni bir gruptu. Ama şimdi işler büyüdü. Dünya çapında tanınıyor ve büyük konserlerde festivallerde çalıyorsunuz. Popülerlik size nasıl bir sorumluluk yüklüyor?

Bizim durumumuza gelen bir grupta dönüşüm artık kaçınılmaz oluyor. Yani bir başarı kazandığınızda bu noktaya da geleceksiniz. İlk albümü kaydettiğimiz dönemde işin nereye gideceğini, ne olacağını hiç bilmiyorduk. Üzerimizde baskı yoktu. Zaten şarkıların büyük çoğunluğu çok önceden yazılmıştı. Bu çok daha eğlenceli ve masum bir süreçti. İkinci albümün zor olduğunu söylerler. Bu ne yazik ki doğru bir söz. Önemli bir eşik. Bunu aştık mı bilmiyorum ama önemli olan ikinci albümü yapmaktı. İlk albüm beğenildikten sonra sıra ikinci albüme gelince herkes ne yapacağınızı beklemeye başlıyor. Bu da bir baskı yaratıyor. Acaba başarılı olacak mı, ne tarz şarkılar olacak? “Palo Santo” bizim için böyle bir sürecin sonunda çıktı. Her şeyimizi buna verelim diye düşündük. Eksiksiz bir şey yapmaya çalıştık. Eninde sonunda bu müzik yani. Eğlenceli bir şey. Onu da unutmamaya çalışıyor insan.

İSTANBUL KONSERİNDE SÜRPRİZ

- ‘Palo Santo’nun mesajı ve içeriği hakkında ne söyleyebilirsin?

Aslında bu sorunun muhattabı daha çok Olly olmalı. Bu daha kişisel bir albüm. Hikayeler ve sözleri kişisel ve samimi. İlk albümümüz herhangi bir plak şirketine bağlı olmadan önce yaptığımız bestelerimizi ve o dönemin ruhunu yansıtıyordu. İkinci albüm daha kavramsal, daha tutkulu. Belki biraz daha karanlık. Müzikal açıdan konuşmam gerekirse albümün daha geniş bir tür yelpazesi var. Şarkılar arasında tür anlamında bir bütünlük yok. İlk albüm bir grup albümüyken ikinci albüm türler açısında farklı açılımlara sahip şarkıların bir araya gelmesinden oluşuyor.

- Başarıya ulaşmaya çalışan çok fazla genç sanatçı ve grup var. Yeni nesil bir müzisyen olarak onlara tavsiyen ne olurdu?

Aniden parlayan, bir anda adını duyuran isimler gördüğünüzde bu durum sizi yanıltmasın. Bir anda olan her şeyin arkasında çok uzun bir çalışma süreci var. Yani bir anda meşhur olunmuyor. Meşhur olmak çok uzun sürüyor. “Bir gecede ünlü olabilmek için çok zaman harcamanız lazım (It takes a longtime to become an overnight sensation) diye bir laf vardır İngilizcede.

- İstanbul konserinde herhangi bir cover yapmayı düşünüyor musunuz? Ya da şöyle sorayım herhangi bir sürpriz olacak mı?

Adı üzerinde sürpriz, şimdi söylersem sürpriz olmaz. Öyle kalsın isterseniz.

Yazının devamı...

Korsan tezgâhı

Geçenlerde Bağdat Caddesi’nde yürürken korsan film tezgâhı görünce tabiri caizse “nostaljik” oldum. En tepeye de “Çernobil”i koymuşlar. Eskiden millet ne izliyor, neyi merak ediyor korsan tezgâhından net anlardınız. Bu durum değişmemiş belli ki.

Korsan film, en son 2001’de Teşvikiye’de satın almış olabilirim. Kalitesiz VCD izleye izleye görsel standardı iyice düşen, HD görüntüye uzun süre “aşırı net” diye alışamamış insanlarız neticede hepimiz.

Evet, hepimiz alırdık korsan, çünkü başka türlü izleme şansımız yoktu. Ve yanlış anlaşılmasın, korsana para ödeniyordu o zamanlar. Hafifletici neden sayılabilir. Cebimizden bir bütçe çıkıyordu neticede.

Hatırladığım kadarıyla Beşiktaş’ta, Ihlamur yolunda bir pasajın içinde, Teşvikiye Hüsrev Gerede’nin girişinde bir dükkânda, Teşvikiye Camii önündeki tezgâhta korsancılar vardı. Elbette bunlar gizli saklı falan değildi. Bakkala sorsan korsancı nerede diye, sana şak diye gösterebilirdi.

Karşıda Suadiye’de Boyner civarında bir tezgâh hatırlıyorum. Ama tabii herkesin bildiği en büyük korsancılardan biri, Kadıköy’de bulunan The End adlı bir dükkândı. Bunun Bahariye’de şubesi bile vardı. Festival filmlerinden blockbuster’lara her şeyin korsanı bulunurdu burada. Bütün alternatif gençlik buradan korsan film alırdı. Kimse bunu gizlemezdi. Etik tartışma falan da yapılmıyordu. Onar onar toparlar, onda bir fiyatına çantaya atılırdı bu filmler. Öyle hemen şarlamayın, filmleri başka türlü bulma edinme şansı olmayan zamanlardı. Gurur duymuyorum ama başka çaremiz yoktu. Ne vizyona girerlerdi, ne yasal platformlar vardı, ne de televizyonlar bu filmleri ya da dizileri gösterirdi. Sadece film de değil. Konser videoları, müzik belgeselleri, müzik videolarının bulunduğu setler...

Nasıl oluyor diye merak edenleriniz olacaktır. Herkes bilirdi korsancıları ama kimse umursamazdı. Ben bu konuyu Radikal’de yazmıştım. Kadıköy Emniyet’ten bir müdür arayıp durumu açıklama ihtiyacı duymuştu. “Biz kapatıyoruz, iki gün sonra mahkeme kararıyla gene açılıyor. Böyle defalarca açılıp kapanan dükkânlar var” demişti bu müdür. Bir büyük endüstriydi demek ki bu işler.

Korsan film işi sonra elbette bireysel torrent’çiliğe döndü. Torrent korsan esnafını fena vurdu. The End kapanmak zorunda kaldı. Diğerleri de öyle. Geleneksel bir mesleğimizi daha böylece ufaktan kaybetmiş olduk. Torrent siteleri yasaklanıp taşındıkça, her defasında katalogları zayıfladı. “Kisckass de çok bozdu” falan diye diye insanlar artık yıldı, uğraşmamaya başladı. Bugün anneannelerimiz bile Google’a “dizi izle” yazarak çıkan sonuçlar arasından yolunu bulabiliyor.
Ya da Youtube’da bulunan yasal yüklemelerden izleyebildiklerini izliyorlar. Elbette büyük kısmı Türkiye’den ulaşılamasa da dünyada bugün onlarca şahane stream platformu her türlü yapımı anında gayet de makul bir fiyata ayağınıza getiriyor.

Durum buyken, bir korsan tezgâhı görmek bende arkeolojik bulgu heyecanı yarattı. Acaba kim hâlâ aylık stream platformu üyeliği fiyatına korsan DVD alıyordu? (Yanıt bence yaşı 60’ın üzerinde, teknolojiye bulaşmamış olanlar.)

Bu arada eğlence sektöründe teknoloji ilerledi, ama sanmayın ki hinlik bitti. Onu da gelecek yazıda anlatayım. Nerede bir yenilik var, orada mutlaka yeni bir yolsuzluk da var.

Yazının devamı...

Oh Land’le soru cevap

Yeni albümünüz “Family Tree”nin hikayesi nedir?

Birden fazla hikayesi var galiba. Hayatımda son dönemde çok fazla şey değişti. Çocuk sahibi olmak, New York’ta yedi yıl yaşadıktan sonra Kopenhag’a taşınmak. Ailem dağılırken diğer yandan aile kavramının anlamını yeniden tanımlamaya çalışmak. Hayatımdaki köklü değişiklikler pek çok şeyi sorgulamama neden oldu. Ve bana bir sürü yeni şarkı yazdırdı.

Nasıl bir dönemden geçtiniz? Zihinsel olarak nasıl bir durumdaydınız?

Zihinsel durumum, “acil durum”du. Böyle zamanlar en fazla şarkı yazdığım şarkı söylediğim zamanlar oluyor. Müziğim tamamen duygularımla bağlantılı. Duygusal anlamda tetiklendiğimde derhal şarkı yazıyorum. Albümde yer alan bütün şarkıları 2018’de 10 aylık bir süre zarfında yazdım ve kaydettim.

“Family Tree” sizce diğer albümlerinizden hangi yönden farklı? Biraz daha minimal bir anlayış var gibi duruyor. Ne dersiniz?

Çok daha az “upbeat” ve elektronik. Muhtemelen biraz daha yetişkin bir albüm oldu. Son üç yılda büyüdüğümü hissediyorum. Peter Pan’in Neverland’den taşınması gibi...

“Sahneye ilk kez 10 yaşında çıktım”

Nasıl bir ortamda büyüdünüz? Sahneye ilk ne zaman çıktınız?

Şarkıcılarla, müzisyenlerle dolu bir ailede büyüdüm. Annemi ve babamı küçüklüğümden beri hep sahnede izledim. İkisi de klasik müzik sanatçısıydı. Bu benim hayatımda baştan benimsenmiş, hiç sorgulamadığım bir durumdu. Bunu diğer arkadaşlarımın anne babalarının yaptıkları işlerden farklı bir yerde görmüyordum. İşlerine ne kadar emek harcadıklarını, ne kadar çok prova yaptıklarını görmek benim için sıradandı. Sanırım sahneye ilk kez 10 yaşında çıktım. Kopenhag Kraliyet Tiyatrosu’nda bir bale gösterisiydi. Bale okulundaydım ve balenin bende yarattığı heyecanı çok seviyordum.

Hem anne hem müzisyen/sanatçı olmakla nasıl başa çıkıyorsunuz?

İşi ve özel hayatı birbirinden ayırmak çok güçlü bir öz disiplin gerektiriyor. Her gün kendinizi “işe gitmek” için zorlamanız lazım. Ben kendimin patronuyum. Bu yüzden her sabah kendime neyi nasıl yapacağımı anlatmam ve ikna etmem gerekiyor. İkisi de çok güzel ve ikisinin de zorlukları, mücadele gerektiren yönleri var. Sahnede şarkı söylerken birilerinin bana eşlik ettiğini gördüğümde bütün zorluklara değdiğini düşünüyorum. Oğlum bana sıkı sıkı sarıldığında bana dünyada ihtiyacım olan bütün enerjiyi aktarıyor. En önemlisi de bu. Her şeye değiyor.

Şu sıra en çok ne size esin kaynağı oluyor?

Dünya, pek çok yönden çok hızlı bir değişim içinde bugünlerde. İklim değişikliği, teknoloji, değişen endüstriler. Bizim tüketim alışknalıklarımızdaki değişim... Dünya çok ilham verici ve ilginç bir yer şu anda...

Gündeminizde neler var şu ara?

Şu anda 80 dakikalık bir bale müziği besteliyorum. Bu benim için çok ilginç ve öğretici bir süreç. Aynı zamanda Türkiye’dekiler gibi şahane insanlarla tanışabileceğim pek çok ülkeye yolumun düştüğü yeni albüm turnesini gerçekleştiriyorum.

Son dönem keşfettiğiniz yeni sanatçı var mı?

Arthur Moon’un müziğine kendimi kaptırmış durumdayım. New York’lu çok yetenekli bir kadın. Çok yeni ama inanılmaz sahne yetenekleri var. Birlikte bir çalışma yapmanın eşiğindeyiz.

“İnsanlar çok tutkulu”

İnsanlar çok tutkulu İstanbul’daki performansınız hakkında ne söyleyebilirsiniz? Nasıl bir sahne düzeni ve konser beklemeliyiz?

İstanbul’a uğramayalı bayağı zaman oldu. Ama her zaman en güzel deneyimlerimi yaşadığım yerlerden biri. İnsanlar çok tutkulu. Bu tutkularını göstermekten çekinmiyorlar. Dört kişilik bir ekip olacağız. Davul, saksofon, klavyeler olacak. O gün sahneye en iyi şekilde çıkmak için ne gerekiyorsa yapacağım.

Yazının devamı...

Sarı dolmuşun arka koltuğunda Ay’a gitmek

Mars ya da Ay’a gitmeye meraklı ne kadar çok insan var farkında mısınız? “Çok merak ediyorum, kesin giderim, inanılmaz bir his olmalı” vesaire. İnanılmaz olduğu kesin...

Ben bu gruptan hiç olmadım. Güzelim dünya varken kupkuru bomboş Ay’da ne işim var diyen sığ çoğunluktanım. Ama bu sığlığım bir sürü insanın Mars’a gitmek, Ay’a gitmek, en azından uzaya çıkmak için can attığını büyük bir şaşkınlıkla- görmeme engel değil. Gelecekte popüler olacağı öngörülen uzay turizmine yatırım yapan firmaları da hesaba katınca, insanların “hayatlarını değiştirecek uzay deneyimi” yaşama ihtiyacını küçümsememek gerektiğini anlıyorum.

Geçen hafta bu tip bir yolculuk neye benziyor ilk elden izleme fırsatı buldum. BBC’nin yapımcılığında hazırlanan “8 Days To The Moon and Back” adlı belgesel, Ay’a 1969 yılında Apollo 11 tarafından yapılan ilk seyahati gün gün aktarmaya çalışıyor. Bunu yaparken daha önce hiç yapılmayan bir şey yapıyor. Astronotların orijinal ses kayıtlarını kullanıyor. Sekiz gün süren bu inanılmaz yolculuk sırasında Neil Armstrong, Edwin “Buzz” Aldrin ve Michael Collins’in bütün konuşmaları kaydedilmiş. Bu kayıtların -ve görüntülerin- çok azı yayınlanmış. Bu filmde bu kayıtları ilk kez duyuyoruz. Orijinal görüntülerin de yer yer kullanımıyla filmde gerçeğine çok yakın bir deneyim canlandırılmaya çalışılmış. Başından sonuna olan biteni, astronotların duygularını onlarla birlikte kapsülün içinde takip etmeye çalışıyoruz.

Londra’daki Bilim Müzesi (Science Museum) eylüle kadar devam edecek bir “Uzay Yazı” festivaline sahne oluyor. Bu festival, Ay’a gidip gelen Apollo 10 ve Soyuz uzay kapsüllerinin de sergilendiği bir sergi ve pek çok etkinliği kapsıyor. Bunlardan biri de filmin ilk gösterimi ve ardından yapılan bir soru-cevaptı. Buraya filmin yönetmeni, senaristi yanı sıra Ay’dan gelen örnekleri inceleyen bir bilim adamı ve uzaya insan gönderen yani astronot yetiştiren bir bilim adamı katıldı.

Şu bilgileri not ettim: Ay’dan gelen örneklerde su varmış. Ancak bu gerçek daha önce ortaya çıkmamış. Teknoloji ve bilim geliştikçe analiz teknikleri de geliştiğinden bu gerçek yakın zamanda ortaya çıkmış. Ay’da kurulacak bir üste görevlendirilecek astronotların Ay’daki suyu kullanması mümkün olabilirmiş. Ay’da bir üs kurulması, Mars öncesi önemliymiş. NASA’nın Ay programını yeniden başlatması ve 2024’te Ay’a yeniden insan göndereceğini açıklaması uzay programlarının geleceği hakkında bize bir şeyler söylüyor. Önümüzdeki 10 yılda Ay’a seyahat gelişmiş ülkelerin gündeminde olacak gibi duruyor. Benim merak ettiğim, filmde verilen başka bir bilgi oldu. Filmin sonunda Apollo 11 astronotlarının kendi talepleri doğrultusunda bir daha uzaya çıkmadığı bilgisi ekrana yansıdı. Açıkçası bunu biliyordum ama filmin sonuna konmasını ilginç buldum. Bir şey mi anlatılmak isteniyordu? Astronotlar filmde de yansıtılan gibi “bu hayat değiştiren” deneyimi bir daha neden yaşamak istememişlerdi?

Nedenini sormak istedim, süre dolduğundan bunu yapamadım. Ama -galiba- kozmik güçler harekete geçti ve çıkışta uğradığımız pub’da film ekibini ve oyuncuları karşımızda bulduk. Astronotların sekiz günlük yolculuk boyunca kaydedilen bütün konuşmalarını dinleyen ve bunlara arasından seçtikleriyle filmin senaryosunu yazan senarist Philip Ralph’a yanaşıp kendimi tanıttım ve sordum:

“Neden bu bilgiyi filmin sonuna koyma gereği duydunuz?”

“Çünkü bu gerçek. Hiçbiri bir daha uzaya dönmedi. Seyircinin bunu bilmesi gerektiğini düşündük.”

“Sizce neden dönmediler?

“NASA’da çalışmaya devam ettiler ama uzaya çıkmak istemediler. Ay’a gitmek mesleğin zirvesiydi, sanırım bunu bir daha aşamayacaklarını düşünmüş olmalılar.”

Film, üç kişinin dip dibe oturacağı büyüklükte (sarı dolmuşun arka koltuğunu düşünün, o kadar) bir kapsülün içinde Ay’a giden, oraya inen ve geri dönen astronotların hikâyesini ilk kez bu kadar gerçekçi bir biçimde anlatıyor. Uzaya gitmeyi elde kokteyl dünyanın ardından doğan güneşi romantik romantik seyretmek sanan olası uzay turistleri başta meraklı herkesin mutlaka izlemesi lazım.

(Not: Film BBC Earth’te 19 Temmuz’da saat 23.00’te yayınlanacak. İmkânı olup izleyebileceklere duyuralım. Filmle ilgili yorum ve bilgileri o gece sosyal medyada açılacak #8Days hashtag’inden takip edebilirsiniz.)

Yazının devamı...

'Müzikli muhabbet'in yükselişi

Bugünün müzik düzeninde en büyük mesele sanatçıların bir türlü hak ettikleri gelire kavuşamamaları. Ancak yeni bir “format” bu sorunu çözmeye aday.

Bruce Springsteen New York, Manhattan’da yer alan Walter Kerr Tiyatrosu’nda 14 aylık bir süre zarfında tam 236 adet gösteri yaptı. Geçen 15 Aralık’ta sona eren bu gösteriyi her gece ortalama 975 kişi izledi.

Neydi bu gösteri? Basit: Springsteen, bir gitar, bir piyano ve bazen ona eşlik eden karısı Patti Scialfa. Springsteen 3 saatlik gösteride toplam 15 şarkı çalıyordu. Bu bir konser değildi. Bir muhabbetti. Talk show da denemez çünkü konuk almıyor. Bir stand up gösterisi denebilir mi? Belki. Ama stand up gösterilerinde bu kadar fazla şarkı yok. Konser değil, talk show değil, tiyatro oyunu değil, stand up gösterisi değil. Ne peki bu? Broadway’de “Springsteen on Broadway” başlığı altında sergilenen bu tek kişilik gösteriyi belki “concert residency” sınıfında değerlendirebiliriz.

Biletler kapış kapış

Turne gibi düşünün ama gezmek yok. Hep aynı lokasyondasınız. Olay sadece müzik de değil. Springsteen kendi hayatından hikayeler anekdotlar anlatarak üç saat boyunca seyirciyle muhabbet ediyor. İşin özü de burada. Konser değil, şarkılı / müzikli bir sohbet seansı. Dost sohbeti gibi. Son derece büyük bir başarı kazanan bu formatı Madonna da hayat geçirme kararı aldı. 2019 içinde ABD turnesine, konserlerin yanı sıra küçük mekanlarda, tiyatrolarda, bu tip mini muhabbet serileri ekledi ve sanırım anlatmama gerek yok. Biletler kapış kapış.

Bu format biraz eski zamanları hatırlatıyor. Bu ABD’nin eğlence kültüründe yeri olan ama eskimiş artık pek kullanılmayan bir format. Frank Sinatra’dan Liberace’ye Las Vegas gibi eğlence merkezlerinde bu tip dizi şovların yapıldığı biliniyor. Ama bugün acaba bu müzikte bu eski formülden yeni bir iş modeli olur mu, işte bu tartışılıyor. Neden olmasın? Türkiye için de hiç yabancı olmayan bir tür bu. Mesela benim aklım Sezen Aksu’nun muhabbetli stand up’ı andıran konser performanslarına gidiyor. Veya eski gazino muhabbeti, kabare de denen müzikli muhabbetli gösteriler… Bu geleneği yeniden formatlayın, uyarlayın. Gayet ilgi çekici bir iş.

Bugünün dünyasında müzik her ne kadar dijital mecralarda yayılıyorsa da, fiziksel temas, kişiye özel bir deneyim hâlâ en önemli şey. Konserler ve festivaller elbette devam ediyor ama sanatçıların seyircilerine daha farklı, daha samimi bir deneyim yaratma ihtiyacı doğmuş durumda. Sanatçıların dijitalden elde ettikleri gelirin yetersiz olması da bu ihtiyacı doğuran nedenlerden biri elbette. Samimiyet ihtiyacı, ekonomik olarak sanatçıları rahatlatabilecek bir kaynak oluşturuyor.

Sırada Madonna var

Financial Times’ta yer alan habere göre hayranları Springsteen’i daha küçük bir salonda daha samimi bir ortamda görmek ve muhabbetini dinlemek için bir bilete ortalama 505 dolar (yaklaşık 3 bin lira) ödemişler. En ucuz bilet 75 dolarmış (yaklaşık 500 lira). Toplam hasılat 113 milyon doları bulmuş. Şov Netflix’te de yer aldı. Buradan elde edilen gelir hesaba dahil değil. Bu rakamlara bakıldığında Springsteen mesela Broadway’de yer alan “Harry Potter and the Cursed Child” gösterisinden daha yüksek bir hasılat elde etmiş. Morrissey kendi Broadway şovunu yapmıştı. Modanna’nın sırada olduğunu söyledik. Sektörün nabzını tutan mecraları takip ettiğimizde bunun “next big thing” olduğuna dair alametler çok.

Bana sorarsanız müzikli muhabbet Türkiye’de de çok büyük talep doğuracak, doğurması gereken bir format. Şu ara yükselişte olan stand up izleme kültürünü, özel tiyatrolarımızdaki seyirci patlamasını da arkasına alarak hareket edecek yetenekli bir müzisyen/şarkıcı/star gişe rekorları kırabilir.

3 ŞARKI

- “Bırakman Doğru Mu”- Zeynep Bastık, Anıl Piyancı: Çıkış yapan sanatçılar listemdeki yeni isim Zeynep Bastık. Cover’ladığı şarkılar Youtube’da aslından daha fazla dinleniyor. Mesela Ezhel’in “Felaket” adlı popüler yaz hit’inin Youtube’daki resmi audio videosu 23 milyon izlenmede. Zeynep Bastık’ın aynı şarkıya yaptığı cover 23 milyonda ama birkaç yüz bin izlenme öne geçmiş bile. Zeynep Bastık Anıl Piyancı’yla yaptığı ve geçen hafta yayınlanan “Bırakman Doğru mu” adlı yaz şarkısıyla şu an listelerde yükselişte.

- “Yaz Yağmurum”- Şehinşah, Onur Betin: Alışık olduğumuz yaz şarkısı kalıbını gayet güzel yerlerden zorlayan bir yaz şarkısı geçen hafta Şehinşah’dan geldi. Rap, reggae işbirliği, Ezhel’in “Felaket”inde iyi çalıştığını kanıtladı. Şehinşah reggae beat’leri üzerine bina ettiği dans şarkısı “Yaz Yağmuru”yla aynı yoldan giderek güzel bir damar yakalamış.

- “Yoruldum”- Adamlar: Tamam Pink Floyd seviyorlar belli ki ne var bunda. Hemen “Ama bunlar yapıldı” falan demeye gerek yok. Gitar riff’i ve intro bir kenara, “Yoruldum” Adamlar’ın son albümü “Dünya Günlükleri”nde yer alan dikkat çekici zihin açıcı şarkılardan biri. Kayıtlara geçsin.

Yazının devamı...

Okunmayacak yazı

Çevresinde olan biteni anlamak isteyen birinin bakacağı yerin günlük siyasi yorumlar değil siyaset dışı yazılar olduğunu savunanlardanım.

Siyasetin iyiden iyiye ısındığı dönemlerde siyaset dışı yazıların, sanılanın aksine daha fazla ilgi görmesinin pek çok nedeni var. Bunlardan en basiti, artık aynı şeyleri konuşup okumaktan bıkan insanların, hayatta başka konular, keyifler olduğunu hatırlaması.

İşin içinde illa “keyif” olması şart değil. Hayatta başka sorunlar, krizler var çözülmeyi bekleyen. Siyasetten daha az önemli değiller. Acı tatlı bir sürü deneyim ve öğrenecek şey var. Bazen bunları okumak, paylaşmak bile tekrarlana tekrarlana suyu çıkmış, çoğu zaman yanlış çıkan ve kullanım süreleri birkaç saat bile sürmeyen siyasi yorumları, lafları, saptamaları okumaktan daha fazla hitap ediyor insana.

Geçmişi anlamaya çalıştığımda on yıl, yirmi yıl, otuz, elli, yetmiş yıl önce yazılmış köşe yazılarına bakmayı severim. Bunlar arasında size o dönem hakkında en doğru ve çarpıcı bilgileri verenler, o güne has siyasi değerlendirmelerle dolu olanlar değil, siyaset dışı konularda kaleme alınmış yazılardaki detaylar ve hikâyelerdir. Falih Rıfkı’nın, Peyami Safa’nın köşe yazılarına hatta Ahmet Rasim’in 1900’lerin ilk çeyreğindeki yeme içme yazılarına baktığınızda bulacağınız detaylar o dönemin insanı, zamanın ruhu hakkında daha doğru bilgiler sunar. Bu bilgiler paha biçilmezdir.

Buna rağmen biliyorum. Son 10-15 yılda bizde tabiri caizse “siyaset yazmayanı dövüyorlar”. Siyaset yazmazsanız da karşılaştığınız tepkiler şunun gibi şeyler:

“Abi Allah başka dert vermesin. Yazacak bunu mu buldun?”

“Millet aç aç!”

“Sen ayda mı yaşıyorsun?”

“Halktan bu kadar kopuk olmayı nasıl başarıyorsun?”

23 Haziran pazar akşamı saat 19.00 civarı İstanbul seçimlerinin sonucu belli olduktan sonra pek çok insanda (kimi, hangi partiyi desteklerse desteklesin) bir rahatlama, bir ferahlama oldu. İyi kötü bir sınav verildi ve bu sınavdan halk büyük bir başarıyla çıktı.

Kazanan da kaybeden de üzerinden bir yük kalkmış gibi hissediyor. Üç beş koyu taraftardan, kişisel çıkar peşinde koşan militandan fanatikten söz etmiyorum. Sade vatandaştan söz ediyorum. “Demokrasi sınavı başarıyla verildi” deniyor. Katılıyorum. Halkımız seçim yapmayı, iradesini ortaya koymayı sever. Bundan asla vazgeçmez.

Bununla birlikte şu soruyu sorduğumuz günlerdeyiz: “Biz önceden n’apıyorduk, nerede kalmıştık?”

Biri Twitter’da şöyle yazmış: “Artık eve dönüp bakabilirim, bakalım yaşıyor muyum?”

Biraz normalleşme, sıradan alışkanlıklara dönme zamanı gelsin ister gönül. Hayata tek pencereden, günlük siyasetin dar penceresinden baktığınızda karşınızdaki, yanınızdaki çevrenizdeki insanlar şu veya bu partinin iflah olmaz taraftarı olarak görünüyor. Halbuki başka pencereden bakınca ne zenginlikler var keşfedecek. İnsan iki üç siyasi partiden fazlasıdır. Bunu anlayacağız umarım.

Herkese “sıradan” bir hayat diliyorum. Hep beraber dönüp bakalım biz n’apıyorduk, nasıl insanlardık? Bakın bakalım evde misiniz? İyi misiniz? Yaşıyor musunuz?

Yazının devamı...

Bu yazın yerli hit’leri

Bu yaz sahillerde yazlık mekanlarda çalması muhtemel yerli şarkılardan 10 tanesini şöyle aşağı sıralıyorum. Hazırlarken bayağı eğlendim, umarım siz de dinlerken eğlenirsiniz.

İnsanlık için küçük, Türk popu için büyük bir adım. Popumuz silkinme, kendine gelme ve ‘90’ların gölgesinden kurtulma alametleri gösteriyor. Nedeni nasılı ayrı bir yazının konusu olabilir. Bir cümleyle anlatmam gerekirse alternatif rüzgarların popa sirayet etmesi diyelim. Alternatifin ana akıma yürümesi güzel sonuçlar veriyor. En klasik pop formatındaki işler bile bu rüzgarlardan etkileniyor. Aşağıdaki şarkıları bu yaz popüler olma ihtimallerini göz önüne alarak listeye aldım. Yine de öznel bir listedir. Bazı şarkıları cidden beğendim, bazılarını da itiraf edeyim, “guilty pleasure” olarak kayıtlarıma geçirdim. İyi eğlenceler…

“Ben Ölmeden Önce”- (Buray) Emrah Karaduman

Biz eğlenirken dahi ağlamayı seven milletiz. Bunu artık biliyoruz. Gri bölgeleri sevmeyiz. Bir ağlarız bir eller havaya hoppaaaa diye dans ederiz. Bu psikolojik durumun analizini başkalarına bırakarak şu gerçeğin altını çizmek isterim. Üzgün ya da dertli dans bugün Batı’da daha yeni moda oluyor. Lykke Li’den, Robyn’e, Mark Ronson’a dans hadisesi artık bu iz üzerinde. Mark Ronson üzgün popu yeniden keşfeden insan diye literatüre geçebilir, ama o arka bahçede top oynarken biz dans ettirip ağlatan şarkılar dinliyorduk. İşte 90’lardan -zamanının ötesinde- nostaljik bir şarkı ve onun dans versiyonu. Yaz hit’i potansiyeli çok uzaktan bile görünüyor.

“Hiç Yok” Göksel:

Göksel bu yazın en güzel yaz şarkılarından birine imza attı. “Hiç Yok”ta Göksel bizi diskoya götürüyor. Çok da güzel yapıyor. “Göksel bizi diskoya götür, bir daha bir daha götür” diye tempo tutasım var. Göksel çok yönlü, kendini geliştirip yenilemekten, denemekten korkmayan bir sanatçı. Dünya çapında büyük starlarla bu anlamda aynı kafa yapısına sahip. Her girdiği yolu ilgiyle ve merakla
izliyoruz.

“Nokta” Ersay Üner:

Şu ara alternatif müzik sahnesinde “new wave” revival yaşanıyor. Bu alternatif hareketin izlerini besteci ve şarkıcı Ersay Üner’in albümünde buldum. “Nokta” klasik sıradan bir pop şarkısı olabilecekken yenilikçi bir düzenlemeyle ilginç ve sıra dışı bir hit adayına dönüşmüş. Bir dans şarkısı olmamasına rağmen güzel bir yaz şarkısı.

“Her Şey Fani”- (Mahmut Orhan Remix) Tarkan:

Tarkan’ın 2017 tarihli “10” albümünde yer alan şarkıyı DJ Mahmut Orhan yazlık hale getirmiş. Tarkan’ın türler ve dönemler üstü vokali elbette şarkının en önemli silahıdır. Düzenleme şarkının karanlık havasını dağıtarak iyi iş yapmış. Remiksleme sektörümüz için başarılı bir örnek, yaz için nitelikli bir chill sound’u.

“Yok Yok” - Feride Hilal Akın:

Trap ritimleri ve efektleri Türkçe rap’i ele geçirdiği gibi popu da zorluyor olmalı ki bakın işte “Yok Yok” adlı şarkımızın da içine kıyısına sızmış. Stream’de hayli popüler olan şarkı hiç de bildik sıradan pop şarkılarına benzemiyor. Ama elbette başka bir yönden bakarsak da yeni nesil bir pop şarkısı. Her yerde “doğal” vokal tarzından söz edilmiş. Ne anlama geldiğini pek anlayamadım. “Doğal” demek acaba “sesi o kadar iyi değil ama sahneye çıkıp şarkı söylemesi ve medeni cesareti takdirimizi kazandı” mı demek? Emin olamadım.

“Demet Akalın” Ben Fero:

Bu listeye Demet Akalın da son ayların “flaş” rapçisi Ben Fero üzerinden girmiş oldu (“flaş” lafına bayılıyorum). Dinleyenin kayıtsız kalamadığı şarkıda Ben Fero “Hava kapalı ama akalım, arabaya bindim yürü bakalım, radyomuzda yine Demet Akalın, bir kez olsun bizi çalmadın adamım” diyerek adeta Cemal Süreya’ya taş çıkarmış ve radyolara taş atmış. Buyrun siz burdan çalın…

“Katakulli” Ayşe Hatun Önal:

Ayşe Hatun Önal vokalist ve şarkıcı olarak önemli bir isim değil. Ancak bir şekilde “aura”sını iyi prodüktörlükle birleştirerek başarılı yaz şarkıları yapıyor. Bir şekilde şarkısını dinletiyor. Açıkçası yerli malı yaz hit’i nasıl olur diye sorsanız, işte bu güzel bir yanıt olabilir. Sözler, melodi, ritim her şey amaca uygun düşünülmüş. Şarkının kaba, işlenmemiş bir “demo” havası var. Benim de hoşuma giden yanı bu oldu.

“Tebrikler” Merve Özbey:

Bu listedeki en “klasik Türkçe pop” şarkısı olabilir. Merve Özbey’in “Devran” adlı yeni albümünde yer alan şarkılar her telden çalıyor. Genel olarak söz ve melodiler eski Türkiye, hit adayı olarak yerleştirilmiş. “Tebrikler”, “Devran”, “Konumuz Var” gibi şarkılarda ise altyapılar bilumum popüler prodüktörlerden esintiler şeklinde gelişmiş. İngilizlerin dediği gibi “fair enough”.

“Nasılsın Aşkta” Aleyna Tilki:

Aleyna Tilki zaman içinde kalitesiz klişe pop şarkılarından nitelikli pop şarkıları yapmaya doğru evrildi. Global pop listelerindeki şarkılardan aşağı kalmayan bir sound yakalamayı başardı ve eskisine göre daha az “özenti” duruyor. Yani bir pop şarkıcısı olarak karakteri oturmaya başladı. Yavaş yavaş hak ettiği yeri de buluyor. “Nasılsın Aşkta” yeni yayınlanan single’ı.

“Felaket”- Ezhel:

Listeme hiç tereddütsüz giren, bu yazın en güzel şarkılarından biri. Bir defa raggae / dub temeline oturduğundan hemen yaz kafasına girmemize neden oluyor. Ezhel’in sözleri, şarkının oryantal melodileri hepsi çok uyumlu. Bağlama rol çalmıyor tersine şarkıya özel bir atmosfer katıyor. Devamını bekliyor kulaklar.

Yazının devamı...

© Copyright 2019

Milliyet Gazetecilik ve Matbaacılık A.Ş.